Öykü

Pasaklı

Butcher Babies – They’re Coming To Take Me Away

Gece demini almış. Serinlik saklandığı yerden firari, kasabayı turluyor. Loş ay ışığı. Kuytuya kaçmış günün gürültüsü. Barınaklar ışıksız, ahali uykuda.

Adını bilmiyor, sesini hiç duymadı kızın ama bütün can alıcı kızıllığıyla dalgalı saçları hâlâ aklında. Alevler içinde uzaklaşışı. Süzülerek, usulca. Sonbahar gelirken, onun gidişi. Unutamıyor.

Kafayı boşaltmanın en iyi yolunun gece yürüyüşü olduğunun farkında. Dışarıda. Yalnız. Üşür gibi olunca ceketinin önünü ilikliyor. Isınmalı ve yürümeye devam etmeli. Siyah, ince kadife ceketi senelere meydan okuyor. Onu ilk gördüğünde de üstündeydi, son gördüğünde de. Özenle üstünde saklıyor bu hatırlatıcı sığınağı. Özlemle, cesaretsiz kabullenişle.

Ceketinin iç cebinden bir üzümlü sigarillo çıkartıp uzun kibritiyle yakıyor. Önce çevresini harelendiriyor, sonra içini. Tütün çıtırdıyor. Ciğeri tutuşuyor. Nefes alıyor, ruhu kavruluyor. Kendi yandığı gibi yanıyor meret. Milim milim ama dibine, özüne doğru. Yandıkça çekiyor, çektikçe yanıyor. Yoğunlaşan dumanın havada dağılışı gibi, kafasındaki fikirler de anlamlı bir sonuç oluşturacak kıvama gelip anılara karışıyor.

Yarın ilk iş erkenden merkeze gitmeliyim. Kaç saattir hep aynı düşünce. Kasaba merkezine gitse ne olacak emin değil. Tereddüt keyif veriyor sanki. Başka bir işi de yok. İlk iş olmasının bir anlamı da… Önem atfetmeli insan, biliyor. Bazı şeyler ölümlüyken, ölecekken öncelikli olmalı. Burada dursa da, aklı elinden, gönlünden kaçan alevlerde. Hayatta kalma dışında bir işi olmayan birinin de ilk işi, iç çekişleri bırakmak, zihnindeki çelişkilerden uzaklaşmak, aklına takılanın, ruhunda yananın peşinden koşmak olmalı. Biliyor. Hissediyor. Yine de emin değil. Herkesin esmer olduğu bu topraklarda bir kızılın ne işi olduğundan, buradalığının kaçıncı işi olduğundan, ne olduğundan…

Gözleri çakmak çakmak bir şey yolun köşesinden kendisine bakıyor. Duraklıyor. Dönüp gidiyor parıltılı şey. Kedi olmalı. Siyah, çevik ve tekinsiz bir kedi. Ava çıkmış bir avcı. Gördüğüne, bulduğuna sevinemeyen bir aç. Açlık sahibi. Kendisi gibi.

Niye bu kadar ıssız, niye bu kadar garip buralar? Bilmiyor. Atalarının neyden kaçıp da bu kadar ücra topraklara yerleştiğini, kaç kuşaktır bu durumun kabullenilip bu yoklukta çoğalamadan yaşamaya devam edildiğini bir türlü bilemediği gibi. Buradakiler az biraz uzakta gezmeyi fikir düzeyinde dahi düşünmemişken, göç etmeyi aklına getirmemelerine şaşmıyor. Herkes kabullenmiş külsü hayatı. Ancak bir kızıl geliyor ve aklına mıhlanıyor. Küller arasında canlı bir alev. Kafasındaki imge, hayat dolu. Bu grilikte yerine bir şey konması mümkün değil. Bu ölgün dirilikte fazlasıyla çekici. Küllerinden doğmak istiyor. Kızılı bulmayı. Bulup da tekrar yanmayı. Yanmayı bilmiyor ama istiyor. Özlem dolu.

Yarın erkenden merkeze gitmeliyim. Belki bir gören olmuştur. Bir duyan. Sürecek bir iz, duyulacak bir söz yok. Farkında ama artık dayanamıyor. Yanmadan değil, kavrularak ölmek istiyor.

* * *

“Hey!” Atakan sesi titreyerek seslendi ama kız duymuş gibi durmuyordu. Bir kez daha şansını denedi, biraz daha bağırarak: “Pardon, bakar mısın?”

Sokaktaki insanlardan birkaçı dönüp baktı. Durduğun yerde bağırana kadar, gidip de söylesene der gibi bakış attı teyzenin biri. Kafasını yutmuş gibi duran büyük bereli bir amca homurdandı. Dükkânının önündeki eşyaları düzelten bakkal küçümser bir havayla gözlerini dikmiş, koşmasını sağlayacaksa kovalamaya hazırmış gibi gergin gergin duruyordu. Atakan kızardı. Ara açılmadan koşmaya karar verdi. İlk kez geldiği bu sokaklar, bu nefessiz kalabalık alışılabilirmiş gibi durmuyordu. Kimseye çarpmamaya özen göstererek kıza yetişmeye çalıştı.

Sağdaki ilk sokağa döndüğünde, kız ilerde soldaki ara yola giriyordu. Acele etti. Peşi sıra gitmesine rağmen araları açılıyordu. Sıkış sıkış dükkânları, üst üste yığılmış gibi duran tezgâhları görmezden gelerek ara sokağa daldı. Taş yol boyunca kalabalık sürüyordu. Dikkatlice aralarından geçti. Yetişemeyecekti. Emindi artık. Bir an bir hayali kovalıyormuş gibi hissetti. Açlığı dinmeyecekti. Midesi bulandı.

Manifaturacılardan birinin yanında yere çöktü, nefesine sahip olmaya çalıştı. Ağzını, burnunu, neresini açarsa açsın, ciğerlerine yeterince hava sağlayamıyormuş gibi geldi. Gözleri yaşarmıştı. Kalbini tuttu.

“İyi misin, evlat?” İlaç gibi içine sızan buğulu bir ses tepesindeydi.

Atakan yıpranmış önlüğü ve soluk benziyle esnafa benzeyen adama baktı. “Sağ olun. Başım döndü bir an. İyiyim.” Ayağa kalkmaya çalıştı.

Adam koluna girerek ayağa kalkmasına yardım etti. “İstersen bir bardak su verebilirim. Gel, otur şuraya. Bekle bir dakika.”

Tezgâhın yanındaki taburede bekledi Atakan. Tezgâhta çeşit çeşit desenli kumaş vardı. Rengarenktiler ama desenler de biraz garipti. Yıldızlar, gezegenler, geometrik şekiller, hayvan simgeleri…

“Buyur. Yavaş yavaş iç, evlat. Açsan yiyecek bir şeyler de var.” Duman gözleriyle sıcacık gülümsüyordu adam.

“Teşekkürler. Acelem var. Çok sağ olun.” Atakan üç yudumda suyu bitirip adama tekrar teşekkür etti.

“Birine mi bakıyordun?” Adam esnedi.

Anlamsız meraktan mı, yoksa yardımcı olma amaçlı mı soruyordu bilemedi Atakan. Görmüş-geçirmiş, iyi birine benzediğini düşündü. Belki güvenebilirdi. Gerçeği biraz esneterek adamı cevapsız bırakmamaya karar verdi. “Çocukluk arkadaşımı gördüm sandım. Kızıl saçlı, benim boylarımda bir kız. Seslenemeden uzaklaştı. En son bu tarafa döndü. Hiç dikkatinizi çekti mi?”

Adam çenesini avuçladı. Saçını kaşıdı. Ellerini arkasında kavuşturdu. “Buralarda pek kızıl saçlı yoktur. Görsem hatırlardım kesin. Bu tarafa döndüğüne emin misin, evlat?”

“Şey, benzettim o zaman sanırım. Sağ olun tekrardan. İyi günler.”

“İyi olduğuna emin misin? Benzin halen soluk.” Adam içtenlikle endişeli görünüyordu.

Göz göze geldiler. Ağzını açacak gibi oldu Atakan, sonra kapattı. Kendini cidden iyi hissetmiyordu. Önce adama, sonra dükkânına baktı. Kapıdaki böceksi simge dikkatini çekti. Sağ omzundaki dövmeye benziyordu. Şaşırdı. Bu şekle başka bir yerde rastlanabileceğine imkân vermediğinden bizim oralı olabilir belki, diye düşündü.

“Şey… Pek iyi hissettiğimi söyleyemem.” Kapıdaki işareti parmağıyla gösterdi Atakan. “Siz nerelisiniz?”

Adam sakin hareketlerle Atakan’ın gösterdiği yere baktı. Tebessüm etti. “Pasaklıyım. Ne oldu ki?”

Tam tahmin ettiği gibiydi. “Ben de oralıyım.”

“Fark ettim.”

“Nasıl?” Adamın sesi garip bir şekilde neredeyse Atakan’ın yeni doğmuş açlığını bastırıyordu.

“İçeri gel istersen.”

Atakan adamı takip etti.

Dükkânın içi ufacıktı. Bir an yerküreyi terk edip gökyüzüne açılmış gibi hissetti. Duvarlar yıldızlar, gezegenler ve gök nesneleriyle doluydu. Sol taraf yığma kumaştı. Sağda küçük bir masa, üstünde dolu bir sürahi ve teki tam dolu, diğeri boş bardak vardı. Çevresinde de birkaç tabure…

Şaşkınlığını gizlemeden taburelerden birine oturdu Atakan.

“Dövmen, daha doğrusu damgan nasıl?” Adam rahat bir şekilde kumaşların yığıldığı yerin kenarına kuruldu.

“Şey… Bunu da mı biliyorsunuz?” Eli istemsizce sağ omzuna gitti Atakan’ın.

“Şöyle söyleyeyim evlat, dükkânımın önünde nefesinin kesilmesi tesadüf değil. Bizim kasabadan birkaç senede bir içindeki açlığı keşfeden gelir beni bulur. Bazısı sarışın bir arkadaşına baktığını söyler, bazısı esmer. Kızıl arayan ilk sensin.”

“Nasıl yani?”

“Omzundaki o damganın hakkını vereceksin evlat. Bu belli. Buralara ait olmadığını hissediyorsun, değil mi?”

“O kızı gördükten sonra, evet.”

“Bundan birine hiç bahsettin mi?”

“Yalnız yaşıyorum. İçimi açabileceğim pek fazla insan yok çevremde.”

“Bu da tesadüf değil.” Adam, Atakan’ın önündeki boş bardağı sürahideki suyla doldurdu. Sonra yerine oturdu. “Biraz daha su iç, lütfen.”

Atakan denileni yaptı. “Tamam da, halen hiçbir şey anlamadım.”

“Sen de bir ‘karnifeks’sin. Bir kasap, evlat. Besi hayvanlarını kesen geleneksel türden değil ama… Pasak, kasap… Bir şey çağrıştırmıştır eminim.”

Atakan’ın ağzı açık kaldı. Hayatı az önce tersten okunmuştu. “Hadi be…” diyebildi.

“Gördüğün kızıl saçlı kız bir hologram. Sen de artık üretiminden vazgeçilmiş Kasap-NH113 türünde avcı bir androidsin. Kapıda gördüğün omzundaki damga da bir dermestes maculatus. Kemiklerin üstündeki etleri hızlı bir şekilde yiyebildikleri için, iskeletleri temizlemede yüz yıllardır kullanılan bir dermestid böceği şekli. Kısa zamanda müthiş sonuçlar veren kitle imha silahları için mükemmel bir sembol.” Adam keyifle gülümsedi.

“Nasıl yani?”

“Mesela, kaç senedir kasabadasın?”

“Doğduğumdan beri?”

“Kaç yaşındasın?”

“28.”

“Anneni ya da babanı hatırlıyor musun?”

“Hayal-meyal…”

“Bugüne kadar geçmişe dair yeni bir şey hatırladığın oldu mu? Hep hatırladıkların dışında?”

“Şey… Pek değil. Bu nasıl oluyor?”

“Savaştırmak için ürettiklerini, hurdalığa atmak istemediler denilebilir. Son savaş yıkım oldu. Eski zamanlarda galip tarafın yenileni silahsızlaştırması gibi, savaş yenilgimizle sonuçlanınca sizleri geçici hafızalarla pasifleştirip ülkenin çeşitli ücra noktalarında, masraftan kaçtıkları için âtıl hale getirmeden, saklamaya karar verdiler. Sizleri kapatıp açmak o kadar da kolay değil.”

“Geçmişe ait yanlış şeyler hatırlayan eski bir savaşçı android olduğumu mu söylüyorsunuz?”

“Şimdi söyle söyleyeyim. Kimya ile aran nasıl?”

“Hiçbir fikrim yok.” Atakan ne alâka der gibi, boş boş baktı.

“Modelindeki NH kısaltması sonradan keşfedilen post metallerden nihonyuma karşılık geliyor. 113 de atom numarası. Atom altı düzeyde radyoaktif güçlendirmeli hasar almaz bir organizma olarak düşünebiliriz bu kasapları, yani sizleri… Silahların ihtiyaç duyduğu mermiler gibi, yakıtınız, güdülenmeniz de açlık hissiyle sağlanmıştı. Bir şeyler yiyerek değil de kasaplığın şanından bir şeyler keserek, biçerek, parçalayarak bu açlığa dayanabiliyordunuz. Sayıca yetersiz kalmasak, bu durum cidden bizim için büyük avantajdı. Ancak diplomasiyi sürdürecek yetkililer kalmayınca, askeri kısıtlı zaferlerin bir anlamı kalmıyor, evlat.”

Adam somurttu. Sağa doğru havalanan gözleriyle bir şeyi zihninde tarttıktan sonra konuşmaya devam etti. “Şimdi özet geçecek olursam, yapmayı tasarladığım şey için sana ihtiyacım var. Şimdiki haline değil de yaratılış amacın doğrultusunda özünde yer alan et düşkünü kasaba. İçinde yavaş yavaş uyanan karnifekse.”

* * *

“Bir bakar mısın?” Atakan kumaşçı adamın dükkânından verdiği emanetle ayrılır ayrılmaz biri seslenmişti. Sesin geldiği tarafa bakınca solda ilerde duvarın arkasından başındaki kukuletadan yüzü zor seçilen ama çöl sarısı gözleriyle kendine bakan birini fark etti. Önce içgüdüsel bir şekilde arkasını kontrol etti. Kimse yoktu. Çağrılan kişi kendisi olmalıydı.

Artık gerçekte ne olduğunu bildiğinden belki, erişim alanındaki herkes birer av gibi görünüyordu. Kendisine sahip olarak, kukuletalının yanına gitti.

“Ne var?” Yumuşak davranmak istemiyordu Atakan. “Kimsin sen?”

“Eski korucu, yeni koruyucu… Ay Amca’nın yanındaydın değil mi?”

“Ay Amca mı?” Adamın adını söylememiş olduğunu yeni fark ediyordu. Duvarlardaki ve kumaşlardaki göksü simgeleri düşününce adının Ay olması pek garip değildi aslında. “Kapısının önündeyken beni çağırdın. Başka kimin yanında olabilirdim ki? Dandik tahta kapının portala benzer bir yanı mı var?”

Kukuletalı tebessüm etti. “Planı kabul ettin mi?”

Plandan haberi olan bu yabancı, sandığı kadar yabancı olmayabilirdi. Atakan temkinli konuşmaya karar verdi ama birkaç saattir tanık olduğu bu yeni dünyada bunu ne kadar başarabilirdi emin değildi.

“Ay Amca’yı tanıdığın ve bir plandan haberdar olduğuna göre neden gidip kendin sormuyorsun?” Atakan omuz silkti.

“Benim merak ettiğim, senin bunu kabul edip etmediğin… Yoksa geri kalan şeyler hakkında yeterli derecede bilgilendirildiğimi düşünüyorum.”

“Tek kişilik bir müdahale değil o zaman. Kaç kişiniz? Kimsiniz? Amacınız ne? Yeni karşılaştığım birine karşı, fazlasıyla şeffaf olabileceğimi size düşündüren ne?”

“İnsanlar bize Koruyucular diyor. Çok sade bir isim ama yaptıklarımız havalı isimlere sahip olup da havasız, boş işler yapanlardan çok daha önemli. Bir amacımız var. Ay Amca’yı durdurmalıyız. Dünyanın olmasa da, buraların geleceği buna bağlı.”

“Sahiden mi?” Atakan kahkaha attı. “İki gizemli takılınca dünya önünüze serilecek sanıyorsunuz belli ki. Ne siz ne de o adam umurumda. Ben sadece geçmişimi, gerçeğimi hatırlamak istiyorum şu an. Önümden çekil yoksa açlığımı seninle dindirmeye başlayabilirim.” Dişlerini gösterip yere tükürdü.

Kukuletalı ısrar etmeyecek gibi duruyordu. “Ay Amca senelerdir aradığı kasabı bulamadı. O uyarıcı işlevi gören tipsiz hologramlarla ancak ergen androidleri ayartır. Durma, diğerleri gibi sen de kaybol. Yalanlarına kanma o ihtiyarın.”

Şimdi bu kapüşonlu serseri ne dedi?! Tipsiz hologram mı? Hem de uykumdan uyandıran, gözlerimi açıp kendimi, açlığımı keşfetmesini sağlayan güzeller güzeli kızıl saçlı hakkında… Açlığımı… Bütün bunlar zihninden saniyenin milyarda biri zamanda geçmişti. Ciğerlerine dolan öfkeyle çeliksi sertliği ortaya çıkan bedenini zapt edemedi. Sol eliyle kukuletalıyı omzundan tuttuğu gibi, tepkisini beklemeden dişlerini boğazına geçirdi. Öğütmek, yok etmek için vardı. Böyle tasarlanmıştı. Her ne kadar ayrıntıları hatırlayamasa da tekrar var olmaya başladığını hissediyordu.

Çelik dişleriyle adamın boğazını et-kemik demeden saniyeler içinde parçalayınca kafası yer çekimine dayanamayıp kanlı bir top gibi yere yuvarlandı. Düşme sesiyle birlikte Atakan gözlerini açtı. Az ileride ne olduğunu anlayamadıkları yüzlerinden okunan onlarca kukuletalı saklandıkları yerden çıkmış, şaşkınlıkla ona doğru bakıyorlardı. Kızıl sondan, ölümün kaçınılmazlığından emin olmuşlardı sanki.

Atakan otomatiğe alınmış gibi kendini özüne, içindeki karnifekse teslim etti.

Kendine tekrar geldiğinde karşısında kukuletalı adamlar değil, üstlerindeki dominoları darmadağın olmuş paramparça cesetler vardı. Kitle imhası… Atakan istemsizce geçmişini hatırlamadığına bir anlığına şükretti. Belki böylesi daha iyiydi.

* * *

Yine gece, yine soğuk. Hayat rüyalara tutsak. Bulutlar uzakta. Yıldızlar aydınlığı ağırlıyor.

Alev saçlı kız geleli iki gün, gideli bir gün olmuş. Tanınırlık zırhı ceketi halen üstünde. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor. Ne komşularının ne ahalinin umurunda bu durum. Varlığı can katmadığı gibi, yokluğu can sıkmıyor. Ne kendisinin ne ceketinin. Sanki buraya ait değil.

Limonlu bir sigarillo yakıyor. Yandıkça çekiyor, çektikçe yanıyor.

Sol eliyle sağ omzunu avuçluyor. Sıkıyor. Dövmesi orada. Lâkin bir şey hissetmiyor. Sanki damgalanması evrenle yaşıt. Kan tadı boğazında halen ama kumaşçı adamın, Ay Amca’nın haklı olduğunu sezinliyor. Neredeyse bundan emin.

Geceye yavaştan boyun eğmiş kasabada göz gezdiriyor. Haneler, ahırlar, ufak tarlalar, kümesler, her şey olabildiğince düzenli, el verdiğince temiz. Pasak kasabanın adında bir leke sadece, kendinden kaynaklanmadığı kesin. Bunu daha önceden fark etmediğine, bunu hiç düşünmediğine şaşkın. Hiç yanmadığına, bunalmadığına…

Eli çantasındaki emanete, Ay Amca’nın verdiği gyutosuna gidiyor. Özenle şekil verilmiş kabzası, hafifçe hissettiği dipçiği, güçlü kesimler için kalın tutulmuş omurgası… Garip bir şekilde enerji yayan bıçağı, yavru bir hayvanı sahiplenir gibi elinde tutuyor. Artık aç. Ruhundaki kıtlığın farkında. İstekli.

Adamın dedikleri aklına geliyor: “Korkma, evlat. İçinden geleni sahiplen. Hafızan yavaş yavaş toparlanacak. Sen bir avcısın. Yetkin bir kasap. Yarından itibaren açlığını dizginleme, bırak gözün kan bürüsün. Doymayı hiç isteme, tamam mı? Çevremizdeki insan görünümlüler insan değil. Daha doğrusu dünyalı değiller. Onun için temizliğe başlama vakti geldi. Sizleri kapatmadıklarına, kapatamadıklarına pişman olsunlar. Sonumuzu getiren şeyin bir adı vardı aslında. Bir dakika… Şeydi sanırım: schadenfreude. Başkalarının başına gelen kötü şeylerden sevinç duyma hali. İnsanlığın özündeki kor. Fırsat bulunmaya görsün, ortaya çıkan bulaşıcı haz kaynağı. Bunun diyetini ödedik. Ancak dünya sahipsiz değil. Bu dükkânın altında atalarımızdan kalma DNA örnekleri saklı. İnsansılardan kurtulunca buraya dön. Biliyorsun kasaplar bir tarafta hayat sonlandırırken, diğer tarafta doyurarak hayatı sürdürtürler.”

Ay Amca haklı olabilir.

Atakan gece kadar kararlı, yıldızlar kadar ortada.

Avcı kedi yine volta atıyor. Taze uyanmış gerçek avcıdan habersiz.

Cihangir D.

Animelerden kaynaklı Japon, Kore dizi ve filmlerinden kaynaklı Koreli severim. Bilimkurgu ve fantastik kurgu okumayı, RPG oynamayı ve çoklukla sert şeyler dinlemeyi hayat fırsat verdikçe sürdürmeye niyetliyim.

Pasaklı” için 3 Yorum Var

  1. Merhabalar,

    ‘‘Sen de bir *karnifeks’sin,’’ ve ardından seyreden diyaloglar, her şeyin üst üste binmesi ve gerçeklerin ortaya çıkışı, bunun karşısında verilen tepki… Biraz aceleci mi; ne dersiniz? Ama aksi zaten tek kısımlık kısa bir öyküde pek mümkün değildir.

    Öykü güzeldi ama daha ziyade ifade edişe, giriş ve finalde kullanılan anlatım biçimine bayıldım. Benim de bu gibi birkaç öyküm var kendime sakladığım ve sizinkiyle benzerliği şaşırtıcı derecede; yoksa onları da mı siz yazdınız? Şaka bir yana güzel bir öykü, ilginç bir konu ve harika bir anlatımdı; tadı damağımda.

    Ellerinize, kelimelerinize sağlık.

  2. Atasagun dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Az dışarıdan değil de, direkt karakterin yanında o anı anlatan Deli Yusuf öykünüz aslında, zihinimde filizlenip değişiklik adına bu öyküde biraz daha deneysel takılmama sebep olan. :laughing: Onun için Blade Runner’a öykünerek öyküyü temellendirirken, “o an” ve öncesinde olanı anlatmak adına konuyu bağlamak, olanı sebepli hale getirmek için acele ettim sanırım. Maalesef. :smiley: Yaza yaza kıvamı tutturacağım inşallah. :wink:

    Vakit ayırıp okuduğunuz ve değerli yorumunuz için çok teşekkürler. :baris: Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle. :droll:

  3. Deneysel çalışmaları ben de seviyorum, karaktere yaklaştıkça farklı bir netlik, yoğun duygular kazanıyor satırlar. Sizinki de buna çok güzel ve teşvik edici bir örnek olmuş. Söylemeyi umutmuşum; o üzümlü sigarillolardan ben de istiyorum :wink:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!