Öykü

Sen Nasıl Bi’ Kralsın Ya!

Müzisyen

Bir gün bir yüzük buldum ve hayatım değişti. Ben bu hikâyenin asıl kahramanı değilim. O yüzden benden orijinal afili sözler beklemeyin. Hem alıntılar da iyidir. Ömrüm boyunca dinlediğim şarkıların, izlediğim filmlerin, okuduğum kitapların afili sözlerini yeşil kaplı defterlere yazıp durdum. O kadar alıntı biriktirdim ki bunları bir yerde kullanamasaydım bayağı üzülürdüm. O zaman hadi bir daha: Bir gün bir yüzük buldum ve hayatım değişti. Şimdi avucumun içinde duruyor. Sokak müzisyenlerinin her gün karşılaşmadığı bir hediye bu. Genelde kimsenin dinlemediği şarkıları çalarken önümde duran çanta ancak bozuk paralarla dolar durur. Çantaya kâğıt para düşen günler en şanslı olduğum günlerdir. Fakat bir yüzüğün çantama bırakılması her sokak müzisyeninin başına gelecek bir olay değil. Tabii bahsettiğim yüzüğü çok basit bir yüzük olarak anlatmış olabilirim hatta ben de onu elime ilk aldığımda basit bir yüzük zannettim. Hem bir yüzüğü tasvir etmek için olağanüstü bir dünya kurmamı bekliyorsanız da çok yanlış yerdesiniz. Yine de sizin için deneyeceğim. Üzerinde ince işçilikle işlenmiş Osmanlı turası bulunan bir yüzük. Bundan yüzyıllar önce devletin önemli adamlarının parmaklarına geçirdiği, günümüzde ise dar paçalı, nargileci ‘ağır’ abilerin kombinlerini tamamlamak amacıyla parmaklarından düşürmedikleri cinsten. Sanırım bu benim için iyi bir tasvir oldu.

Şehrin en kalabalık sokaklarından birinde kimsenin dinlemediği şarkıları yarım yamalak gitar eğitimimle çalıp söylerken yerde duran çantanın içindeki bozuk paraların arasına bıraktı yüzüğü, sokaktan geçen herhangi bir adam. Sadece bir saniyeliğine göz göze geldik. Hızla yüzüğü bırakıp gitti. Çantama atılan yüzük yüzünden çaldığım parçayı yarıda kesip yüzüğe odaklanmamı sokaktan geçen kimse umursamadı. Normal bir günü yaşıyor olsaydık “Sonra Sanat Neden İstenilen Düzeye Gelmiyor” başlıklı uzunca bir duyar kasardım. Bugün öyle bir gün değildi. Yüzüğü avucuma aldığımda onu çantama bırakan adamın peşinden üç belalı tipin koştuğunu gördüm. Yüzüğü kimseler görmeden cebime attım. Birtakım önemli olayların kıyısında yürüyordum. Henüz dahil değildim ama cebimde duran yüzük dahil olacağımı onaylar gibiydi. Çantamı toplayıp oradan uzaklaştım. Her gün oturup günlük ganimeti hesapladığım kafenin yolunu tuttum. Fakat aklım çantada duran bozuklukları hesaplamaktan çok avucumda duran yüzükteydi.

Kahraman

Ben sokaktan geçen herhangi biri değilim. Ben bu hikâyenin asıl kahramanıyım. Ve yüzüğün de asıl sahibiyim. Önce bunu netleştirelim. Şimdi hikâyenin bana düşen kısmına başlayalım.

Kafeye girdiğimde yüzük avucunda duruyor, o da yüzüğe kitlenmiş bir şekilde bakıyordu. Mal işte. Dikkat çekilmemesi gereken anlarda nasıl daha fazla dikkat çekilirin kitabını yazar bu. Vakit kaybetmeden yanına yürümeye başlıyorum. Yürümeye başladığım anda kafede çalmakta olan şarkı kulağıma erişiyor. Yıllarca dinleyip çok sonra adının Nevzat olduğunu öğrendiğim sanatçının iki binli yılların başında uzun bir süre müzik listelerinin birinciliğini bırakmayan parçası çalıyor. “Mühürlü kaderim ben gibi erir misin? Mühürlü kaderim bir yol verir misin?” Bakın bunlar hep genel kültür. Elemanın yanına varana kadar şarkıya içimden eşlik ediyorum. Daha yanına ulaşmadan beni fark ediyor ve hemen avucunu kapatıyor. Yüzüme gülümseyerek: “Sen nasıl bi’ kralsın ya!” diyor. Ne demek istediğini pek anlamıyorum ve direkt konuya giriyorum: “Yüzüğü ver birader!”

Gülümsemesi önce donuklaşıyor sonra endişeye dönüşüyor ardında da yavaşça siliniyor. Yeryüzüne yağmak için toplanıp içlerini boşaltamadan gökyüzünü terk eden yüklü bulutlar gibi. Sakin olmalıyım. Başıma bir kişiyi daha bela etmemeliyim. İçinde bulunduğum durumu tane tane anlatmalı, efendi gibi yüzüğü alıp yoluma gitmeliyim. İşte kahramanların asıl sorunları bu. Soğuk kanlı değiller. En olmadık yerde en saçma şeyleri yaparsan olay iyice arap saçına döner. Soğuk kanlı ol. Durumu karmaşıklaştırmak yerine çözüm bul ve onu uygula. Nefes al. Aldığın nefesi ver. Bunlar hep sırayla. Oyna devam. “Bak kardeşim. Elindeki yüzüğün çok acayip güçleri var. Bu yüzük ailemden kalan tek miras. Büyük büyük büyük BÜYÜK babamdan kalma. Kaç yüzyıl önce yaşadı ben de tam bilmiyorum. Şimdi ismini unuttuğum padişahlarımızdan birinin mühürdarıydı kendisi. Bildiğim şey padişahın ona emanet ettiği yüzüğü yani mührü çaldığı ve bu yüzük yüzünden birçok kellenin gövdesinden ayrıldığı. Senin de o güzel başına kötü şeyler gelsin istemem. O yüzden şimdi lütfen yüzüğümü geri ver.”

Anlamış gibiydi. Avucunu yavaş yavaş gevşetmeye başladı. Tabii herkesin kellesi kendisi için önemliydi ve tahminimce hiç kimse başının gövdesinden ayrılmasını istemezdi. Yarı açık avucunu ağır ağır uzatırken bir anlığına gözlerinde bir şimşek çaktı. Tereddüde düşmüştü. Yarı açık avucunu geri kapattı ve yumruk yaptığı avucunu göğsüne doğru çekerek: “Bu yüzük benim,” dedi. Bir kere de tereddüde düşmeyin be kardeşim. Başlarım kahraman olma sevdanıza…

Kahramanların bir diğer sorunu da kimsenin onlardan mantık çerçevesi içinde davranmalarını beklememeleriydi. Uzun ve anlamlı paragraflar kahramanlara göre değildi. Hep bir hareket, hep bir aksiyon gerekiyordu. Aksi takdirde okur seni beklemez. Sıkılır, gider. Kahraman kahramanlığını yapacak ki okur da üzerine düşeni yerine getirsin. O halde artık kahramanlığa başlayalım. Hâlâ bizimle bulunan okurlara güzel haber! Tansiyonun yükselmeye başladığı yer tam da burası.

Müzisyenin laftan anlayacağı yoktu. Ben üzerime düşeni yapmış, her şeyi güzel bir dille anlatmıştım. Şimdi sıra kafama eseni yapmaya gelmişti. Ben de kafamı iyice gerip müzisyenin burnuna indirdim. Kafam burunla tokuştuğu an kemerli bir buruna kafa atmanın ne kadar acı verici olduğunu yeniden deneyimledim. Bunu yazın bir yere, kemerli buruna attığınız kafa canınızı rakibinizinki kadar yakabilir. Yediği kafayla sendelemişti. Şimdiye kadar gayet sakin görünen benden böyle bir hamle beklemiyordu. Yine de hemen toparlanıp kavga pozisyonu aldı ve içinde yüzük olmayan elini yumruk yapıp yüzüme doğru salladı. Yumruğunu boşa çıkarıp masanın üzerinde yarısı boş camdan kola şişesini başında patlattım. Şişenin depozitosu yanmış, geri dönüşüm ihtimali kalmamıştı ama hâlâ müzisyeni bu olaylara dahil olmadan kurtarabilme ihtimalim vardı. Evet onu dövüyordum fakat kötü kalpli bir kahraman değildim. Verdiğimiz zarar bile insanlık uğruna. Yaşasın Kaptan Amerika! Şişe darbesiyle iyice sersemlemişti. Fırsat bilip üzerine atladım. Kapalı avucundaki yüzüğü almaya çalışırken iyice debelenmeye başladık. Birkaç masayla sandalyeyi devirdik. Kafe sakinlerine ve sahiplerine epey bir rahatsızlık vermiştik. Hatta ettiğimiz kavgadan rahatsız olanlar bizi hesaba çekmeye ve verdiğimiz zararı bizden çıkartmaya hazırlanıyorlardı. Onlara acıyordum çünkü birazdan şahit olacakları olayı belki ömür boyu unutamayacak fakat hiçbir zaman anlamlandıramayacaklardı. Kırık masa ve sandalye parçalarının arasında yerde süren kavgamızda amacıma ulaşmış ve yüzüğün bulunduğu avucunu açmayı başarmıştım. Fakat yumruk açılır açılmaz yüzük havaya fırladı ve bir müddet boşlukta süzüldükten sonra onu yakalamaya çalışan elimin parmaklarından birine geçiverdi. Yüzüğün acayip güçlerinden biri de buydu. Zaman ve mekânda yolculuk. Yüzük, parmağıma geçtiği an bulunduğum yerden yok olmuştum. Hangi zaman ve mekânda ortaya çıkacağımı bilmiyordum. Yine de kavgadan galip ayrıldığım için mutluydum. Fakat bir sorun vardı, yüzük parmağıma geçtiği an müzisyen de bana tutunmuştu ve o da tıpkı benim gibi yok olarak bu maceradan kolay kolay çıkmayacağını gösteriyordu.

Padişah

Bu hikâyedeki bana düşen kısma ismimi ve hangi dönemin padişahı olduğumu söyleyerek başlamak isterdim fakat anladığım kadarıyla sizin zamanınızda bizim yaşadıklarımız tarih kitapları için uydurulmuş çok gerçekçi hikâyeler olarak görülüyor. Hakkımızda çok şey bildiğini iddia edenlerinizin bile yaşadıklarımızın hakikatinden haberi yok. Neyse ki çok önce bu dünyayı terk ettim ve sizin yaşadığınız zamanları görmedim. Şimdi hikâyenin bana düşen küçük kısmını sizlere nakledip izninizi isteyeceğim.

Günlerdir kayıp olan mührüm dört bir koldan aranıyordu. Ben de bu arama çalışmalarından iç rahatlatıcı bir haber alabilmek için neredeyse her gün divanı huzuruma topluyordum. Yine divanı topladığım günlerden bir gün, ben ve paşalarım hararetli bir şekilde tartışırken divanın orta yerinde, kıyafetleri günümüze pek de uygun düşmeyen iki adam beliriverdi. Bu esrarengiz olayın şaşkınlığından çok ilgimi çeken farklı bir ayrıntı olmuştu. Günlerdir kayıp olan mührüm bir anda beliriveren adamlardan birinin parmağında duruyordu. İstemsizce adamı işaret ederek bağırdım: “Bu benim yüzüğüm.”

Müzisyen

Neler oluyordu. Hiç tanımadığım birinden çok temiz dayak yemiş, hiç beklemediğim bir anda ışınlanmış, şimdi de kavuklu heriflerin arasında belirivermiştim. Artık bu maceranın merkezindeydim. Buradan geri dönemezdim. Bir yola başladıysanız yolun sonunu görmeden durmamanız gerekir. Karşımda duran hangi dönemin sultanı olduğunu tam çıkaramadığım padişah kılıklı kavuklunun bağırmasıyla birlikte herkesin dikkati beni buralara kadar sürükleyen ve sonunda yüzüğü parmağına geçiren adama çevrilmişti. O asıl kahramandı. Bunu ondan dayak yemeğe başladığımda anlamıştım. Fakat ben de bu maceranın bir parçasıydım ve daha da önemli biri haline gelebilmek benim elimdeydi. Bazen tek bir hamle sizi en önemli kişi yapabilir. Yeter ki o hamleyi yapabilecek cesarete sahip olun. “Birkaç yumruk yiyip, camdan yapılma olmadığınızı anladığınızda sınırlarınızı zorlamadan yaşadığınızı hissedemezsiniz.” Bugün için yeterince yumruk yemiştim. Şimdi yumruk atma sırası bendeydi. Beni bu olayların içine sürükleyen adamın eline yapıştım ve yüzüğü parmağından çekip aldım. Ki zorluk gösterseydi parmağını dişlerimle bile koparabilirdim. Yüzüğü aldığım gibi karşımda duran ve “Bu benim yüzüğüm” diye bağıran kavukluya döndüm ve yüzüğü ona uzattım. “Sultanım! Yüzüğünüz! Bu da onu sizden çalan hırsız” diyerek yanımdaki adamı gösterdim. Sultan ayaklandı. Yüzüğü benden alıp parmağına geçirdi. Sanki canımdan can çekildi. Beni omuzlarımdan tutup ayağa kaldırdı. Alnımdan öptü. “Bundan sonra mühürdarım sensin” dedi ve bana diğer kavukluların arasında yer verdi. Ardından hâlâ yerde duran, birlikte ışınlandığım adama döndü. Belinde duran kılıcını çekti ve sanki bir nefes daha almasına tahammül edemezmiş gibi hınçla kafasını gövdesinde ayırdı. Bir adamın kellesi benim yüzümden gövdesinden ayrılmıştı. Fakat bu olay o an çok da umurumda değildi. O an umurumda olan sadece yüzüktü. Aklım, fikrim, gözüm, kulağım hatta tüm benliğimle sultanın parmağına geçirdiği yüzüğe odaklanmıştım. Yüzük kesinlikle benim olmalıydı.

Kahraman

Tiz vurulmuştu kellem. Hani ben asıl kahramandım. Tamam kabul ediyorum, hikâyelerde kötü sonlar okurlar için epey vurucu olabiliyor fakat daha ben kimsenin zihninde unutulmaz bir kahraman olarak yer edinmemiştim. Şimdi hepten unutulacağım ama sanırım olayı çözdüm. Birazdan size de her şeyi açıklayacağım. Ondan önce şunu belirtmek isterim, yazık oldu güzel başıma. Demiştim ya, kimse başının gövdesinden ayrılmasını istemez. Evet, ben de istemezdim. Tabii bütün bunları gövdemden ayrılan başım havada ağır ağır süzülürken sizlere anlatıyorum. Yani bunlar son sözlerim. Bir yerde okumuştum, kafası kesilen bir tavuk başsız bir şekilde iki yıl boyunca yaşamış. İki yıl daha başsız şekilde yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Güzel kafam ince işçilikle dokunmuş İran halısının üzerinde yuvarlanınca gözüm müzisyenin bakışlarına takılıyor. Müzisyenin, padişahın parmağına geçirdiği yüzüğe attığı bakıştan görevimi yerine getirdiğimi anlıyorum. Büyük büyük büyük BÜYÜK babama yani müzisyene gülümsüyor ve büyük bir huzurla geberiyorum.

Şimdi sizden son bir isteğim var. Bu hikâye son bulunca benim için Nev – Mühürlü Kaderim dinlerseniz bu mevtayı bayağı bir mutlu edersiniz. Hadi eyvallah. Allah taksiratımı affetsin. Unutmayın: “İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun”

Sen Nasıl Bi’ Kralsın Ya!” için 1 Yorum Var

  1. Bu öyküye daha yorum yapılmamış olması beni şaşırttı. :thinking: Her ne kadar içinde LORD OF THE RINGS göndermesi olsa da bence güzel ve kaderin döngüsüne yapılmış anlamlı yorumlamayla sonuçlanmış bir hikayeydi. :+1:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!