Öykü

İsyankar Koca Ayak

Kadınların kadın olma merakı aslında daha küçücükken başlar. Ya da başlatılır. Daha dünyaya geldiğimiz ilk an başımıza bebekler konar. Kıyafetlerimiz pembe olur. Mutlaka birileri bize “Prenses” der. “Güzel kız, hanım kız, terbiyeli kız” oluruz. Hem de daha bebekken. Ama bunların hepsi bizim isteğimiz dışında gerçekleşir. Bu adımlar ise eğer yerindeyse “Yaklaşan kıyametin alametidir”.

Gerçek kıyamet “Topuklu ayakkabıdır”. Hatta kadınlığın ilk adımı topuklu ayakkabılardır. Küçükken sevgili annelerimiz bize topuklu ayakkabının ne kadar mucizevi bir şey olduğunu aşılarlar. Ayaklarına geçirip adeta şov yaparlar. Ama kadınlık gereği bize izin vermezler. Hani bir söz vardır ya “Çalınan elma ilgi çeker” diye. İşte onlarda bunu yaparlar. Bilerek yasaklarlar. Sırf ilgimiz daha doğrusu kadınlığımız artsın diye. Tabi çocukluğun verdiği cesaret kadınlıkla birleşince “Yasaklar çiğnenmek içindir” deyip saldırırız. Sonra zamanla büyürüz. Bu sefer annemiz yerine para denilen ve aslında sadece kağıttan oluşan mahluk yasaklar koyar. İşte o zaman o tutku son nefese kadar sürmeye devam eder.

İşte aynı şey bana da yapıldı. Elimde birden bire oyuncaklar yerine annemin topuklu ayakkabıları oldu. Ama ben çok farklı bir şey daha yaptım. Hatta öyle bir şey yaptım ki bütün hayatım değişti. Ne kadar mı değişti? Benim gibi birini suçlu yapacak kadar.

Tahmin edersiniz ki her şey ben beş yaşındayken gerçekleşti. Bir gün annem beni kreşten almıştı. Beraber eve gidiyorduk. Beni eve bıraktı. Sonra da o markete gitti. Ben ilk başta odama gittim. Biraz oyuncaklarımla oynadım. Ama sonra dayanamadım ve aşının etkisiyle ayakkabılıktan annemin topuklu ayakkabılarını çıkardım. Giydim ve evin içinde birkaç kez tur attım. Sonra diğerlerini giymek için tekrar ayakkabılığa gittim. Ama bu sefer yanlışlıkla babamın ayakkabılarını aldım ve bunu fark etmeme rağmen onları giydim. Sonra ablamınkileri giydim. Sonra tekrar babamın ve tekrar annemin. Derken annem geldi. Ayakkabıları o şekilde görünce bana kızdı. Ben de ağladım. O gün öyle yapmam bana da anneme de tuhaf gelmemişti. Normaldi. Tabi herkesçe kabul edilen normalliğe göre. Sonuçta çocuktum. Neyin ne olduğunu bilmiyordum. Ama sonra özellikle misafirliklerde bu huyum iyice gelişti. Kapıların önündeki bütün ayakkabılara ayaklarımı sokuyordum. Kimleri buna delilik dedi. Kimileri hastalık. Ama hiç birisi buna insanlık demedi. Farklılık da demedi. Sonra psikologa gittim. İşte o zaman bu huyumun adını öğrendim. “Büyük ayakkabı sevdası”. Evet, doktor aynen böyle demişti. Yıllarca çabaladılar. Belki bir gün diğerleri gibi olurum diye. Ama olmadı. Tek çözüm bir numara büyük ayakkabıydı. Tam on yıl normal ayakkabı numaramın bir büyük numarasını giydim. Çok belli olmuyordu. Annemde rahattı.

Ama kadınlığın en zor dönemi olan ergenliğe girince her şey değişti ve ben o zaman kendim gibi olmaya ilk defa cesaret ettim. O yıllar isyan yıllarıdır. İstediğin kadar bağırırsın, ağlarsın, sinirlenirsin, küçük bir dert dertlerin anasıdır, ufak bir “Aşkım” kelimesi dünyanın en güzel çiçeğidir. İstediği her şeyi dert etme hakkın vardır. Kısacası gerçekten hürriyet için koştuğun yıllardır. Ben de koştum. İlk koşumu babamın ayakkabılarını giyerek okul gitmekle başlattım.Tam bir hafta boyunca babamın ayakkabılarını giydim. Ama tabi beklediğim gibi olmadı. İlk başta “Koca ayak” diye bir lakap aldım. Sonra kınama. (Okul kıyafetlerine uymamaktan. Ayakkabıda ne zamandan beri kıyafet olduysa?). Ama durmadım. Sonuçta isyan yılları. Tabi ki okul da durmadı ve bana uzaklaştırma verdi. Ama ben yine uymadım ve bu sefer okuldan atıldım. Aslında derslerim çok kötü değildi. Biraz çalışsam orta düzeyde bir üniversite kazanabilirdim. Fakat bu olay bunu da ortadan kaldırdı. Sadece bunu da değil. İlk bile bulamadım. Bana “Deli” deyip iş bile vermediler.

Annem artık benden umudu kesmişti. Onun gözünün önünde kocaman büyük ayakkabılarla geziyordum. Onun neden bana izin vermediğini hiçbir zaman anlamadım. Ben sadece ayağımın bir kalıbın içerisin de olmasını istemiyordum. Sanki sıkıştırılmış ya da zorla içine sokulmuş gibi hissediyordum. Evet, belki yürürken ayağımdan çıkıyordu. Ama sanki ayağım nefes alıyormuş gibi hissediyordum. Bunu bir çok kez anneme anlatmaya çalıştım. Ama o bana her seferinde “Deli” dedi. Öyleydim belki de. Kim bilir?

Bir gün sokakta gezerken suçlu oldum. Hem devlet suçlusu. Bir polis yanıma geldi. Bana:

“Bir bayanın böyle ayakkabılarla dolaşması yasaktır. Yanlıştır. “

“Neden?”

“Toplumdan aykırı olmak teröristlerin işidir. Farklılık onların işidir. “

“Öyle mi? O zaman neden yüzlerimiz birbirinden farklı? Neden beş parmağımızın beşi bir değil? Neden isimlerimiz aynı değil? Söyler misiniz neden?”

“Sen devletin polisine karşı mı geliyorsun?”

“Evet. Tabi sen bir devlet olduğunu düşünüyorsan.”

“Senin karşında bir polis var. Buraya bir ekip çağırırım. Bu terörist derim. O anda mahvolursun.”

“Çağır. Ben de bunu istiyorum.”

“Demek bunu istiyorsun.” Deyip beni dövmeye başladı. Sonra dediği gibi bir ekip geldi ve terörist diye beni içeri aldılar.

İşte ben tam yirmi yıldır sırf büyük ayakkabı giydim diye içerde yatıyorum. Bir gün çıkacağımı biliyorum. Ya da en azından umut ediyorum. İşin en iyi tarafı hala nefes alabiliyorum. Hem de o insanlığı bile beceremeyen polisten sonra.

Bazen soruyorum kendi kendime “Gerçek mi?” diye. Sonra “Evet, gerçek. Ama sen en azından cesaret ettin. İsyan ettin. Ya bunları yapamadan bu dünyadan gitseydin. O zaman daha kötü olmaz mıydı?” deyip kendimi teselli ediyorum. Tabi ne kadar işe yararsa?

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

İsyankar Koca Ayak” için 2 Yorum Var

  1. Temayı farklı bir açıdan ele almanız öyküye renk katmış. Karakterin ruh halini ve takıntısını iyi yansıtabilmişsiniz. Karakter konusunda ve öykünün sonunda biraz daha derine inilebilirdi diye düşünüyorum. Ellerinize sağlık.

  2. Merhabalar.

    Yukarıdaki yoruma harfiyen katılarak ben de temayı kullanışınızdaki yaratıcılığı sevdim. Finali ise biraz zorlama gibiydi sanki.

    Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!