Öykü

Lanetli Tepe

Bilinmeyen bir diyarda, sonsuz karanlıkların ülkesinde, uğursuz gecelerden biri daha yaşanıyordu. Gökyüzündeki asla bitmeyen kaynayan huzursuzluk, fokurdayarak çalkalanıyordu. Bitkinlikle yatan hasta birini örtmek ister gibi duran kalın ve geçit vermez kapkara bulutlar gecenin üstüne çökmüştü.

Hafızalarını kaybedip körleşmiş yerli halk, her gece olduğu gibi bu sefer de o korkunç dehşet seremonisine katılmak için ahşap kulübelerinden çıkıp lanetli tepeye doğru yola koyulmuşlardı.

Issız sokaklar boyunca ayaklarını sürüyerek yukarıya ilerliyorlardı. Bomboş zihinlerinde, sadece şerli bir kaynaktan gelen fısıltıların karşı konulamaz iradesi yankılanıyordu. Başka hiçbir kişisel hissiyata yer yoktu. Çoğunlukla yaşlı, içi geçmiş insansıların oluşturduğu güruh, birbirlerine tek kelime etmeden, yüzlerine bile bakmadan yürüyordu. Takılıp düşenler, umursanmadan üzerlerine basılıp çiğneniyordu.

Derin bir vadinin içinde kapana kısılmış halde duran kasabanın üzerine iki taraftan pençe gibi inen kayalıkların arasından Lanetli Tepe’ye bir patika çıkardı.

Çamurlu keçi yolu, tepenin yamaçlarından kıvrıla kıvrıla çıkar ve plato benzeri düzlükte son bulurdu. Orada, rüzgârda uçuşan kara cübbeleri içinde Rahip beklerdi.

O; cehennemin mesajcısı, iki siyah güneşin öfkeyle kaynaşıp uluduğu Carcosa’nın daimi sakini, kuru kafa tahtının mutlak sahibiydi.

Gecenin en zifiri anında, kasabanın spiritüel idiot zombi orduları tepenin zirvesine gelmiş, leş kokulu düzlükte Rahip’in önünde durmuşlardı.

Rahip’in bir hareketiyle dizleri üzerine çöküp emeklemeye başladılar. Yeni doğmuş bebekler kadar düşüncesiz ve saf, çürümüş yaşlı dinozorlar kadar da yozlaşmış ve iğrençtiler.

Ağızlarından salyalar akıyordu. Gözleri baygın, gözkapakları düşük ve bakışları cansızdı. Rahibin zihinlerini kırbaç gibi döven telepatik komutlarına koşulsuzca itaat ediyorlardı.

Sürünen güruh rahibe vardığında inleyerek ayaklarına kapandılar ve sarıldılar. Çıplak ayaklarını yalayıp öpmeye başladılar. Rahip, takipçilerinin enerjilerini koşulsuzca sömürüyor, her bir çırpınmayla kendinden geçiyordu.

Rahip’in yüzünde kemikten, sadece gözlerini gösteren geyik boynuzlu bir maske vardı.

Karanlık enerji balçık gibi birikip titreşim ağırlığı artarken, Rahip cübbesini yere attı. Köleleri de onu takip ederek delirmişçesine soyundular. Tapınak Şövalyeleri’nden bu yana insan psişesinin karanlık tarafıyla beslenip varlığını sürdüren eterik cehennem putu Baphomet’in kutsamasıyla irileşen fallusu hazır bekliyordu.

Zombi ordusunu birer birer onu tatmin etmek için birbirini ezip çiğnediler.

Sıvı seminal akışın çılgınlığıyla çığlıklar atıp birbirlerini ısırdılar. Rahip doymak bilmiyor, daha fazla ve daha fazla istiyordu. Uzak dağların ardında, insanlık dışı dehşetlerin dikkatini çeken kötücül enerjinin titreşimleri yükseliyordu.

 

Rahip, sapkın cinsel hazzın doruğuna tırmanırken kasılan yüz hatlarıyla bir şeyler mırıldanmaya başladı. Unutulmuş eski çağlara ait, yaşam öncesi yasaklı Enokyan dilinden çıkan şerli kelimeler, her bir hecesinde mağaralarından çıkan yarasaların çığlıklarına karıştı.

Süleyman’dan bile önce, materyal dünyayla eterik düzlem arasında sıkışan, asla iflah olmayacak, en ağır ziftle kaplı ruh artıklarıyla 72 demonun ortak lisanından dünyaya kötülüğü indiriyordu. Eliphas Levi’nin solve ve coagula prensibiyle barok katedrallerin sunaklarında kurban verilen bakirelerin yüzyıllardır süren lanetinden besleniyordu.

Yerküreyi kaplayan Archonic negatif enerjiyle şiştikçe şişti. Bir mıknatıs gibi müritlerinin et bedenlerini kendine çekiyordu. Orgazmı arttıkça şerli yasak lisandan gelen mırıltıları yükseliyor, kelimeler belirgin haline geliyordu.

Sıradan hiçbir ölümlünün kaldıramayacağı büyük küfürler içeren bu sözcükleri duyan zombi kölelerin kulaklarından kanlar fışkırıyordu. Zihinleri kaldıramayacak bir delilik çatlayan müritlerin gözleri kayıyor ve bakışları korkunç biçimde sapıtıyordu.

Havada karanlık güç ile süzülen Rahip, kendine doğaüstü bir kuvvetle uçurarak çektiği müritleri, anormal bir delilik anı şeklinde kendi vücudunun içine sömürmeye başladı. Çıplak vücudunda açılan, kendi bilinci olan tek gözlü vantuz benzeri ağızlar, bağımsız organizmalar olarak kurbanları yutup çiğniyor ve asitli sıvıları ağzından taşarak sindiriyordu.

Dengesizce şişip inen, büyüdükçe büyüyen bedeninden çıkan bu tanrısız dehşetler asla doymuyordu. Daima açtılar. Daima daha fazlasını istiyorlardı. Sanki zamanın başlangıcından bu yana hiç beslenmemişlerdi ve evrendeki olabilecek tüm yaşam zerrelerini yiyene kadar doymayacaklardı.

Kritik kütle ve çekim gücüne ulaşan anormal oluşum, gerçeklikte bir yırtılmaya yol açmıştı. Uzak bir zaman düzleminde, bilinen uzayla alakası olmayan ütopik bir gerçeklikte sonsuz ışık ve iyilikle dans eden perilerin diyarı vardı. Orada hiç kötülük, mutsuzluk ve çatışma olmazdı. Bütün olaylar mükemmel ahenkle yürür ve her bir birey varolmanın hazzını her an yaşardı. Kütle çekimin ve zamanın kısıtlayıcı etkisinden uzakta süptil bir ekstazın lekelenmemiş ışıltısı parlardı.

Ancak insanın ve onun leş kabalığının ağırlığı öylesine kuvvetlenmişti ki bu gece, imkansıza yakın bir olay gerçek olmuş ve bilinen 3 boyutlu kaba uzay-zamandan, ağır negatif hırslar ve şeytani put Baphomet’in karanlık kutsamasıyla perilerin diyarına zift karası bir bağ saplanmıştı.

Asla hayal edemeyecekleri bu kozmik dehşetin vuku bulmasıyla şoka giren periler halkı, daha kendilerini savunmadan Rahip ve tek gözlü ağız uzantılarının yarattığı kara delikle bilinen dünya düzlemine çekildiler.

Müritlerini kemiklerine kadar asitle sindiren rahip, artık insan bedeninin en yüksek Kabalistik mertebede bile geçemeyeceği son enerji raddesine ulaşmıştı. Devasa fallusu, eskilerin titreyerek ima ettiği kötülüğün ötesindeki tanrıların emriyle her yeri yakıp kavuran tonlarca litrelik menisini fışkırttı. Dehşetli bir inlemeyle çıkan haz çığlığı, çayırlardaki hayvanların üzerine laneti yağdırdı.

Yapış yapış leş kokulu sıvı, çıplak tepelerden, sert kayaçlardan ve sararmış çayırlardan yakarak geçti. Değdiği yere acı dolu cızırtılarla, hayvan çığlıkları ve sessiz iniltilerle eriterek viskozitesi yüksek yapışkan bir dehşet tohumu gibi çöktü.

Milyonlarca yıllık tüf ve bazalt kayaçları kağıtmış gibi kesen sıvı, doğanın gücüne meydan okuyan şeytani bir kahkaha gibiydi. Fışkırma, düz bir patlamadan çok heterojen bir sprey şeklinde olduğundan yüksek tortulların bir kısmını dibine kadar eritip bazı bölgelere dokunmadan kalmış, tıpkı Rahip’in kabalistik fallusuna benzer şekillere bürünmüştü.

Dünya düzlemine çekilen peri halkı, uğursuz meni lavıyla eriyip oluşan sivri fallus tepeciklerinin oyuklarına fırlatılıp içine hapsedilmiş, evrenin ücra köşelerindeki uğursuz karanlık tanrıları tarafından sonsuza dek acı içinde tutsak edilmek üzere kapana kıstırılmıştı.

Işığın ahengiyle alay etmek üzere tepe başları eril sembole benzetilen bacaların oyukları kapatılmış ve ölümlülerin kulağının duymasını engellemek için görünmez bir gayb perdesi örtülmüştü.

O geceden sonra ne rahipten ne de sömürüp sindirdiği müritlerinden bir iz ortada kalmamıştı. Söylentilere göre fütursuz kibrinden dolayı karanlık tanrılarca ödüllendirilmiş ve uzay-zamanın adının bile anılmaması gereken biçimsiz vantuzlu tanrılarının lejyonlarına gönderilerek fiziksel bedeninin dünyayla ilişkisi kesilmişti. Belki ahtapot şeytanların kölesi, belki bir anlık besini, belki de onlardan biri olmuştu. Ne olduğu bilinmez, ancak şimdi adı Peri Bacaları olarak bilinen turistik yerin korkunç şeytani gerçeği insanların kaldırabileceğinden çok ötedeydi.

Yüzyıllardır sır olarak kalmıştı. Önlerinde fotoğraf çektirirken, sonsuza dek yaşayıp hâlâ içlerinde ızdırap çekip kurtulmayı bekleyen perilerin olduğunu bilselerdi, ölümlülerin aklı anında deliliğin çukurlarında harap olurdu.

Belki de kozmik dehşetlerin, insanın kırılgan yapısı üzerinde ne denli korkunç bir kontrolü olduğunu bilmemek, insan ırkının ruh sağlığı için daha iyiydi. Karanlık tanrılar uzayın hiçliğinden gelir, avlanır ve bir dahakine kadar pusuda beklerdi.

Zaman yine dönecekti. Eski tanrılar için zaman, bir saniyelik bir toz gibiydi. Bekleyeceklerdi. Yıldızlar birleştiğinde, tüm görkemiyle küfrü kusmak için rüya görmeye devam edeceklerdi.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. Şimdilik Adana’da yaşıyorum.

Lanetli Tepe” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Bir cümle içinde bu kadar çok bilinmeyen sözcük (psişe, eterik ve fallusu herkesin bilemeyeceğini varsayıyorum, zira ben, hiçbirini bilmiyorum) kullanılması biraz rahatsız edici olmuş. Öykü içinde böyle çok fazla bilimsel terim ve kolay kolay tanınmayacak şahıs isimleri var.

    Viskozite terim anlamı olarak akışkanlığa direnç, yani yapışkanlık demek. Yapışkan olduğunu açıklama ihtiyacı duyuyorsanız bence viskozite gibi bir terimi kullanmasanız daha iyiydi.

    Öykünün çoğu kısmında ya bir, ya da iki cümlede bir paragraf başı yapılmış; bu da öyküden ziyade köşe yazısı gibi bir görüntüye sebep olmuş. Bu şekilde yazılan çoğu paragraf, daha az sayıda paragraf haline getirilebilirdi.

  2. o terimleri kullanıyorum çünkü zihinden geçen hisleri bir seferde onlar anlatabiliyor. çok paragraf var çünkü bazen bile kendi yazdıklarımı okurken sıkılıyorum olur da bir başkası okuyacak olursa kolay okusun diye :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!