Öykü

Bozkentte Bir Düş

Köyden kaçtığı zaman on altı yaşında olmalıydı kız. Bu kaçış bir tasarının ürünü değildi. Kaçmak eyleminin özü ve nüvesi içinde sıkışıp kalmış anlamsız bir kuvvet ile kendini yolda bulmuştu kız. Göz çukurları mor bir boşlukla dolu, saçları siyah bir keder çatlağı halinde yüzüne akarken, sabahın yorgun alacakaranlığında binmişti otobüse. Dağ yolu hiç bitmeyen, sancılı ve yılan gibi kıvrılan bir karabasan gibi üzerine çökmüştü. Hayat ve hilkat anlam veremediği korkutucu br dev gibi görünmüştü gözlerine.

O güne kadar zihni hayallerden ve canlı imgelerden yoksundu hep. Ne acıdır ki bir şeyi tasavvur ederken bile bir renk seda etmezdi aklına, sadece ışığın ve eşyanın sönük bir raksı canlanırdı zihninde. Kıraç dağlarda çekilen yoksulluk ve izolasyon azabı sadece bozuk bir dil ve boş mideler değil fakir bir muhayyile de yaratır demek.

Elindeki son birkaç metelik onu dağ yolunun kenarından şehre götürmeye yetecekti. Şehir dağların koynundaki bir platoya kuruluydu. Rakımı epey yüksekti. Yeniden, ikinci bir göç ve umut dalgasıyla gelişmeye başlamıştı şimdilerde ve kız da o şehrin sefalet çekimine kapılıp bilmeden felaketine doğru bırakmıştı kendini. Kaçıştı bu. İnsanın kuyruk sokumunda başlayan alevli bir tetikleme.

Yolculuk molalar, inip binmeler ve duraklamalarla doluydu. Kız gözlerini kapayıp tekrar açtığında artık geceydi. Korku dolu ve yalnız hissediyordu. İnsan kılığında onların arasında gezinen yabani bir hayvan gibiydi. Pencerede buğulanan nefesi dağ karanlığının içinde parlayan ışıklarla oynaşıyordu. Kozalakları sırtına ağır gelen çamlar, meşeler, nöbetdikenleri ve eğri büğrü daha pek çok ağaç, yolun üstüne devrilecek zehirli yığınlar gibi görünüyordu.

Yol aşağı meyletmeye başlayınca birden bire orman seyreldi. Derin, anlamsız ve korkutucu bir duvar gibi her iki yönden de yüzeyi çıplak tepeler fışkırdı. Sonra onlar da kayboldu, kıvrıla kıvrıla aşağı inen yolun kıyısından şehir gözüktü. Karanlığın içine adeta bir göl gibi dağılan kütle, harap ve müşkülpesent ışık damlacıklarıyla titriyordu. Otobüs şehre girecekken, dikenli tellerin spot ışıklarıyla inlediği bir nehrin kenarından geçtiler. Kız o nehre bakınca ağlamaklı oldu… çünkü dağlardaki köyün yakınlarından akan bir nehrin saçağıydı bu şey.

Çok küçük yaşta evlendirilmişti. Kocası doğu hudutlarında teröristlerle çarpışmaya gittiği zaman hamileydi. Kocasının şehit düştüğü haberi geldiğinde çocuğunu doğurmuştu. Fakat bebek hastaydı. Çok geçmeden öldü. Sağlık ocağına yetiştirebilirdi, yetişebilirdi… fakat kıştı, yollar kapalıydı ve bu çocuk yaştaki zavallı kızın feryadını duyan yoktu. Duyan vardı aslında fakat ona bakan yoktu. Annesi yatalaktı, babası uzun zaman önce onları bırakıp kaçmıştı.

Bebeği ölünce ağlamamıştı. Boğazından köpek iniltisi gibi kapkara bir ses çıkmıştı sadece. Bebeğini gömmek istememişti. Kalbinde isimsiz bir acıyla, henüz daha kendisi de bir bebek kadar safken, yavrusunu buz tutmuş nehrin kenarına götürmüştü. Minik bedeni oraya bırakınca aklında anlamsız ve kanlı bir çağrışım uyanmış, kızın bedenini bir diken dalgası gibi uyarmıştı. Bu diken dalgasının köklerinde korkunç bir fikir yatıyordu. Zihninde büyüyen hastalığın ilk işareti.

Kirli tırnaklarını bebeğinin gırtlağına saplamıştı. Yumuşak ve ölü etin içine girmişti. Oradan ufak bir parça sökmüştü. Bu parçayı temizleyip aziz bir hatıranın yankısı gibi hep yanında taşımıştı. Hep karanlık olan, karlar altındaki bu yapayalnız dağ köyünde genç bir kızın zihni ne tür anlamsız ve delice şeylere kapılabilir… Bu hastalık nasıl da sessizce büyür ve insanlar bu hastalığın kökündeki acıları göremeden hastayı nasıl da lanetler…

Kız şimdi otobüsteydi. Uğursuz ve lanetli köyden kilometrelerce uzaktaydı. Bir ören yeri gibi kıpırtısız yaşantıya dair tüm hatıraları zihnini terkedip eter gibi uçuyordu hiçliğe. Kız onları kaybettikçe kuruyor, mumyalaşıyor ve hislerinden arınıyordu.

Pencere kenarından nehrin gece içindeki kuşkulu ve dingin akışını seyrediyordu. Nehrin kaynağını tahmin etmeye çalışıyor, bir yandan da en değerli şeyi olan, bebeğinin bedeninden kopardığı kemikli yadigarı okşuyordu. Nehir yatağının etrafını çevreleyen dikenli telleri, tellerde asılı uyarı levhalarını izledi. Askerleri gördü. Sonra yabancıları. Arabaları ve şehrin brutalist varlığını.

Toz, is, katran ve ziftle lekelenmiş beton yığını bir sokakta indi. Gece karanlık ve ürperticiydi. Aydınlatma direklerinin ışığı kapkara asfaltta acı çekiyordu. Aklında bir adres belirdi. Dağın bu yüzündeki şehirlerde kimsesizlere kapılarını açan yerlerden biri. Yapayalnız sokakta yürürken zifti kokladı. Bu koku genzini yaktı fakat dağların temiz havasını özlemedi hiç. Lambaların güçlükle parladığı, turuncuya boyanmış kesif bir alacaranlıkta yürürken birkaç yabancı ona laf attı. Arkasından ‘köylü güzeli’ diye güldüler. Bunlar erkek kadınlardı. Travestiler. Bu şehirde o kadar çok vardı ki onlardan… ve bu şehir öyle bir şeyin ticaretiyle ünlüydü ki…

Kız bunları düşünürken komün apartmanın önüne kadar gelmişti. Hayatı boyunca hiç görmediği kadar uzun ve heybetli bir binaydı. Dışı griydi, hayattan ve şevkten yoksun bir griydi bu, kabullenmenin rengi. Fakat içinden hayata benzeyen kokular yükseliyordu binanın.

Birileri lahana kaynatıyordu içeride. Kız arkadaşını bulunca evren biraz daha genişlemiş gibi canlı bir mutluluk çöktü içine. Yıllar önce kaçmıştı arkadaşı fakat onun kaçışında bilinçten bir eser ve de bir yöntem vardı. Gitmeden önceki son gece işte buranın ismini vermişti arkadaşına, burayı nasıl bulabileceğini bir güzel anlatmıştı şimdi tamamen unuttuğu bir hatıra gibi karşısına çıkan köyüsünü görünce epey şaşırdı, hatta biraz da mutsuz oldu. Yine de kucaklaştılar. Fakat soğuk metalden iki vücudun birbirine kenetlenişi kadar soğuk ve mekanik bir şeydi bu.

Zaman geldi geçti hazan sessizce girdi şehre. Kızın köyle alakalı anıları tamamen silindi. Dağların korkulu rüzgârları ve deliliği çağıran soğuk sadece rüyalarına sirayet eden solgun gölgelere dönüştü. Şehirdeki gürültülü ve de betonarme hayatın zift kokan varlığına alışmıştı artık. Bir restoranda çalışmaya başlamıştı bile. Et kesmeyi iyi kıvırdığı için ona etleri parçalatıyorlardı. Her gün dört duvarın sıkışıklığı içinde, tepesinde azap gibi parlayan bir floresan, önündeki masa kıpkızıl kan ve etin jelatinsi özüyle yapış yapış olana kadar kesiyor, kesiyor, kesiyordu.

Sabahın erken saatlerinde apartmanın yakınlarındaki bir duraktan otobüse biniyor ve akşamleyin yine indiği duraktan geçen son otobüsle apartmana dönüyordu. Soğuğa sinmiş ziftin kokusu içini sızlatırken etin çiğ ufuneti gitmiyordu burnundan. Lambası yanmayan karanlık odasına kavuştuğunda peteklerin yanına geçiyor, oraya kıvrılıp pencereden içeri dökülen gece manzarasını seyrediyordu. Kimi zaman alçakta kümelenmiş yağmur yüklü bulutların ıslak örtüsüne yansıyan şehrin kırmızı ışıklarını, kimi zaman geceyi sere serpe saran yıldızları, kimi zaman da sadece apartmanları seyrediyordu. Oradaki insanların nasıl yaşantılara sahip olduğunu merak ediyordu. Fakat merakı büyüdükçe, suskunluğu da artıyordu. Arkadaşıyla bile iki kelam etmez olmuştu.

Karşıdaki apartmanın çatısında bir billboard vardı. Bir gece, kız yine şehri seyrederken o billboardda bir bebek maması reklamı gördü. Fakat bunun bir reklam olduğunu anlayamadı. Zihni giderek küçülmeye, daralmaya ve çağrışımların kasvetli yankıları altında ezilmeye başlıyordu çünkü. Her gece giderek daha saplantılı bir şekilde seyrediyordu o billboard reklamındaki bebeği. Uykularından lapalar halinde kupkuru, sallantılı ve bulanık saatler kopup ufalandı.

Sanki havale geçiriyor gibi aniden mantıksız bir önerme çıkıp geldi zihnine bir gün. Bu çok tuhaf bir andı. Çünkü kızın zihni o sıra tüm düşüncelerden arınmış bir şekilde et doğramaya, eti parçalara ayırmaya ve etten haz almaya odaklanmıştı. Fakat düşünce birden bire geldi. Kız baltayı ete saplayıp öylece durdu. İdrağın sıcak akışı kalbindeki liflere dokundu. O billboarddaki onun bebeğiydi! Donmuş nehir kenarına bıraktığı bebeği… peki onu oraya neden koymuşlardı ki?

Düşündükçe düşündü, baltayı vurdu ve düşündü. Sonra kaldığı yere geri döndü. Ertesi gün bu rutin devam etti. Artık zihni yeniden yapılanmaya, bir soru üzerine koskoca bir evren inşa etmeye başlamıştı. Bu evrenin mihnet dolu yıldızları, menhus bir karanlığı ve de hiç çözülmeyecek türden bir gizemi vardı.

Sonra birden bire, bu evren dağılmaya başladı. O kuru kabuğundan içeri garip bir infial hali sızdı. Billboarddaki reklam değişmişti! Bir araba reklamı vardı şimdi. Orada arabayı görünce şehirdeki tüm arabalardan nefret etti. Kafatasının içindeki evrende yeni yıldızlar peydah oldu, yeni renkler, yeni korkular, yeni nefretler ve yeni bir ses. Yeni bir düşünce. Artık merkezdeki gizem, o kadar da gizemli değildi. Bebeği o arabalardan birinde olmalıydı.

Nitekim bir gece yine otobüse yetişmek için koşarken o billboard reklamındaki arabanın aynısından gördü. Yol kenarına öylece park edilmişti. Aklındaki hastalıklı çağrışım titreyerek uyandı. Mantığın kuru hatları söndü. Mekik dokuyan nöronlar durdu. Otobüse acele etmesi gerektiği fikri tamamen kayboldu. Zihnindeki evrenin tüm dinamoları tek bir şeyi üretmek için çalışmaya başladı.

Korkak ama temkinli bir şekilde arabaya yaklaştı. Pencerelerinden içeri baktı. Fakat kimse yoktu. Sonra aniden onu bir şeylerin seyrediyor olduğunu fark etti. Aracın sahibiydi bu.

Yakışıklı sayılabilecek türden bir adamdı. Çok da ürkütücü görünmemeye çalışarak kızla konuşmayı denedi. “Burada ne yapıyorsun?”

Kız tüm saflığıyla, “bebeğimi arıyorum,” dedi, “onu gördünüz mü?”

Adam gülümsedi. Aydınlatma direklerinin ışığı altında kızın bir deli olduğunu fark etmişti. “Bebeğini mi kaybettin?” diye sordu ciddi ciddi.

Kız başını salladı hüzünle. Ellerini cebine attı. O kemikli yadigarı çıkaracak gibi oldu adama göstermek için fakat sonra sinip kaldı, elleri kıpırdamadı. Adam kızın yüzünü okşadı, “nerede kalıyorsun?” dedi.

Kız, “komün apartman,” diye cevapladı ifadesiz bir tonda. Şivesi ve kabaca telaffuz ettiği kelimeler kökenini ele veriyordu. Adam onu arabasına oturttu. Kız hiç düşünmeden itaat ediyordu. Düşünemiyordu ki zavallı. Yıldızlarda tepe taklak yürüyen adamlar olduğunu ve onlar üşüdüğü için gecelerin bu kadar soğuk olduğunu söylese kız yaratılışın bu acayipliğine kıkır kıkır gülecek ve hiç sorgulamadan kendi kendine bu masalın üzerine nice şeyler daha inşa edecekti. Adam bu durumun farkına varıp iyice keyiflendi.

Ziftin kuşattığı dolunay şehre doğru sarkmıştı. Apartmanlardan, bacalardan ve insanların varlığından kapkara dumanlar kıvrılarak yükseliyor, kozmosa doğru süzülüyordu. Adam onu kendi yaşadığı yere götürdü. “Bundan sonra benimle kalmak ister misin?”

Kız gene başını salladı. Hiç düşünmeden itaat ediyordu, adam deliliğe hükmettiğini hissetti. Kız ertesi sabah restorana gitmedi. Patron onu aramadı. Şef onun yokluğunu sezdi fakat önemsemedi. İlerleyen günlerde kızın varlığını komün apartmandaki arkadaşı bile unutmuştu. Zavallı kız zihnindeki evren ile birlikte dünyanın sathından silinmişti.

Adam onu evinin kilitli kapıları ardında tutuyor, gün yüzü görmesine izin vermiyordu. Çok kısa bir süre içerisinde, kızın ‘ete’ karşı hassas olduğunu keşfetmişti. Bu hassasiyetin neler yaratacağını incelemek için buzdolabını kıymayla doldurdu. Kız kıymalarla oyalanırken hapsedilmiş olduğunu anlayamadı.

Ev oldukça sadeydi. Şehirdeki her şeyi gibi gri ve işlevseldi. Her akşam cinnetin bu sade yansımasını keşfetme zahmetine katlanmadan sadece kıyma yoğuruyor, bunu yemek için değil, adeta aklındaki kanlı düşünceleri cisme dökmek için yapıyordu kız.

Adam ise onun bembeyaz boynunu çok seviyordu, et ve kan kokan yanaklarını da. Deliliğine aşık olmuştu, kırık dökük siyah saçlarına da. Fakat bir gün, şüphesiz ki tamamen sıradan bir gün, zihnindeki dinamolar aniden farklı bir şekilde çalışmaya başladı. Aslında kızı ilk kez gördüğü o geceden beri ondan iğrenmiş olduğunu fark etti.

Kız içeride kıyma yoğuruyordu yine. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Yoğuruyordu, yoğuruyordu ve yoğuruyordu. Fakat bu sefer çıkardığı cıvık gürültü katlanılır gibi değildi. Çünkü içeride yarattığı şey saf bir delilik ile mayalanmıştı.

Her gün durmadan yoğurduğu bu kırmızı şeyler, birden bire ona bebeğinin cansız etini çağrıştırmıştı. Bebeğini bulmuştu sonunda. Onu tekrardan yaratabilirdi. Kıymayı bir bebek şeklinde yoğurmuş ve ona kemikli parçayı bahşetmişti.

Adam şaşkınlık ve korku içindeydi. Masadaki şey, dışarıdaki sis, gecenin tavanına değen nefretin haddi hesabı yoktu. Yüzü, elleri, saçları ve teni jelatinimsi bir sıvıya bulanmış dağlı kızına baktı. Hem iğrendi, hem de haz duydu. Sertleşmişti. Fakat sapkınlığını bir kılıf ile örmek zorundaydı bu zelaletin üzerine. Fetüs, deliliğin elleri ve kimyası ile tükürüklenmiş bir hazzın içinde nefes alıp veriyordu, kıpkırmızı teninin yoğrulmuş kıvrımlarında bembeyaz sinirler ve yağ parçaları çatlaklar gibi dans ediyordu.

“Bunu böyle mi bırakacaksın?” diye gülümsedi adam. Dağlı kızı ‘evet’ der gibi başını salladı. Adam, “onu gerçek bir bebeğe benzetebiliriz,” dedi.

Kız mutlu gözüktü. Boraks, alçı ve kireç ile birlikte bu kıymadan yoğrulmuş deliliğin kasvetli bebeğine bir ten ördüler. Bu teni ‘bebeğine’ giydirirken nasıl da sevinçliydi köylü kızı.

Bebek gün geçtikçe biraz daha gerçekçi gözükmeye başladı. Adam karanlık işler çevirirken bile o bebeği düşünüyordu. Gece zift ve soğuk ile bastırınca, ışıklar birer birer ışıldayınca ve sokaklar tenhalaşınca adam o kuklayı düşünerek yürüyordu hep evine. Bir gece yine sarhoş döndüğünde kızı yerde uyuklarken buldu.

Sarhoşluğun bir yağmur gibi yağdığı zihin dünyasında kozmik heyelanlar koptu. Tüm dünyanın sathı aktı gitti, geride bozulmuş, çirkin bir arzu kaldı. Bu arzu adamın zihninde simsiyah bir zift pıhtısı gibi kokuyor, yapıştığı yere sinip, büyüyor, genişliyor ve canlanıyordu.

Saniyeler içinde adam o arzunun esiriydi.

Bebeği içeride duvara yaslanmış bir şekilde buldu. Zihnindeki zift pıhtısı giderek tüm vücuduna esrarlı bir tutku halinde saçıldı. Adam bebeğe tecavüz etti. Boraks, alçı, çürüme ve deliliğin mayasından bir araya gelen bu varlık tepkisizliği ve bir zamanlar ihtiva ettiği hayat ile adamın nekrofili arzularına kadar işlemişti.

Ertesi sabah güneş çok yorgun doğdu. Sis, masmavi bir his ve yalnızlık vardı şehrin üstünde. Köylü kızının vücudu tümüyle açılmış, paramparça olmuş ve kıyma haline gelerek dökülmüş, kafasında ise ölümün perdesine aks olmuş korkunç bir ifadeyle bakıyordu sessizliğe öylece.

Adam o bebekten aldığı hazzın daha gerçekçi bir versiyonunu kıymaya dönüşen kız ile tekrarladı.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Bozkentte Bir Düş” için 1 Yorum Var

  1. Sert, insanı irkilten bir öykü olmuş. Yine duygusal, sarsıcı, üzücü… Edebiyatın bir sanat olarak hissedildiği bu öykü için teşekkürler.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!