Öykü

Alev Topu

Güneş tepede parlıyor. Gölgeler kısalmış. Sıcak bir yaz havası. Oyunda bir o taraf öne geçiyor, bir bu taraf. Skor sürekli değişiyor. Top ise skordan hiç geride değil. Bir o yana gidiyor, bir bu yana. Salınıyor durmadan.

Bunun bazen eğlenceli olduğunu kimse inkar etmiyor. Ancak öyle bir an geliyor ki oyuncular ne kadar uğraşsa da skor bir türlü değişmiyor. Karambol üstüne karambol. Bütün çabalar boş. İşin kötüsü, başlangıçtaki çekişmeli oyuna döneceği sanılıyor. Boşa harcanan zamanın sonundaysa bunun adına sözüm ona eğlence deniyor. Oysa bahsi geçen zamanda ve bahsi geçen yerde skor bahsi geçen oyuncuların çekişmelerinden üretilmiş. Ara ara bulutlar güneşin önünü kesmiş. Önlerinde bir set var ve ortadan nasıl kaldırılacağı meçhul. Kimse hiçbir şey fark etmemiş. Yapacak başka işi olmayanlar, rahatlama adına kendilerini böylesine bir eğlencenin içine korkusuzca atmış. Günlerin yeniden geçip gitmesi için en basit yol bu, modası bir türlü geçmeyen, her zaman işleyen bir seçenek. Zamanın daha hızlı akması için bir katalizör, sadece bir avuntu.

Güneş artık yok, hava bulutlu. Katman katman. Anlaşılan o ki tribünler bundan habersiz. Bu kör dövüşünü izlemek, hayatın en büyük skoru. İçlerinde engellenemez tatmin duygusu. Oysa yağmur bastırdı bastıracak.

Yerde, havada, orada, burada, ötede, beride, sağda, solda. Oyuncuların elinde ya da ayağında. Top süzüldükçe tribünler bir anda körleşiyor. Sebepsiz bir mutluluk kaynağı. Dört elle sarılmış kalmış, mutlu bir ruh haliyle kendilerinden geçmişler. Aynı zamanda damlalar usul usul yere inmeye başlamış. Böylece ortaya bu topluluk çıkmış.

Bunlardan uzak duran, hatta kör dövüşlerinden habersiz hayatlarını sürdürenler var. Ara ara tribünlere bazen gıpta, bazen korku içinde bakıyorlar. Bazen de işler çığırından çıkıyor. Bu yüzden hepsi temkinli. O gruptan tiksinti duyuyor, bunu asla dile getiremiyorlar. Aksi bir durumda bunun karşılığı hemen yanı başlarında. Küçük bir hareket yeterli. Pencereye vuran yağmur damlalarını seyrediyorlar sessizce.

Böyle böyle uzun yıllar geçip gitmiş. Oyunlar virüs gibi her yanı sarmış. En bilindik imgeye dönüşmüş. Revaçta olanlarıysa hapishaneler arası yapılanlar. Bunlardan birinde hava sağanak yağışlı. Sahada göletler var. Ancak kimsenin bunu düşündüğü yok. Oyun çoktan başlamış. O gün küçük bir anlaşmazlık sonucu iki ayrı cezaevi mahkumları birbirine girmiş. Şimşek çakmış bir kere. Oyuncular gibi mahkum olan seyirciler sahaya inince binlerce insan hayatını kaybetmiş.

İlçeden gelen ambulanslar, itfaiye araçları. Bir noktadan sonra yaralılar ve ölüler için yetersiz. Valilikten takviye araçlar olay yerinde. Dalga dalga siren sesleri hapishaneye sökün ederken, ambulanslar insanlara hiçbir şekilde yetişemiyor. Son gaz morga doğru ilerleyip duruyor. Oradan oraya koşturan ölüm, kalabalığa karışmış. Meydanlarda masum masum kol geziyor. Bu büyük kavga hızla ülkeye yayılıyor. Güneşse kendini ara ara gösterebiliyor ancak. Tatminsiz bir topluluk bütün dünyayı sarıyor. Elleri uzamış. Her yanı öyle bir kavrıyorlar ki mutlu bir ölüm yaşamak artık imkânsız. Ölenlerin tamamı, güçsüzlüğünden nefret ederek dünyaya gözlerini yumuyor. Ayaklarından tutulduğu gibi sükûnet içinde bir bir morga sürükleniyor. Zamanla etraf sakinleşiyor. Bulutlar uzaklarda. Kaybolmuş çoktan. İşi insan doğramak olan grubun istediği ortamın oluşması sonucunda, sahada henüz kurtulan yok. Sonunda üç mahkum hayatta kalmış sadece. Ellerinde kırmızı kırmızı damlalar.

Bu kadar insanın oraya nasıl taşındığının ve daracık morga nasıl sığdırıldığının hikayesini, anlatıcı da dahil kimse bilmiyor. Bu satırları yazan, anlaşılacağı üzere günün birinde çıkan bu fırtınaya yakasını kaptıracak. Hikayenin kalan kısmını ise istediği gibi uyduracak haliyle. Kabul etmek gerekir ki buna da hakkı var.

Günün birinde gökyüzünde bulutlar beliriyor yeniden. Dünyanın her yanına yayılmış olan bu büyük cezaevinin hemen üzerinde, kendi içlerinde farklı bir devir daime girmiş.

Yıldızlar normalin çok dışında, çeşitli salınımlarla hareket ediyor geceleri. İnce uzun bir doğru üzerinde yoğunlaştıklarındaysa kuyruklu yıldız olarak algılanıyor. Hatta biraz daha ileri giderek kayan bir yıldız bahanesiyle dilekler bile tutuluyor.

Güneş ise bir doğudan, bir batıdan, bir kuzeyden ve doğal olarak bir güneyden doğuyor. Saati gelince yine herhangi bir yönden güne veda ediyor. Bazı günler, doğduğu yerden battığı da oluyor. İşte size büyük bir uğursuzluk! Mutluluğun çok uzakta kaldığı hissi kaplıyor içlerini.

Böyle böyle günler birbirini kovalıyor, geceler geceleri takip ediyor. Kalan zamanlarda artık skor üretilemeyecek. Belli. İşte o gün, gökyüzünde güneş son bir kez ne doğudan, ne batıdan, ne güneyden, ne kuzeyden, tam tepeden doğuyor. Üç mahkum, koşarak terkedilmiş ambulanslara saldırıyor. Geride kalan büyük harabeden edindikleri kalan son topları birbirlerine atıp duruyorlar. Normalden farklı olarak santrada bir üçgen oluşturmuşlar. Keyifleri yok. Geçen dakikaları saymaktan başka ellerinden bir şey gelmiyor. Geride kalan her bir dakikanın sonunda biraz daha hızlı paslaşıyor, top çevirmede biraz daha ustalaşıyorlar. Durmamacasına skor üstüne skor ürettiklerini sanıyorlar ama kaybettikleri o doyum hissini bir daha elde edemediklerinden olacak amaçladıkları ve özlem duydukları, çok uzaklarda kalmış hayal meyal hatırladıkları mutluluğa hiçbir zaman ulaşamayacaklarını biliyorlar.

Güneş gökyüzünden yeryüzüne büyük bir hızla yaklaşıyor. Neden sonra güneşin sıcaklığını hissediyorlar. Aynı anda bir kuzeye, bir güneye, bir doğuya, bir batıya bakınca güneşin aslında doğmadığını anlıyorlar. Bu aydınlanma anında, birden bire santraya büyük bir alev topu düşüyor. Dünyada meydana gelen bu son olaya şaşırmak için vakit bile kalmıyor.

Turgay Yıldırım

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Arokan says:

    Merhaba.

    Uyutulmuş insanlığın, başına gelmiş felaketi güneş metaforuyla anlatmanız akıllıcaydı.
    Kısa, yormayan bir anlatımla, okura vermek istediğiniz mesajı, posta kutularına nazikçe bırakmışsınız.

    Savaştan sağ çıkacak insanlığın akıllanması, uyutulanın elinde iğne tutan adamı görebilmesi dileğiyle…

    Sevgiler…

  2. Merhaba,
    Teşekkür ediyorum. Eski zamanlarda, uzun, göze hoş gelen cümleler kullanırdım. Andre Gide’den sonra sade bir yol tercihim. Son zamanlarda 1000 kelime altında metinler çalışıyorum. Az sözle, bir şey anlatmak zor, anlatabilmişsem ne mutlu. Kısa bir distopya bu ayki çalışma. Dileklerinize gönülden katılıyorum. Sevgiler…

  3. nkurucu says:

    merhabalar.
    geçen ay da aklımdaydı ama yazmamışım bu ay yazayım. konu seçimleriniz güzel ama yapıyor, geliyor, oluyor, bitiyor diye devam eden cümleler belirli sayıdan sonra beni hikayenin içinden atıyor. yani bir hikaye değil de meditasyon seansında gibi direktif alıyorum hissi yaşatıyor bana. elinize sağlık. eleştirim bu kadardı.

  4. Şu dönemde özelikle şimdiki zaman çalışıyorum. isim cümleleri, tek kelimelerle bunu aşmaya çalışsam da biraz zaman alacak gibi. başka bir öyküm için de söylenmişti bu. geçmiş zamanda bu daha kolay aşılıyor, birkaç farlı alternatif olduğu için ritim yakalanıyor. (-di, -mişti, -yordu, -bilirdi, -caktı… gibi.) Teşekkürler…

  5. Mesela şöyle

    “Bunun bazen eğlenceli olduğunu inkar etmiyorum.”

    “anlaşılacağı üzere günün birinde çıkan bu fırtınaya yakamı kaptıracağım. Hikayenin kalan kısmını ise istediğim gibi uyduracağım haliyle. Kabul etmek gerekir ki buna da hakkım var. Karambol üstüne karambol. Bütün çabalar boş. İşin kötüsü, başlangıçtaki çekişmeli oyuna döneceğini sanıyorlar. “

    Gibi

    Şimdiki zamanınızda sorun yok.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

8 cevap daha var.

Yorum Yapanlar