Öykü

Buraya Bakarlar

Starbucks’ın neon ledlerle yanan yuvarlak tabelası sokağın başından göründü; yeşil arka plan üzerine beyaz çizgilerle çizilmiş iki kuyruklu siren gülümsüyordu.

Rüzgâr esince pudra rengi ceketine sarıldı ve topuklu ayakkabıları yağmurun içinde yankılandı. Kürklü kapüşonunu boynuna indirdi. Simge’yi girmeden görmüştü. Uzun bar taburelerinin birine oturmuş, çantası kolundan sarkmış. Mini eteği ve hardal rengi saçları. Tam bir orospu. Kapıyı iterken içeri loş ışıklı, yüksek tavanlı mekânı süzdü. İnce uzun, örgü kabloların ucundan sarkan koyu renk, alaşım armatürler. Kavisli, cam vitrinde bekleyen içi geçmiş brownieler ve sandviçler güçlü led ışıklar altında parlıyordu. Bütün Starbucks’lar aynı mı kokar? Espresso ve suni deri.

Yüksek sesle gülen bir grup doğrudan ona bakmıştı. Doğal bir tepki. Engellenemez böyle şeyler. Nerede olursanız olun. Kasaya yürüdü. Elini açıp kapatarak Simge’ye selam verdi ve bir Flat White söyledi.

“9,50.”

Ödemeyi Starbucks App’inden yapmıştı. Hiç konuşmadan, günümüz ilişkilerini özetleyen bir şekilde, ruhsuz bir alışveriş.

Baristanıza bahşiş bırakmak ister misiniz?

HAYIR

Türkiye’de bahşiş kültürü yok zaten. Gerçi Babişko her önüne gelene verirdi.

Kahvesini veren barista sarışın ve gençti. Kulağında parlak, yuvarlak küpeler ve sağ elinin üzerinde Japonca dövmeler vardı. Yeşil Starbucks önlüğünün altında siyah külotlu çorabı. Ve saçları balık sırtı örgüsüyle bakımlı sayılır.

Sonra Bahar onu gördü.

Dokuma siyah naylon astar, siyah Bronco derisinden slim fit bir ceket; apoletler, cep içleri ve yakalar kestane rengi. Sırtının işlenmiş etiketinin üzerinde yazıları okuyamıyordu, yazıların altında bir yıldızın kenarından sarkan bayrak ya da kanat gibi dikişler vardı. Tezgâhın arkasındaki ayaklı askıya asılıydı.

Kahveyi alırken barista kıza ceketi gösterip “Ceket kimin?” diye sordu.

Kız sonraki müşteriye bakarak omuzlarını silkmişti.

 

Niye bu kadar takıyosun ki markaya? Yani bence moda insanın-”

“Cidden o lafı söyleyecek misin?”

Simge beyaz, Fransız manikürü yapılmış tırnakları ile kâğıt kahve bardağını tuttu. “Ama neden yani?”

“George Bush’un ceketleri yüzünden.” Bahar iPhone’una Buzz Rickson yazdı ve arama butonuna dokundu. iPhone’un geniş ekranında Buzz Rickson’ın basit arayüzü göründü. Mavi ve beyaz. Buzz Rickson Genuine Wear.

“O ne ya? Ne alaka yani?”

“George Bush kim, biliyor musun?” Bahar gözlerini şubenin yarısı boş koltuklarında gezdirdi. Motorcu belki. Ceketin sahibi. Girince ona gülen grubun montları ya üstlerinde ya hint kamışı sandalyelerin sırtlarındaydı. Tuvalette belki. Ya da çalışanlardan biri.

“O kimdi ya?”

“Eski Amerikan başkanı.”

“Ee?”

“Onun ceketleri ventile denen bir pamuktan yapılıyor. O kadar sıkı bir malzeme ki yangın hortumu bile yaparsın yani. Ve bu pamuğun yapılmasını zamanında Churchill istemiş. Çünkü Almanlar o sırada bütün keten üretimini kendilerinde toplamışlar. Keten yoksa Blitzkrieg için yangın hortumu da yok anlayacağın. İşte o ventile pamuğu şimdi George Bush’un sırtında. Onun ceketlerini yapan şirket Churchill’in açtırdığı şirket. Neden ama? Yani bunda bir büyü var. Anlıyor musun?”

Simge birkaç saniye kırmızı dudaklarını ayırarak Bahar’a baktı. Zeytin yeşili gözleri balık gibi ölüydü. Bahar onun hiçbir şey anlamadığına emindi. Blitzkrieg ne? Churchill kim? Sorular sorular…

Simge çareyi “Kızım delisin sen ya,” demekte buldu. Çünkü umursamamak anlamamaktan daha kolay.

Bahar kalın tilki kürkünün altındaki ince omuzlarını silkti. “Sen fazla zevksizsin. Kültürsüz kaşar.”

“Ay bana diyene bak be. Yirmi tane sevgilin var.”

“Onlar işim canım.”

“Sana dijital orospu diyorlar.”

“Onların amına koyim aşkım. Orospuluk nedir ki? Onları Soho’ya götürene verince farklı bir şey mi oluyor?”

Simge kıkırdadı.

Flat White, Bahar’ın boş midesini bulandırmıştı. Yağmurlu Starbucks camının yansımasından kürkünün içinde bir çocuk gibi göründüğünü fark etti. Tekrar iPhone’una döndü. Buzz Rickson’ın web sitesindeki iletişim kategorisinde sadece +44’lü bir numara vardı.

“+44 nerenin kodu ki?”

“Ay bilmiyorum da… Çok acıktım ya. Bunun da aç durması kötü…”

“Akşam yeriz.” Google. +44. Britanya. Tekrar cekete baktı.

 

Ben de demiştim ki yani Babişko’nun tek lafı yeter. Onu zaten neden mekâna çağırmışlar ki? Kim için yani? Zaten Gözde sonra camgirl işine girmiş. Aslında düşününce bizim gibi gezmiyor, evinde ama sonuçta bizim gibi de getirisi yok yani. Zaten sürekli kendi başına olursan-”

Bahar “Simge,” dedi. “Bana bak.”

Simge sözünü kesen Bahar’a baktı. Beyaz plastikten, Pumpkin Spice’ını emdi. “Ne?”

“Lavaboya gidiyorum. Şu cekete baksana. Kiminse…”

“Bakayım mı?”

“Alırsa biri, bana mesaj at.”

“Aşkım ne diyosun ya?”

“Dediğimi yap.”

Kalkıp lavaboya yürüdü. Arkasından birilerinin şubeye girdiğini duymuştu. Takım elbiseli, uzun boylu bir adam ve asfalt rengi döpiyesi ile genç bir kadın.

Dezenfektan kokulu koridorda kadın ve erkek tuvaletleri yan yanaydı. Üzerinde erkek silueti olan kapıyı yavaşça itti. İçerisi sigara kokuyordu ve boştu. Tavana gömülü sıralı floresanlar titreyerek yanıyordu. Yerler yeni silinmişti. iPhone’unu montunun cebine koydu ve aynada kendine baktı. Koyu makyajlı, hafif çekik gözleri ve bordo dudakları. İnce, beyaz parmakları, gözlerinin önüne düşen siyah saçları. Tırnaklarını oval, beyaz mermerde tıkırdattı. Sonra ahşap kapıları açmaya başladı. Kontrplak kadar ince sunta. Ve üstleri pahalı bir vernikle parlatılmış. Boştu. Kimse yoktu. Ellerini yıkadı. Çıkarken, kapıda gördüğü, takımlı adamla karşılaştı.

Adam normalden yüksek bir kahkaha ile “Yanlış geldik herhalde,” dedi ve kapının dışına bakmaya çalıştı. Bahar hiçbir şey demeden adamın yanından geçip gitti. Ceket hâlâ tezgâhın arkasında, asılı durduğu yerden ona bakıyordu.

 

Bir taksi çağırır mısın?”

Barista kız porta filtreyi sıkıştırırken homurdanarak Bahar’a döndü. Kim Starbucks’a taksi çağırır ki?

“Bir de bana bu çekirdekleri anlatır mısın? Hangisi taze bunların?”

Kız tezgâhtan aldığı Philips marka telefonda birkaç tuşa bastı. Çam ağaçları ve yılbaşı süslemeleri ile kaplı ambalajları göstererek “Hangisi?” diye sordu.

Bahar cekete bakıyordu.

JACKET, FLYING, MAN’S, INTERMEDIATE

TYPE MA-1

SPECIFICATION MIL-J-8278

SIZE 38LONG

BUZZ RICKSON INC.

DRY CLEAN ONLY

U.S PROPERTY

“Hangisi en taze bunların?”

Kız Japonca harflerle kaplı elini ileri uzattı. 250 gramlık kırmızı bir ambalajı işaret etti. “Gar Starbucks’a bir taksi alabilir miyiz?” dedi. “Hı hı…”

“Farkları ne bunların?”

Kız telefonu kapattı. “Çekirdekleri farklı yerlerden gelip harmanlanıyor. Üzerinde yazana göre. Single olanlar da var. Ama burada da çekiyoruz yani. İsterseniz çekeriz.”

“Taksi gelir mi hemen?”

Kız kafasını salladı ve espresso makinesinin başına döndü.

Bir dakika sonra taksi geldi. Hızlanan yağmurun altında sarı boyası cılız sokak lambası altında parladı. İçindeki bıyıklı adam gözlüklerinin üstünden, camın önünde oturan Simge’ye baktı.

Bahar “Şundan bir tane verir misin?” dedi. Kırmızı paketin üzerindeki yazıları sesli okudu. “Christmas Blend.”

Simge kalkıp montunu giymiş, kapının yanına yürümüştü. Barista kız bu sefer duyulacak şekilde üflemişti. Kırmızı ambalajlı paketi siyah bir karton çantaya koydu, Bahar yine ödemeyi Starbucks App’inden yaptı. Simge kapıyı açtığında barista kız tekrar arkasını dönmüştü.

Bu kadar kolaydı işte.

Tezgâhın üzerinden uzanıp ceketi aldı ve tekrar gözünü açtığında bıyıklı taksiciye “Sür,” diyordu. Simge ceketin kimin olduğunu sormuştu. Ve yağmurun içinde metalik gri Honda Civic kükreyerek hareket ettiğinde, Bahar, ara sokağa park edilmiş Harley’i görmüştü. Hemen yanında, motora yaslanmış bir adam; uzun, naylon bir yağmurluk giymiş, işaret ve baş parmağının arasına bir sigara sıkıştırmıştı. Kulağında beyaz airpodlar ve bileğindeki tribal dövmeler.

“Detaylar işte,” dedi Bahar. “Harley’i varmış.”

* * *

Babişko’nun yatak odasındaki müzik setinde Gaye Su Akyol çalıyordu ve panoramik camdan bütün başkent görünüyordu. Bahar ilk geldiğinde burayı korkutucu bulmuştu, doğruya doğru. Çünkü tavanı bir kubbe şeklindeydi ve Bahar’a hep bir camiyi hatırlatırdı. Hiçbir camiden içeri girmedi ama biliyordu. Çünkü artık bir yerde olmak için bile orada olmanıza gerek yok. Daha bebek adımları bunlar.

Simge üstündeki taşlı elbiseyi çıkarmıştı ve yatağın üstünde kafasını iki yana sallayarak dans ediyordu. Bir süre sonra müzik sustu. Radyocu statik sesiyle yağmurdan bahsetmeye başladı. Simge dansına devam etti. Ve hep aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu. Bir şeyler diyordu ve sürekli tekrarlıyordu. Çıplak ayakları saten yatak örtüsüne gömülürken yaylı baza gıcırdıyordu.

Sesi duyulmayan bir müziğe dans ediyordu.

 

Babişko sabaha kadar uyurdu.

Bahar üstünde beyaz bornozla, deri berjere oturmuş ve başkentin ışıklarını izliyordu. Hemen ayaklarının dibinde nutcracker görselleri ve yeşil bir matkabı andıran çam ağacı süslemeleri ile Beymen kutuları duruyordu. Halıfleksin üzerine yayılmış yarım şampanya şişeleri, çikolata kutuları, Simge’nin dantel iç çamaşırları, kapağı yarım açılmış uzay grisi MacBook Pro. Uzanıp dizüstünü aldı ve Peri Bacaları’nın websitesine girdi.

PERİ BACALARI
Sevgi sadece bir tık uzağınızda…

Sarışın reklam modellerinden biri üç hamlede elini dudaklarına götürüyor, bir öpücük patlatıyor ve öpücüğü ekranın başında duran kullanıcıya gönderiyor. Peri Bacaları. Yani modern günün dijital sevgili servisi. Evet. Böyle bir şey var. (Gerçekten var.) Parasını veriyorsun ve dijital bir sevgili ediniyorsun. Perilerden biri olmak için hiçbir şey yapmana gerek yok. Sadece bir sevgili gibi davranman yeter. Parayı aldığın an bir sevgilinin dijital olarak yapabileceği her şeyi yapıyorsun. Trip atmak da buna dahil. Evet.

Önce gelen bildirimleri kontrol etti. İki farklı standart paket daha alınmış ve birisi resim istiyordu. Bolca. Sonra gördüğü şey için ekranı bir kez yenilemesi gerekti. Sonra bir kez daha yeniledi. Bir kez daha.

Dismal adlı kullanıcı $5000 bağışta bulundu. Mesaj atmak için tıklayın.

Birkaç saniye öylece ekrana baktı. Bildirim bölümünü yeniledi. Başka bir pencere açtı. Önce sitenin kendisinden, sonra bankadan paranın yattığını doğruladı. Mesaj sayfasına girdiğinde bir sürü vıcık vıcık mesajın arasından Dismal’ın mesajını buldu.

<Merhaba. Bazen yürürken sanki öne doğru düşüyormuşum gibi hissediyorum. Sence nedeni ne olabilir? Yağmur yağıyor.>

Bir an ne diyeceğini bilememişti. Bankaya geçtikten sonra parayı geri almanın imkânı yoktu. Sitenin bakiyesinde kalsa belki. Ama şimdi alamazdı. Ama neden bu bağışı yaptı ki? Cevapla butonuna basıp MacBook’un yassı klavyesini tıkırdattı.

<Merhaba aşkım! Gerçekten bu bağışı yaptın mı? İnanamıyorum! Teşekkür ederim. Sana Dismal mı diyeceğim? Dismal, ilerlemek için buna katlanmamız gerekiyor sanırım.>

Birkaç dakika konuşma ekranında kalıp cevap bekledi. Ama cevap yok. Sonra bir mesaj daha yazdı.

<Yağmur beni hüzünlendiriyor.>

Biraz daha bekledi. Cevap gelmeyince başka mesajları cevaplamaya döndü. Dijital sevgililerinin dertlerini dinledi. Birine gündüz neden mesaj yazamadığını açıklamak zorunda kalmıştı. Çünkü çalışıyordu. O muhasebeci aslında. Ve en sonunda, artık saat üç buçuğa yaklaşırken Dismal’ın mesajı ile heyecanlanmıştı.

<Yağmurun kutsal olduğunu söyleyen bir arkadaşım vardı. Herkesi etkiliyor sonuçta. Altında durursan ıslanırsın.>

<Her şeye anlam yüklemeyi sevmiyorum. Neden bilmiyorum ama seninle konuşurken çok heyecanlandım. İlk defa bu kadar büyük bir bağış aldım. Nedenini biraz merak ettim açıkçası. Ne iş yapıyorsun?>

<Yazıyorum.>

<Yaaaa! Çok severim edebiyat. Demek yazarsın. Ne hakkında yazıyorsun?>

<Her şey hakkında. Ama yazıyorum dedim. Yazarım demedim.>

<Hmm… Yani dergilere felan mı yazıyorsun?>

<Her şeyi yazıyorum. Her şeyi biliyorum. Bazen bu dünyada olan bütün kötülükler için kendimi suçluyorum. Onlara engel olabilecekken olamamışım gibi. Bazı şeylere göz yumuyoruz. Başımıza hiçbir şey gelmeyecekmiş, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Etrafımızda olan bitenin farkına varamıyoruz.>

Gökyüzünde bir şimşek çaktı ve loş odaya bir anlığına gün doğdu. Sesi birkaç saniye sonra, gürüldeyerek geldi. Bahar’ın ayakları üşümüştü.

<Çok güzel konuşuyorsun. Ama her şeyin kötü tarafından bakmak biraz kolaya kaçmak gibi geliyor bana. Hayat çok güzel.>

Cevap gelmedi. Birkaç kez baştan konuşmaları okudu. Cevap yok. Ve saat dörde geliyor, yağmur hızlanırken gri gökyüzü şimşekler ile aydınlanıyor.

Üzerinde beş dakika kadar düşündüğü bir iyi geceler mesajı ile MacBook’u kapattı.

Simge hâlâ dans ediyordu.

Sentetik MDMA.

Pirüpak eks.

 

Uyanır uyanmaz gayri ihtiyari iPhone’un bildirimleri arasında Peri Bacaları’nı aramıştı. Dismal’ın mesajını açtı.

<Kaç gündür aklıma takılan bir şey var. Odaklanamıyorum. Sanki bir şey dilimin ucunda, söyleyemiyorum. Sana da oluyor mu? Önemli birçok şeyi umursamıyoruz gibi geliyor.>

Yağmur dinmişti. Camdan bakınca doğan güneşin altında şehrin parladığını gördü. Güçlü ışıklar caddelerden akıp insan kalabalığına karışıyordu. Dismal’a verecek güzel bir cevap düşündü.

<Söylemek istemiyorsundur. Bazen beynimiz bize böyle oyunlar oynuyor.>

Simge’yi göremedi. Kanepede oturan Maung’un onu izliyor olduğunu görünce bornozuna sarılıp ürpermişti.

Kavruk derisi, kara bıyıkları ve çekik gözleri ile Babişko’nun Burmalı sağ kolu. Gri bir takım giymişti. Hâkim yaka gömleği çivit rengiydi. Bozuk Türkçesiyle “Bu akşam sizi istemiyor,” dedi. “Leydi’yle görüşecek. Kahvaltıdan sonra gitmenizi istedi.” Kıkırdadı ve kapıyı çekip çıktı. Maung, ilk tanıdığı günden beri Bahar’ı korkutmuştu. Çünkü gözleri hep seri katilleri hatırlatırdı. Suratına açılmış iki kesik gibi göz çukurları. Göz bebekleri hep kocamandı. Göz akları sarı kırmızıydı.

iPhone’a baktı. Cevap yoktu.

 

Porselen kahve kupasının üzerinde büyük kırmızı harfler ile Keep Calm & Be REAL yazıyordu. Lucky Strike’ın siyah üstüne neon mavi ve mor işli paketinden bir sigara çekti.

Simge kulüpten arkadaşları ile takılacağını söylemişti. Bahar, gece olurken Dismal’ın mesajını aldığında bir kahve yapmış, içine biraz Bailey’s katmış, aynada kendine bakıyordu. Kendi evindeydi. Bomber ceketinin altında çıplaktı. Starbucks’ta çaldığı ceket. Evet. Utanmayı tam on yıl önce bıraktı.

Mesajı iPhone’undan açtı.

<Evet. Beynimiz vücudumuzda başka bir insan gibi. Dinliyor, gözlemliyor, kaydediyor. Unutmuyor. Yanı başımızda duran ve sürekli bizimle olan biri. Bu yüzden pişmanlık duyuyoruz.>

Aynaya bakarken mesajı sesli bir şekilde okudu. Sonra cekete sarıldı. Kafein ve alkol ve krema ve nikotin ve mentol. Christmas Blend’in asidik harmanı ve baharatlı aroması İrlanda kreması ile iyi uyum sağlamıştı.

Körpe göğüslerini ceketin içinde birbirine doğru bastırdı. Aynaya bir öpücük yolladı. Güldü. Kendi kendine. Gamzelerinin belirginleşmesini seviyordu. Sonra bilgisayarın başına, bacaklarını sandalyesinde katlayarak oturdu.

<Hayatta en çok pişman olduğun şey ne?>

Onu merak ediyordu. Belki bir resim isterdi. Peri Bacaları, perilerinin telefon numarası vermesini istemiyordu. Skype’tan görüşebilirdi. Cevabı beklerken Instagram’a girdi. Simge birkaç resim atmıştı. Bir saat önce falan. Rengarenk, loş ışıkların ortasında, pembe karanfiller ve papatyaları çeviren beyaz güllerle süslü aranjman. Simge çiçeklerin önünde, yeşil takımı ile durmuştu. Bluzunu beline bağlamış ve dantelli sütyenine beyaz, büyük bir mendil sıkıştırmıştı. Elleriyle saçlarını tutmuştu. Ekrana öpücükler yolluyordu. Arkasında kulüp görünüyordu. Parlak armatürlerin altında bir sürü kafası güzel insan. İçki su gibi akıyor ve eğleniyorlar. Bir sonraki fotoğrafta arkadaşları da yanındaydı. Hepsi en güzel şekilleriyle çıkmışlardı. Sadece arkada, bar tezgahına yaslanmış birinin yüzü bulanıktı. Yanındaki sarışın bir kız onun kulağına bir şeyler söylüyordu.

Mutlulardı.

Evet.

Kesin.

iPhone X’in geniş erkanında, Peri Bacaları’nın, Ürgüp’teki gerçek olanlarının üzerlerine yapıştırdıkları kalpler ile süslenmiş thumbnaili belirdi. Dismal’dan yeni mesaj vardı.

<Eskiden bir hayalim vardı. Çalışıp çabalayıp iyi bir yere gelecektim. Hayat bana durumun böyle olmadığını öğretti. Çünkü önemli olan mutluluktu. Hayalime ihanet ettim. Mutluluğu ararken harcandım. Şimdi hastayım ve bağlarımı kopardım.>

Lucky Strike’ın mentollü tütününden bir nefes daha çekmesi gerekmişti.

<En büyük pişmanlığın bu mu yani? Bence ulaşmak hâlâ mümkün. Mutlu olmak.>

<Sen mutlu musun?>

Mutlu mu?

Sahi.

<Evet. Mutluyum. Seni de mutlu edebileceğimi düşünüyorum. Bana bir resmini gönderir misin? Seni çok merak ediyorum.>

Cevap gelmedi. Yarım saat en baştan bütün yazılanları birkaç kez okudu. Kim bu adam? Neden böyle şiir gibi konuşuyor? Neden bu kadar yüksek bir bağış yaptı? Retro bir fotoğraf görürsün ve bütün tüylerin diken diken olur. Polaroid. Tenin soğur, sırtından yukarı bir galvanik şok yürür. Ama resim seni ölümüne etkiler. Dismal’la konuşurken böyle hissediyordu. Onun bir resim gönderip göndermeyeceğini bilmiyordu. Ama denemekten zarar gelmezdi. Dudaklarını büzdü, aynanın karşısına geçip memelerini birbirine bastırdı. Kahve bardağını üstündeki REAL yazısının göründüğüne emin oldu ve resmi çekti. Daha sonra bir tane de kollarını açıp çekmişti.

<En kolayından başla. Sarılmak beni mutlu ediyor.>

 

Dismal’ın ‘Sen mutlu musun?’ sorusunu düşündü. Mutlu muydu? Bir Lucky Strike daha yaktı ve tavandaki su lekelerini izlemeye devam etti. Mutluluk ney ki? Mutlu olmak için ne yapmak gerekiyor? Herkes çok mutlu. Çok. Etrafındaki herkes aşırı mutlu. Ama sahi mi? Ucuz sevgi ve sahte mutluluk. İnanası gelmiyordu. Instagram’daki resme baktı. Onlar mutlular mı? Hepsinin yüzü gülüyor. Gülüyorlar. Gülmek evrimsel bir kara delik. Gülmek o kadar önemli bir şey ki bir insanın sahteliğini anlatıyor. Çünkü yalnızca içinden gelirse gülersin. Sahte olan gülüşün her şeyi farklıdır. Ama gülüyorlar işte. Hepsi. Hepsinin yüzlerine baktı. Teker teker. Yüzü bulanık çıkmış adam bile gülüyor olmalıydı. Elindeki sigarayı baş parmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırmış. Alışıldık bir tutuş değil belki. Sonra kaşlarını çattı. Gözlerini kısıp fotoğrafa baktı. Harley Davidson ve Buzz Rickson MA-1 ceketi aklında bir merdivenden aşağı yuvarlandı. Dur bir dakika. Ekran görüntüsü alıp resmi yaklaştırdı.

Telefonunun titremesine mi sıçradı, yoksa gördüğü şeye mi, bilmiyordu.

<Keşke zamanı geri getirebilsek. Babişko’dan çaldıklarını sıkıntı etmedim ama ceketim için üzülmüştüm. Yazıyorum demiştim ya… Her şeyi. Hava çok güzel.>

Altı kere okudu. Yedincide, sona gelmeden arama ekranına girip 155’i çevirmişti. Birkaç saniye tuşlara baktı. Hızlıca geri sildi. Peri Bacaları’na girip Dismal’ın profiline tıkladı. greatdismalswamp@gmail.com. Sonra refleks olarak ceketi üzerinden fırlattı. Profilinde hiçbir şey yoktu. Tabii. Engelle butonuna parmağını götürdü. Kaldı. Öylece. Ağlamaklı oldu.

Mesaj.

<Gökyüzü açık. Sana sarılmayı isterim ama nasıl mümkün olacak ki? Mutluluk benim için bir kaçamak.>

Yataktan fırlayıp pencereye koştu. Yağmur suyu kaldırımları ıslatmıştı. Açık gökyüzünde yıldızlar görünüyordu. Karşıdaki çorbacının neon ışıkları akan suyun içinde dalgalanıyordu. Hemen altında sepya filtresi ile kırmızı bir göz, billboarda yayılmış ve bir köşesinden aşağı doğru sarkmıştı. Ardındaki floresanlar titreyerek yanıyordu.

BURAYA BAKARLAR

Bahar, bir an için dizlerinin titrediğini hissetmişti. REAL bardağı elinden düşüp western meşe laminatın üzerinde onlarca porselen iğneye ve büyük grenli parçaya ayrıldı. İrlanda kreması ve filtre kahve, bej rengi duvarın üzerinde gerçeküstü bir tablo yarattı. Çünkü billboardun yanında bekleyen adamı görmüştü. Önce Starbucks’ta ve sonra Simge’nin Instagram’daki fotoğrafında. Kapüşonu ve kot ceketi. Yüzünden aşağı inen tribal dövmesi boynuna dağılıyordu. Elindeki telefonun parlak ışığı çenesine ve karanlık göz altlarına vurdu. Bahar’ın iPhone’u titredi.

<Fotoğraflarda kötü çıkarım. Sadece konuşacak birine ihtiyacım vardı.>

* * *

Flash belleğin polimer yüzeyinde kabartılmış Corsair yelkenlerini kaşırken elleri titriyordu.

Karşısındaki Anıtkabir’in ışıkları sessiz parıltılarla yanıyordu. Hafif bir rüzgâr esti, deri botunun bileğine bir broşür yapıştı. Daha güçlü Ankara için bilmem ne… Ve neden plastik poşetleri parayla satmaya başladıklarını düşünmüştü. Birden neden bütün partilerin, logolarını bastıkları bez çantalarda broşür dağıttığını düşünmüştü. Çünkü markalar açık havada büyürdü. Çünkü Buraya Bakarlar’dı. Artık reklam sadece istatistikler ve rakamlar değildi. Bir yaşam biçimiydi çünkü.

Yeşil suyun içinde yükselen granit sütunlardan oluşan heykelin yanında, bir bankta oturuyordu. iPhone’u elindeydi ve Buzz Rickson ceketi kucağındaydı. Flash belleği avcunun içinde sıkarak ısıtmıştı. Babişko’nun odasına dün gece girmişti. O uyurken usulca odasına sızdı ve eşyalarını karıştırdı. Bir sürü evrakın ve dosyanın arasında Dismal’ın istediklerini buldu. Altın kaplama bir tabanca da bulmuştu ama onu almamıştı. Çünkü Maung’u öldüremeyeceğinden korkuyordu. Alsa bile yapamayacağından korkuyordu.

Ama neden polis gitmedi? Neden Peri Bacaları’na durumdan bahsetmedi? Stockholm sendromunu yanlış anlamış olabilir mi? Gözlerini kaldırdı ve yaklaşan kızı görünce ürperdi.

Starbucks’taki sarışın barista. Demek telefonuna öyle girdiler. Demek ki orada onun ağına sızdılar.

Baristanıza bahşiş bırakmak ister misiniz?

Bırakmalıydı.

Kız ACRONYM giyiyordu. Bahar’ın anlaması için bir bakışı yetmişti. Koyu renk deri bir tayt ve uzun, siyah fishtail parka. Askeri giysilere karşı zaafları olmalıydı. Kız, Starbucks’takinden çok farklı görünüyordu. Kapüşonu kapalıydı. Elinde bir Coca-Cola tenekesi vardı. Bahar’ın yanına oturdu.

“Ben Venüs.”

Bahar sessiz kalmıştı, kızın bir cevap beklediğini sanmıyordu.

“Beş bin daha attığını söylememi istedi. Ceketini geri istiyormuş.”

Bahar flash belleği Bomber ceketin iç cebine koydu. Barista kız ceketi çekerek aldı.

“Bu kadar mı?”

Kız boş tenekeyi aralarına koydu. Bankın üzerinde, sokak lambalarının altında, Bahar, tenekenin içinde hiç kola olmadığını gördü. En ufak bir damla bile. Resmen biri onu yıkamıştı.

“Neden onu yanında taşıyorsun?”

“Sıradan görünmek için.”

Bahar ne diyeceğini bilememişti.

“Seninle Peri Bacaları üzerinden iletişime geçecek,” diye devam etti kız. “Birkaç şey daha istiyor. Ödemeni aynı yolla yapacak. Bir de Maung’u kafana takmamanı söyledi ve Simge’nin mitoman olduğunu söyledi.”

“Ne istiyorsun?” dedi Bahar.

Kız güldü. “Çok bir şey değil. Biraz adalet. Sen yaramaz bir perisin. Ama Babişko’nun yaptıkları saymakla bitmez.”

“Peki ya o?”

Kız biraz sessiz kaldı. Ne söyleyeceğini düşünüyor gibi. Ya da bir şey hatırlamaya çalışıyordu. Sonra “Bir film vardı,” dedi. Parmaklarını şaklattı. Anıtkabir’i izliyordu. “Ünlü bir film. Yönetmeninin söylediğine göre her sahnede en az bir tane Starbucks logosu varmış. Ne demek istiyor yani? Bize ne anlatmaya çalışıyor?” Eliyle havada birkaç daire çizdi. “Devasa bir bilişim ağının parçasıyız ve onlar ne derse onu yapıyoruz. Onlar yazıyor, biz oynuyoruz. Bağımlılığımızı arttırıyorlar. Her şeye karşı. Sadece eroin ya da kafein değil. Yalan ve gösteriş ve mutluluk. Talep ekip arz biçiyorlar. Bağımlılardan oluşan bir ordu yaratıyorlar. Fark ettirmeden. Geri planda kalıyorlar ve yönetiyorlar. Filmde şöyle diyordu; ‘Derin uzay keşfi yükseldiğinde bütün isimleri şirketler verecek. IBM gök kubbesi, Microsoft galaksisi, Starbucks gezegeni.’ İşte olay tam da bu. Instagram’da aşağı doğru kayarken beyninde neler oluyor haberin var mı? Aynı etkiyi gösteren bir ilaç olsa şimdiye çoktan yasaklanırdı. Çünkü seni gösteriş ve mutluluğa bağımlı hale getiriyorlar. Ama bunu istiyorlar. Tam da bunu istiyorlar. Çünkü dünya değişiyor. Hiçbir şeyi doğru tahmin edemiyoruz.” Bahar’a döndü. Göz altları ince, kılcal damarlarla yoğrulmuş koyu bir mordu.

“Böyle düşünmemiştim.”

“İşte o, burada devreye giriyor,” dedi kız. “Cennette kulluk etmektense cehennemde hüküm sürmeyi yeğliyor. Sana burada ihtiyacı oldu. Bana da…” Coca-Cola tenekesini alıp avcunun içinde büktü ve Bahar’ın kucağına attı. “Bir gün hepsinin sona ereceğini söylüyor. Onu istiyor diyelim…” Ceketi koluna sardı. Ondan bahsederken heyecanlandığı belli oluyordu. Bahar da aynı şeyleri hissetmişti.

Sonra kız kalkmak için hamle yaptı, Bahar onu kolundan tutup durdurdu. Parlak sustalının çınlamasını duymuş ve cılız sokak lambası altında keskin parıltısını da görmüştü.

“Onunla görüşmek istiyorum,” dedi Bahar. “Yüz yüze.”

“Kolumu bırakmazsan ananı sikerim.”

Caddenin başından Harley’in kuvvetli kükremesi yankılanırken granit heykelin yanında toplanmış güvercinlerin uçuştuğunu gördü. Kızın kolunu bıraktı. Yüzü birkaç damla yağmur suyuyla ıslandı.

Başkentin gri gökyüzü şimşekler ile aydınlandı.

Kasvet Ulu

İnsanın kendi yüreğiyle olan çatışmasıyla ilgili metinler yazıyorum. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Yirmi dört yaşındayım ve gerçek adım Umut Yazar. polikromhatiralar adlı kişisel blogumda dilim döndüğünce öyküler paylaşıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: dersimiz kasvet, konumuz Ankara, alkol 215 promil, vaziyet bombok… https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Buraya Bakarlar” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba. Gerçekten insanları rahatsız edecek şeyler hakkında yazıyormuşsunuz :slight_smile: Okurken birçok noktada tüylerim diken diken oldu. Öncelikle yüksek gözlem yeteneğinizi çok sevdiğimi söylemeliyim. Dünyanın madde kısmının yanılsamalarının ustalıkla anlatıldığı, insanda türlü sorgulamalara yol açan, zaten bildiğimiz ama ertelediğimiz kaygıları okuyucuya bir kere daha gösteren kuvvetli bir öykü olmuş. Özellikle peri bacaları temasının bu şekilde teknolojiye ve günümüz dünyasının yalancı tarafına, sahte tarafına bağlanmış olmasını çok çok beğendim. Kaleminiz daim olsun. Sevgiler. Merve Aydın.

  2. Merve Hanım mükemmel bir yorum olmuş bu. Çok teşekkür ederim.

    Tam da bahsettiğiniz gibi insan, bildiği ama dile getirmekten çekindiği şeylerden rahatsız oluyor. Ben de hayatımda gördüğüm bu olayları kurcalıyorum diyeyim. Ne mutlu bana ki anlatmak istediğim açıkça anlaşılmış.

    Görüşmek dileğiyle.

  3. Selam Kasvet,
    Okurken aklıma gelen şeylerden başlayayım;

    Öncelike Ventile Pamuk ve bu pamuğun Churchill’in talimatı üzerine ekilmesi konusunda söylemek gerekir ki bu hem muhteşem hem de sıcak olmakla birlikte efektif olmayan bir yönetim tarzımış. Daha sade bir dille Churchill dahiymiş de diyebiliriz bir ülkedeki yangın hortumu hammaddesinin üretimine de bir kişi bakamaz ki hangi birine yetişecek diye de sorabiliriz.

    Babişko olayı bana izlediğim bir filmi -aslına okumadığım bir kitabı- hatırlattı. Factotum - Bukowski. Acaba sende de bir etkisi var mı? Yoksa da yoktur sadece aklıma geldi.

    Starbucks konusunda da -madem ki biraz referans veriyoruz durmayalım- Edward Hopper’ın bir resmi geldi aklıma. O da kapısı olmayan bir kahve dükkanını tasvir ediyordu. Ama aslında daha çok güldüm çünkü sanırım peri bacaları sitesi olmadan bir ay sonraya da rahatlıkla giderdi bu hikaye. Her ne kadar bir siren deniz kızı olmasa da zorlanabilirdi bu yorum. Belki sen de gelecek ayın konusunu görünce benzer bir şey düşünmüşsündür.

    Bir başka eğlendirici nokta, ceketin sahibinin öykü yazarının tanıtım yazısındaki bir takım özelliklerini bünyesinde barındırmasıydı. Kendisini olan biten kötülüklerden sorumlu tutan kopmuş bir kahraman.

    Küfürler de başka bir tebessüm kaynağıydı. Ama ifade etmem gerekir ki geçen ay bloğunda okuduğum kısa kartal hikayesinde de sezdiğim, rahatsız etmekten ziyade biraz eklenti duran bir yapıları oluyor bazı yerlerde.

    Tasvirleri sevmediğin ve okurken bile sıkıldığını ifade etmiş olmakla birlikte bence doğal bir tasvir üstadı sayılabilirsin. Hareket tasvirlerinde zaten çok başarılısın ama özellikle giyim kuşam konularındaki kelime dağarcığı da dikkat çekici. Tebrik ediyorum.

    Şimdi gelelim belki üzecek belki sevindirecek bir -ve son- geri bildirime. Ana fikre dair starbucks kızının söylediklerini belki biraz daha kurguya yedirebilirdin ki bu yeteneğe fazlasıyla sahipsin ama konu bu değil. Kızın söyledikleri doğru şeyler ve hiç de rahatsız edici değiller. Bu belki seni mutsuz edecek kendine çizdiğin vizyon anlamında ama bence mutlu etmeli çünkü doğru, iyi ve güzel son derece sade ve bilinir şeyleridir ve belki bir yeraltı edebiyatı eserinde söylenmeleri “cool” kaçmasa da söylenmeleri gerekir. Sen de söylemişsin. Ben bunları okumaktan son derece memnun oldum.

    Ellerine sağlık.

    Not: İkinci tekil kullanımım rahatsız etmiş olabilir, öyleyse çekinmeden söyle, ikinci çoğula da geçebilirim.

  4. Çok teşekkür ederim Murat, öyküme şans verip okuduğun için. Çok değerli incelemelerde bulunmuşsun. Elimden geldiğince cevaplayayım ve teşekkürlerimi sunayım.

    Churchill olayında aslında bir büyüden bahsettim. Modanın insanlar üzerinde büyülü bir etkisi olduğuna inanıyorum. Bu ayrıntıyı beğenmene sevindim, yazarken mutlaka öğrendiğim bilgilerden de birazını metine katmayı istiyorum. Zengin içerikler üretmeyi seviyorum.

    Bazen karakterleri sadece ismen belirtip onlar hakkında merak unsuru oluşturmayı seviyorum. Babişko da Bahar ve Simge’nin ona o isimle hitap etmesinden dolayı türemiş bir isim. Bahsettiğin kitaba mutlaka bakacağım, ne yazık ki okumadım.

    Deniz kızı konusunda kesinlikle haklısın. Bence direk bu metin bile giderdi gelecek sayıya. Hatta bir arkadaşıma okuttuğumda sondaki Coca-Cola tenekesini Starbucks kağıt bardağı ile değiştirmemi önermişti. O ayrıntıyı değiştirerek düzenlesem tam olurdu belki. Kısmet diyelim, deniz kızı hakkında da bir şeyler gelir mutlaka.

    Dismal’ın Türkçesi kasvet. Dismal’ın benim alter egom olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sadece yazarken çıkıyor bu durum ortaya, eminim aşinasındır. Çoğu zaman aslında kendimizi anlatıyoruz. Birkaç parçaya bölünüyoruz. Dismal sağlam kalan parçalardan biri.

    Bu konuda kesinlikle haklısın. Ben de çoğu zaman sezinliyorum. Bir arkadaşım günlük hayatta küfrü çok kullanmadığımdan nasıl oturtacağımı bilmediğimden bahsetmişti. Hak vermiştim. Bu konudaki geri bildirimin için çok teşekkür ederim.

    Son olarak Starbucks kızının dedikleri hakkında…
    Aslında kafamdaki kurguda bir bölüm daha vardı. Bahar flash belleği götürmeden önce Babişko’nun odasından o bilgileri çalacak, Maung onu görecek, belki işin içine biraz aksiyon girecekti. Ancak buna zamanım olmadı. Zaten o nedenle metin kısa oldu benim standartlarıma göre ve Burmalı karakteri de gereksiz yere tanıtmışım havası esti. O konuda haklısın, sona gelmeden biraz daha bu meseleleri açığa vurabilirdim. Böyle biraz eğreti durduğunun farkındayım.

    Bunu birçoğumuz biliyoruz ama bilmeyen sayısı daha fazla. Zaten metnin ana fikri bu yöndeydi. Buraya gönderdiğim metinlerin çoğunun ana fikri bu yöndeydi. Biz bir dünyada yaşıyoruz ama görünmeyen onlarca yapısı var bu dünyanın. Çoğu zaman bize saçma gelen, önemsemediğimiz, aklımızda kalmayacak şekilde “tasarlanmış” bu sistemler bizi tekerleğinde dönmekte olan hamster gibi yönetiyor. Etrafımızda, plastik kafesimizin dışında bir şeyler oluyor ama biz sadece o tekerleği döndürmeye çalışıyoruz. Plastik kafesimizin duvarları şeffaf olmasına rağmen göremiyoruz, görsek bile görmezlikten geliyoruz.

    Not: Estağfurullah. İstediğin gibi sohbet edebiliriz. Bu arada bloguma girdiğine çok sevindim. Nedense kendi kendime yazıp, okuyorum gibi geliyor. Son kısmı biraz uzattım, çok teşekkür ederim. Çok değerli cümleler bunlar. Bir sonraki sayıda senin de öykünü görürüz umarım. Görüşmek dileğiyle.

  5. Merhaba,

    Elinize sağlık gerçekten keyifli bir okuma oldu benim için. Temayı kullanış biçiminiz de oldukça farklı. Bu da hikayeyi daha sıra dışı kılmış. Sanırım yoğun yabancı sözcük kullanımınız kasıtlı. Bazıları belki biraz azaltılabilir. Tabi bu benim düşüncem. “Dijital” bir sevgili bulma servisine Peri Bacaları adını vermek gayet hoş bir tezat.

    Bana göre öykünüzün temeli, daha ağır bir argoyu bile kaldırabilir :slight_smile: Simge karakterini nedense Bahar’dan çok sevdim. Sonunu çok güzel bitirdiğiniz, başarılı bir öykü olmuş.

    Başarılar
    Müge