Öykü

Severek An

Hakikatin perdesine vuran ışığın aslı astarı sorgulanmaz; kovuğun gizinden sual olunmaz. Zaman ki yitip giden nefes; zaman ki her dem çağıldayan pınar; çorak toprakları kavuran güneş de o, bir balığın pullarındaki ebemkuşaklarının kuyruğu da. Heyhat usulca soluklanıyor, katlanıyor, kıvrılıyor; evvelini unutuyor kalbur içinde saman oluveriyor. Sırtlanıp hayali bir hamal tarafından; kapkara ve haşmetli bir ata yem oluyor. At samanı çiğnedikçe sonsuzluğun kıyısındaki arazide koştuğu ve koştuğu kaçak düşe varıyor. Zamanın aslını yutuverdiğinden habersiz özgür ve vahşi kişnemeleriyle, yeni bir evrene koşumlanıyor.

Bir zamanlar başka bir diyarda, tavşan donuna girmiş bir gözbağcı tarafından kumpasa getirilen yanardağdan olma bir vadiye varıyor. Morphou Vadisi gibisi Topugan’da görülmemiş daha evvel. Hoş Topugan dahi yeni yeni şekillenmekte… Siyah at toprağın çatlamış yüzünü yıkamaya niyetlenen nehirleri takip ediyor, bitmek bilmez yolu aştıkça beliren efsun karşısında büyüleniyor. Yerkürenin bağrını delen yarığa doğru koşuyor ve o an bir familyanın dört kolunda kıpırdanıyor atlılar.

Bekledikleri şeyi kontrol ettikleri aşikar. Atın tüm heybeti ve zarafetiyle uçuruma doğru ilerleyişini içlerinden biri izlemekte. Diğerleriyse gökte çığlıklar atan bir karganın kanadından düşen tüye odaklanmış halde. Tüy, dönerek usulca salınıyor, güneşin kavurduğu çölü aşıp toprağın izlerini havada çiziktiriyor. Parlak görüntüsü ve incecik kavisli ucuyla hokkasını bulmuş lakin mürekkebini arayan bir diviti andırıyor.

Raks ederken tüy, tüm boşluğu kara atın canhıraş bağırışı dolduruyor. Kovuğun kendine ait kısmında hayat ağacında kapana kısılan Ölüm’ün kör gözlerinden yaşlar boşanıyor. İlk adım böyle atılıyor; kaosun kendilerini bulacağını anlayan Mahşer’in Atlıları ağacı viran etme planlarına bilmem kaçıncı kere başlıyor. Tüm bu denkleşmeler yürekleri ve zihinleri birbirine dolanmış Modrý ve Cervená’yı buluyor…

* * *

Kovuktaki Gizler – Zanaatkârın Mahareti

Modrý siyah demir kapıyı üç kere tıklattı. Hanın kendine has nem ve küften oluşan kokusu ciğerlerini yorarken sabırla beklemeye devam etti. Çıktığı dik merdivenleri gerisin geri biri geliyor mu diye gözlerken; Usta Laska’nın yumuşak huylu bakışları, kapının gözetleme camının üzerindeki sürgünün çekilmesiyle karşısında belirdi.

“Modrý! Hangi rüzgâr attı seni buralara çocuk? Çoktur bu kapıları aşındırmamıştın. Bir derdin tasan yok ya?” diye sordu. Cümleleri ahenksiz bir merak içerisinde sıralanırken kapının ardındaki sürgülerin itilip kakılma sesleri de hanın duvarlarında yankılanmaktaydı.

Morphou Vadisinin dik yamaçlarında konuşlanan kaleden çok daha iyi korunan bu hanın her bölmesi, zanaat erbabı kimselerce kullanılmaktaydı. Modrý’nin demir kapıdan geçip de içeri girdiği bu oda, hanın sol kanadının son katında yer almaktaydı. İki küçük odacıktan oluşmasına rağmen burayı korumak adına handaki en yüksek güvenlik önlemleri alınmıştı.

Usta Laska’nın tıraşlanmış kafası ve tehditkar bir ifadeye bürünmüş yuvarlak yüzü kapıyı tekrar kapatmadan evvel dışarı uzandığında, Modrý bir kahkaha patlattı. Karşısındaki devasa adamın yeteneği ile temkinlilik hali aynı kapta yoğrulmuş gibiydi. Laska arkasına döndüğünde safiyane bir tavırla ellerini havaya kaldırdı. Arkasında kapının kıyısındaki bir ışık huzmesinde birkaç olağandışı kıpırtı oynaştı.

“Usta, her geçen gün daha da pimpirikli bir hale bürünüyorsun. Belli ki efsunun köklendikçe korkuların da büyüyor,” dedi genç adam. Sonsuza çıkar gibi tırmandığı merdivenler ve basık hava terlemesine sebep olmuş; gün ışığıyla hepten sarıya çalan saçlarından bir tutam, alnına düşüvermişti. Camın kıyısına dalıp giden yeşil bakışlarında saklamak istediği çok fazla giz vardı.

Usta Laska daimi temiz yürekliliğiyle içten tebessümünü bahşetti genç adama. Küçük bakır kabında kaynayan suyu aralarındaki ahşap masaya koyarken tutuk sesiyle konuştu. “Modrý eyleme beni. Ne derdin varsa söyle bakalım. Mistroteck Efendi az evvel çıktı. Oğlu olmam bir şeyi değiştirmiyor biliyorsun. Epey görev verdi de gitti, işim başımdan aşkın.”

“Tüh, onu da görme umudundaydım. Tamam Laska, konuyu hiç uzatmayacağım. Bana lazım gelen bir anahtar var. Lakin öte diyarlardaki bir kapıyı açması gerek,” Usta Laska eski dostunun şaka yaptığından emin bir şekilde gülmeye başladı. Her gülüşünde henüz yeterli iriliğe kavuşamamış göbeği hoplamaktaydı. Modrý’nin suratından karmaşık bir his silsilesi gelip geçti.

Usta için endişelenmekteydi; belki demir kapının arkasında Mistroteck Efendi yoktu lakin yalnız da değillerdi. Laska’yı tedirgin etmeden alması gereken bilgiye ve yardıma en hızlı şekilde ulaşmak istemekteydi. Gölgenin sinsiliğinde onları dinleyen Jasanovy ve Maslina’yı görmese de, nefeslerini bir ucu kıvrık kulağının gerisinde ısrarla işitmekteydi.

“Çocuk adam, gündüz düşü mü görüyorsun. Peyote özü mü içtin gelirken ne yaptın? Nereden çıktı öte diyarlar, kapılar, anahtarlar?” derken keyifle sırıtmaktaydı. Genç dostunun, Morphou’ya bağlanan çöldeki bir kaktüsün suyundan yapılan hayli kuvvetli bir içecek olan Peyote tükettiğine emindi. Modrý’nin büyüyen gözlerine odaklandığında az önceki tavrı değişmişti.

Demir kapının kıyısındaki menteşelerin ucundan yere düşen kılıç gölgesiyle hızlanması gerektiğini anlayan Modrý, tedirgince konuşmaya devam etti. “Usta Laska azıcık bile şaka yapmıyorum. Sana durumun vahametini dürüstçe anlatmak gerekli belki de. Beş gece öncesine kadar hep bahsi geçen lakin gerçekliği kanıtlanamayan öte diyarlarla ilgili ben de sen gibi düşünürdüm. Lakin benden çalıp hiç bilmediğim bir yere götürdükleri, tüm yaşamım Cervená’m,” dedi usulca.

Titreyen sesine aldırmadan ustayı izlemeye devam etti. Sağ eli havalandı bir yıl evvel babası Mistroteck Efendi tarafından işlenen yüzüğü göstermekteydi Modrý. Laska’nın daima şaşkın ve şefkatle bakan gözlerine usulca merak yerleşti. Hiç görmediği bir şeye şahitlik eden herkesin hissettiği o anı yaşamaktaydı.

Sl’ub törenine özel hazırlanan bu yüzüğün çiftini de babası yapmıştı elbette. Bu yüzükler yaşam boyu bağlılığı ifade eden büyü dokumalarıyla işlenirdi. Dokumalar tıpkı zihinlerinde olduğu gibi sevgililerin ömürlerini de birbirine dikerdi. Zihinleri bir işleyen kimselere pek az rastlanırdı; bundan sebeptir ki Sl’ub töreni çok fazla yaşayanın şahitlik ettiği bir ritüel değildi.

Usta Laska bizzat kendisi takdim etmişti yüzüklerin sonsuz bağlarını. Nasıl olmuştu tüm bunlar? İşlemeler yerinde durmasına rağmen büyü bağlarının uzayıp gittiği gözle görülmekteydi. Ardından bir anda havada öylece kesilmekteydi. Eskiden bağı takip ederek sevdiğine ulaşabilen Modrý için artık Cervená’nın dönülmez bir kayıp olduğu aşikârdı. Usta Laska’nın kafasını karıştıran tek etmen, ölüm sırasında olması gerektiği gibi büyünün bozunmaması olmuştu. Cervená hâlâ bir yerlerde yaşıyor olmalıydı.

“Bu nasıl oldu Modrý?” dedi Laska korkuyla. Başlarına gelenin ölüm olmasını dilerdi. Bağların tamamen yok oluşunu görmüş olmak ona sığınacağı bir gerçek verirdi. Geri kalan ihtimallerden korkmaktaydı. Öte diyarlar hakkında işittiği ne varsa korkutucu şeylerdi. Cervená’nın başına her ne gelmiş olursa olsun tekinsiz bir iş olduğu belliydi.

“Usta Laska sana bunu anlatamam. Bana güven ve yardımını esirgeme ne olursun. Bağı takip ettim, hayli gittikten çölü aştıktan sonra Třikrásné’de son buldu. Neydi onların adı, hani üç küçük tepecik gibi olan,” aradığı kelimeyi bulmaya çalışırken Usta Laska korkuyla fısıldadı “Peri bacaları…”

“Evet, işte orasıydı Usta. Tepenin tam ortasında duranın önünde kesiliverdi bağ zaten sonra bu hale geldi ya. Gideceğim yeri bilmesem de kapının nerede olduğunu biliyorum. Bana yardım eder misin? Bir anahtar yapar mısın? Ne istersen veririm Usta Laska. Biliyorum Sl’ub Ritüeli için yaptıklarınızdan sonra bir daha bir şey istememem gerek ama mecburum,” derken gözlerinin kıyısındaki çizgiler çektiği acıyı haykırırcasına birbirine geçmişti.

Sl’ub Ritüeli sırasında yaşadıkları olaylar artık devede kulak kalmaktaydı. Modrý, Maslina’nın inatla kılıcını bir sarkaç gibi sallayarak oluşturduğu gölgeyi gördüğünde süresinin azaldığını anlamıştı. “Evlat biz ne yapabiliriz ki? Elimdeki hiçbir mücevher başka bir diyara kapı açmaz. Babamın efsununun da bir sınırı var. İkimiz bir olsak dahi yetmez. Ne dilediğini ya da istediğini biliyor musun sahiden? Peri bacalarının yakınına kadar gidip sağ gelebilmiş olman bile mucize…” dediğinde söylediklerinin her bir kelimesine canı gönülden inandığı belliydi.

Modrý batmamakta direnen güneşin yüzünde oluşturduğu ter damlacıklarını, kızıl toprağa bulanmış gömleğinin yenine sildi. Büyük bir arbede atlattığını tahmin etti Usta Laska. Burada olmasına sevinse de onu dışarıya bırakmamaya karar vermişti. Peyote’nin etkisi geçmeden onu gönderemezdi. Cervená için artık çok geçti.

“Nasıl yaptığımı sorgulamama şartıyla sana ne yaptığımı anlatacağım,” yaptığına hâlâ inanamamanın heyecanıyla konuşmaya devam etti Modrý. “Üç Güzellerin kalbini çaldım Laska! Kapının tam da o kalbin üzerinde olduğuna eminim. Sen de buraya bir anahtar yapacaksın, işte bu taştan…” diye tamamladı lafını hevesle. Her nasılsa ustanın kendisini sorgulamayacağına gerçekten inanmıştı. Fakat Usta Laska son derece korkunç bir iç çekişle bol gıcırtılı sandalyesine bıraktı kendini.

Saçsız başını tuttu zanaatkar elleri; acı içerisinde baktı Modrý’e. Onun düştüğü durumun ötesinde kendi haline de yanmaktaydı. “Ne yaptım dedin?” diye yineledi sadece. Genç adam yaptığının bunca kötü bir şey olduğunu düşünmez bir edayla yanıtladı ustayı. “Třikrásné’nin kalbini çaldım, işte burada,” dedikten sonra göğsünün iç cebine uzandı; siyah bir kesenin içinden çıkardığı bezelye büyüklüğündeki kızıl tüf taşı, odada arzı endam etti.

Usta Laska’nın seğiren gözü duyduğu şaşkınlığın ya da Peri Bacası’nda yaşayan mahlukattan korkusunun ötesinde bir hayranlıkla dolup taştı. Elini uzattı fakat dokunup zarar vermekten korkan bir halde havada salındı parmakları. “Yaşarken böyle bir şey görebileceğimi düşünmemiştim. Evlat sen bunu nasıl yaptın?” diye mırıldandı. Aynı anda da parmaklarını taşı okşar gibi havada gezdirmekteydi.

“Usta sormayacaksın dedik ya işte. Şimdi, anahtarı yapacak mısın?” diye sorduğu sırada gölgelerdeki Jasonovy’nin fısıltısını kulağında işitti: “Yüzüğü kullanmasını söylemeyi unutma, bacanın yüreği kadar bu da mühim…” Maslina’nın korkutucu tavrının yerine bir bilge edasındaki adamın her zaman onunla iletişim kurmasını tercih ederdi. Lakin Maslina buna mümkün mertebe izin vermemekteydi; sadece kendisine güvenen bir kadındı.

“Ritüel yüzüğümü de kullanırsak onun bulunduğu diyara varabilirim. Efsunları bağlılıktan dokundu neticede,” dediğinde Laska hızla onu yanıtladı. Şüpheci bakışları üzerindeydi “Burada ihtimallerden bahseder bir halin yok. Nasıl bu kadar eminsin Modrý? Bana söyleyebilirsin,” derken arkasındaki kasaya döndü.

Rafları karıştırdığını gören Modrý ona yardım edeceğine inanmaktaydı bundan sebeptir ki rahatça konuşmaya devam etti. “Ben düşündüm, bilirsin bu tarz çıkarımlar yapmayı severim,” söyledikleri doğruydu. Lakin bu çıkarımların her bir aşaması da düşünme sırasında gözlenirdi. Modrý’nin keskin doğrulara varan zekası farklı kulvarda yer alırdı, orada tereddütlere hiç yer olmazdı. Tıpkı o anda olduğu gibi.

Usta Laska “Modrý kenara çekil,” dedikten sonra birden kapının kirişlere bağlandığı karanlığa doğru elindeki tahta kutuyu açtı ve tılsımlı sözleri mırıldanmaya başladı. Tahta kutunun içinden yayılan karanlık etrafı kaplarken gölgenin gizinden çıkan Jasonovy ve Maslina odanın ortasında kalakaldılar. Karanlık Maslina’nın derin kılıç darbeleri karşısında hafifçe bölünmekteydi. Jasonovy ise o sırada yayından çıkan oklarla kendi etraflarına bir çember çizmekle meşguldü.

Maslina kendini savunmaya çalışırken bir yandan da söylenmekteydi. “Sana demiştim zor kullanarak halletmemiz gerektiği ortadaydı. Modrý’i dinlememeliydik, aptallık ettik.” Karanlığın ışıması onlara yaklaştıkça okların ardına sığınarak korundular. Maslina kılıcını gelişigüzel havaya savururken ışıma yerine hedef aldığı artık Laska’nın kendisiydi. Laska korkusuzca ilerlemeye devam etti. Etraflarında karanlıktan dokunmuş bir örümcek ağı yaratmaktaydı sanki. Efsunu mırıldanışı gözlerinin arkasında gizlenen erk sahibi kimseyi ortaya koymaktaydı.

Masum, çaresiz ya da kimseye zararı dokunmayacak gibi görünen bu adamın hali aslında gücün dinginliğine erişmiş olmasıyla alakalıydı. Modrý bunu anladı anlamasına lakin onu düşürdüğü durumdan kurtarmak için ne yapması gerektiğini bir türlü kestiremedi. Bir yandan da Maslina’nın çığlıklarını işitmemeye çalışmaktaydı.

“Usta Laska dur, her şeyi anlatacağım dur zaten onları hapsettin sayılır. İşler çığırından çıkmadan bekle de konuşayım,” dedi genç adam. Endişesi alnındaki kırışıklara yapışmış, sözlerine eşlik etmekteydi. Laska bir uzman edasıyla etraflarına doladığı büyük patlamadan kalma ışımanın kalıntılarını gözledi. Nitekim tamamladığına inandığında mistik fısıltılarını kesti ve kutuyu kapattı. “Bunlar kim Modrý? Tek bildiğim buraya girdiğinden beri olağandışı bir tehdit hissettiğim ve içimdeki savaş arzusunu bastıramadığım.”

Usta Laska’nın aniden gelişen tespitiyle Jasonovy gülmeye başladı. “Basit bir mücevher ustasından yardım isteyeceğiz sanıyordum Modrý. Bizi tuzağa düşürmek mi istedin acaba?” diye sordu ardından. Geleceğe dair verdiği hükümlerin kendisini gerçekleştirmesine inanılsa da bu büyük bir açmazdı aslında. Lakin yine haklı olduğu da kaçınılmazdı.

Modrý kahkaha attıktan sonra Laska’ya sarıldı. “Ne gerçek ne yalan Sayın Haberci, bundandır ki gerçekleşene kadar tespiti imkansız oldu,” dedi Modrý hınç ve zafer dolu bir gülümseyişle. Usta Laska kafası karışmış bir halde karşısındakilere bakmaktaydı. Genç arkadaşı lafı uzatmaksızın konuşmaya başladı.

“Usta sana anlattıklarımın büyük bir kısmı doğruydu. Şimdi eksikleri tamamlama vakti. Her şey bu ikili ve onlarla birlikte gelen diğer ikilinin hayatımıza girmesiyle başladı. Bizim evrenimizde adları sanları bilinmez, başka diyarlarda Mahşerin Dört Atlısı olarak anılmaktalarmış. Bunlar kıyamet alametlerini sırtlarında taşıyıp diyarlara mahşeri getiren dört yaratık senin anlayacağın. Bizim dünyamıza mahşer de kıyamet de ortak; sanırım bu sebeple buraya kaçtılar,” dedi kendi çıkarımlarını ekleyerek.

Usta Laska hâlâ ne olduğunu algılayamamış halde onlara bakmaktaydı. “Hayat Ağacı dedikleri ve bir tanrıça olduğunu düşündüğüm biri tarafından doğurulmuşlar. Tüm görevleri ona hizmet etmek ve kaostan doğan dengeyi bulmayı sağlamakmış. Neyse gel zaman git zaman bakmışlar bu kaos onları da vuracak kaçmaya karar vermişler.”

Usta Laska ahşap sandalyesine oturmuş anlatılan hikâyeyi oktan karanlığın ortasında absürt bir pozisyonda karanlığa temas etmemeye gayret eden ikiliden gözlerini ayırmadan dinlemekteydi. Mahşerin Dört Atlısı terimini duymasa da önsezilerinin ona aktardığı kadarını hissetmekteydi. Keza yaklaşan tehlikeyi de öngörmekteydi. Třikrásné’nin içindeki melun iblisler uyanmıştı. Kalbin peşi sıra geleceklerini tahmin etmek güç değildi.

“Tüm yollar nedense Topugan’a çıkmış ve işte buradalar. Her neyse bunlardan ikisi Kıtlık ve Ölüm Atlıları, yanımdakilerden kaçarken nasıl başardılarsa Cervená’yı da yanlarında başka bir dünyaya götürdüler. Sonrasında Üç Güzeller’den kalbi tek başıma alamazdım; üçümüz birlikte çaldık. Tamamlanamayan kıyametin iki farklı evrene yayılması başlarını büyük derde sokacak. Onları Topugan’a geri getirmeye çalışıyoruz,” diye konuşmaya devam etti Modrý.

Usta Laska bakışlarını arkadaşına dikti bir yandan da kafasında sürüp giden düşünce akışında bir çıkış aramaya devam etti. “Anlattıklarını tam olarak algılayabildiğimi iddia etmeyeceğim evlat. Çok fazla kafamı karıştıran iş çeviriyorsunuz. Sezilerime güvendiğimde tehditleri algılayabiliyorum. Gittikleri diyarda kıyamet mi başladı yani? Ya da hepsi birlikte buradayken başımıza ne gelebilir? Tüm bunları düşünerek hareket ettiğine nedense inanmıyorum. Tek derdin sevgilini kurtarmak gibi hissediyorum?”

Modrý’nin konuşmasına fırsat vermeden Jasonovy’nin derinlerden gelen sesi odayı doldurdu. “Yaklaşımını sevdim Laska, sizler için endişeye mahal yok. Yoldaşlarımızın kaçtıkları evren ile burası arasındaki kapıyı bizlerin efsunu açtı. Herhangi bir mistik bağlantı yok sadece vadiye benzer topografyaya sahip bir yere gittiler. Bizler Hayat Ağacı’nın seçilimiyle kıyameti yankılarız. Onun onayı ve gücü olmadan bunu yapamayız. Bu sebeple ne size ne de diğer diyara bir zararımız dokunmayacaktır. Fakat ağacın hükmü için bir şey diyemem, o zaman işler değişebilir.”

Usta Laska karşısındaki sivri yüzlü adamı dinlerken ansızın irkildi. Hanın kapısından içeri süzülen tüf iblislerinin homurtuları kulaklarına dolarken “Kahretsin! Buraya geldiler bile. Sen! Kılıcını bana verir misin?” Maslina’ya doğru elini uzattı. Kadın rahatsız duruşuna rağmen kin kusarcasına bağrındı “Ne münasebet! Versem de bu yükü kaldırman mümkün değil ölümlü,” dedikten sonra gülmeye başladı.

Jasonovy kıs kıs gülerek arkadaşını cevapladı “Burası düşündüğümüz gibi işleyen bir yer değil Maslina. Neyse benim oklarımdan birini alabilirsiniz Usta. Sanırım ne yapacağınızı biliyorum.” Aralarındaki sözsüz anlaşma gereği olsa gerek tam da Haberci’nin düşündüklerini uygulamaya geçti Usta Laska. Tüf iblislerinin rüzgârda dalgalanan yankılarını artık odadaki herkes duymaktaydı.

Okun ucunu kutudaki karanlığa batırıp havaya bir şeyler çiziktirmeye başlayan Laska az evvel yaptığı bağlayıcı efsunu çözmeye çabalamaktaydı. Onun bir nevi barış sözleşmesi yaptığını bilen Jasonovy Laska’yı sessizce onaylamaktaydı. Etraflarındaki örtüden kurtuldukları sırada iblislerin uğultuları çok yakınlarına varmıştı.

“Modrý, Mistroteck Efendi inziva inine gitti. Orayı biliyor olmalısın. Kalbi ona götür ve yüzüğü, ben bu iblisleri oyalamaya çalışacağım. Kalbin burada olmadığını anladıklarında peşiniz sıra geleceklerdir. Sizinle orada buluşuruz,” dediği sırada kapı zorlanmaya başlanmıştı. Pencereyi indiren Laska’nın mırıltılarıyla pervazdan aşağı doğru taşlardan örülmüş bir merdiven belirdi.

Maslina savaşı arzulayan bir tavırla Jasonovy ve Modrý’ye döndü ve konuşmaya başladı. “Kılıcımı ona vermeyeceğim dedim fakat kullanmaktan kaçınacak değilim. Hele de böyle bir fırsat bulmuşken. Siz gidin biz arkanızdan geliriz,” dediğinde Modrý Usta Laska ve kadına bakmaktaydı. İkisi de vahşi bir çığlığın peşinde sürüklenir gibiydi. Jasonovy onu merdivene doğru iterken kapı kırılmak üzereydi. Modrý’nin son gördüğü Üç Güzeller’i mesken edinmiş tüf iblislerinin kızıl kumla karışık alevli görünümüydü. Taşları öğütürcesine çıkardıkları gıcırtı uzun bir mühlet kulaklarından silinmeyecekti.

* * *

“Severek An,” dedi Jasonovy olmadık bir anda. Modrý onun gelecekten bildiri yapan bu hallerine bir haftanın sonunda az da olsa alışmış sayılırdı. “Ne demek istediğini anlamadım?” diye yanıtladı onu. Haberci’nin anlaşılmak için değil anlatabilmek için tüm görülerini duyurduğunu ikisi de bilmekteydi. “Usta Laska’nın yeteneğinin isminden geldiğini biliyor muydun? Asıl güce sahip olan babasıymış gibi davranıyor. Muhteşem bir kamuflaj şekli sahiden,” dediğinde geceyi etrafındaki kurbağaların sesi doldurmuştu.

Handan ayrılalı iki gün geçmişti. Mistroteck Efendi’ye ulaşmayı bir türlü başaramamışlardı. İne gittiklerinde çırak onları başka bir hana yönlendirmişti. Jasanovy’nin o vakit görüp bildiği tüm bu süregelen rotanın aslında Laska’nın planı olduğuydu. “Seni korumayı neden bu kadar istediğini anlayamıyorum sadece. Hem bize hem de Topugan’a karşı bir savaşa girmiş. Garip senin neden farklı olduğunu kestiremiyorum.”

Modrý sözsüz bir hareketle bilmediğini belirtti. Jasonovy konuşmaya devam etti. “Severek An, isminin anlamı; erki burada yatıyor. Yarın burada olurlar; anahtarı yapacak fakat gerisine karışmayacak. Zanaatkarın sırrına şahitlik edemeyecek olmak ne hazin. Gideceğimiz yer Ihlara Vadisi; Kovuk’tan bakarken gözlediğim yer orasıydı. Düştüğümüz bu telaşe bizi nereye götürecek? Eh bu da vakıf olamadığım bir başka sır. Ne hazin…”

“Hazin olmayan bir detay var mı bu anlattıklarında?” diye sordu Modrý haklı bir alayla. Jasonovy toprağa diktiği gözleriyle köklenmiş gerçekleri arar gibi her yanı taradı ve fısıltıyla konuştu. “Olmaz mı var elbet, onu da beklemek gerek. Severek, anarak ve umutla beklemek lakin Haberci’den sana verilecek başka bir cevap yok. ”

İki adam onları gözleyenlerden ve bekleyenlerden hayli habersizce göğün perdesine yüzlerini çevirip uykulara vardı. Düzlüklerin göğü başka olurdu; tüm galaksi sere serpe uzanmış olacakları izlemekteydi. Bambaşka bir diyarda Cervená, şehrin kalabalığında görünmez kılınan yıldızları okuyarak başlarına gelecekleri tahmin etmeye çalışsa da yaşamadan bilemeyeceklerini anlamış, hüznü korna seslerine ve şehrin hırpaniliğine karışmış; İstanbul’dan Morphou’ya bir garip tılsım dolanmıştı.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Severek An” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @zencefilos

    İyi bir öykünün teknik seviyesi için bekleyeceğin herşeyin yerli yerinde ve olması gerektiği gibi olduğu bir öyküydü. Öncelikle eline sağlık. Bir peri masalı nasıl başlıyorsa o şekilde başladı. Akabinde hikayenin aktarıldığı kısımda ise yazım ve ifade yeteneğin iyice görünür hale geldi. Üstelik, oldukça çaba harcanmış bir metin olduğu belli. Benim için biraz zor olan çok isim-yeni karakter kısmına hızla adapte olamıyorum. Bu yüzden genelde öykülerde az karakter seviyorum. Benim bir eksikliğimdir belki ama hikayenin kontrolünü kaybediyormuşum gibi hissettiriyor.

    Ancak bir sorum var: sen yazarken zevk aldın mı? Yazmaya başladığında hemen bitti mi yoksa içinde seni sürekli bitirmeni söyleyen bir kemirgenle başbaşa mı kaldın?

    Eğer seni azıcık tanıyorsam yazmaktan en çok keyif aldığın kısmın ilk 4 paragraf olduğunu söylerdim.

    Ayrıca @Kratercini ile tanışıyor musunuz? Onun Seçkideki ilk öyküsü ama anlaşılan ilham perileri öykülerinizi bir şekilde bir birine değdirmiş.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Merhabalar Dipsiz!

    Metin benim için hayli kıymetli oldu ve kısa bir öyküyle yetinmek istemediğime eminim şu an. Aslında farkında olmasan da bu temayı işleme fikrine katkıda bulunanlardan birisin. Mahşerin dört atlısı temasında işlediğim sistemi buraya ekleyerek devam ettim :slight_smile: bazı aylarda serüvenlerini parça parça yazar sonra birleştiririm diyorum :slight_smile:

    Karakterler sonrasında da bizimle olacak diyebiliriz yani :slight_smile: yazmaya başladığımda çok çok hızlı bitti hatta birkaç farklı bölümle ilgili notlar da aldım baya hevesliyim bu mini projem için ama bitirmem gereken birkaç farklı iş olduğu için zihnimin gerisine attım biraz daha pişebilir.

    İlk 4 paragraf konusunda da haklısın :smiley: Bu aralar biraz telaşeli işlere düştüm seçkiye çok eğilemiyorum bu sebeple @Kratercini ile tanışamadım. Ama yorumundan sonra merak ettim; en yakın zamanda severek okuyacağıma eminim :slight_smile:

    Kıymetli yorumun için çok teşekkür ederim.

    Bol ilham diliyorum :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!