Öykü

Acele Kısırlaştırma

My Dying Bride – And My Father Left Forever

 Gelmek bilmeyen kış, gitmek bilmeyen bıkkınlıkla el ele, kol kolaydı. Gün soğuktu. Hayatsa insanın atlatabildiği, dayanabildiği anların bütününden ibaretti. Katıklı.

“Şingeki no Kyojin’in üçüncü sezonu ne zaman başlayacaktı?” Umut heyecansız günün ortasında o an, o dakika arkadaşına sanki yıllardır bu konudan bahsediyorlar gibi sormuştu. “Yandığımın titanları.”

Murat omuz silkti. Boş gözlerle arkadaşına baktı. “Anime seyretmiyorum biliyorsun, birader. Japonlarla ilgili hiçbir şeyden hazzetmiyorum. Sürekli hatırlattırma bana. Şeyden dolayı işte…”

Umut gözlerini devirdi. İçinde sakladığı liseli mızıkçı kızın ortaya çıkma zamanıydı: “Büyük imkânlarıyla aklını cezbedip sizden kalıcı olarak ayırdıkları baban yüzünden miydi? Hani şu dibindekileri değil de, uzaktakileri keşfetmeyle takıntılı olan?”

Murat bir şey demedi. Karşılık olarak algılanabilecek hiçbir şey yapmadı. Umut’un gereksiz sorusunu, babasının annesiyle kendisini seneler önce düşünmeden ardında bırakması gibi geride bırakmak istiyordu. Geride ve yalnız. Somurttu. Sustu.

* * *

Acele gelinmesi istenileli bir saat olmuştu. Kasvetli sokakları arşınlıyor, buluşma yerlerine doğru ilerliyordu Umut. Bulutlardan görünmese de varlığını bildiği güneş gibi, önündeki kalabalığın ötesinde görünmeden kendini bekleyen arkadaşının bir an önce ortaya çıkmasını bekliyordu. Murat’ın. Yıllar önce bu mahalleden ayrılmışlardı. Zaman içinde yaşanan değişimi gördükçe hüzne yakın bir his kaplıyordu içini. Büyümüşlerdi.

Sarışın, orta yaşlı ve önüne bakmadan yürüyen zayıf bir kadını hafifçe omuzlayarak sağa döneceği tatlıcının oraya vardığında, bir-iki saniyelik bir tereddütle sokağın köşesinde durakladı. Bu kadar acele etmesini gerektiren ne olabilirdi ki? Hem de çocukluk mahallelerinde. Umut yüzünü buruşturdu. Öğleden sonra mesai saatleri içinde olsalar dahi azalmayan insan seline baktı. Boşa giden, öylesine tüketilen zamana… Dişlerini sıkıp sokağa daldı.

Bir kuru temizlemeciyi, bir saatçiyi, sonrasında başka bir mağazayı da geçmesi gerekiyordu. Saatçiye gelince yavaşladı. Kampanya afişlerinden içerisi görünmeyen bir market vardı şimdi onun yerinde. Yanlış sokağa mı girdim acaba? Buralara gelmeyeli tam olarak kaç yıl olmuştu, hatırlamıyordu. Sigarasını sadece dumanını seyretmek için yakmış gibi duran bir liseliyle anlamsızca bakışarak, marketten sonraki binaya doğru yürüdü. Sokaktaki bütün binalar neredeyse bitişikti ama buradaki araya rahat bir bina daha yapılabilirdi. Hiç hatırladığım gibi değil buralar. Ciğerlerinde zerre bir şey bırakmak istemiyormuş gibi, içinde ne var ne yok burnundan verdi. Alnı az terlemeye başlamıştı; ensesi de nemlenmeye… Buluşacakları lokanta buralarda bir yerde olmalıydı. Saatine baktı: 15.45.

İhtiyarın biri destek almak istercesine omzuna sağ eliyle yüklenince, anlık bir heyecan yaşadı Umut. Hayallere dalıp gerçekliğinden çıktığı dünyaya çekilmişti bir anda. Nerdeyse geçmiş onu yutacaktı. Arkasını dönüp “Korkma, bir şey yok!” der gibi duygusuz gözlerle kendisine bakan amcaya gergin bir tebessümle karşılık verdi. Bir şey yokBir şey yok muydu cidden? Korkuyla şaşkınlık arası yaşadığı duyguyu düşününce ihtiyarın korkmasına sebep olabilecek bir şeylerin ne olduğunu merak etti. Tarihi geçmiş bir gençlik iksiri olabilir miydi ki?

“Pardon.” Amcanın gözlerine değil de sararmış bıyıklarına bakarak hızlıca kenara çekildi. Ne yapacaktım? Buluşma, evet. Vakit geçiyor. Vakit geçiyor.

Az önce dikkatini çeken geniş aralıktan arka sokağa geçmeye karar verdi. Kısa yoldan. Bir sokak geç dönmüş olabilirdi. Bu kalabalıkta, bu dengesiz, bu amaçsız, bu gereksiz insan sürüsünün arasında yolunu karıştırması çok normaldi aslında. Evet, kesinlikle. Huzursuzluğunu atabilmek için sessizce dünyaya söverek ara yola daldı. Gri binaların arasında kuru ağaçlarla çevrelenmiş, kedi ölüsü, parçalanmış çöp poşetleri, yarım bırakılmış belediye kazısı artıkları ile dolu bir yoldu bu. Hiç çocuk sesinin olmadığı, mahalle sakininin görünmediği, sanki iki kalabalık sokak arasında kestirme bir portal vazifesi gören soluk bir yol.

* * *

Mekân ufaktı. Masalar üç-beş tane. Bu saatte başka kimseler yoktu. Sıradan bir öğleden sonrası. Umut yine de saatine baktı. İş çıkış saatine daha vardı. Yanakları ile gözlerinin kenarları şaşkınlık ile gülünçlük arasında hangisini yansıtması gerektiği konusunda anlık bir ikilem yaşıyor gibiydi. “Bence kısırlaştırmanın bu konu ile hiç alakası yok, Murat. Düzgün düşünmeni engelleyecek bir şeyler tüketmediğinden eminsin değil mi? Mantar falan?” Umut gözleri çakmak çakmak arkadaşına bakıyordu. “Bir anda mı karar verdin? Nasıl böyle önemli bir şeyi yaptırmaya düşünmeden, taşınmadan karar verebilirsin. Küçük de olsa bir operasyon sonuçta bu.”

“Bilmiyorum ki. Yıllardır içimde biriktirdiğim öfke, sinir, kızgınlık bir anda böyle bir şey yapmaya itti galiba beni. En azından öyle düşünüyorum. Pişman mıyım? Belki. Kısırlaştırma operasyonu geçirdim hacı. O kadar. Vasektomi. Benden bir tane daha olmayacak. Dünyanın, hatta yeni dünyaların sorumsuz soyumuza ihtiyacı yok Umut. Biliyorsun.” Murat öksürdü. Her an dikişlerinden patlayıp boydan boya yırtılacakmış gibi duran dar kesim, yelekli takımıyla şu an taşıdığı gizemli heyecan pek uyumlu durmuyordu. Daha spor giyimli günlerin duygusuydu sanki bu.

“Çocuk getirmeye değer bir dünyanın pek kalmadığı yıllardır dile getiriliyor, eyvallah da, bunu söylemek için neden aceleyle buraya, çocukluk mahallemize çağırdın?”

Masada duran ufak pet şişelerden birini açıp tek dikişte içti hepsini Murat. Sonra da nefes nefese devam etti: “Gelecekteki çocuğumdan geçmişteki çocukluğumun huzurunda vazgeçmek istedim. Tamamen sembolik. Temsil değeri kadar anlamlı. Kusura bakma yordum seni buraya kadar. Hafızamı yoklayınca halen görüştüğüm tek çocukluk arkadaşımın sen olduğunu fark ettim. İyi duygularla hatırladığım huzurlu, bilindik günlerimin irtibatta kaldığım tek şahidi sensin.”

Umut anlayışla gülümsedi. “Eyvallah, hacı. Benim için de aynı şey geçerli. Ama buralar pek bıraktığımız gibi değil. O huzurlu ortam artık sadece anılarımızda kalmış gibi. Kabul etmemiz zor olsa da yenilik hissi, keşif hissi ileriye bakarak oluyor sanki. Geçmişin keşfi ancak aktaranların dikkatiyle sınırlı biliyorsun. Ufak mutluluklar da, insanların dikkatini pek fazla çekmiyor. İlkel yıllarımızdan bu yana gösterişli olanın peşindeyiz. Babanın astronot olabilmek için sizi terk etmesine, bir de bu gözle bak lütfen. Hem o okuduğunu söylediğin, mesajında belirttiğin makalede tam olarak neden bahsediyordu ki?”

Murat telefonunda makalenin olduğu siteyi açıp Umut’a gösterdi. “Bak. Bilimfili’nde aynen şöyle bitiyor yazı: ‘Başka bir gezegende yaşamın, uzay araştırmalarına katkı sağlamak için uzaya gitmiş astronotların ya da paraları olduğu için uzayı gezmeye koyulmuş uzay turistlerinin talihsiz kazaları ile yeşermesi ihtimali var. Hatta kim bilir, belki de Dünya üzerinde de yaşam böyle başlamıştır.’ İhtimal de olsa, gen düzeyinde de kalsa, kozmik radyasyondan dolayı yok olacak da olsa, bizi küçükken terk eden babamın başka bir gezegende yeşerebilme fikri kendimden tiksindirdi beni. Her şeyden iğrendim. Yazıyı bitirdiğimde hissettiğim şeyi inan anlatamam.”

“İyi, tamam da… Burada varlık sorunu yaşayan, çoğalmamasını istediğin baban değil mi, Murat? Sakince bir düşün. Astronot olan kim?”

“Şey…” Murat düşündü. “Sonuçta onun genlerini taşıyorum.”

“Oğlum yazıda başka gezegenlere giden astronot ya da uzay turistlerinin oradaki halka beraber olmalarından bahsetmiyor ki. Yaşam şartlarının oluşması için birkaç ceset yeterli diyor işte. Aynen okuduğun gibi, bunun için uzay turistleri bile yeterli. Astronotlar olsa da olur, olmasa da.” Ağzı açık az nefeslendi Umut, sonra devam etti: “Hadi diyelim JAXA’da görevli babandan milyarlarca yıl içinde meydana gelecek yeni medeniyetlerin varlığından ürktün. Tamam. En azından bir temeli var bu durumun. Peki. O zaman burada ortadan kaldırman gereken uzayda mikroorganizmalara ev sahipliği yapma ihtimali bulunan babanın bedeni olmuyor mu? Vasektomi ne alaka? İyi misin oğlum sen? Şehir dışına çıktığın zamanlar bile sınırlı. Nasıl uzaya gideceksin, kim götürecek seni? Ki kısırlaştırılsan bile vücudundan öte yakıt mı var bu minik canlılara? Vasektomi nedir arkadaş ya?! Yeni yaşam denilince, o minik aklına bebekler mi geliyor? Hücreleri hiç mi düşünmedin? Japonya’da bir kiralık katil tuttum desen, bütün yasadışılığına rağmen, tamam derdim. Aferin derdim. Yakışır derdim. Ortada bir sebep-sonuç ilişkisi olurdu. Böyle hadım bir gerzekle gün ortasında laflamıyor olurdum. Acele kısırlaştırma da nedir yahu?!”

Acele Kısırlaştırma” için 8 Yorum Var

  1. Umut dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Cihangir. :slight_smile:

    Keyifli bir öykü kaleme almışsın. Öncelikle bunu söyleyeyim. Finaldeki konuşmada baya eğlendim. Umut’un rahatlığı, Murat’ın adeta “Harbi ne yaptım lan ben?” durumu keyifliydi. Güzel bir noktadan yakalamışsın temayı. Farklı olmuş.

    Bir okur olarak Murat’ın babasına karşı kinini ya da öfkesini ve yahut kırgınlığını biraz daha okumak isterdim. Benim için eksik kalan tek kısım bu öykünde. Daha doğrusu bana yetmedi diyelim :slight_smile:

    Öyküyü Umut üzerinden anlatmışsın lakin dayanağın Murat’ın durumu. Bu da öyküyü bitirince ; “Neden Murat değil de Umut üzerinden öyküyü anlattı acaba?” sorusunu doğurdu kafamda. Umarım kendimi anlatabilmişimdir :slight_smile:

    Eline sağlık tekrar. Görüşmek üzere :slight_smile:

  2. Merhabalar,

    Seçki için gayet farklı, eğlenceli bir öykü.

    Umut’un dikkat çektiği Murat’ın babasıyla olan ilişkisi kısmına katılmıyorum. Tabii bu görüş meselesi, başka bir öyküde olabilirdi fakat yukarıdaki gibi göstermeye dayalı bir metinde verdiğiniz detayları yeterli buldum.

    Bu kadar acele etmesini gerektiren ne olabilirdi ki?

    > Bir şey yok muydu cidden?

    Sanırım yukardaki cümlelerin düz yazıyla yazılması gerekiyor. Zira yazar anlatısı, karakter süşüncesine gönderme var ama yazar anlatısı. Umarım demek isstediğimi anlatabilmişimdir.

    Haricen öykü, o ihtiyarla aralarında geçen az diyaloglu anlar, çocukluk mahallesinin karakter gözündeki yansıması, derindi, güzeldi.

    İlk okumamda diyaloglar haddinden uzun gelmişti, belki hareket ve tavırlarla biraz daha bölünebilir diye düşünmüştüm ama ikinci okumamda emin olamadım. Fikir çatışması adına yazıyorum; siz de bir düşünün.

    Haricen öykünüzü çok sevdim. Finaliyle, işlenişiyle, anlatış şekliyle… Bu güzel öykü için teşekkürler. Gelecek seçkilerde de görüşebilme ümidiyle :slight_smile:

  3. Atasagun dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar :slight_smile: ,

    Tam da amaçladığım şey buydu. :wink:

    Metindeki bütün italik yazılmış cümleler Umut’un iç sesi idi. :smiley: Siz alıntılayınca karakteri bayağı ciddi düşündürdüğümü fark ettim. :smiley: İster istemez yazar anlatısı gibi durmuş. Umut’un zihninde biraz daha yumuşak düşünceler akışabilirmiş hakikaten.

    Aslında yazarken bazen sadece diyalog yazmak istediğim oluyor ama haklısınız. Dıştan anlatmak istemeyince denilmek istenileni fazlasıyla konuşmalara sıkıştırıyorum sanırım. Pek kısa konuşmayı beceremesem de, gelecek öykülerde “gerektiğinde” kısa konuşabilen karakterlere yer vermeye çalışacağım. :slight_smile:

    Öyküyü beğenmenize inanın çok sevindim. :slight_smile:

    Görüşmek üzere. :slight_smile:

  4. Merhaba,

    Osman ve Umut’a eğlenceli bir öykü okuduğumuz noktasında katılıyorum ve tabii temaya farklı bir yaklaşım sunduğu noktasında da.

    Eksiklikten doğan bir eleştirim olmayacak. Gayet keyif alarak okudum ve beğendim. Eleştiri olarak değil ama beklenti olarak bir şeyden bahsedebilirim. Ki on farklı okuyucunun on farklı beklentisi olabilir bir öyküden. Bu oldukça anlaşılabilir. Ben okuduğumda ne hissettim peki, onu paylaşayım. Öykünün sonu çok hoş. Umut Murat’ın zihnine düşünmeden taşınmadan önemli bir konuda yanlış bir iş yaptığı ile ilgili güzel bir aparkat çıkarıyor. Bunun Murat’taki yansımasını daha fazla görmek isterdim. Sevilen dizinin erken final yapması gibi oldu öykünün sonu benim için. Elbette dediğim gibi, bu bir eleştiri değil, beklenti.

    Tekrar eline sağlık. Bu güzel öykü için teşekkür ederim.

    Görüşmek üzere diyelim :slight_smile:

  5. Atasagun dedi ki: dedi ki:

    Merhaba :slight_smile:,

    Eğlenceli bulunması amaçlanan bir metnin sonunda eğlenceli bulunması :wink:, olayın eğlenceli gelişinin tek taraflı olmadığını göstermesi bakımından cidden çok rahatlatıcı bir duygu. :smile: Öyküyü beğenmenize çok sevindim. :blush:

    Daha önce yorumlar aracılığıyla birkaç kez yazma imkânı bulduğum gibi bende temaları gördükten sonra öncelikle ya öykünün bitiş anı ya da bitiş cümlesi zihnimde beliriyor. Öykü yazma dediğimiz süreç de bundan dolayı bende öncesini doldurmak şeklinde gelişiyor. "Astronot"u gördüğümde aklıma ilk bilimfili’ndeki yazı sonra da “ohoooo o zamana kadar…” düşüncesiyle Şingeki no Kyojin’in gelmek bilmeyen ikinci sezonu ile ilgili şu meşhur resim geldi:

    Ondan sonra da olaylar olaylar:smiley: Ha ikinci ya da üçüncü sezon, ha Murat’ın babası…

    Belirttiğiniz gibi Murat’ın yanlışını çakma anını biraz daha uzatabilirmişim. “Mal mısın oğlum sen?!” diye yüzüne yüzüne, nefessiz saydırmaktansa yavaş yavaş, dalga geçe geçe işlenebilirmiş o kısım. Haklısınız. :smile:

    Bir dahakine az pişmiş ya da çifte kavrulmuş değil de, tadında bir öyküyle görüşebilmek dileğiyle. :slight_smile: