Öykü

Kanlı Domates

Annesinin karnından çıkarken, ebesi onu karyolanın demirlerine çarpmıştı. Bu yüzden sağ gözü sürekli solcu ve anarşist olduğunu insanlara belli etmek istiyormuş gibi etrafa bakardı. Hatta insanlar o gözü gördükleri zaman hemen kahverengi parkalarına sarılır ve ağızlarını, kanatlarını tamamıyla açan bir adet martıya dönüştürürlerdi. O da ilk başta bu durum için utanır ama sonra da insanların “Siyaset” denilen kavramda her zaman iktidarsız olduğunu hatırlayıp keyfinin ayaklarını uzatırdı.

Göbeğinin ve aklının mini etek giyen kat kat kasları vardı. Olur olmaz yerlerde olur olmaz şeyler yemek ister ve düşünürdü. Mesela bir kebapçıda sushi yemek ya da Kuzey Kutbu’na Afrika’dan kum getirmek gibi planlar kurardı ara sıra.

Olağanüstü müydü? Hayır, sadece olağanlığa karşı bir tavrı yoktu. Olağanın varlığına çok küçük yaşta dondurma yedirtmişti. Sonra üzerine buz gibi su içirip bademciklerini şişirmişti. O günden beri konuşmazlardı.

* * *

Babası çiftçiydi. Annesi ise ev işlerinin sadece kadınlara ait olduğuna dair salonda, mutfakta, banyoda ve oturma odasında protestolar yapar, mitingler düzenlerdi. Beş kardeştiler. En büyükleri oydu ve onu, beş yaşındayken “Bakamıyoruz ama bakılması gerek.” mantığıyla yetimhaneye vermişlerdi.

Her türlü düzenli uğraş ona sahip olmak ister ama tam sahip olacağı sırada onu kaybederdi. Bir aile kültürü görmemişti. Çoraplarını yatağın üstüne fırlatmak ya da odasına kadar sırt çantasını sürüklemek gibi düzenin genetiğini vücuda atan tohumları yoktu.

Düzensizdi. Ailesi yoktu. Kökü ya ordaydı. Ya da çoktan yanmıştı. Sürekli aynanın karşısına geçip kendini başaramadığı işler için tebrik ederdi. Hatta bazen ödül konuşmaları hazırlayıp bunları bulabildiği en alışıldık yerde sessizce okurdu.

Yirmi beş yaşındaydı. Okulu iki yıl önce bitmişti. Mimar Sinan’da sosyoloji okumuştu. Okula girerken tek hayali üniversitenin banklarında oturmaktı. -Tabii yetimhane şartları da vardı ama o kendini sadece banka oturmayla motive edebilmişti.- Bunu gerçekleştirebilecek çok fazla imkânı olmasına rağmen gerçekleştirmedi. Çünkü o kadar netin, doğrunun, yanlışın, deneme kitapçığının, göz kapamanın, göz kapayamamanın, renkli kalemlerin, uçlu kalemlerin, baş ağrılarının, uykuda matematik problemi çözebilme rüyalarının, ileride tıp okuyacakmış gibi çanta taşıma hareketlerinin, otobüste Müslüm Gürses dinlemenin ve daha bir sürü eylemin nedeni sadece o bankların üzerine oturmaktı. Bu kadar fazla olayın gerçekleşme süresi bir yılken son bulma süresinin bir saniye olmasını istemedi. Bu yüzden hiçbir zaman okulunun banklarına oturmadı.

Tek hayali bankın üzerine oturmak olunca ders çalışmasına ya da diğerleri gibi staj falan yapmasına gerek yoktu. Bu yüzden işsizliği gözlerinin altına, alnının üstüne ve hayatının göbek deliğine yapıştırdı. Ama bu yapışkanlığın sökülmesi gerekiyordu. Çünkü karnı sürekli gurulduyor, aklı kendisine bebek muamelesi yapıyordu. O da polislik sınavlarına hazırlanmaya başladı. Sınav sürecinde de bir restoranda garsonluk yaptı. Sınavları kazandı ve bir karakola amir olarak atandı.

Amirliğinin ilk günü kendine bir pastaneden çikolatalı kurabiyeler aldı. Çikolatayı ya da kurabiyeyi sevdiğinden değil sevmediğinden. Sevmediği şeyleri yemeyi çok seviyordu. Çünkü sevmediği şeyleri neden sevmediğine dair yeni şeyler keşfediyordu ve eğer beyninin damarları biraz daha kıvrımlı ve sık olsaydı Mars’ta, sokakta, hastanede, evde veya doğaüstü mekânlarda bir adet keşifçi olabilirdi.

Yeni şeyler öğrenmeyi, yeni olanlara çömez muamelesi yapıp aslında onlara hayran olduğunu belli etmeyi ve yeniliğin beyaz sakallarını devrim adına tıraş etmeyi çok seviyordu. -Evet, sağ gözüne rağmen.-

Amir olarak görevleri ise insanları dinleme terapistliği, onları gözlemleme metotları ve onların söylediklerini şikayet, ilan, çözülmesi gereken olay, az önemli olay, çok önemli olay, can sıkıntısı olayı, belli bir kesime heyecan yaratma eylemleri, yine belli bir kesimin ruhsal gözünü morartma hareketleri olarak kendi beyninde ve gerekli evraklarda daha resmî adlarla isimlendiriyordu.

Tabii bir de sağ gözü vardı. Ama artık onun varlığının getirdiği bütün etkilere/etkinliklere alışmıştı.

* * *

İşe başladıktan ve toprağa cemre klişesi düştükten on dakika sonra -mecazi on dakika- televizyonda ve diğer bütün teknolojik aletlerin habersel uygulamalarının ekranında bir haber yayınlandı.

Haberde bolca yazı ve birkaç tane çiftliğin fotoğrafı vardı. Teknolojik aletlerdeki haber ise şöyleydi:

Yaklaşık iki buçuk aydır ülkenin çeşitli şehirlerinin çiftlik tarlalarında garip bir olay tekrarlanmakta. Peki bu olay ne olabilir? Bu olay hangi şehirlerde yaşanmakta? Neden böyle bir olay yaşandı? Araştırmacılar ve emniyet müdürlüğü bu olay hakkında nasıl bir açıklama yaptı? Olayın merakla beklenen detayları neler? Bütün detaylar haberin devamında. Haberin devamı için tıklayın.”

Haberin devamına tıklıyoruz:

“Yaklaşık iki buçuk aydır ülkenin çeşitli şehirlerinin çiftlik tarlalarında garip bir olay tekrarlanmakta. Peki bu olay ne olabilir? Bu olay hangi şehirlerde yaşanmakta? Neden böyle bir olay yaşandı? Araştırmacılar ve emniyet müdürlüğü bu olay hakkında nasıl bir açıklama yaptı? Olayın merakla beklenen detayları neler? Bütün detaylar haberimizde.

Yaklaşık iki buçuk aydır ülkenin çeşitli şehirlerinin çiftlik tarlalarında garip bir olay tekrarlanmakta. Bu olayın başlangıcı iki buçuk ay önce Kırıkkale’de yaşayan Mehmet Ö.’nin çiftlik tarlasında gerçekleşti. Mehmet Ö. çiftliğinde buğdayları biçerken buğdayların arasında bir adamı yatay pozisyonda gördü. (A.Z.) Daha sonra adamın yanına gitti ve adamın kafasında bir not buldu. Notta:

‘KORKMA. SENİN, BENİM VE BÜTÜN KEKEME İNSANLARIN VARLIĞI İÇİN YAPTIK BUNU. BİZLERİ FARK ETTİRMEK, TOPLUMDA BİR DEĞERİMİZ OLDUĞUNU GÖSTERMEK İÇİN. AYAK BAŞ PARMAĞI DEĞİL. FARKINDALIĞI ARTTIRMAK İSTEYEN BİR GRUP PSİKOLOG. SELAMETLE.’ Yazıyordu.

Notu adamın kafasından aldıktan sonra A.Z. kendine geldi ve büyük bir çığlık atarak sol ayağına sarıldı. A.Z. hemen ayakkabısını çıkardı ve ayak baş parmağının kesilmiş olduğunu gördü. Daha sonra Mehmet Ö. polisleri aradı ve durumu ihbar ettiler. Fakat bu olaydan iki hafta sonra bu olaya benzer bir olay daha Denizli’ de Kadir U.’nun çiftliğinde gerçekleşti. Ardından iki buçuk ay boyunca farklı farklı şehirlerde bu tarz olaylar aynı notla ve yine kekeme insanların baş ayak parmaklarının kesilmesiyle gerçekleşmeye devam etti. Emniyet görevlileri ve birçok araştırmacı bu olayı araştırıyorlar. Yeni gelişmeler olursa haber sitemizden ulaşabilirsiniz.”

* * *

Bu haberin varlığı onu da şaşırttıktan sonra herkes tarafından yutuldu. Sadece Deniz dışında. Deniz kekemeydi. Onun çalıştığı karakolda çaycılık yapıyordu. Her an kendini sapsarı bir tarlada çığlık atarak bulabilirdi. Korkuyordu. Sol ayak baş parmağı için, farkındalığına adını bile tam söyleyemediği mesleğe sahip insanlar yüzünden sahip olacağı için, sarıya karşı bir fobisi olduğu için, çiftçilerden nefret ettiği için ve daha bir sürü sebep yüzünden korkuyordu. Çayları dağıttıktan sonra hep çay odasına gidip ağlıyordu. Şansız ve kadersiz bir çocuktu Deniz.

Üstelik dünyaya gelmesi kimse için yük yaratmamıştı. Tam tersine dünya onun yükü olmuştu. Sırtında topaklanan, aklını kurcalayan ve vücudunun bütün dolaşım sistemini saçma sapan bir tahterevalliye çeviren bu yükle yıllardır yaşıyordu zaten. Bir de bu korku bedenine iyice kilo aldırmış ve artık kemiklerinin isyan bayrağını çekmesine neden olmuştu.

Eğlencesi yoktu. Hatta dünyaya sadece nefes almak ve karnını doyurmak için geldiğini düşünürdü ara sıra. Cadı gibi gülüp öküz gibi içmek isterdi. Ama hem cadı hem de öküz olabilmesi için doğaüstü olayların yaşanmasına ihtiyacı vardı. Oysa o, bir kelimeyi bile söylemesi için dünyanın mevsimlerinin değişmesi veya tırtılların renkli kanatlı kelebeklere dönüşmesi gerekiyordu. Fakat doğaüstü olan şey zaman beklemezdi. Birden olur birden biterdi.

Belki bu kadar anlamsız olmasaydı ya da “Anlam” denilen kavram hayat için bu kadar önemli olmasaydı doğa, kader, kutsal güç, topak ana, melekler ya da paranormal canlılar ona acır ve yaşamasına izin verirlerdi.

Ama bir anlamı yoktu. Yaşaması için bir sebep de yoktu. Varlığı, kendi varlığına, kendi varlığının varlığına ve kendi varlığının varlığının varlığına yüktü. Evet, ölmüştü. Sarı bir tarlada. Baş parmağı kesildiği için değil -baş parmağı kesildi, evet.- sadece sarıdan aşırı derecede korkup kalp krizi geçirdi için. Üstelik kafasında yine aynı notla. Cesedinin bulunduğu çiftliğin sahibi polisleri arayarak durumu anlatmıştı ve ölümü o şekilde tescillenmişti.

En azından – eğer varsa- bir ruh hem anlamsızlıktan hem de kendini sebepsiz yere besleme ihtiyacından kurtulmuştu.

Karakoldaki bütün amirler bu olayı önemsediler, düşündüler ve araştırdılar. Ama hiçbirisi yas tutmadı. Ağlamadı. Hatta oluşmuş/oluşturulmuş bir kekeme farkındalığı bile yoktu Deniz’e karşı. Sadece bu olay ülkenin gündemini evrimleştiren bir olaydı ve olayın gerçekleşmesinde kullanılan kurban belirli bir zaman öncesine kadar onlara çay dağıtıyordu. Yoksa kim bilir Deniz’in isminin Deniz olduğunu.

* * *

Bu olaydan bir ay sonra onun amir masasının önüne bir kargo geldi. Daha doğrusu bir paket. Paket, beş yaşındaki bir çocuğun boyuyla ikizdi ve bir bina maketi gibiydi. O kadar insancıldı ki eğer hep beraber açılırsa insanlığını diğerlerine bulaştırabilir diye düşündüler. Bu yüzden paketin etrafına kocaman bir çember gibi dizilip, hep beraber açtılar.

İçinde kasa kasa ezilmiş, suyu çıkmış domatesler ve bir tane mektup zarfı vardı. Zarfın üstü domates yüzünden pislenmişti. Ama o görüntüsü çok güzeldi. Paket ona geldiği için zarfı ona vermek yerine içlerinden biri aldı ve bağırarak okumaya başladı:

“Sevgili, insan

Adını bilmiyorum. Toplu bir şekilde yazdım bu mektubu. Yani bu mektup senin gibi başka insanlarda da var.

Aslında sana ‘Sevgili’ diye hitap etmem çok doğru değil. Çünkü bu bir intikam mektubu. Neyin mi intikamı? Senin ya da senin yakınlarının benim elimden aldığın emeğin intikamı. Evet, emek hırsızısın ya da emek hırsızı olan biriyle kan bağın var. Baban, kardeşin, amcan, kuzenin ya da adını bilmediğim diğer akraba terimlerini hatırla ve içlerinden çiftçi olanı bul. İşte o çiftçi veya sen olan çiftçi, çiftliğine traktör aldı. El gücünü unuttu. Toplumu sınıflaştırdı. Toprağı piramitlerin kademelerine böldü. Senin veya akrabalarının yüzünden ben aç kaldım. Traktör almadım çünkü emeğimle elimle çalışmak istedim. Malım kıymetli olsun istedim, çabuk ulaşılır olsun istemedim. Sen/siz para kazanmak için çalıştın(ız) ben ise karnımı doyurmak için. İkisi de aynı şey değildi. Ben azla da geçirebilirdim ama sen/siz fazlasını istedin(iz). Makineler soktun(uz), ilaçlar kullandın(ız)… Sırf daha fazlası için doğayı mahvettin(iz). Milyonlarca insan o makineler yüzünden işsiz kaldı. Milyonlarca insan o makineler yüzünden göç etti. İşte bu mektup bunun intikamı.

Peki ben ne yaptım? Senin/sizin yakınının/yakınlarınızın ayak baş parmağını aldım ve onun kanıyla sana/size domates yetiştirdim. Yakının/yakınlarınızın üstünden sana/size acı çektirmek istedim. O domatesleri gördükçe doğayı, hayatı mahvolan milyonlarca insanı ve sıkış tepiş yaşan insanları hatırlamanı(zı) istedim. Doğa bu kadar bolken kendimizi teknolojinin, sınavın, egzoz dumanlarının, platform topuklu ayakkabıların içerisine neden sıkıştırdığımızı sorgulamanı(zı) istedim. Umarım başarılı olmuşumdur.

Psikologları ve kekeme insanları neden kullandığımı soracaksın(ız). Çünkü biz de bir grup kekeme çiftçiyiz. Ve buna da gerçekten dikkat çekmek istedik. Psikologlar ise yalandı. Olayı tamamıyla üzerimizden atmak ve olayın pusulasının ibrelerini başka bir tarafa çekmek için onları kullandık.

Ayrıca kekeme yakınlarınızı bulabilmek için sizi takip ettik ve araştırdık. -Tabii ki zor oldu. Hem de çok zor. Ama emin ol etrafında gördüğün her on adamdan beşinin bizimle bağlantısı var. Güçlü değiliz. Sadece iletişim mekanizmamız yüksek.- Sonra da kekeme akrabalarınızı bulduk. Onları kimsenin olmadığı bir vakitte bayıltıp ayak baş parmaklarını kestik ve karşılaştığımız en yakın çiftliğin sahasına bırakıverdik. Çiftliğe bırakmamız tabii ki istemliydi.

Son olarak umarım doğaya/kekemelere bir ayak baş parmağı kadar değer verebilirsiniz ve bizi hiçbir zaman bulamayacaksınız. Selametle.

GERÇEK EMEKÇİLER”

Ardından her biri cin görmüş gibi ona baktılar. Kimse hiçbir şey anlamadı. Deniz onun yüzünden ölmüştü. Onun babası yüzünden. Tutuklanması gerekli miydi? Gerçek emekçiler kimdi? Hepsi, her biri çok saçmaydı. Anlayamadı. Diğerlerine ve kendine hiçbir şey söyleyemedi. Nereden biliyorlardı bütün bu şeyleri? Nasıl bir açıklama yapması gerekiyordu? Açıklama yapması gerekiyor muydu? Ne olması gerekiyordu? İnanmalı mıydı? Şaka mıydı bu yaşananlar? Gözünün varlığına ve etkilerine alışıktı zaten bir de böyle bir şeye ne gerek vardı? Anlayamadılar.

İşte orada bitti bu öykü.

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.