Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Viyolog

Gün aydı ve biz yine aynı yatakta birbirimize sokularak uyandık. Ben, pencereden sızan ışığın üzerimize örttüğü sarı örtüyle, tam solundaki yerimi aldım. O gerinirken, kollarımı onun kollarının hemen yanında açtım. Saçlarımız birbirine karıştı, nefesi nefessizliğimi sildi attı.

Aynı adımlarla banyonun yolunu tuttuk. Işığı görünür kılacak anahtar düğmesine bastık. O soyundu, ben soyundum… Küveti doldurup, içine uzandık. O köpüklerin arasında pürüzsüz tenini okşarken, ben ellerimi onun ellerinin hemen üzerinde tuttum. Islak saçları omuzlarıma düştü ya da benimkiler onunkine… Birbirimize karıştık…

Tıpayı çekip, kirli sudan arındık, suyu ahizeye verip birbirimize sarıldık. Küvetin içinden çıkarken, kaymamak için duşa kabinin camına tutundu. Ben yine elimi onun elinin üzerine koydum. Lavaboya gidip, çırılçıplak bedenimizden akan suya aldırmadan, dişlerimizi fırçaladık. O aynaya baktı, ben aynaya baktım. Orada… Saydam camın üzerinde… O vardı, ben yoktum…

* * *

Amfinin en arkalarında yerimizi aldık. Saat 9.45’ti. O, saçlarını mavi bir tokayla at kuyruğu toplamıştı. Bense siyah tokayla yapmıştım aynısını. O turuncu bir bluz giymiş, hemen altına yırtık bir denim geçirmişti. Bense baştan ayağı siyahtım. O, yasemin kokulu bir parfüm boca etmişti üzerine, bense kokusuzdum. Yan yanaydık, o tahtaya bakarken, benim yüzüm yere eğikti. Birlikte dinledik dersi, o notlar aldı, ben ona eşlik ettim. Ne derse yapardım, ne yapsa yapardım. Aidiyetten ötem -şimdilik- olanaksızdı.

Ders bitiminde hışımla kalktı yerinden, ama ne kalkış! Ona nasıl yetişebildiğimi ben bile anlamadım. Çantalarımızı sırtlandık, koşar adım oditoryumun kapısına vardık. Aklından neler geçiyordu? Anlamak imkânsızdı!

Kulağını kapıya dayadı, bende aynısını yaptım. Notaların sesini duyunca gülümsedi, bende ondan aşağı kalmadım. “Hadi,” dedi mırıltıyla, “şimdi olmazsa hiçbir zaman!” Dudaklarım onunkiyle aynı anda kımıldadı.

İçime oturan kuşkunun zerresi, ne yazık ki onda yoktu. Kapının koluna uzandı, titreyen elimle bende yaptım aynısını. Kırmızı kadife koltuklu boş salona doğru birkaç adım attı. Kapı ardımızdan hafifçe kapandı. Kısmen aydınlık salonda, ondan birkaç adım geriye eğildi bedenim. Ben ona doğru uzanmaya çalışırken, sahnedeki adamı gördük birlikte. Siyah taburesine oturuyordu. Esmer, kemikli parmaklarını, bacaklarının arasındaki viyolonselin tellerinde yüzdürüyordu. Kısa, siyah saçları, üzerine düşen ışıkla parıldıyordu. Gözleri kapalıydı. Başını hızla eğip kaldırıyor, ritmin içinde kayboluyordu.

Bizimki sahneye giden yola doğru bir adım attı. Ben de hemen arkasından. Bir adım daha attı, salonun ışığı biraz daha azaldı. Olduğum yerde kalırken, adamın başını kaldırdığını gördüm. Koyu kahverengi gözlerinde tutkunun ateşi yanıyordu.

Bakışları bizdeydi. Önce onda, sonra hemen ardındaki bende.

Bizimki gözlerini kapattı, ben de kapattım. Bir düşün ortasında uyandık birlikte. Adamın bacaklarının arasında, viyolonselin yerinde o vardı. Adamın telleri titreten parmakları, onun terini okşuyordu. Dudakları, dudaklarında; erkekliği kadınlığındaydı. Ritim durmadan artıyor, tenindeki notalara her dokunuşunda, iniltiler birbirine karışıyordu. Biri hareketleniyor, bir diğeri onun hareketlerine teslim oluyordu. Sonra sıra diğerine geçiyor, nefesleri aynı hızda artıyordu.

Nefes nefeseyken gözlerimizi açtık ve düşümüzden sıyrıldık. Pes etmedi. Düşü gerçeğe dönüştürmek için, bir adım daha attı. Ben hemen ardından yürüdüm zoraki.

Adam taburesinden kalkıp viyolonseli yere bıraktı. Kemikli parmaklarını zarafetle havaya kaldırıp, ışığı kapatmalarını isteyen işareti verdi. Sadece kendimin duyabildiği bir çığlık attım. Işık yoksa, bende yoktum. Oditoryum karanlığa gömülmeden hemen önce, onların birbirlerine şehvetle baktıklarını gördüm. Sonra kendi zifiriliğimde, onların iniltilerinin arasında, koltuklardan birine gömüldüm.

* * *

Morg! Buranın adı kesinlikle morg olmalıydı. Beyaz ve hissiz metal bir dolaptan farksızdı çünkü!

O mavi, ben siyah önlüğü giyinip, V koltuğa uzandığımızda, koyu kumral saçlı, kaşları kontörlü, geçkin kadın doktor yanımıza geldi. Vajinal ultrasonun üzerindeki şeffaf hijyen torbasını jelleyip, onun bacak aralığından içeri soktu. Jelin soğukluğundan mı, aletin sertliğinden mi bilinmez bizimki yerinde hafiften doğrulup, okkalı bir küfür savurdu.

Kadın doktor, kontörlü kaşlarını çatıp, çizgileri kalemle belirginleştirilmiş dudaklarını eğdi. Uzun tırnakları kırmızı ojeyle bayağılaştırılmış sağ eliyle ekranı gösterdi.

Bizimki başını hafifçe eğip ekrana bakarken bende ona eşlik ettim. Ne görmeyi umuyorduk, hiç emin değildim!

“Henüz beş haftalık,” dedi doktor, “kalp atışı oluşmak üzere. Kararını en kısa zamanda versen iyi edersin.”

“Ben kararlıyım,” dedi ya da dedik. Dudaklarım onun dudaklarının söylediğini söylerken, ben olanlardan hiç emin değildim. “Hemen şimdi yapabilir misiniz?” Diye ekledik. Onun dudaklarının hızına yetişmeyi bırakıp, kulağına doğru fısıldadım. Beni duyacağından emin değildim; ama yapmak zorundaydım.

“Bir bebeğimiz olacak ve sen onu aldıracak mısın? Uzuvları oluşmuş mu diye sormadan, kesenin içindeki hareketlerini görmeden, ona bir şans vermeden onu öldürecek misin?”

Elini havaya kaldırıp, kulağının dibindeki sesimi silkeledi. “Evet aldıracağım! Bundan eminim!”

Beni duymuş muydu? Heyecandan ne yapacağımı bilemeyerek doktora baktım. O da bize bakıyordu. “Peki sen bilirsin,” dedi. O zaman cevabını bana vermediğini, aslında doktorla konuştuğunu anladım.

“Dur,” dedim, “lütfen dur! O… O bizim bebeğimiz. Onu bana sormadan öldüremezsin! Birlikte büyüteceğiz onu. Üzerine birlikte eğileceğiz. Sen bana ışık ver yeter! Ben onu korurum!”

Başını iki yana salladı. Çaresiz bende ona katıldım. “Hadi hemen şimdi!” dedi.

Ah bu kadının aklı neredeydi?

“Bu sadece benim çocuğum, ona ne olacağına sadece ben karar veririm!”

Ne diyordu bu? Simsiyah ellerimi boğazına düğümlemek ve onu oracıkta, içinde gezinen ultrason cihazında hapsolmuşken, öldürmek istedim! Ondan ilk defa, nefret ettim!

Her defasında beni karanlığa gömüp, bedenini kıymetsiz bir eşyaymış gibi her istediğine sunarken keyfi nasıl da yerindeydi. Olacakları hiç mi düşünmemişti?

Benim aklımdakiler onun aklına da çelme takmış olmalı ki, sesi bir hayli yüksek çıktı.

“İçimde büyüyecek! Bedenimdeki vitaminleri, mineralleri çeken, beni durmadan sömüren bir virüse dönüşecek. Organlarımı sıkıştıracak, bana kendimi hasta hissettirecek! Beni ya öldürecek ya da ölüme eşdeğer bir hayata çevirecek geri kalan zamanımı. Ben onu yok etmezsem, o bendeki benliği yok edecek! Okulumu bitiremeyeceğim belki, belki istediğim kariyere asla ulaşamayacağım. Beni içten içe kemirecek! Lütfen şimdi yap!”

Kadın doktor başını salladı. “Anestezi uzmanı sana narkoz verecek. Tam gerektiği kadar. Sakın korkma. Küçük bir uyku uyuyacaksın. Uyandığında her şey bitmiş, gebeliğin sonlanmış olacak.”

Çırpınıyordum. “Siktir! Ha siktir! Gerçekten yapacak mısın bunu?”

Tırnaklarını yumruklarının içine geçirip kaskatı kesildi. Kadın doktor ultrasonu içinden çekip, şeffaf torbayı çöpe atarken, hızla nefes alıp verdi. “Yapmak zorundayım,” dedi sessizce, “başka çarem yok.”

“Bana mı söylüyorsun,” dedim, “benimle mi konuşuyorsun? Duyuyor musun beni aptal kadın! Bak bana! Bak karanlığıma!”

Gözlerini sıkıca yumup, başını koltuğun deri başlığına yasladı. Bende onunla aynı şeyi yaptım. Birkaç dakika ikimiz de sustuk. Neden sonra, onun gözünden bir damla yaş aktı, önce koltuğun üzerine, sonra tenimin siyahlığına kondu.

* * *

Uyandık! Bu kez yatakta değildik! Neler oluyordu? Başını doğrulttu. Sersemlemişti. Bende ondan eksik kalır değildim. Kafam tam bir kuş yuvasıydı!

Başında bone olan bir adam, elinde tuttuğu iğneyi gösterip gülümsedi. “Dozu nasıl ayarlamışım ama! Tam bitti ve siz uyandınız!”

Biz! Biz uyandık! Ama ne bitti de uyandık?

“Neler oluyor? Neredeyim ben?”

Ben! Ben dedi… Ah yine unuttu beni. Ne zaman doğru düzgün hatırlar ki! Çocuğumuzu aldırırken bile bana sormayan bu kadından daha ne bekleyebilirdim ki?

Kendi kendime dövünürken, kadın doktoru bacaklarının arasında gördüm. “Kalan parça var mı diye bakıyorum,” dedi mekanik ve çirkin ses tonuyla. “Artık tamamen arındın.” Doğrulup bize baktı. Önce ona, sonra bana. Bebeğimizi çöpe atarken sahte bir gülümseme ile yüzünü süsledi. “Biraz kanaman olacak. Mikroba açık olduğunu unutma. Oturarak duş almanı ve küvete ya da havuza girmeni önermiyorum. Ama istersen yarım saat sonra çıkıp bir AVM’de bile dolaşabilirsin.”

Sabahları küvette yaptığımız keyif? Ondan da mı alıkoyuluyorduk şimdi? Bu ne bencillikti!

Doktor kapıya doğru yürürken, omzunun üzerinden yeniden seslendi. “Cinsel ilişkinin yasak olduğunu unutma. Bir süre kendini inzivaya geç. Sonra normal hayatına geri dönebilirsin.”

Anestezi uzmanı, doktorun arkasından çıkarken, bizimki doğruldu. Bacaklarımızın arasından akan kana baktı. Onunki kırmızı, benimki siyahtı. “Bitti,” dedi sersemliğinin kıvrımlarından süzülerek. “İşte kurtuldum…” Sesi, sessizliğine eşdeğerdi. Çünkü acı içine işlemişti.

Birlikte ayağa kalktık. Onun üzerindeki mavi, benim üzerimdeki siyah önlüğü soyunduk. Paravanın arkasında, giyinmeden hemen önce, çıplak tenlerimizle birbirimize sarıldık. Ve ağladık. Durmadan, susmadan dakikalarca ağladık…

* * *

Bir sonraki sabah…

Açık pencereden odaya dolan rüzgâr tenimize üflerken uyandık. Banyoya gidip, küvetin içine oturmadan duş aldık. Aynı ıslaklıkla, aynanın karşısında fırçaladık dişlerimizi. Yeniden gidip yatağa uzandık. O yorganın altına gömdü kendini. Ben silinen ışığın altında görünmez oldum. Silikliğimin gücüyle, saçlarını okşadım, yüzünü öptüm.

“Senden başka kimsem yok,” dedi. Duraksadım. “Lanet olası hayatımda senden başka kimse yok! Ne sarılacağım, ne sığınacağım, ne anlatabileceğim kimse yok!”

Hiç bize ait olmamış bir ailenin mutsuzluğu ve tanıdık hüznü, ikimizi de aynı anda sarmaladı. Ama bunların bir adım ötesinde, deli bir heyecan da yokladı beni. Ona daha sıkı sarıldım. Ona olan öfkem, şefkatim, aitliğim, nefretim büsbütün birbirine karıştı.

“Ben varım,” dedim, “ben varım işte.”

Duydu! Kaygıyla kaldırdı başını gömüldüğü yerden. Sanki yüzüme baktı.

Başını iki yana sallarken, “Nefret ediyorsun benden,” dedi, “beni artık sevmiyorsun bile.”

Hem ona, hem kendime karşı duyduğum acı büyüdü. “Öyle,” dedim, “yalan söyleyecek değilim. Sen bebeğimizi öldürdün. Bize ait bir parçayı, bizden aldın. İçimizde büyüyecekti. Şeklimiz onunla değişecekti. Senden nefret ediyorum. Ama biliyorum ki, sende artık senden nefret ediyorsun. Yine aynı şeyleri hissediyoruz bak. Yine aynı yerden bakıyoruz. Ve sana karşı iyi olmaya mecburum. Benden başka kimsen yok…”

Yorganı kaldırıp attı üzerinden, yastığın beyazlığına yasladı başını. Bende hemen yanına uzandım. Yeniden görünür olmanın keyfiyle süzüldüm.

“Gitme şansın olsa giderdin değil mi?”

Başımı salladım. O da salladı. Önce hangimiz yaptı, anlayamadım.

“Giderdim… Hayır hayır gitmezdim belki de! Gitmenin ve senden özgürleşmenin bir yolunu biliyorum. Bu yol seni yok eder, beni dünyanın karanlığında sıkıştırır. Bu yüzden… Sanırım yapmam.”

“Yap,” dedi, “ben yapamıyorum, ne olur sen yap!”

“Bunu isteyebileceğin biri miyim sence?” Dedim, “Ben senden ayrı biri miyim?”

“Değilsin,” dedi iç çekerek. Sonra acıyla boyanmış bir kahkaha attı. “Ne yapıyorum ben! Kendi kendime mi konuşuyorum?”

Bana döndürdü başını, bende diğer tarafa baktım. Bakışlarımız buluşmadı. “Sen kahrolası gölgeden başka bir şey değilsin!”

Aha! Yanlış kelime!

Öyleydim… Onun siyah siluetinden fazlası değildim; ama bunu ondan duymayı, pek de sevmedim.

Onun kaşlarından önce benimkiler çatıldı, onun sesinden önce bu kez benimki çıktı.

“Kalk!” dedim, “Kalk ve peşimden gel! Eğer yok olmak istiyorsan, sana bunun yolunu göstereceğim.”

Ben ayrıldım yataktan ilk önce. Hemen ardımdan o geldi. Adımları ardımda, nefesi ensemdeydi.

Peş peşe mutfağa vardık. Saçlarımı topladım başımın hemen üzerinden, o da aynısını yaptı. Ocağın yanında duran kibrite elimi attım, parmakları kibrite uzanırken, tereddütle barutu kokladı. Kibritin ucunu ateşe verdim. Benden geri kalmadı. Ben gülümsedim, o gülümsedi. Başlarımızı salladık birbirimize, sessizce vedalaştık. Zihnimizin içinde ayrılık çanları çalarken, ikimizde yaptığımızdan emindik; ama kim bilir, belki de hazır değildik…

O aynanın, ben duvarın karşısına geçtik. Saçlarımın ucunu kibrite tuttum, o da bana eşlik etti.

Onun alevleri büyüdü. Saçları hızla eridi. Derisi, yanık et kokusuyla bezendi.

O aynanın karşısında çırpınırken, ben duvardaki bedenimin durağanlığına baktım. Ateşin gölgesi yoktu. Gölgesiz bir yangın, bir gölgeyi öldürebilir miydi? Hayır yapamazdı. Bu yüzden, o benim çaktığım kibritle ölürken, ben yirmi iki yıllık esaretimden sıyrılıp, özgürlüğüme doğdum.

* * *

Şimdi…

Bedenlerini kaybetmiş tüm diğer gölgeler gibi, karanlıkta yürüyorum. Lambası olmayan sokaklarda atıyorum adımlarımı sessizce. Artık hiç görünmüyorum. Işık ya da ışıksızlık arasında bir fark yok.

Burada, dünyanın içine sıkışmış gölgelerin hayatında, hiç kimse yok. Ne ait oldukları bir beden, ne de onlardan yardım dilenen bir sahip. Olmak ya da olmamak arasında hiçbir fark yok.

Her insan kendi karanlığından, kendi yarattığı düşmanlarından korkmalı.

Biliniz ki, gölgeler diyarında, kendi bedeninden başkasına zarar veren yok…

Gaye Keskin

Çizerek geçen hayatımdaki rotayı, kaleme kırdığımdan beri yazıyorum. Resim yapmak, öykü yazmak ve bu iki ebedi arkadaşımı sonsuzluğuma kadar yanımda tutmak; en büyük amacım. Belki bir gün ikisini birleştirir, tablolarıma ait öykülerimi yazarım ve sergimi birlikte süslerler. Henüz basılmamış bir kitabım ve içimde doğumunu bekleyen hikâyelerim var. Bu kadarım. Ne daha fazla ne daha az…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Gaye,

    Zor bir öykü… Kendimce önce temellerden başlamak istiyorum. Dilin kullanımı, imla, betimleme ve tasvirleri son derece yerinde buldum. Çok iyi düşünülmüş konseptler vardı. Zaten anlatıcının özel yapısı başlı başına bir buluştu.

    Mesela bunu çok beğendim. Belki ilk okuyuşta “kendin” daha alışılmış. Ama anlatıcının yapısı “kendin” tanımlamasını da bir noktada kapsayabileceğinden ve bağlı yapısına rağmen ayrı bir benliği olmasından hareketle “sen” son derece başarılı bir buluş. Bu benlik olayına döneceğim.

    Devamı spoiler olduğu için alıntıyı burada bıraktım. Bu da son derece iyi düşünülmüştü.

    Yine bir başka çok güzel düşünülmüş konsept.

    Şimdi öykünün zorluğuna gelmek istiyorum. Temelde iki konuda değerlendirirsek;

    1- Tema bazında konu ki zor hazmedilir olsa da tema öykü bağı çok güçlü.
    2- Bu öykü kimin öyküsü?.. İşte burada bu orta uzunluktaki öykü bize büyük bir evren açıyor. İki kahramanlı bir öykü bu ve her ikisi de çoklu motivasyonlarla hareket ediyor.

    Şu Hemingway’in ünlü mikro öyküsü vardır ya; “Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmedi.” İşte neredeyse onun kadar açılan bir öykü var karşımızda. Ben özellikle anlatıcı tarafından bakıldığında daha da sıradışı bir eser okudum.

    Bundan sonrası kimin buradan ne okumak istediğiyle ilgili… Herkes için yeterli materyal var.

    Bir eleştirim var sadece son iki cümle öyküye biraz deneme havası katmış olabilir.

    Ellerine sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. Avatar for nyphe nyphe says:

    Gaye, bana rahat bir uyku borçlusun. Uyumadan önce öykünü okumuştum. Birkaç saat sonra alacakaranlık geriliminde rüyalarla uyanıp, küçük oğlumun küçük yatağına gittim. Sahiden rahatsız edici bir öykü. Metaforunun öykünün ana karakteri olması fikri dahiyane…Uyumadan evvel ince işçilik babında söyleyeceklerimi tasarlamıştım ama inan şu an hepsini unuttum. Kalemine sağlık diyorum, başarılı ve vurucu bir öykü…

  3. Merhaba,
    Elbette koşarak geldim öykünüze. Beni bir kez daha doyurduğu için teşekkür borçluyum kaleminize.
    Başlangıç ve final çok başarılıydı. Metnin tamamından daha yüksek seviyede olması gereken yerler zaten buraları. O açıdan çok doğru, çok vurucu.
    Diğer taraftan, okuduğum önceki öykülerinize göre epey farklı. Ya değişim istedi ruhunuz ya da pek çok kılığa bürünmekten keyif alıyorsunuz, bilemiyorum:))
    Kurgu, geçişler yoğun ve ısrarlı olmasına rağmen tadındaydı. Başka ne isterdim? diye sordum kendime. Belki biraz sertlik. Neden bilmiyorum ama orta bölümde ve finale uzanan kısımda kalemin biraz daha yokuş çıkması, daha fazla zevk verirdi bana.
    Yine çok beğendim. Tebrik ederim.

  4. Murat :slight_smile:
    Eleştirilerini oldukça önemsediğim kişilerin başında geliyorsun. Bu yüzden, bu nitelikli yorumun, yüreklendirici sözlerin ve beni ileriye götürecek tüm eleştirilerin için teşekkürler.
    Temaya bakış açımı farklı tutmak istedim. Aklımda ne zamandır varolan bir konu vardı ve Virüs temasını duyduğumda, artık yazabileceğim zamanın geldiğini anladım. Bunu ‘Bataklık ve Değirmen’ isimli öykümde de yaşamıştım. Ressamlar bir masaya oturacaktı; ama nasıl? O zaman tema önüme harikulâde şekilde serildi ve aklımdaki karakterler, temayla sevişerek masaya oturdu. Ama tüm bunlara rağmen ‘Viyolog’ beş kez başlayıp yarıda bıraktığım bir öykü oldu. Çünkü bir şey eksikti. O eksiği bulmak için; kendi karanlığıma bakmam yetti.
    Desteğin ve cümlelerimin üzerindeki titizliğin için minnettarım.
    Sevgilerimle :slight_smile:

  5. Hande, umarım uykularin, sadece şahane rüyalarla bölünür. Öyküden sonra yaşadığın bu minik yatak yolculugunun oğlunu mutlu ettiğini düşünüyorum. Bu yüzden görece olarak bakılınca pek de fena olmamış🙈
    Teşekkür ederim güzel sözlerin ve temennilerin için. Sağ ol, var ol ve çok güzel uykular uyu​:blush::heavy_heart_exclamation:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

41 cevap daha var.

Yorum Yapanlar