Öykü

Timsah Kaçakçısı

Gün de en az on defa etrafımda gördüğüm insanların kafalarına saç ektirmek, akciğerlerine bir adet ağaç ekmek ve bacaklarını motosiklet tekerliklerine dönüştürmek gibi fantezilerim var.

Sapık değilim. Tuhaf tuhaf şeylerden tahrik olan bir timsah kaçakçısı da değilim.

Böyle fantezilerimin olmasının nedeni bir huzurevinde çalışmam. Huzur kokan, huzurluk kusan ve huzurlu insanların huzurları için estetik ameliyatına gönül vermiş doktorlardan oluşan bir ev değil bahsettiğim. (Böyle bir ev muhtemelen yoktur zaten. Var mıdır ki? Araştırmak lazım. İnsanoğlu sonuçta. Huzur için her şeyi yapar.)

Bahsettiğim ev klişe bir huzurevi. Her tarafında yaşlılar, hemşireler ve doktorlar var. Huzur diyorum iki saattir ama huzurdan ziyade evlatlarının sırtına yük olmamak için mavi veya pembe bornozları tercih eden ya da evlatları tarafından çikolata ambalajı gibi görülüp atılıverilen huzursuzlar korosu…

Ben her gün buna katlanıyorum. Katlandığım şey onların yaşlılıkları değil çünkü ben de çok genç sayılmam. Ayrıca göreceli bakış açılarını kendi beynime gözlük diye takıp kendimi genç kabul edersek (ki bu çok yüksek bir olasılık) o zaman bu durumu ironiye bağlayabiliriz. Yani benim muhteşem ironi aşkım bir gencin bir yaşlıdan sırf yaşlı olduğu için nefret etmesine izin vermez. Çünkü zıtlıkları sever.

Katlandığım şey onların ağır bir çikolata ambalajı olmaları. Yani hem yük olarak görülmeleri hem yük olarak hissetmeleri hem benim de bir gün bu hale gelebilecek olmam. En çok korkutan da benim geleceğim ya zaten. Bir de çikolata ya…

Düşünün bir. İnsanlar markete geliyor. Böyle süslü allı pullu bir ambalaj. Muhtemelen içindeki çikolata harikadır. Sonra gidip alıyor onu. Güzel güzel yiyip bitiriyor en küçük kırıntısına kadar. Elinde ambalaj kalıyor sadece. Onuda atıyor çöp kutusuna. Ve o kağıt parçası o çöp kutusunun tabanına değdiği zaman öyle bir gürültü çıkartıyor ki adeta patlama…

İşte katlandığım bu. Toprağın içindeyken daha değerli olan elmasların hikâyesi. (Böyle sözler bana göre değil biliyorum. Bu günlerde içimde inanılmaz bir makyaj yapma isteği var. Neden böyle bir şeye aşerdiğimi bilmiyorum. Podyum insanı değiştiriyor. Ayakkabılar da spor olunca tabii özün neyse o oluyorsun.)

Neyse tabii konuya dönelim. Yani öyküye.

Ben yine bir gün işe gittim. Çalışanlar olarak her gün saat on ikide yaşlılara çorba içiririz. Kolay yutsunlar diye de çorbaya ekmek doğrarız. Ve tabii ki ekmekleri iyice çorbaya bandırıp öyle içirtiriz, boğazlarına takılmasın diye.

İşte o gün de saat on ikide aynı şeyi yapacaktık. Ama yapamadık. Çünkü bir sözlük yazarı geldi. Eskiden sıkça kullanılan kelimelere zaafı mı ne varmış. Yaşlılarla konuşacağım dedi. Biz de bir şey diyemedik.

Başta her şey normaldi. Ama bizim Mehmet amca aslında normal gibi gözüken bütün normalliğin bir kapı aralığı olduğunu anlamamızı sağlayacak türden takıntılarını her zamanki gibi taktı.

Kendisinin dakiklikle alakalı problemleri var. Mesela bir işi belli bir saatte yapmak zorunda. Erteleyemez ya da sonra yaparız diyemez. İşte bu yüzden o çorba saat on ikide içilecek. Daha geç asla ve asla olmaz.

Ve Mehmet amca huzurevinin liste de ilk sırasında. E sözlük yazarı da mecburen listeye doğru ilerleyecek ki buna aykırı bir şey yapsa Mehmet amca sinir krizi geçirir. Adam sonraya gelemiyor çünkü.

Peki çare ne? İkisi beraber. Hem konuşma hem çorba içme. Peki kim çorbayı içirtecek? Annemin görümcesi Serpil mi? Hayır, tabii ki ben.

Neden? Boşta olan benim o arada ondan mı? Yoksa Mehmet amca bana aşık mı? Ya da durun şu daha iyi: Sözlük yazarı beni gözüne kestirmiş o yüzden illa benim olmamamı mı istiyor?

 

Hayır, bunlar değil. Bunların hepsi basit ve klişe bahaneler. Benim olmamın sebebi sivilceler.

Sözlük yazarı geldiği zaman ben bakım odasındaki aynanın önünde sivilcelerimi patlatıyordum. Ve tabii ki içeriye şak diye müdür girdi. Beni o halde görünce yan gel yat yaptığımı düşündü. Bu yüzden de bu işi benim omuzlarıma astı. Ben de kabul ettim tabii. Mecburiyetten.

Neyse sonra bakım odasından çıkıp, sözlük yazarının yanına gittim. Beraber Mehmet amcanın odasına gittik. Benim elimde çorba ve ekmekler, onun elinde ise kalem ve kağıt.

Odaya ilk adımı ben attım. Mehmet amca koltuğunda yüzyıllık bir tiryaki gibi oturuyordu. Ben de hemen gidip karşısında ki koltuğa oturdum. E sözlük yazarı da artık ayakta kalsın canım. Dağdan gelmiş bağdakini mi kovacak?

Tabii benim için yapılması gereken ekmekleri doğrayıp çorbanın içine atıp, iyice batırmak. Ama sözlük yazarının nutku tutulmuş. Adam beni izliyor. Ona:

“Bir şeyler sormayacak mısınız?”

“Nasıl bir şeyler?”

“Ne bileyim. Eski kelimeler falan.”

“Aslında bakarsanız hayır.”

“O zaman buraya niye geldiniz?”

“Sizi izlemek için.”

“Beni mi?”

“Yani kişisel olarak siz değil. Çalışanlar manasında ki siz.”

“Anladım. Ama biz kelimeler hakkında iyi bir bilgiye sahip değiliz. Yani çalışanlar olarak. Ki sizin eski kelimelere olan zaafınızı da düşünürsek yaşlılarla konuşmanız daha mantıklı kaçmaz mı?”

“Bakın ben izlemek dedim. Konuşmak değil.”

“İzlemek mi? Neden?”

“Çünkü ben bir timsah kaçakçısıyım.”

“Ne?”

“Timsahları kaçırıyorum işte.”

“Onu anladım. Bunun biz çalışanları izlemekle olan bağlantısını sordum.”

“Çorba yüzünden. Ekmekleri güzel batırıyorsunuz. Ve dünya çapında bu batırma işini sizden daha iyi yapan yok.”

“Sanırım en iyisi bana her şeyi baştan anlatmanız olacak.”

“Bakın, ben bir timsah kaçakçısıyım. Yaptığım iş yasal değil. Bu sebepten işimi kolaylaştırmak için yaptığım araştırmalarda yasal değil. Buraya gelme nedenim ise timsahların kendilerini bataklığa çok iyi batırmaları. Sizler de ekmekleri çorbaya çok iyi batırıp sonra çıkartıyorsunuz. Yani belki ben de kaşığı tutuş şeklinize bakarak timsahları bataklıktan çıkarabilirim.”

“Peki bu konuda bizim iyi olduğumuzu nerden çıkardınız? Ayrıca Mehmet amcada mı bu işin içinde?”

“Yok değil. Türkiye’de belirli bir saatte ekmekleri doğrayıp çorba içiren bir tek bu huzurevi var. Yani diğer huzurevleri de yapıyor ama belli bir saatte değil. Bu durum benim açımdan daha iyi oldu. Ayrıca huzurevleri gerçekten bu işte iyi. Ki bu durumu kullanan tek timsah kaçakçısı ben değilim. Kısacası sizi seçmemin nedeni sadece belli bir saat. Ben buraya geldiğimde düzeninizi bozacağınızı zannetmiyordum. Ama tesadüfler sağolsun bana yardım etti.”

“Peki ben ne yapacağım şimdi?”

“Bir şey yapmayın. Sadece çorbayı içirin ve ekmekleri doğrayın ben sadece sizi izleyeceğim.”

“Bakın, anlattıklarınız bana mantıklı gelmiyor.”Dedim ve adamın suratına baktım. Baktım ve baktım.

 Bir süre daha baktıktan sonra içeriye müdür girdi. Elinde kusmuk kovasıyla. Ama o kadar telaşlı ve terliydi ki ona bir şeyler sormama sebep oldu:

“Noluyor?”

“Bu adamı kusturmamız gerekiyor.”

“Neden?”

“Benim kasamdaki paraları yutmuş.”

“Ne?” Dedim ve bizim sözlük yazarı kaçmaya çalıştı. Kapıya doğru koşturmaya yeltendi.

Sonra sen düş. Kafanı Mehmet amcanın karyolasının başına vur ve bayıl. Polisler gelsin. Ben de her şeyi öğreneyim değil mi?

(Peki polisleri kim arayacak? Sevgilisine hatun diyen bir apaçi mi? Nerde? Ben tabii ki. Ben bir tanem. Müdür bana sen polisi ara ben adamı tutuyorum deyince mecburen aramak zorunda kaldım. Müdür de ayrı bir apaçi. Bayılan bir insanı tutmana gerek var mı? Bence huzurevinin adresini bilmediği için beni gönderdi.)

Adam soyguncuymuş ya. Müdür beni bakım odasında yakalarken bu adamda müdür odasında kasayı açıp paraları yutmuş.

Zaten adamın böyle bir ünü de varmış. Huzurevlerine girip, kasaları açıp paraları yutuyormuş. Sadece huzurevlerine nasıl ve ne kılıkta geldiği belli değilmiş.

İşte bizim huzurevine gelmek içinde böyle bir yol tercih etmiş. Müdürün de bu ünden haberi varmış tabii. Odasına girince kasayı açık görmüş sonra da kusmuk kovasını alıp koşmuş.

Ayrıca paraların adamın midesinden hâlâ aynı bir şekilde çıkacağını düşündüğü için müdür kesinlikle bana evlenme teklifi etmeli. Böyle bir adamı kaçıramam çünkü. Hem de gözlerime kalem çekmek pahasına.

Ki bu adam Allah’ın aşırı sevdiği bir kulu değil ya, bu kadar tesadüf onun ayağının kaymaması için halı olsun…

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

Timsah Kaçakçısı” için 2 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle de ve ki eklerinin kullanımına özen göstermeniz gerektiğini düşünüyorum. Aynı zamanda birkaç yerde yanlış ifade edilmiş tamlamalar ve birkaç fiil uyuşmazlığı var. “Takıntılarını taktı.” ifadesi gibi.

    Hikaye biraz dağınık olmakla birlikte anlaşılması güç bazı noktalar barındırıyor. Timsah kaçakçısı ile anlatıcının bağı ne ve nereden hikayeye dahil oluyor? Sözlük yazarı kim? Sürrealist bir öykü düzenlemek istemiş olabilirsiniz tabii, lakin anlatmak istediklerinizin okuyucuya geçmesiyle ilgili eksiklikler olduğunu düşünüyorum. Hikayenizi kendiniz de birkaç kere okuyun. Daha sonra da en acımasız şekilde eleştirin ve düzeltin. Çok daha iyisini yazabilirsiniz. Elinize sağlık.

  2. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle merhaba,

    Yazım yanlışları konusunda haklısınız daha fazla özen göstermem gerekiyor. Bu konuda kendimi geliştirmeliyim.

    Onun dışında biraz dağınık olduğundan ve anlaşılması güç olan noktaların varlığından söz etmişsiniz. Ben de kendi öykümü tabii ki defalarca okudum. Ama tahmin edersiniz ki insan kendisine dair bir şeyler yaptığı zaman pek de tarafsız olamıyor. Yani benim gözümde akıp giden bir öykü aslında.

    Timsah kaçakçısının varlığının anlatıcıyla nasıl bir bağlantısı olduğunu sormuşsunuz. Aynı şekilde sözlük yazarının kim olduğunu. Bu sanırım çok hızlı geçmişsin azıcık detay ver demek. Okurun kafasında canlandırması için. Haklısınız. Yazarken hep bir acelem oluyor. Neden koşturuyorsam? Sanki otobüsü kaçırıcam.

    Umarım daha iyilerini yazabilirim. Yorumunuz için teşekkürler ve tabii ki okuduğunuz için de. :blush::blush:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!