Öykü

Azıcık Firar Eden Dışkı ve Tarak Uzmanlığı

Varlığının kanıtını kimse bilmiyor. Mezarından çıkan bir sosisli ya da Rapunzelin saçlarının arasından dökülen bir adet penis olabilir.

Bir cinsel organ olması bir adet tarak olmasından daha namusluymuş gibi gözükebilir. Çünkü ortada kaleye kapatılan bir penis var.

Aslında bakarsanız bu penis sahibinin sadece vajinası ağrıyor. Hatta sırf bu sebepten penisini kaleye kapattığını savunanlarda mevcut.

Ama dünyanın bir kısmıda bu insancığın nasıl bir mahlukat olduğunu düşünüyor. Çünkü hem penis hem vajina? Belki hissiyat olarak her şey mümkün.

Fakat biyolojik olarak bir insancık için mümkün müdür?

Bence mümkünlüğü tartışılır ama bilinmezliği kesindir. Ve kesin olan her şeyin cam pet şişelerden farkı yoktur. O yüzden kısaca bilinmez.

O da bilmiyor zaten. Sadece Adidas marka kıyafetler giyen insanlardan nefret ediyor. Ve tabii bir de tanımadığı kadınların parmaklarına yüzük takıyor.

* * *

Kendisi bir kuyumcuda çalışıyor. Çalışıyor dediğime iyice bakın çünkü o bir yalanla bir gerçeğin zina yapması sonucu dünyaya gelen bir duvar saati. (Çok şükür kol saati değil.)

 

Yaptığı şeyler müşteri geldiği zaman vitrinlerinin arkasında duran yüzükleri çıkarıp müşteriye sunmak ve sonra eğer gerekirse yüzükleri yerinden çıkarıp tanımadığı insanların parmaklarına geçirmek.

İşi bu. Maaşı asgari ücret olduğu için penisini bir kaleye kapatmış. Rapunzelini de içten içe bekliyor her gün. İşte vajina bence bu sebepten.

Öyle kitapvari kılları da yok vücudunda. Pek düşünen bir insan değil. Felsefik felsefik cümleler kurmayı hiç beceremez. Cilveli cilveli bakışlarda atamaz. Etrafa bakar durur anca.

 

Peki ya görüntü? Az var az yok. Yani varda; var olduğunu belli etmesi için azıcık iğrenç şakalar yapması gerekiyor.

İşte bu faktörler bir araya gelince bizim ki mecburen Kerkük Zindanlarına dönüştürüyor hayatını. Ve bu mecburiyeti de kendisi yaratıyor tabiiki.

Bir şeyler yaratmaya çok meraklı bir mahlukat olduğunu en başlarda söylemiştik. Ama meraklı olduğunu söylemedik. Söylemediğimizi de söylemedik. Ya da söylenenleri söyleşiyilere dönüştürmeye çalıştık ama herkes bir şey söylediği için söylediklerimizi unutup sustuk.

E hal böyle olunca ve bu kadar söylemeye meraklı bir beyinden bahsedince mecburen bizim ki yola koyuldu.

İnsanların neden bir şeyler söylemeye bu kadar meraklı olduklarını düşünmek için.

Bu yüzden kalktı yerden. Öylesine uzanmıştı. Ama kalkarken kendini uyuyup kalmışım diye teselli etti. E sabahları teselli kahvaltısı olmazsa olmazıdır onun. Ki bu işi yaptığında öğlendi.

Kafasını kaldırdı ve bir duş jeli burun kıllarına takıldı. Söylenenleri düşünecekti. İnsanları. Sadece saçma bir şey yapması gerekliydi. Çünkü bu onun düşünce mekanizmasını tetikliyordu. Ve düşünmeyi seviyordu.

Bu sebepten Dünyanın Atlasına bakmak istedi. Ama asıl amacı yüzünü bile görmediği sayfalara gönderme yapmaktı. E bir şeyleri bahane etmek güzeldir. Ki birbirleriyle bağlantıları olmayan şeyleri kullanmak daha da güzeldir.

Külüstür bilgisayarının başına oturdu. Yazıverdi Google’a Dünya Atlası diye. Dünya… Ne işi var onun bu bilgisayarın önünde? Söylenenleri düşünmek için. Ama işe gitmesi gerek. Evet, doğru işi var. Bugün düşünemez. Düşünmek için saçmalayamaz. Bugün belki bir sığır olabilir. Ya da uzattığı tırnaklarını sırtına götürüp sivilcelerini patlatabilir. Ama her şeyden önce işte gitmesi gerek.

Kalktı gitti üstünü giydi. Kapıyı açtı. Dışarı çıktı. Ve kaldırımların üzerindeydi.

Bir adım sonra bir adım ve bir adım daha. Ve bir kalabalık. Siyah bir tosbağanın arka tarafından toplanmış insancıklar.

Bir şey mi yapıyorlar? Evet. Hatta bazıları eğilmiş. Yok ya sapık değillerdir. Ya hayır, parmaklarını egzoz dumanının geldiği yere sokmaya çalışıyorlar. Hani var ya böyle boru gibi bir şey. Arabanın arka tarafında. İşte oraya sokmaya çalışıyorlar. Da neden?

Bizim ki yaklaşıyor kalabalığa. Yapması gereken bakıp geçmek. Ama yanlışlıkla bir kadının omzuna çarpıyor. Kaküllü bir kadının. İspanyol paçalı ve kırmızı montlu. O da mı sokmaya çalışıyor elini yoksa? Ama bu kadın çok güzel ya. Niye böyle bir aptallık yapıyor ki?

Kadın kafasını bizimkine döndürüyor. Bizimki de kadına diyor ki:

Kediniz var mıydı?”

Ne?”

Pardon. Yani pardon. Hem omzunuza çarptığım için hem de az önce saçmaladığım için.”

Kedim var. Ve önemli değil. Karşıki dağlara uçmadım. Yani attığınız omuz pardon diyecek seviyede değil. O yüzden sorun yok.”

Peki o zaman. Bir şey daha sorabilir miyim?”

Evet.”

Burda ne yapıyorsunuz?”

Burda parmaklarımızı bu arabanın egzoz dumanının geldiği yere sokuyoruz.”

Neden?”

Çünkü Peri Bacaları seyahatini kazanmak istiyoruz.”

Egzoz dumanına sokarak mı?”

Egzoz dumanına değil canım. Egzoz dumanının geldiği boruya. Ve tabii ki siz bağlantısını sordunuz. Az önce bir adam geldi buraya. Bu boruya bütün parmaklarını sokan bir kişiye Peri Bacaları seyahati hediye edecekmiş.”

Siz de inandınız tabii ki?”

E bu bize kalmış bir şey. Siz biz olmak istemiyorsanız burada durmanızın anlamı yok.”

Anlama bu kadar önem verseydim sizin dikkatinizi çekmek için kediniz var mıydı diye sormazdım.”

Yani benim dikkatimi çekebilmek anlamsızlık öyle mi?”

Hayır. Dikkat çekebilmek için kedileri kullanmak anlamsızlık.”

Doğru. Bir de sebep yokken kullandınız kedileri. Saçlarımın arkasına doğru üfleseydiniz şimdi elinizi tutmuştum.”

Ooooo. Demek tiryakisiniz ha?”

E bi Müslüm Gürses kadar olmasa da kendi çapımızda öyle sayılırız.”

Alemsiniz valla.”

Siz de öylesiniz. Yoksa ne işe yarar bu civcivli konuşmalar?”

O kadar yavşak bir insan değilim.”

Doğru. Ama mühim olan bu işi dolaylı yoldan yapmak. Neyse benim sıram geldi parmaklarımı egzoz borusuna sokucam şimdi.”

Tamam. Sizden sonra da ben.”

Biz olmaya karar verdiniz demek. Ne güzel.”

Evet. Muazzam,” diyor.

Ve kız arabanın arkasına geçiyor. Bizimki şaşırıyor. Az önce bir kıza açık açık yürüdüğüne ve kızında ona açık açık yürüdüğüne inanamıyor. Bir penis gardiyanı için bence de oldukça şaşırtıcı bir durum.

Sonra kız teker teker sokuyor parmaklarını. Ve hepsi giriyor. Bütün parmakları.

* * *

Bir adam koşarak kızın yanına geliyor. Seyahat gezisini kazandığını söylüyor. Bizimki hâlâ yalan olduğunu düşünüyor. Ama kız mutlu. Gidecek mi gerçekten geziye? Evet, tabii ki gidecek.

Ama kızın yanına gelen adam bir şartla kızı Peri Bacalarına göndereceğini söylüyor. Şart da şudur: Peri bacalarına gittiği zaman parmak uçlarını bacaların en sivri noktalarına değdirip hissettiği acıyı ya da rahatlığı bir kağıda dökecek. Tabii kız soruyor neden diye. Adam da açıklıyor her şeyi. Kızın güzel güzel kaküllerine baka baka bir İspanyol paça misali döküyor bütün baklavaları ortaya…

Diyor ki:

Peri bacalarının yapısını biliyor musunuz? Yani sertlik yumuşaklık bakımından. Neyse ben yine de açıklayayım. Peri bacalarının gövdesi yumuşaktır. Tepesi de sert ve kalın. Bunlar size hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ama bonus saçlı bir insanın saçlarını taraması için bu tarz bir tarağa ihtiyacı vardır. Bu aslında yüz yıllardır var olan bir sorun. Gören sadece biziz. Ki saç taramak önemlidir. Saç taranmazsa bitlenir. Bu da kötü bir durumdur.

Egzoz dumanı bir nevi saçın yağlanması ve kirlenmesidir. Yani bir bonus kafanın en kötü halidir. Peki bunun ellerle nasıl bir bağlantısı var? E kafamızdaki deriyle elimizdeki deriler aynı. Arada fark yok.

Bir de parmaklarınızın hepsini sokmanızı istedim. Çünkü saç olabildiğince kirlensin diye. Bu arada belki “Bugün götürmeyeceksiniz ki beni Peri Bacalarına. Neden bunu bugün yaptınız?” diye sorabilirsiniz. Sizden diğer bir şartımda zaten biz gidene kadar ellerinizi yıkamamanız olacaktı.

Siz oraya gidip ellerinizi ve özellikle parmak uçlarınızı Peri Bacalarının en sivri noktalarına batıracaktınız. Biz de insan derisi üzerinde ki etkiyi sizin sayenizde ölçecektik.”

Kız: “Evet. Uzaya gidince insanın tüyleri dökülüyormuş. Bunu ilk duyduğumda ben de şaşırmıştım.”

“Çok mu belli ettim.”

“Evet,” diyor.

Sonra adam etrafta ki kalabalığa bakıyor ve bağırarak:

“Yaklaşık bir yıl öncesine kadar bir rahatsızlığım vardı. Elimde olmadan ve tamamen isteğim dışı dışkımı kaçırıyordum. Bu durum beni çok rahatsız ediyordu. Mesela otobüse bindiğim zaman ortalığı iğrenç kokutuyordum. İnsanlar bana kötü kötü bakıyorlardı. Bazıları burnunu kapatıyordu.

Hatta daha da acısı bunu yüzüme söylemeleri oluyordu. Bir keresinde bir adam otobüste bana “Burası tuvalet değil. Utanmıyor musunuz böyle bir şey yapmaya.”demişti. Ona “Hastayım. Elimde olmadan böyle bir şey yapıyorum,” diyememiştim.

Çünkü ortalığı iğrenç kokutmuştum ve iğrenç bir şey yapmıştım. Bu kadar iğrençliğe karşın kendimi savunmam hata olur diye düşünmüştüm. Ki işin ucunda kendimi daha da batırma riski olduğu için hiçbir şey diyemeden otobüsten inmiştim.

Bir ay önce bu hastalığın tedavisi olduğunu öğrendim. Tabii ki hemen tedavi olmak istedim. İlaçlar kullanmam gerekiyordu. Aldım ve kullandım. Bir diyet uygulamam gerekiyordu. Uyguladım.

Ve bağırsağım için bazı egzersizler yapmam gerekiyordu. Ama bunların en önemlisi eğilip kalkmaktı. Ki bu egzersizler işin en önemli kısmıydı.

Kaç defa bu egzersizleri denedim. Ama hiçbir şekilde yapamadım.

Sevgili doktorum Deniz bana böyle bir şey önerdi. Yani sizler parmağınızı egzoz borusuna sokup çıkarırken ben de sizin eğilme pozisyonunda ki vücudunuzu inceleyecektim. Sonra bunları kendim tek başıma yapacaktım.

Yani bir sürü insanın eğilip kalkması için böyle bir yalan söyledim. Yalan olduğunu anlamayın ve kendinizi salak gibi hissetmeyin diye sadece doktorum Deniz parmaklarını sokabildi. Kısacası kazanan yalanı bilen birisi olursa hiç kimse üzülmeyecekti. Aslında benim açıklamak gibi bir niyetim yoktu ama doktorum öyle deyince mecburen açıklamak zorunda kaldım,” diyor.

Sonra adam etrafına bakıyor. Gülümsüyor. Ama Deniz bizimkine bakıyor ve bizimkine gülümsüyor…

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

Azıcık Firar Eden Dışkı ve Tarak Uzmanlığı” için 10 Yorum Var

  1. Ne yazık ki öykünün sonunu getiremedim. Çok farklı bir anlatım tarzınız var. Anlatıdan daha çok fikir uçuşması, hatta laf salatası gibi olmuş. Henüz yazının yarısına dahi gelmeden başımın ağrıdığını hissettim. Kabalık ettiysem lütfen kusuruma bakmayın, belki de ben anlamayı becerememişimdir. Ama eleştirimi paylaşmak istedim çünkü eleştirinin gelişim için olmaza olmaz olduğuna inanıyorum.

  2. Olaylar ve anlam kopukluğu fazla metinde. Sanki aklınıza ne geldiyse o şekilde yazmış ve metni düzeltmeden göndermişsiniz. Dolayısıyla biz okuyucular sizin süzgeçten geçirmediğiniz düşünce akışınızı izlemişiz. :slight_smile:

  3. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Doğrudur. Bu aralar gerçek hayatımda biraz yoğun olduğum bir dönem. Ki bu bir bahane değil. Ben olsam o zaman yazma derdim. Ki bu aralar yazmamalıyım. Teşekkürler tekrardan. :slightly_smiling_face::slightly_smiling_face:

  4. Aksine, yazın. Daha çok yazın ki kelimeler kendini şekillendirsin.
    Unutmayın, hiçbir şey, yazmamak için bahane olmamalı.

  5. Katılıyorum. Zaten yazmak da gerçek hayatla başa çıkmanın bir yolu değil mi?
    Bence de yazın hatta daha çok yazın. Stephen King’in yazma üzerine olan kitabı Yazma Sanat’ını okumanızı tavsiye ederim eğer okumadıysanız. Ve tabii kendime de her gün hatırlattığım bir nokta var - okuyun/okuyalım bol bol.

    İyi günler