Öykü

Al Köpüklü Yağma

Altan Urag – Khukh Tolboton

Gündüzün ölen onlarcasının ahlarından kahırlanıp yoğunlaşmışçasına dumanlı ve her yerinden inlemeler duyulan uğursuz göğün altında yakacak kuru dal aramaktaydı Gökalp. Yarı bozkır, yarı ormanlık tuhaf bir karışımın kenarındaydılar. Bedeni ağrılarla boğuşurken, yüreği sığınacak bir sıcacık köşe arzuluyordu. Ölesiye yorgundu, bitesiye güçsüz. Ciğerleri parçalanmış, dağılmak üzereydi.

Bu yılki Keneş toplanmadan önce, son yağma için köy köy gezip adam toplamışlardı. İlbey önlerindeki seçimi ciddiye alıyor olsa gerek, hiçbir belde atlanmaksızın, en ücra yerlere, dağ başındaki Gökalp’in fakir köyüne dahi uğranmıştı. Yiğitlik artık kuşanan az sayıda kılıçta değil, sıkıntısız yitirilebilen aç kalabalıklardaydı.

Birlikten az uzaklaşıp ormansı tarafa doğru yöneldi Gökalp. Kuru dallar için en mantıklı yere, dalların sahiplerine doğru yürüdü.

Arazi engebeliydi. Yer yer gür çalılar, yabani çiçeklerin arasında ölümü soluyordu. Bolca yaban mersini, azca tehdit dolu devedikenleri… Ulu ağaçlar asıl yağmalanacak hazineyi saklayan dev gardiyanlar gibi dikiliyorlardı. Duygusuz ve devasaydılar.

Gökalp ellerine, kollarına, vücudunun her yerini kaplamış soluk kan lekelerine baktı. Ağrıları cisimleşmişti sanki. Zor nefes alıyordu. Her zamanki savaş yorgunluğu gibi değildi bu seferki. Bilemedi. Dayan Gökalp. Yavrucağa sıcak bir yatak lazım.

Kargaşanın ortasında belirivermişti sıska çocuk. Savaştan kaçıyordu besbelli. Ancak üstünden başından, güneş yanığı cildinden, ürkek ve yurtsuz bakışlarından yağmaladıkları köyden olmadığı belliydi. Ani bir kendini tutuşla, kargaşadan ayrılıp çocuğu uzağa kaçırmıştı hiç düşünmeden. Her yağmaya çağrılmasa da, birliğe katıldığında kılıç kardeşleri gibi düşman diye çoluk çocuk katledecek kadar gözleri hiç kararmamıştı. Ama suçluydu, günahkârdı. Yüreğinin en derinlerinde bunu biliyordu. Göz yuman ortaklardandı hep. Olmamış gibi yapan, kendine dahi sahtekâr yalancılardan. Yine de ömürlük fırsat gibi bu çocuğu kurtarmak istemişti. Ufaklığı kucakladığı gibi karanlığa doğru dikkat çekmeden koşarken, vicdanında hissettiği hafiflemeyi hiç unutamayacağından emindi. Kanlı geçmişinden kaçarcasına köyden uzakta, sığınmalık bir yere bırakmıştı çocuğu, az bir su ve biraz peksimetle. Seni almaya geri geleceğim diyememişti ama bakışarak anlaşmışlardı sanki. Sözlerden daha bağlayıcı, gözlerle yapılmış bir sözleşmeydi bu, iki gariban arasındaki ahdediş…

Sessizlik rahatsız ediciydi. Hele ki gün boyu süren bağırış-çağırışların üstüne. Önce sağ tarafta yeşillikten ayrı, koca koca kayalar arasında ufak bir çember gibi duran alana doğru gitti. Genel manzaradan farklı duruyordu. Yaklaştıkça bunun otsuz, sulu bir alan değil de gecenin loş ışığını yudumlayan tekinsiz bir çukur olduğunu fark etti. Bir, bir buçuk metre çapındaki bu ağzın karanlıkta dibi görünmüyordu.

Merakla çukura bakarken biri kafasına çuval geçirip nefesini kesiyormuş gibi öksürmeye başladı. Yorulmuştu. Bu son yağması mı olacaktı bilemiyordu. Dolu dolu, çukura doğru öksürüp haline acıdı. Hava hiç esmiyor gibiydi. Nefessiz kalmaktan korktu. Darlanmıştı. Üstündekileri yırtıp atacaktı neredeyse.

Dikkatle çukurun yanına çömeldi Gökalp, bir hırıltı duyar gibi olmuştu.

Görünen hiçbir şey yoktu. Derin bir karanlık. Göğün bulutlu aydınlığı bu istisna yeri es geçiyordu. Çevresine bakındı. Etrafta hiç yığma toprak göremedi. Doğal çukurlardandır belki. Yatar duruma geçip kafasını aşağı az uzatıp bir daha dinledi.

Hırrr

Göremiyor ama duyuyordu. Biri ya da bir şey aşağıdaydı. Gözlerini kapatıp sese yoğunlaştı. Yoğun, can verir gibi duran bir ses… Soluk alıp vermeye çalışıyor gibiydi.

Gökalp doğruldu. Göğün parıltısının açısı az değişir umuduyla karşı tarafa gidip tekrar yere uzandı. Tam düşündüğü gibi bu tarafta biraz daha aşağısını görebiliyordu. Ancak çukurun dibini değil.

Sesin sahibini görmekten umudu kesip tekrar ayağa kalktı. Çevrede aşağıya uzatabileceği bir şey aradı ama bulamadı. Bu şey ya buraya atılmıştı ya da kazara düşmüştü. Hırıltının sahibini kestiremediği için, yoluna devam mı etse, yardıma mı kalsa bilemedi. Düşen birini geride bırakmak olmaz. Ölünebilecek sayısız acı verici başka yol biliyordu.

Karar verebilmek için zihnini boşalttı. Zorlukla nefes aldı, nefes verdi. Yabani bir hayvan olmalı. Korkmaya başladı içten içe. Nedensiz. Savaş meydanlarında hissetmediği bir şeydi bu. Belirsiz bir sezgi… Gece avlanmaya çıkıp çukura düşmüş ve sakatlanmış olmalı. Bu da çukuru açık bırakanların sorunuydu. Gökalp ağız dolusu öksürdü ve ağrıyan sağ kolunu tuttu. Burada, bu lanet yerde vakit kaybedemem.

Yoluna devam etti. Düşündüğü gibi etraf kuru dallarla doluydu. Taşıyabileceği kadar toplayıp birliğine geri dönüyorken yarı yolda, malum çukurun yakınında kendisine doğru koşan Ertuğrul’u gördü.

“Usta, ne yaparsın?” Çevre sessiz olduğundan mıdır nedir Ertuğrul bağırıyor gibi geldi Gökalp’e. Kaşlarını çattı.

“Çalı-çırpı topladım.” Elindeki ve sırtındaki dalları gösterdi. “Sen n’aparsın burada?” Gözleri pörtlemiş, yüzü ter içinde, nefes nefeseydi delikanlı.

“Çişe kalktıydım. Az uzaklaşayım dedim. Bura olmaz, az daha ilerleyim, az daha ilerleyim derken bayağı gitmişim. Sonra kayalık bir yerin köşede çişe durduydum ki, bir ses duydum.” Gözlerini devirdi. “En olmayacak şey. Zaten gözümden uyku akıyor. Şaka yapacak bizim bebelerden biri galiba diye acele ettim. İhtiyacı giderince çevreye baktım ama kimse yoktu. O ara kayaların ardındaki çukuru gördüm.”

Gökalp hırıltıyı hatırladı. Tüyleri diken diken oldu. “Bildim orayı. Gelirken denk geldiydim. Ne oldu, bulabildin mi ses edeni?”

“Çalıları yere bir bırak istersen usta.” Yüzü ciddileşti Ertuğrul’un. Sağ eli ardında, sol eli ortada gergindi. Omuzları titriyordu. Giydiği çaputun göğüs kısmı baştan başa kandı.

“Söyle oğlum, benim de üstüm başım kan, çok yorgunum. Şunları götürelim de yatayım ben de.”

“Usta, şey…”

“Desene oğlum. Derdin ne?!”

“Gariban sandım usta. Yandım ben. Seni görmeyeydim kafayı yerdim herhalde.”

“Gel şöyle.” Önündeki çimenliği gösterdi. Çalıları yere bırakıp yanına bağdaş kurdu. “Anlat hele. Hortlak mı gördün, ne oldu? Anlık öfkelenmelerinle meşhursun, gözünü karartıp meydanda ayılaşırken ‘karanlıktan korktum deme.” Biraz önce hırıltıdan aldığı kötü, tekinsiz havadan kaçtığını kendine yediremiyordu Gökalp. Sakin kalmaya çalıştı. Ödlekliğini sesine yansıtmamaya… Yabani hayvan çıksa çok sevinecekti.

“Usta…” Ağlamaklı gözlerle Gökalp’e baktı, Ertuğrul. “Aramızda kalsın ama Metin’i gördüm. Çolak Metin’i. Ciğerleri ağzından gelmişti. Ağzı-burnu kan içindeydi. Bedenine baktım. Hiç yara izi yoktu. Kılıç, bıçak, hançer… Cildi mora kesmişti. Şey gibiydi… Zehir yutturmuşlar gibiydi, usta. En tuhafı ise yaşıyordu. Hayattaydı yaradanın cezası.” Anlatırken kendinden geçmiş, Gökalp’in yüzünün dibinde tükürük saça saça başından geçenleri aktarıyordu. “En kötüsü de sanki onu bu hale ben getirmişim gibi, sanki eziyet çektiren benmişim gibi yüzüme tükürdü pezevenk.” Şaşkınlığını gözleriyle yansıtıyordu. “Ne olduğunu anlamadım. Meydanlarda kan kusan, midesinden acısu döken, altına sıçan çok adam gördüm ama yardıma gelenin yüzüne tüküreni hiç görmedim usta. Yabancı da değil üstelik. Bizlerin töresini bilir. Koca adam konuşmaya çalışırken şaşırdı da diyemiyorum. Kan kaybından kendinde değildi belki. Beni başkası sanmıştır diyeceğim ama tanır gibi baktı domuzoğlu. Bilirsin yiğitlere yakışmaz gavurlar gibi yüze tükürmek usta. O an kan beynime sıçradı. Ben de belki ağzından tamamı çıkmamıştır diye sapladım bıçağı, eline verdim kalan ciğerlerini. Yine tükürmeye çalışır diye çekinirken merhametle baktı gözüme, sonra can verdi puşt.”

“Hadi oradan!” Gökalp az geri çekildi.

“Bak bu namussuzun kanı. Silmedim daha.” Belinden çıkardığı kanlı bıçağı gösterdi hemen. Tuhaf bir renkteydi ve kanın kurumuş hali bile neredeyse köpürmüştü. “Canavar mı kaptı bilmem gavuru ama bu kan pek olağan görünmüyor usta. Bildiğin patlıcan rengi bu. Ayran gibi de köpüklü.”

Gökalp korkuyla ayağa kalktı. “Az geri çek lan şunu.” Eliyle havayı iteledi. “Ne bu şimdi? Temizleyeydin ya?! Kanı silinmeden hangi bıçak yerine konur gebeş?”

“Usta ne bileyim. Gözüm dönmüştü.”

“Sen Metin’i nerede buldun? Ben oradan geçerken kimseler yoktu. Çukur dedin. Halat mı vardı yanında?”

“Çişe kalktıydım, ne halatı usta?! Çukurun o taraftaydı ama berisinde, kayaların o taraftaydı. Çukurdan da ses duydum. Yüzüme tükürülünce unutmuşum işte. Sen deyince, şimdi hatırladım. İlk aslında çukura bakmaya gidiyordum. Sonra o barak oğlu barağa denk geldim. Ağzı burnu morken… Çukurda halen biri olabilir.”

“Dediğin gibi domuzluk yaptıysa Metin, ettiğini bulmuş. Olmuşa çare yok. Ancak ölmek üzere olan birini yine de bıçaklamasaydın iyiydi, deli oğlan. Ağzından od çıkmasın. Her ne kadar geri gidip cesedi görmek istemesem de yardıma muhtaç biri halen çukurda bekliyor olabilir. Bizimkilerden biridir belki. Yalnız değilken dönüp bakalım hele.” Gökalp yaratık uzvu gibi duran bıçaktan hızla uzaklaşarak, dalları ardında bıraktığı gibi çukura doğru koşmaya başladı. Yalnız olmamak önemli.

“Onu kapan canavar olmasın çukurda usta. Ölmeye hevesle gidiyor gibi olmayalım.” Hüzünle sırıttı Ertuğrul. “Sabahı mı beklesek? Yanımıza birilerini de alabiliri…” Cümlesini tamamlayamadan öksürmeye başladı. Gözleri yaşardı. Dudakları kanlandı. Ölüm gelip can evini al tamga ile mühürlemişti sanki. “Dur usta. Bekle.” Ellerini dizlerine yaslayıp az soluklandı. “Kendimi iyi hissetmiyorum. Uzak dur. Gavurun laneti bende galiba.” Hırlayarak, nefes nefese devam etti. “Beni burada bırak, birliğe dön. Gitme şu lanet çukura.” Sırtına taş koymuşlar gibi iki büklümdü. “Çolakta da böyle oldu galiba.” Arkasındaki ağacın dibine çöktü.

“Dur Ertuğrul, yavaş hareket et.” Hırıltıdan korktuğum kadar varmış. “Ne kadar oldu oradan ayrılalı?”

“Çok olmadı us…” Gözleri açık teslim etti ruhunu. Çarçabuk. Anlamsızca.

“Ne yaptın be oğlum?!” Gökalp muhatabını ansızın kaybedince kendi kendine söylenir gibi oldu. Toprak rengi gözleri açıktı Ertuğrul’un. Bakamadı. Ruhlar aleminden bu tarafa açık kalan iki ufak kapı gibiydiler. Yanına yaklaşmaya cesaret edemediğinden cansız bedeni öylece bıraktı, ruhların huzurlarını ya da husursuzluklarını bozup da bu tarafa yollanmayacaklarını umarak.

Karmakarışık duygular içinde geriye doğru yavaş yavaş yürüdü Gökalp. Laneti ya da tuhaflığı üzerine alıp almadığından emin olamıyordu. Neyle bulaştığını bilmiyorum ki… Kanla mı, havayla mı, öfkeyle mi, korkuyla mı? Bilmediğin şeye nasıl önlem alınır ki? Bilmeye başlayarak? Birliğe geri dönersem onlara da bulaşır mı ki bu meret? Ya çocuğa? Ben ölmesem bile, yayanın ben olduğumu hatırlayacak birileri kalırsa geride kızguta çarptırılırım kesin. El ortasında, ölseydim de bunu görmeseydim diye yalvar dur…

Çukur. Gökalp’in zihninde parladı. Çukurda kalan kişi, belki de bu lanetten kurtulandı. Gözünün önünde çabucak ölen Ertuğrul’u gördükten sonra bu ihtimale bel bağlamaya karar verdi. Kendisi oradayken Metin ortalarda yoktu. Ayrıldıktan sonra geldiyse, Ertuğrul ile karşılaştıklarında ölmek üzere olabilirdi. Bu bulaşıcı zıkkım çabuk yol alıyordu anlaşılan. Ertuğrul da oradan ayrılalı fazla olmadı demişti. Bu durumda elimi çabuk tutmalıyım.

Mekân bıraktığı gibi duruyordu. Çabucak çukura doğru eğildi. Bu kez ses gelmiyordu.

“Orada biri var mı?” Cevap almayı beklemese de boşluğa sormaktan kendini alamadı. “Hey!”

Karşılık yoktu. Bedeni müsaade ettiği kadar, hızlıca karşı tarafa koştu. Çevresine baktı. Yerden küçük birkaç taş alıp aşağı fırlattı. “Hey!” Taşın zemine ulaşma süresine bakarsa çukur çok derin değil olmamalıydı. Kara kara düşünürken ay bir anda bulutların arasından yüzünü gösterince, bulunduğu taraftan çukurun dibini görebildi. Ağzı burnu kan içinde düşman askerlerden birisi kutusuna konmuş bir kukla gibi, başı ayrı yerde, ayakları ayrı yerde yamuk yumuk yatıyordu.

Gökalp amaçsız kalmış gibi hissetti. Mıknatıs gibi çekiyordu bu lanet yer insanları. Bizlerden kaçarken buraya düşmüş olmalı. Çok derin olmadığı için başta yaralandı demek. Karanlıkta görmemesi olağan. Çolak ne zaman bu tarafa gelmişti acaba? O da mı sese yönelmişti?

Belki olanları anlamlandıracak bir şey bulurum umuduyla, çevresine baktı tekrar Gökalp. Görünürde bir şey yoktu, yerde zor seçilen patlıcan rengi ve köpüklü kan ve balgam lekelerinden başka. Her şey savaş sonrası mekânlar için kısmen olağan duruyordu. Anlam aramaktan vazgeçtiği an aklına ufaklık geldi. Halen bekliyor mu ki? Yakacak bir şey götüremeyeceğim ama gidip baksam iyi olacak.

Dönüşte yol boyu, Ertuğrul gibi, Çolak Metin gibi, çukurun dibindeki adam gibi kan kusarak can vermiş asker cesetleriyle karşılaştı. Şaşkınlıktan ne yöne gideceğini bilemedi. Koca birliğe kıran girmişti. Düşmanı, dostu demeden geride bıraktığını düşündüğü herkes ölmüştü neredeyse.

Gücünü toplayıp köyün dışına doğru yürüdü. Çocuk yerinde duruyorsa onu alıp bu ölüm kusan yerden kaçmaya karar vermişti. Ne olduğunu bilemiyordu. Kara büyü yapılmıştı sanki. İlbey’in bunu duyunca ne yapacağını bilmiyordu, bilmek de istemiyordu.

İki sıra ağacı geçince sola döndü. Bu taraflarda bir yerde olmalıydı yavrucak. Çalılara dikkatle bakarak çevrede dolandı. “Ufaklık!” diye seslendi karanlığa ama karşılık alamadı. Korkup kaçmış mıydı? Soğukta dayanamamıştı belki. Yabancıya denk gelmiştir desem, ben de yabancıyım, belki bir hayvandan kaçmıştır.

Tekrar geldiği tarafa dönüyordu ki, yerde dişlenmiş bir peksimet parçasına denk geldi. Gür çalıların kenarındaydı. Çocuğa verdiği peksimet aklına gelince hemen çalıların arasına daldı. Taze beden yerde yatıyordu. Çukurdaki adam gibi yamulmuştu. Yüzü köpüklü kan lekeleriyle doluydu.

Gözleri doldu Gökalp’in, daha fazla bakamadı. Öfkelenmeye dahi mecali yoktu. Cesedi geride bırakıp yola döndü.

Herkes ama herkes adeta alkarıların büyülerine maruz kalmış gibi kanlar içinde can vermişti. Kendisi hariç. Fakirlerdi belki ama dayanıklıydı Gökalp. Lanet kendisini es geçmiş olabilirdi. Yorgunluğu duygu karmaşasını bastırıyordu. Ağlayamadı, derinden bir iç geçirdi. Nedendir bilinmez, canı köyünün mis gibi taze yarasa çorbasından çekmişti şimdi.

Cihangir D.

Animelerden kaynaklı Japon, Kore dizi ve filmlerinden kaynaklı Koreli severim. Bilimkurgu ve fantastik kurgu okumayı, RPG oynamayı ve çoklukla sert şeyler dinlemeyi hayat fırsat verdikçe sürdürmeye niyetliyim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nkurucu says:

    sıcak sıcak yazayım yorumumu…
    normalde yazdığınız tarz benim okuma listemin başında yer alır. böyle hikaye bulduğum zaman sömürürüm acımam.
    ama;
    dilinizin sürekli ağır gitmesi (buradaki kelime doğru mu bilmiyorum ama çok yorucu anlamında) normal olayların bile kelime seçimlerinin yine ağır olması beni yordu. kısa bir öykü ama okurken yordu
    elinize sağlık.

  2. Normalde yazdığınız tarz yorumlar benim okuma listemin başında yer alır. Böyle yorum bulduğum zaman, sömürürüm acımam ama dilinizin sürekli ağır gitmesi (buradaki kelime doğru mu bilmiyorum ama çok yorucu anlamında) normal durumların bile kelime seçimlerinin yine ağır olması beni yordu. Kısa bir yorum ama okurken yoruldum. Şaka bir yana :slight_smile: , yorumunuz için teşekkür ederim.

    Daha iyilerde görüşmek dileğiyle.

  3. nkurucu says:

    Garip bir cevap olmuş. Evde kalmanın psikolojik etkisi olsa gerek alınganlık katsayım fazla. Gerçi hatırlayacak mıyım emin değilim ama bundan sonra öykülerinizi yorumlamayacağım. İyi bayramlar.

  4. @nkurucu Teşekkür ederim. İyi bayramlar.

    @UlianaHippogrief Merhaba, yorumunuz için size de teşekkür ederim.

    Virüslenen kişiyi değil de, virüs olan kişiyi yazmak isterken yetiştiremedim. Son teslim gününün gecesinde de bütün eksikleriyle en bağlanabilmiş hali bu oldu. :slight_smile: Osman Eliuz kardeşimin çok güzel ifade ettiği gibi “olaydan öte hikaye ediş” daha çok ilgimi çekiyor. Evet, farklı tarzda/türde en basitinden kahraman bakış açılı bir metin yazabilmek en büyük isteğim.

    Denemeye, yanılmaya ve tekrar denemeye devam. :slight_smile: İyi bayramlar.

  5. Emrah says:

    Merhana

    Öykünüz guzeldi. Kahramanın salgına yakalanıp yakalanmayacagini merak ettirdi.
    Ertuğrul ve Gökalp in konuşmaları çok samimiydi. Yabancı durmadı. Hikayenin gelişme kısmını gayet iyi işlemiş kahramanlarınız. Finali ise çok güzel. Yarasa çorbası da güzel buluş olmuş tebrikler

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.