Öykü

Deli Yusuf

“Hava kararıyor, artık dönsek ya?” diyor Hasan.

Sarı Ali usulca bana dönüyor, “Bu ödleği almayalım demedim miydi ben,” diyor, “al işte…”

Hasan’ın yüzü düşünce acır gibi oluyorum, omzunu sıvazlıyorum, kulağına eğilip “Birazdan döneriz,” diye fısıldıyorum. Başını sallıyor.

Güneş dağın ardına düşmüş, akşamın ayazı içimi titretiyor. Etrafımı saran koruluğun gölgeleri kıpırdadıkça sırtımdaki tüyler ürperiyor, kendime dahi itiraf edemediğim şey göğsümü sıkıyor. Yutkunuyorum, Sarı’nın yanına sokulup omzuna dokunuyorum.

Usulca dönüyor, kara gözleriyle ayak parmaklarımdan saçlarıma kadar tarıyor beni. “Sen de mi İbo?” diyor.

“Babam ezanla dön dediydi…” diyorum, gözlerimi kaçırarak. “Şimdi laf etmesin…”

“Öyledir,” diyor imalı imalı. “Baban kıçını nasıl sileceğini de söylüyo mu?”

Dişlerimle yumruğumu aynı anda sıkıyorum. Hasan çıkacak kavgayı sezmiş olacak araya girmeye yelteniyor ama Sarı ona ters bir bakış atıp “Öte dur,” diyor. “Karışma sen!” Sonra bana dönüyor. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları hin bir edayla kıvrık, gözleri gözlerime dikili, “Bizim İbo bugün yürek yemiş,” diyor, “Bakalım ne yapacak?” Dudaklarını büzüp iki eliyle birden göğsümden itekliyor beni. Sendeliyorum geriye, yüreğimde koyu bir nefret alevleniyor, oysa normalde sessiz sakinimdir; sanki içimde kuduz bir çakal var da beni dövüşe itiyor. Bir an sonra yumruğumu Sarı’nın suratına gömüyorum, farkında dahi değilim.

Darbenin etkisiyle bir adım geri gidiyor. İşaretparmağını dudağına götürüp sızan kana dokunuyor. Sonra parmağına bakıyor, sırıtıyor ve ağzına götürüp yalıyor kanı. O sırada ikinci bir yumruğu atmaya yelteniyorum ama ıskalıyorum; başını biraz geri çekip havada yakalıyor kolumu. Beni kendine doğru çekip arkama geçiyor, kolunu boynuma doluyor. Her şey o kadar hızlı seyrediyor ki neler olduğunu dahi anlayamadan nefes alamaz oluyorum. Sırtım onun göğsünde, sağ kolu boynuma dolanmış, var gücüyle baskı yapıyor gırtlağıma. Kulağımdaysa hızlı hızlı alıp verdiği ılık nefesi uğulduyor.

Gırtlağımı kıskaçtan kurtarmak için can havliyle debeleniyorum. Parmaklarım Sarı’nın kolunu kavrıyor ancak boynumu azat edecek gücüm yok. Her saniyede bedenim ruhumdan biraz daha kopuyor sanki. Gözüme usulca kanlı bir perde geriliyor. Kızıl buğunun arasında Hasan’ın yüzünü görüyorum, asla gelmeyecek olan o yardım için çığlık atıyorum bakışlarımla: Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Ölüyorum.

Hasan’ın bakışlarında korkuyla endişenin koyu harmanı var. Gözleri aceleyle etrafı tarıyor, öylece sağına soluna bakıp duruyor ama ne yapacağını kestiremiyor gibi.

Vazgeçiyorum. Gözlerim kararıyor, dünyam alev alıp göğe sünüyor.

O sırada ciğerimin yeniden nefesle dolduğunu duyumsuyorum. Acıyla soluyorum havayı ama tadı, kokusu o kadar lezzetli ki Ayşe’nin saçlarını anımsatıyor bana. Sarı bırakmış boynumu, dizlerimin üzerine yere yığılmışım. Öksürüklerim ciğerimden et koparıyor sanki. Gözlerim yaşarmış, öylece boynumu tutuyorum. Sarı’nın sesi bir dağ yamacından gelircesine uğulduyor kulaklarımda, “Bi dahakine öldürürüm seni,” diyor. Cümlesi o kadar katı ki bunun doğru olduğunu her hecesinde duyuyorum.

Neden sonra doğrulabiliyorum, aldığım her nefes sancılı, son gücümle bir kez daha öksürünce tükürükle karışık kan bulaşıyor toprağa.  Hasan “İyisin ya?” diye soruyor yanımda. Sarı dikilmiş başımıza öylece bize bakıyor. “Kız gibi inlemeyi bırakın da,” diyor “beni takip edin. O yaşlı bunağa ömrünün korkusunu tattırcam.”

“Biz gelmiyoz,” diyorum, sesim yaşlı bir tekenin gırtlağından çıkıyor gibi hırıltılı. Hasan’ın bileğine yapışıyorum ve başımı sallıyorum. Belki itiraz etmesem de düşsem Sarı’nın peşine daha iyi ama ediyorum işte.

Sarı omuz silkiyor, “Yarın kızlara anlatırken sizin yaşlı bunaktan ve çam ağaçlarından ne kadar çok korktuğunuzdan da bahsederim belki,” diyor. “Ha İbo? Ayşe belki bundan sonra seni Ödlek İbo diye çağırır.”

Sahiden yapar mı bilmiyorum ama bu beni Deli Yusuf’un yanık yüzünden daha çok ürkütüyor, Sarı’ya duyduğum kine bile bir şekilde baskın geliyor.

Sarı dönüyor sırtını bize, Deli Yusuf’un bağ evine doğru yürüyor hızlı hızlı. Çaresizce takılıyorum peşine, Hasan da yanımda. Köyde imamın akşam ezanını okuduğunu duyuyorum, peşi sıra da köpekler uluyor. Hasan usulca eğiliyor kulağıma, “Sahiden karısını kendi mi öldürmüştür?” diye fısıldıyor.

Dudaklarımı büzüyorum bilmem gibi.

“Öyle olmasa neden haber vermesin köylüye cesedi,” diyor. ”Kadın evden çıkarıldığında bir haftadır ölüymüş… Kokudan doğru düzgün yıkayamamışlar bile.”

Hasan’ın aklıma ektiği kuşku köylünün Deli Yusuf hakkında anlattığı diğer şeyleri de bir bir zihnime diziyor. Evinin yüz metre ötesinde parçalara ayrılmış halde bulunan bir düzineden fazla köpek leşini, dış kapısında zil niyetine asılı duran kurumuş teyin* ölüsünü, eşiğine gömülü olduğunu söyledikleri ecinniyi…

Hasan, “Dönerken hava iyice kararmış olcak,” diyor yüksekçe, Sarı da duysun diye. ”Nasıl bulcaz yolu?”

Sarı cebinden bir kibrit kutusu çıkarıp havaya atıyor ve geri yakalıyor. Diğer elinde de ucu kanca bir çakı var. ”Her yanımız çam,” diyor, ”çıra keserim ağacın tekinden.”

Hasan hüsranla sallıyor başını. Sarı çakıyla kibriti geri koyuyor cebine.

Ellerimi cebime sokuyorum ve güzel bir anı bulup aklımı meşgul etmeye çabalıyorum ama faydası yok; bu kör korulukta en küçük ses dahi kulağımın yanında vuran davul gibi. Ayağımın altında ezilen ak toprak hışırdıyor, Hasan derin derin soluyor ve gerilerde uğursuz bir baykuş ötüyor.

Hasan her saniye biraz daha sokuluyor yanıma. Bir şey diyecekmiş gibi dudakları aralanıyor ara ara ama konuşmuyor bir türlü. En sonunda, ”Babam beni öldürcek,” diye fısıldıyor.

Cevap vermiyorum.

Neden sonra bayırın ardından köpek sesi geliyor. Sarı bize dönüp “Yusuf’un köpeği,” diyor, “korkmayın bağlı.”

Yokuşu tırmanıyoruz, köpek sesi Yusuf’un evine attığımız her adımda daha da hiddetleniyor. Sonunda bayırı aşınca Deli Yusuf’un, etrafı kuru iğde çalılarıyla barılanmış bağ evi karşımıza çıkıyor. İstemsizce yutkunuyorum. Göz kararı üç dönümlük tarlanın göbeğinde onla bunla derilmiş bu evin etrafında bir tane ağaç yok, hatta tek bir ot dahi çimlenmemiş. Toprağa ekin niyetine ölüm saçılmış sanki.

Sarı hiçbir şey yokmuş gibi barılara doğru yürüyor, Hasan bir şey yapmamı beklermiş gibi bana bakıyor, bense yularından çekilen bir koyun gibi eve sürükleniyorum. Çalılardan birini aralayıp giriyoruz içeriye. Yusuf’un kara köpeği on beş yirmi adım ötemizde… çakılı olduğu demir sikkeyi topraktan sökmek için var gücüyle ileri atılıyor. Gözleri sinirden kan çanağına dönmüş, tüm tüyleri kirpi gibi kabarmış, havladıkça ağzından köpükler saçılıyor. İki karışlık demir sikkenin onu daha ne kadar orada tutacağınıysa Allah bilir.

Eğiliyorum Sarı’ya doğru ve ”Na’pcaksın?” diye soruyorum.

Dönüyor bana, ”Kapıya gerili hararı ateşe verecem,” diyor. ”O piçin ateşten ne kadar ürktüğünü herkes bilir.”

Ateşten korkmak için yüzünün kömür koruna bastırılmasına gerek mi var sanki. ”Ya söndüremezse?” diye soruyorum usulca. ”Ya tüm ev tutuşursa?”

Sarı’nın dudakları iki yana kıvrılıyor, ”İyi ya işte,” diyor.

Derince bir nefes alıyorum, boğazım sızlıyor. Gökte güneş tamamen sönmüş, gözümüz ayın soluk ışığına mahkum. Hasan’ın bakışları kudurmuş köpekte, eli var gücüyle bileğimi sıkıyor ama farkında değil gibi, derime gömülen tırnaklar canımı yakıyor. Sarı yürüyünce biz de yavaşça ardına düşüyoruz.

O an evin hafifçe sağa meyilli durduğunu fark ediyorum, kaldırıyorum başımı ve çuvallarla örtülmüş pencerelere bakıyorum. Hiç birinde ışık yok. Kör bir adamın ışığa ihtiyacı da yok. Evin kapısında duruyoruz. Kuyruğundan naylon iple tokmağa asılmış kuru teyinin ölü gözleri öylece bakıyor bana, Hasan’ın tırnakları bileğime gömülmeye devam ediyor.

Ayazı kessin diye hararla sarılmış kapı da evin kendi gibi sağa yatık. Sarı’nın olağandışı cesaretinin de o an söndüğünü seziyorum; kibriti tutan eli usulca titriyor, ama yine de çömüyor kapının önüne ve çakıyor kibriti. Kavruk harar alev alıyor.

Birkaç adım geri çekiliyorum. Sarı dönüyor arkasını ve ”Gidelim,” diye fısıldıyor.

Bir anda kapı bize doğru savrularak açılıyor ve o an o kadar uzun sürüyor ki Deli Yusuf’un dehşete kapılmış yüzünü sanki saatlerce izliyorum; gençliğinde kömür koruna bastırılmış suratı ateşe atılmış naylon poşet gibi akmış çenesine doğru. Dudaklarının yarısı birbirine yapışmış, gözleri erimiş, yerinde iki kara çukur kalmış.

Elini hızla savuruyor ve Sarı’yı gırtlağından yakalıyor. Sarı debeleniyor, Hasan yanımda çığlık atıyor, göğsümde atlar koşturuyor. Deli Yusuf’un yarım ağzından zar zor anlaşılan birkaç kelam dökülüyor, ”Piçleğ!” diyor, ”ecinnileğin tohumlağı. Söndüğün şunu!”

Sarı’nın gırtlağını biraz daha sıkıyor. Çocuğun yüzü mosmor kesiliyor, gözleri büyüyor. Ona duyduğum kini unutup Yusuf’un üzerine atılıyorum. Sarı’yı bırakıp bana dönüyor ve suratıma sert bir tokat indiriyor. Yana savrulup omzumun üzerine düşüyorum. Geldiğimi nasıl bilebilir anlayamıyorum.

Yusuf, Sarı’nın saçlarını yakalıyor ve bağlı köpeğine doğru sürüklüyor onu. ”Söndüğün şunu!” diye kükrüyor. ”Öldüğüğüm onu. Öldüğüğüm!”

Sarı’nın suratını köpeğe doğru bastırıp ”Söndüğün,” diye tıslıyor yine. Sarı’nın yüzüyle köpeğin dişlerinin arasında yalnızca bir karış var; kudurmuş hayvan boş havayı dişliyor. Sarı kurtulmak için debeleniyor, ağlıyor, çığlıklar atıyor, hayvanın sinirden köpürmüş ağzından suratına tükürükler saçılıyor.

Hızla kapıya koşuyorum ve yerinden sökmeye çalışıyorum. Alevler yüzüme vuruyor. Hasan’a ”Kürek bul,” diye bağırıyorum, aceleyle koşturuyor.

Tahta kapıyı tekmeleyerek menteşelerinden söküyorum, geriye devrilip önüme düşüyor. Hasan bulduğu kürekle geliyor ve toprak atıyor, bense ayaklarımla eziyorum alevleri.

”Söndürdük!” diye haykırıyorum. ”Bırak, söndürdük diyom sana.”

Deli Yusuf bize dönüp Sarı’yı tuttuğu perçemlerinden önümüze savuruyor. Sarı yüzüstü ayakucuma düşüyor.

”Defolun,” diye kükrüyor Yusuf. ”Şeytanın dölleği! Bilmiyonuz!” Kahkaha atıyor. “Bilmiyonuz! Buğadaki en koğkunç şeyin ben olduğumu mu sanıyonuz? Değilim.” Parmaklarıyla göz çukurlarına dokunuyor. ”Bu kağa çukuğlağla neleğ göğdüğümü bilmiyonuz!”

Sarı’yı kolundan tutup kaldırıyorum ve ormana doğru koşuyoruz. Yusuf’un sesi hâlâ ardımızdan geliyor: ”O şeyin ufacık biğ bebeğin başını duvağa vuğa vuğa ezdiğini göğdüm. Size neleğ yapmaz. Koşun. Oğmana doğğu koşun.

”KOŞUN!”


*Teyin: Sincap.

Deli Yusuf” için 27 Yorum Var

  1. Yeni getirilen forum sistemi karışık olmuş sanki, eskiden böyle değildi gerçi ne zaman değişti bilmiyorum 2 aydır yorum yapmıyorum ama her neyse. iyi günler öykünün havası çok güzeldi, nasıl desem önceki öykülerinizde olan o eksiklik tanımlayamadığım eksiklik bu öyküde yoktu, gayet akıcı ve güzeldi ama biraz kuru geldi bana bir an kapıyı yetinin açacağını düşündüm ya da sarının öleceğini ama ikisi de olmadı. Benim bildiğim osman eliuz illa ki birilerini öldürtürdü. Bir de sanki doğa üstülük vardı öyküde o yaşlı adam kimdi farkı neydi buralar biraz daha açıklanabilirdi. Bunların dışında öykü kesinlikle sürükleyici ve güzeldi kaleminize sağlık…

  2. Öyküyü genel olarak beğendim. Samimi bir dille akıcı bir şekilde yazmışsınız. Yaramaz çocuklar adına üzülmedim, hak etmişler bu korkuyu yaşamayı. :grinning: Öykünün sonunu sevdim. O tekinsiz ve gizemli havayı hissedebildim okurken. Keşke daha uzun olsaydı. Ellerinize sağlık

  3. Öykünüzde hafif bir kemal tahir tadı aldım. ve bu dünyadaki en güzel, en has tatlardan birisidir. İyi ki almışım bu tadı :slight_smile:

  4. O zaman en kısa zamanda istifa etmeniz dileğiyle diyelim :slight_smile:

  5. Selamlar.

    Aslında yukarıdaki yorumlara haksızlık olmasın diye söylemedim ama şive pek yok öyküde, bir köy öyküsü evet ve diyalogların da o şekilde yazılması en doğru olanı ama acaba anlaşılmaz mı, ya da çok mu yapmacık(?) durur kaygısıyla olabildiğince sade yazdım. Hatta senin de değindiğin gibi bazı diyalogları neredeyse İstanbul Türkçesi ile yazmışım. Sanırım kendime daha fazla güvenmem gerek.

    Öykülerde karaktere olabildiğince yaklaşmaya çalışıyorum ve durum tahlillerini seviyorum. Güzel ve yapıcı sözlerin için çok teşekkürler. Daha iyilerine diyorum :slight_smile: