Öykü

Aşkın Tahripkâr

Dışarıda yalnız ölünecek bir hava var.

Birkaç gündür sis indi Ankara’ya, göz gözü görmüyor.

Bu sis soğuğu alıyormuş.

Yalan söyleme.

Sis inince kırılıyormuş soğuk.

Yalan söyleme.

Alıp götürüyormuş.

Siktir lan ordan.

Almışlar abi. Alıp götürmüşler.

İnanma. Yalan.

Hava alabildiğine soğuk. Kuru soğuk. Ayaz. Yakıyor. Gereği olmadıkça kimse sokağa çıkmıyor sanki. Derin bir sessizlik hâkim. Şimdi o bomboş, dümdüz uzanan sokakların birinde yukarı doğru koşuyor Uğur. Ta Dikmen Yolu’nun bulvarla kesiştiği yerlerde, Keklik Pınarı’nda, tepelerde. Tepelerdeki karlar erimemiş. Buz gibi her yer. Saat nereden baksan gece üç. Sisin en yoğun olduğu vakitler. Sokak dümdüz uzanırken birbirine eşit uzaklıklarda dizilmiş sokak lambaları çapraz bir şekilde aydınlatıyor önünü. Sonra büyüyen bir karaltı. Bir araba farı sokağı boydan boya ışığa boğuyor. Yüzünün önündeki nefesi gözle görünür hâle geliyor, elini gözlerine siper ediyor.

Motorun gürültüsü ince bir vızıltı gibi; dönerken birbirine sürten dişliler. Silindirler inip çıkıyor mu? İçten yanmalı motorun kükremesi nerde? Lastikler donmuş asfaltı ezmiyor. Bir terslik var. Bir şüphe…

Sonra yukarı doğru bakıyor. Dişliler dönüp kapanıyor sisin içinde; birbirinin tersine dönen mekanik çeneler. Kocaman, gözünün görebildiği kadarını kapatan büyük mat bir kütle. Polikrom alevlerin ışıltısı. Gökyüzünden yeryüzüne açılan bir tünel gibi. Ona doğru bakan bir göz gibi. Neyle uçuyor bu? Türbinleri yok. Artyakıcısı yok. Flapperları yok. Işıkları sönük. Yolcusu, pilotu yok.

“Alın beni!”

Kütle usulca süzülürken ona doğru koşuyor.

“Alın. Burada bırakmayın! Almışsınız birilerini. Birilerini almışsınız. Duydum. Duydum lan amına koduklarım!”

Yanındaki binalar sisin içinde uzayıp gidiyor. Birkaç dairenin ışıkları yanıyor. Birileri camdan ona bakıyor.

“Beni niye bırakıyorsunuz? Beni bırakmayın burada. Alın beni! Alın götürün. Alın beni… Götürün… Alın götürün lan! Götürün!”

 

I

 

O akşam “Bu yüzden,” demişti Emel. “Hep böyle yapıyorsun.”

“Ne yapıyorum?”

“Korkuyorum senden.”

“Neden?”

“Gözlerini kırpmıyorsun çünkü.”

Fark edip gözlerini kırpıştırmıştı. Camdaki yansımasına baktı. Gözlerini kırpıştırdı.

“Ben farkında değilim. Farkına varamıyorum.”

Manzara iyi değildi. Muhabbet sarmıyordu. Ortam kalabalıktı. Dedikodu. Fısıltılar. Kaçamak bakışlar. Kahkahalar. Tepki arayan gözler. Zeki Müren çalıyordu. Gitme. Sana muhtacım.

Rakı güzeldi.

Emel güzeldi.

“Yine yapıyorsun.”

“N’apıyorum?”

“Gözlerini kırpmıyorsun.”

“Sana bakıyorum. Alamıyorum kendimi.”

Emel acır gibi güldü. Boynunu yana büküp öyle baktı. Birileri pahalı mekânın mozaik sahnesinde slow-dans ediyordu. Panoramik camların ardında sis başlıyordu.

Gitme.

Beni öldür öyle git.

Emel telefonunu çıkardı. Kilidi açtı. Bi’ appe tıkladı. Aşağı yukarı kaydırdı. Kilidi kapatıp tekrar cebine koydu.

“Alışmışız,” dedi Uğur.

“Neye?”

“Böyle alıp bakıyoruz bi’. Sonra koyuyoruz cebe. Alışmışız Emel.”

Emel omuzlarını silkti. “Hoşbeşi hiç beceremiyorsun.”

“Beceremiyorum di mi?”

Emel rakısını yudumladı.

“Sis indi.” Uğur camların ardını işaret etti.

“İndi Uğur.”

“Bu sis soğuğu alıyormuş.”

Emel bir şey demedi.

“Bir yağmur yağsa dağılır aslında,” dedi Uğur.

“Gök gürlüyor.”

“Çok güzel çalıyor.”

“Sen Zeki Müren sevmezsin.”

Uğur iç çekip gözlerini önüne düşürdü. “İlk birkaç kadehte kafa açıyor bu meret. Çünkü zihin ilkin savaşmak istiyor ya. Sonra seni kendi etkisi altına alıyor. Öyle hülyasına kapılıyorsun.”

“Kimden bahsediyorsun?”

“Rakıdan…”

Dönüp sahneye baktı. İpek, yaz elbisesini savurarak kendi kendine dans ediyordu. Şarabını bitirmiş, boş kadehi sallıyordu.

 

Mesela ben dans gibi diyorum ama Emel mesela yaratıcı yazarlık kursu olabilirse…”

“Tabii abi bu devirde insanın kendine zamanı kalmıyor ki. Kendine zaman ayırmak için randevu alıyorsun böyle. İnsan mecbur kalınca ancak…”

“Her şey olabilir yani. Ben aşçılığa da diyorum ama onun daha ziyade okulları falan olduğu için…”

“Pasta var abi. Cupcake yaparsın, muffin yaparsın…”

Emel telefonuna bakıyordu. Uğur masada dönen konuşmayı dinliyordu. İpek, masa örtüsü ile oynuyordu.

“Ben az bi’ hava alayım,” dedi Uğur, iki parmağını dudaklarına götürüp hayali bir sigara tüttürdü. İpek, UV camlı şişenin dibindeki şarabı kadehine boşalttı.

 

Şehir bir şeyler saklıyor. Gizliyor. Arkasını dönmüş, sırt çevirmiş; ancak uzun boylu binalar görünüyor buradan. Sakin bir deniz gibi, gri-beyaz örtüsüyle kapatmış her yanı. Arabaların farları, dükkânların neon tabelaları, billboardların titrek ışıkları boğuk parıltılarla belli oluyor. Ne olduğu anlaşılmayan, buraya ulaşana kadar can veren, tuhaf sesler geliyor. Canlı bir organizma bu şehir. Her şehir gibi bir şahsiyeti var. Ankara sessiz. Ankara kasvetli. Ankara yorgun. Uğraşmak istemiyor. Göstermek istemiyor. Konuşmak istemiyor.

Emel hiçbir şey demeden geldi. Uğur gayri ihtiyarı çıkarıp yaktı kadının sigarasını. Öyle şehri izlediler.

Uğur sigarasından bir soluk çekti. Gülümsedi. “Buradan,” dedi, “…kendimi attım mesela… üzülür müsün?”

Emel kısa bir bakış attı Uğur’a. “Saçma sapan konuşma Uğur ya…”

“Üzülür müydün çok merak ediyorum.”

“Niye?”

“Çünkü mesela şimdi üzülüyorsun ama…” iç çeker gibi güldü, “…mesela hiç üzülmüyoruz gibi hemen unutuyoruz. Ben bizim yas tutmayı bilmediğini düşünüyorum.”

“Kim biz dediğin?”

“Ne bileyim işte herkes.”

Emel sigarasının küllerini gri şehrin üstüne savurdu.

“Nasıl tepki vereceğimizi tam bilmiyoruz gibi geliyor. Herkes çok farklı tepki veriyor gibi…”

Ölenle ölünmez.

Başınız sağ olsun.

“En çok da yas tuttuğumuz şeyi kendimiz yaşasak ne olur mesela onu düşünüyoruz.”

“Yas tutmanın beş evresi var,” dedi Emel.

“Biliyorum.”

“Herkes başka birini yaşıyordur.”

“Ne gibi?”

“Aynı şeye farklı tepki veriyorlar. Doğal…”

“En zoru hangisi sence?”

“Bilmem… Son aşama bence.” Uğur’a baktı. “Kabullenmek.”

Uğur güldü. “Bence değil. Bence ilk evre en zoru. İnkâr en zoru. Çünkü oradan çıkabilmen için umutlarından vazgeçmen lazım.”

Emel yine çok manidar baktı.“Başlama yine Uğur.”

“Şimdi ben umutlarımdan vaz mı geçeyim yani, bilmiyorum.”

Emel burnundan soludu.

“Bak son derece ciddi söylüyorum şimdi desen ben bir lafına İpek’i bırakırım.”

“Uğur yapma n’olursun ya…”

“Ya ne diyorum kötü bir şey mi diyorum?”

“Aynı şeyleri söyleyip duruyorsun.”

“Sen şimdi o yavşakla mutlu olduğunu düşünüyorsun…”

“Düzgün konuş Uğur.”

“…ama kendini kandırıyorsun.”

“Ben mi kendimi kandırıyorum?”

“Evet.”

“Uğur uzadı bak bu artık…”

Sustular. Sigaralarını içtiler. Şehrin siluetine baktılar. Ankara’nın bir yere gittiği yok. Yüz binlerce kavga görmüş geçirmiş, bu lafları kim bilir kaç kere dinlemiştir. Ama ne düşünüyor? Kimin tarafını tutuyor? Kim kimin tarafını tutuyor? Herkes bencil. Herkes kendini düşünüyor.

İnanıyor musun?

İnanmak istiyorum.

“Ben artık görüşmek istemiyorum,” dedi Uğur.

“Olur.”

“Böyle kötü hissediyorum.”

“Tamam.”

Biraz daha sessizlik. İçerden gelen müziğin hafif mırıltısı. Tabak çanak sesleri. Bir konfeti patladı. Alkışlar. Kahkahalar. Canlı müzik sahnede yerini alacak. Eğlenilecek gülünecek. Herkes çok mutlu. Herkes çok gergin. Herkes alabildiğine düşünceli. Pasta geliyor. İyi ki doğdun Ayşegül. Ay canıııım… Ne gerek vardı?..

“N’oldu bize?” dedi Uğur. “N’aptık, n’oldu? N’oldu Emel?”

“Sen ne istediğini bilmiyorsun,” dedi Emel.

“Ben seni istiyorum.”

“Sen ilerlemek için benim gibilere ihtiyaç duyuyorsun.”

“Nereden çıkarıyorsun ya? Ne alâkası var ya?”

“Kızı üzüyorsun. Üzme kızı.”

“N’aptın sen bize Emel?”

“Sus tamam Uğur…” Sigarasını tırabzanların üstünde söndürdü. “Görüşmeyelim dedik görüşmeyelim.”

Çantasında bir şeyler karıştırdı. Sonra içeri döndü. Uğur biraz daha bekledi.

Şehre döndü. Baktı öyle. Yüzündeki kaslar oynamadan güldü. “Kim lan?.. Bi’ tane sikindirik psikolog dedi diye…” Sigarasından derin bir soluk çekti. “İnkâr,” diye fısıldadı. “İnkâr amına koyim… İnkâr mı ediyorum… Kim karar veriyor lan?..” Kafası iyiden güzel olmuştu.

Gitme desem?

Muhtacım desem?

Kustu hepsini Ankara’nın üstüne.

 

Çıkarken İpek’e “Ben seni bırakayım,” dedi Uğur. “Bizim Harun’ların anneleri geliyormuş. Havaalanından alınacakmış. Arabaları yokmuş. Alırım dedim. Ayıp olur. Şimdi havadaymış.”

“Nereden geliyormuş?”

“İstanbul’dan.”

“Ne için?”

Uğur dudaklarını büzdü, bilmem der gibi.

İpek’in yanakları soğuktan ya da şaraptan kızarmıştı. Kollarını önünde kavuşturmuş, paltosuna sarılmıştı. Adımlarıyla asfaltın kenarındaki donmuş yosunları eşeledi.

“Ben bırakırım seni. Oradan geçerim.”

“Gelecek misin sonra?”

“Yok.”

“Niye böyle yapıyorsun?”

“N’apmışım?”

“Yalan söyleme.”

Uğur sigarasından derin bir soluk aldı. “N’apıyorum ben? N’apmışım?”

“Yalan söylüyorsun.”

Sessizlik.

Az sonra vale aracı getirip kapıyı açtı. İpek, valeye taksi çağırmasını söyledi.

“Sen n’apıyorsun şimdi?” dedi Uğur. “N’apıyorsun amacın ne? N’apıyorsun yani şimdi gece gece? Niye sorun çıkarıyorsun? Kavga mı edelim?” İzmariti asfalta fırlattı. Kıvılcımlar etrafa uçuştu.

Az ötelerinde Emel’le erkek arkadaşı gri bir sedana biniyorlardı. Uğur, İpek’e döndü.“Biner misin? Geç kalıyorum. Biner misin? Bak ben geç kalıyorum.”

“Yalan söyleme. Yalan söylüyorsun hep…”

Gözlerindeki akkor şüphe. Ayazda gergin bekleyiş. Ay gökyüzünde saklanmış bir yerlere. Görünmüyor. Sis var. Sokak lambalarının titrek ışıkları kızın gözyaşlarını gizliyor. Gökyüzü Uğur’a kükrüyor. Dönüp tekrar Emel’le satış temsilcisi sevgilisine bakıyor. Üç numara filmli polarize camların ardında bir kadın, ince sigarasını tüttürürken gözleri tütünün aleviyle aydınlanıyor.

Şimdi bomboş ellerim.

Beni öldür öyle git.

 

II

 

Arabayla Kavaklıdere’nin boş sokaklarını gezdi; meclisin ordan bulvara çıktı, abandı gaza. Kışlık lastikler asfalta yapıştı, Volkswagen ok gibi atıldı. Koyu yeşil çimler silikleşti, ağaçlar flulaştı. Gözleri Sheraton’dan çıktığından beri zaten bir devinim sayrılığından muzdarip. Bir şeyler arıyor. Bir şeyler bekliyor. Bir şeyler eksik, bir şeyler fazla. Olacak şeyler, bekleyen şeyler, yaşanmış saygısızca bitmiş şeyler. Hepsi aklında fikrinde. Yollar girdap olup dolanıyor boğazına. Göz gözü görmüyor. Bakmıyorlar ki görsünler. Göz teması yok lan.

Şehrin çıkışına doğru geri dönülmez yollara düşmeden bi’ kavşaktan sola döndü. Ara sokakların birinde kaldırıma çıkıp park etti. Yürümeye başladı. Hava soğuk. Buz gibi. Aralık ayındayız. Sokaklar boş. Uyuyor herkes. Hiçbir şey yokmuş, her şey çok düzgünmüş, her şey yolundaymış gibi nasıl da uyuyorlar. Kimsenin bi sıkıntısı derdi yok mu? Herkesin mi yatağı sıcak? Gökyüzü kapalı. Sis var sis. Nereden çıktı bu sis durduk yere? Görüş mesafesi yirmi metre kadar. Bir yerlerde bir müzik çalıyor. Merdivenden aşağı, kotta bir yerde teneke kapılı bir meyhane. Kalın plastiklerin içinde bin bir renk ufacık ampuller; aralarında beyaz sprey boyayla HOŞGELDİN 2020 yazıyor. Müslüm Baba çalıyor. Müslüm Baba “Her şeyi al,” diyor. “Bana beni geri ver.”

Veremem.

Tamam. Anladım.

Ne istiyoruz?

Bilmem.

İnanmak.

Merdivenleri indi. Girişteki adamlar ona döndü.

Selamıaleyküm-aleykümesselam.

 

İçerisi geç kalmışlık, hayatı yakalayamamışlık, eli kolu bağlanmış bir çaresizlik kokuyor.

Ucuz parfüm, sıcak bira, kaçak sigara. Tespihler dönüyor; iskemlelerin üstünde on, on beş adam. Duvarlarda arabesk şarkıcıların posterleri. Acı tömbeki. Bir dert, bir keder. Fena bir yer bura.

Bar yoktu. Hemen yanında ahşap bir kiriş uzanan, tek iskemleli masaların birine oturdu. Genç bir çocuk gelip ne istediği sordu.

“Bira.”

“Kaçlık abi?”

Herkesin elinde tombul şişe Efes’lerden var.

“Getir bi’ tane şundan. Oradan bana bak, bitince yenisini getir.”

Karşısında, nargile fokurdatan bıyıklı adamlar ona bakıyordu. Çocuğa beş lira bahşiş verdi.

 

Yarım saat yalnız içti. Sonra yanına biri bir iskemle çekti. “Oturabilir miyim birader?” dedi.

“Otur.”

“Yer yok başka da.”

“Otur kardeşim.”

“Nasılsın iyi misin?”

“İyi adamın burada ne işi olur?”

“Doğru dedin.” Gençti. Komiyle aynı yaştaydı. Saçları, sakalları kapkaraydı. Arada etrafına bakıyor, sağı solu gözlüyordu.

Her şeyi al.

Aldın mı?

Al.

Bana beni geri ver.

Ha yook… Maalesef.

“Adın ne senin?” dedi Uğur.

“Berkan.”

“Yaş kaç?”

“Yirmi üç.”

“Sen n’apıyosun burda?”

Oğlan cevap vermedi. Birası geldi. Şişe gaz kaçırdı, metal kapak masaya düşüp çınladı.

“İçiyorum.”

“Eyvallah.”

“Derdin ne abi?”

“Derdim çok Berkan.”

“Ne gibi?”

“Boş ver.”

“Kız meselesi mi?”

“Uzun… Karışık. Dağınık. Mevzu bombok…”

“Nedir abi, dişlerini mi değdiriyor? Yoksa anal hijyenik mi değilmiş?” Berkan güldü, yüzü büyüdü. Uğur iştirak etti.

“Bizim Türk kızlarının ortak özellikleridir bunlar… Bi’ de dümdüz kütük gibi yatış…”

 

Bir saate yakın konuştular. Mevzunun can alıcı yerlerinden birinde Uğur şey dedi: “Yas tutmanın beş evresi var Berkan. İnkâr. Öfke. Pazarlık. Depresyon. Kabulleniş…”

“Sen hangisindesin abi?”

“Ben tam bilemiyorum… Depresyon.”

“Ne gibi?”

“Genel bi’ depresyon.”

“Öfke?”

“Var Allah’a şükür.”

“İnkâr?”

“Ediyoruz.”

“Bütün evreleri aynı anda yaşayamazsın.”

“Kim diyor amına koyim? Herkesin bi’ hayat akademisinden mezun olmuş… Bi’ biz bilmiyoruz heralde böyle kuralları…”

“Yok yani… Yaşanmaz abi düşündüğün zaman.”

“Düşünemiyorum Berkan. Mesele o. Doğru düzgün düşünemiyorum. Hem aşırı fazla geliyor her şey hem çok boş. Boğuyor yani Berkan’ım… Boğuluyorum.”

“Abi zaten düşündüğün zaman her ilişkinin bir raf ömrü oluyor. Şimdi mutlu musun? Mutsuzsan bitmiştir abi. Mutsuzsan yani yük olursunuz.”

“Boğuluyorum Berkan.”

“Boğar abi. Bilemiyorsun ki…” Berkan telefonunu çıkardı. Ekran koruyucusu beyaz üstüne yeşil bir arka planda, baştan aşağı mat, gümüş rengi bir UFO görseli vardı. Üstünde kaligrafik harflerle I WANT TO BELIEVE yazıyordu.

“İnanmak istiyorum.”

İnanıyor musun?

İstiyorum.

Tamam. Peki. Yeterli. Teşekkürler.

Eyvallah.

Berkan bir mesaj cevapladı. “Şimdi mesela,” dedi, “Aradaki hisler bitince monotonlaşıyor her şey. İşin kötüsü buna alışıyorsun. Bir sene… iki sene… Ne olduğunun farkına varmadan evlenenler var sonuçta…”

“Doğru.”

“Mesele şimdi şu… Sen ne istiyorsun?”

Uğur şakaklarını ovdu. “Sen bütün bunları nerden biliyon lan Berkan?”

Berkan telefonun kilidini kapattı, masaya koydu. “Var biliyoruz bir şeyler.” Güldü.

“Asıl mevzu başka da…” dedi Uğur. Sigarasını küllüğe doğru fiskeledi.

“Ben anladım galiba.”

“Ne?”

“Sen bir şey arıyor gibisin…”

Kendimi arıy… Yok yok.

Estağfurullah.

“Ne gibi?”

“Gözlerden anlarım yani.”

Uğur iç cebinden bir damlalık çıkardı. İki gözüne ikişer damla bir şey damlattı.

“Benim gözlerde kuruluk var. Kırpmıyormuşum.”

Berkan geriye yaslandı. “Haa… Tamam o zaman.”

“Sen ne diyordun?”

“Kalkıyorum ben.” Kendisiyle aynı yaştaki komiye elini uzattı.

Uğur bir şey demedi. Etrafına baktı. Berkan elini iç cebine uzattı. Bi’ yirmilik çıkarırken Uğur oğlanın tüvit ceketinin astarına iğneli paketleri gördü.

Başka yer başka zaman.

Sensiz ömrüm olsun.

“Berkan,” dedi Uğur. “Berkan… Bana bak Berkan. Ver de bi’ sigara içelim kardeşim.”

Berkan’ın yüzü güldü.

 

III

 

Uğur’un Golf 7’siyle Gençlik Parkı’na geldiler. Bu saatte burası kapı duvar, zinciri vurmuşlar; yalnız Berkan bi’ yer biliyomuş, dikenli tellerin yırtık bir yerinden geçtiler. Fıskiyeler kapalı, ışıklar yanmıyor; ortamda bi’ yağ bi’ metal bi’ yanık plastik kokusu. Gece burası daha ziyade sanayi gibi. Ne gençliği ne parkı… Neyse ki etraf yeşil, vadilere has nemli bi’ soğuk var. Çıt çıkmıyor. Sıvası dökülmüş duvarların hepsinde çok mutlu, çok eğlenen palyaçolar, yüzü gülen yıldızlar, güneşler, sırıtan hayvanlar… Sis hâlâ var. Ağaçları bir karanlık ormana çevirmiş; kocaman, metal canavarları şekilsiz heykellere benzetmiş. Girişte plastik bir goril el sallıyor. Hoş geldiniiiiiz. Hoş bulduuuuuk.

 

Bu saatte lunapark çok yorgun, uykusunu alamamış. Gündüz üstünde tepinmişler, gece mesaiye kalmış.

 

On iki yaşından küçükler binemez.

On iki yaşından küçük müyüz? Değiliz. Emin miyiz? Eminiz. Tamam. Emin olmak için soruyorum… Yoksa biliyorum yani.

Berkan’ın özenle sarılmış cıgarasından bir fırt çekti. Öksürdü. Midesi bulanıyordu. Sarhoştu. Halsizdi. Üşüyordu. Montunu arabada unuttu, hırkası hafif geldi. Alkol var bi’ 90 promil, çok değil ama benim bildiğim suluyla karışmaz bu.

Berkan telefonundan Spotify’a girdi. Az araştırma yaptıktan sonra Bülent Ortaçgil’den bir şarkı açtı.

Saat çok geç.

Belki gece üç.

Gece üçe yakındı harbiden.

“Sevginin değerini kimse bilmiyor Berkan. Sevdiği insan için kimse bir şey yapıyor mu? Yok. Sevmek yetmez, biliyorum. Saygı, güven, sadakat… Şimdi sanki o ölmüş gibi davranıyorum. Yas tutuyorum. Ayrılık için yas tutulur mu? Tutulur. Neden tutulmasın? Şu hayatı bi’ kalıba sokmayı bırakın lan amına koyim. Hayat irrasyonel. İsteyen istediğini yapar. Fizik kurallarına uyduğumuz sürece her şey mübah, her şey olabilir.”

Abi geç oldu kalkalım istersen.

Kaç saat?

Saat çok geç.

Belki gece üç.

“Ama anlamıyor şimdi… O da mutlu değil eminim. O eskiyi özlüyor. Eskiyi istiyor. Adım gibi eminim. O yavşakla mutlu değil. Adım gibi eminim. Ama değişmek mi lazım illa? Değişmeyelim. Niye değişiyoruz? Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmemiz gerekmiyor mu? Herkes elini taşın altına koyacak. Üzerime düşeni yapıyorum. Yapamayanlar düşünsün…”

“Abi düşündüğün zaman,” dedi Berkan, cıgarayı alıp bir tur döndü, “…insanın en çok sevdiği şey en çok nefret ettiği şey oluyor çoğu zaman. Bilimsel bir şey. Acı-zevk meselesi gibi.”

“Bizde öfke yoktu. Tükendik biz. İçten içe yandık. Çok romantik değildik ikimiz de… Gerçekçi insanlarız. Birbirimizi sevdiğimizi belli etmek için ufak tefek şeyler yetiyordu. Ben iki kadeh bir şey içsem sarhoş olur saçmalarım. Yağmurlu bir günde dışardayız, benzin ışığı yanıyor, yanlış bir sokağa saptım. Zorla bir ziyarete bir yere gittik, ağzımıza sıçıldı. Böyle anlarda bir şey demezdik. Biliyoruz çünkü. Anlıyoruz…”

“Söylenmeyen kadın başımızın tacı abi… Böyle anlarda mutlu olabiliyor muydunuz yani?”

“Yani şimdi mutluluk derken… Öyle devamlı bir mutluluk beklenmez hayattan. Ama mutluyduk… Mutlu uyuyorduk. En sevdiğimiz film AllThatJazz, onu izlerken dalıyorduk. Şimdi mutlu uyursan uyuyorsun yani, yoksa uykunun anlamı kalıyor mu? Şimdi rüyalarımda bile bana kızıyor. Kavga ediyoruz. O beni sevmiyor. Ben pişman oluyorum.”

“Film nerde koptu abi sizde?”

Uğur’un gözleri daldı.

Bir gün şey diyor Emel: Hangi Uğur’sun şimdi sen? Âşık Uğur mu? Âciz Uğur mu? Acı çeken Uğur mu? İnkâr eden Uğur mu?

Ama ben böyleyim. Bunu bilerek benimle birlikte olmadın mı?

Hep farklısın. Çok değişkensin.

Sana olan tutkumdan…

Aşkın tahripkâr. Zarar veriyorsun.

Seni seviyorum.

Yetmez.

Uğur cıgaradan derin bir soluk aldı, on saniye nefesini tuttu, öksürdü.

“Şimdi bir kitabı alıyorsun, her sayfada ne zaman bırakacağını merak ediyorsun. İçerik sarmaz, ilgin kaybolur, mecbur hissedersin, mecbursun, okumaya devam ediyorsun, sana zarar veriyor. Bana şey diyor: Aşkın tahripkâr. Eyvallah. Ben böyle seviyorum. Kitabı bitirmeye uğraşıyorum. Bitmez kitap; uğraşıyorum, çaba harcıyorum. Sevgi yetmez, saygı, sadakat, güven. Sen eğer paylaşmazsan hiçbirine ulaşacak araç kalmıyor zaten…”

Neyin var?

Yok bir şey.

Neyin var, bir şeyin var.

Yok bir şey, iyiyim.

Bak gel konuşalım, bir şey olduysa söyle.

Yok bir şeyim, iyiyim ben.

“Zaman bitirdi bizi yani anlayacağın… Aşk nasıl olsa biter diyorsun… Paylaşmayınca tükeniyor ilişki. Kafam almıyor, ben bilmiyorum. Kadınları anlamak güç.”

Berkan cıgaradan bir soluk aldı. Parmağını yalayıp külleri topladı.

İyi gidiyordun abi…

Klişeleri seviyorum, güçlerine inanıyorum, elimde değil…

Çok geç oldu. Geç oldu… Geç kaldık. Geç oldu saat… Geç kaldım ben…

 

Acıktılar. Bu illet fena acıktırıyor. Üşüyor Uğur. Titriyor. Ne yiyeceklerini konuşuyorlar.

“Tutku al bi’ tane. Bi’ de şöyle ufak Hindistan cevizi topları var. Ben onu seviyorum ondan al. İki tane su; bana büyük al.”

“Başka?”

“İki tane de bira al.”

Berkan kalkıp üstünü başını silkeledi. Telefonuna baktı. Bülent Ortaçgil sustu. “Abi,” dedi. “Para?”

Uğur’un başı dönüyordu. Cüzdanı çıkardı. İçinden altın rengi bir kart çekti. Durup biraz düşündü. “Şimdi çıksam karşısına,” dedi. “Desem böyleyken böyle… Yok olmuyor. Unutamıyorum. Sensiz olmuyor.”

Berkan bilmem der gibi dudaklarını büzdü.

“Kimsin lan sen diyorum… Sen kimsin ya?..”

“Telefonda bilmiyorum… Yanına gitsen?”

“Yok. Olmaz. Yanına gidemem. Yanına gidersem onu görmem gerekir. Gözlerine bakmak gerekir. Gözlerine bakınca susarım konuşamam.”

Sessizlik. Rüzgâr uğulduyor. Kısır bir korna, yankısız, ölü. Kükreyen bir küfür.

“Büfe kapanır abi şimdi.”

Uğur kartı uzattı.

“Şifresi?”

“1982.”

Berkan kartı aldı. Uğur’a baktı.

“Evet Berkan. Onun doğum yılı…”

Berkan arkasını dönüp yürümeye başladı. Uğur bir anda Berkan’a döndü. “Berkan,” dedi. “Dur… Berkan… Dur bi.”

Berkan durup Uğur’a döndü. Uğur bir şey diyecek gibi oldu. Kartı bırak diyecek oldu. Şifresini de verdik. Seni daha iki saat önce tanıdım. İyisin, iyi çocuksun ama güvenemem. Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin. Adamın amına koyarlar. O kartın yirmi bin limiti var. Sen kartı bırak. Bırak kartı.

“Evet abi?”

“Bi’ tane de Marlboro Touch.”

“O hangisiydi?”

“Mavi olan.”

“Tamam.”

Berkan tekrar yürümeye başladı.

Uğur dayanamayıp tekrar durdurdu.

“Gel gel…”

“N’oldu?”

“Gel bi’ sarılalım.”

Sarıldılar. Sonra Uğur arabanın anahtarını uzattı. “Gelirken montumu al dondum. Ne akla hizmet böyle geldik…”

Cep telefonunu çıkardı. Kişilere bastı. Üç farklı isimle kaydettiği Emel’in bir numarasını seçip konuşmaya başladı.

 

IV

 

İtiraf et Emel,” dedi. “Sen kimsin? İtiraf et bana… Sen de bana muhtaçsın. Ben anlamıyor muyum? Biliyorum. Bak ben seni seviyorum. Biz birbirimizi seviyoruz, biliyorum. Şimdi kim ne derse desin amına koyim, tamam mı? Biz sevginin aşkın gücüne falan inanmıyoruz. Biz birbirimize inanıyoruz. İnanıyor muyuz Emel? Ben inancımı kaybediyorum. Ben hiç kimseye, hiçbir şeye inanmıyorum. Ben umutlarımı kaybediyorum. Beni inandırabilir misin? İnandırabilir misin orospu!” Sustu. Telefonu açtığından beri baktığı kaldırımın köşesindeki çatlak betona iyice odaklandı. Sonra “Özür dilerim,” dedi. “Özür dilerim. Ben özür dilerim. Kafam güzel. N’aptığımı bilmiyorum. Özür dilerim. Saat çok geç Emel. Bu saatte yapılan konuşma sağlıklı değil. Gel yatalım. Yatağa küs girilmez. Üstüne uyuyalım bu konunun. Sabah dinç kafayla… Ben İpek’le konuştum. Yani zamanım olmadı, konuşurum. Konuşucam. Eğer ben seni kıracak bir şey yaptıysam ben özür dilerim.”

Sustu. İç çekti. Sis etrafını sarmış. Bir baykuş uğulduyor uzakta bir yerlerde. Bülent Ortaçgil hâlâ çalıyor. Çok geç diyor saat. Oğlum bak, saat çok geç oldu. Belki gece üç oldu. Nerdeyim? Kimlerleyim? Bilmiyorsun. Ay dolunay. Deniz yanıyor. Kimlerleyim? Ben nerdeyim?

Yalnız Ankara’da deniz yok Bülent abi.

Denizi yok ama kıyısı var.

Sen sus la bebe.

“Bitti mi?” dedi Emel.

“Bitti.”

“Bir daha beni arama.”

Üstün biraz hafif. Ayaz bindirmiş. Kaçacak yer yok. Aç karna o kadar alkol, üstüne iki cıgaralık sarmışsın. Bir ara Berkan’ın cebine uzanıp bir şeyler araklamışsın. Göğsünde yüreğin 120-121-122 BPM, güm gümgüm. Gölgeler bi tuhaf oynuyor şimdi. Lunaparkın çelik canavarları sallanıyor. Dönme dolabın ışıkları yanmaya başladı. Rengarenk, iç içe geçen, ayrışıp birleşen, yağ sızması renkler. Yaprakları dökülmüş sarmaşıkların kuru dalları birbirine sokuluyor. Görüyorsun. Duyuyorsun. Sesi biraz distort edince rahatsız eden karnaval şarkısı. Uzun bir bina boyutundaki çekicin üstündeki ADRENALİN yazısı. Şak! Yandı ışıklar! Yandı bütün ışıklar. Eğlence şimdi başlıyor.

Ölü bir güvenin mezarı olmuş, başında yanan sokak lambası. Şimdi geldi kafası, çünkü o güve mezarından çıkıp uçtu gitti, karanlığa karıştı.

On iki yaşından küçük müsünüz?

Büyüğüz.

Buyrun o zaman. Önden buyrun…

 

Berkan gelmedi. On dakika. On beş dakika. Yarım saat, bi’ saat. Yürüyor Uğur. Öksürdü. Titredi. Sis var. Ayrılmadı bu sis. İlerde, tabelalarda, daha çok nasıl eğlenilir, nasıl en yüksek haz alınır, öğretici bilgiler. Biz çok mutluyuz! Ya siz? Efendim hamdolsun. Olmaya çalışıyoruz. Hemen yanında kocaman bir reklam afişi, nabız gibi atan floresan ışığı.

I WANT TO BELIEVE

Berkan’ın ekran koruyucusundaki UFO resmi.

İnanmak istiyorum.

İnanmak istiyorum.

İNANMAK İSTİYORUM.

İnanıyor musun? İstiyorum abi. İnanmayı mı? Evet abi. İnanıyor musun? İstemek yeterli diye düşünüyorum, bilmiyorum.

Korkuyorsun.

Herkes sakin olsun.

Bunların hepsi hep kafamızda.

Gözlerini kapattı. Yere tükürdü. Asfaltın üstünde parlak, lunapark ışıklarını yansıtan, salyalı birikinti. Arasında ufak, kırış kırış bir kâğıt parçası. Üstünde gülen bir UFO görseli. LSD. Asit de derler. Yarısentetikpsikoaktif bi’ halüsinojen. Onu ne ara aldı? Berkan’ın cebinden almıştır sarılırken. Birileri ona oyun oynadı. Onu harcadılar. Kim olduğunu biliyor mu? Şu şarkı çalıp duruyor. Aklıyla oynuyor. Kaçacak yer yok diyor. Tepemizde bulutlar. Yağmuru unuttular diyor. Palyaçoların gözleri parlıyor, gülüşüyorlar. Dinozorların uzun boyunları kıvrılıp düğüm oluyor. Koşmaya başladı. Lunapark üstüne üstüne geliyor lan. Bütün renkler birbirine karışıyor. Bir goril var plastik goril. Tek kolu dirsekten mekanik, gülüyor yüzü gülümsüyor. Geleni geçeni selamlarken Uğur’u durdurup şey diyor: “Abi iyi misin amına koyim?”

“Abinin amına korum lan!”

“Abi geç oldu.”

“Biliyorum. Saat çok geç. Biliyorum. Bak ben geç kaldım. Bunu biliyorum.”

“Geç oldu, kalkalım istersen.”

Sonra bir yere tırmandığını hatırlıyordu. Gençlik Parkı’nın sıra sıra dizilmiş mızrakları andıran demir çitlerinin üstünden zıplamaya çalışıyordu. Gömleğinin dikişleri yağlı boyanın korozyonuna takıldı; polyester yırtılıp ayrıldı. Kaldı orada gömlek. Koşuyordu. Etrafına bakıyordu. Arabalar geliyor. Kornalar. Gri bi’ sedan selektör atıyor. Lastikler donmuş asfaltta çığlık atıyor.

“Lan amına koduğumun delisi! Çekil yoldan! Yoldan çekil.”

Plastik goril Yenimahalle’ye doğru artan kavakların dallarında geziyor, onu takip ediyor. Gazi’ye doğru kıvrılıyor yapraklarını dökmüş ağaçlar, içlerinde ışıklar seyahat ediyor; yılbaşı süsleri. Bütün reklam panolarında, billboardlarda; Berkan’ın arka planındaki UFO resmi.

İnanıyor musun?

İnanmak istiyorum.

İnkâr ediyor olabilir misin?

Bilmiyorum. Konuşmak istemiyorum bu konu hakkında.

 

Koşuyordu. Yüreği adrenalinle doluydu, göğsünü yırtacak gibi atıyordu; soğuk, derin bir sızıyla. Ne kadar koştu bilmiyordu. Belki bütün Ankara’yı koştu o soğukta. İnsanlar bakıyor. İnsanlar ona bakıyor. Bir şeyler diyorlar. Ayıplıyorlar. Küfrediyorlar. Anasına sövüyorlar. Acıyorlar. İnkâr edenler var. Aralarından birisi Emel’in yeni sevgilisi. Bana bak, diyor. Lan! Şşş! Bana bak lan amına koduğum! Bak! Benim çüküm seninkinden büyük. Anladın mı? Anlıyor musun? Maaş bordroma bak! Biz oldukça mutluyuz koçum! Anladın mı? Şimdi siktir git! Git hadi!

Yanında Emel.

Biz birlikte olamayız.

Neden?

Sen ne istediğini bilmiyorsun.

Ben seni istiyorum Emel.

Sen ne istediğini bilmiyorsun.

Ben inanmak istiyorum.

İnanıyor musun?

İpek:

Yalan söyleme. Hep yalan söylüyorsun. Hep yalan söyledin. Şimdi her şeyi kaybettin. Mutlu musun?

Muazzam büyüklükteki, yusyuvarlak, mat bir daire başının üstünde gürüldedi. Sokağı baştan başa kat etti, tam Uğur’un üstünde durdu.

Aslanım sakin ol.

Hepsi hep kafanda lan bunlar.

Sakin ol biraz.

Alın, diye bağırdı içinden. Alın götürün beni! Her şeyi biliyorum! Beni burada bırakmayın, tamam… Tamam götürün. Alın götürün lan! Alın götürün! Götürün beni… Beni burada bırakmayın! Duydum, dinledim birilerinden. Başkalarını alıp götürmüşsünüz. Beni de götürün. Dayanamıyorum! Dayanamıyorum! Boğuluyorum ben!

Daire usulca süzülüyor, sisin içine rengarenk bir ışık salıyor. Uğur gözlerini kapattı. Zihnindeki düşünceleri durduramıyordu. Köpek gibi üşüyordu. Bir şeyler yapmak lazım geliyordu. Daha fazla dayanamadı.

“Şimdi gerçek bir soru sorayım mı?” dedi parmağını kaldırarak, çok ciddi bir şekilde.

Birden sustu herkes. Sesler sustu. Sen sustun. Çünkü Uğur konuştu.

“Herkese diyorum,” dedi. “Onu bunu bırak şimdi, şov yapmayı bırak… Konuşma artık sus. Gerçeği sorayım mı sana? Şimdi bu sis bu kasvet niye var biliyor musun?”

UFO durdu. Herkes dinliyordu.

“Bilmiyor muyuz lan biz?” diye çıkıştı UFO’ya. “He? Bu sis niye var? Bilmediğimi mi sanıyorsunuz?”

Boğazı yırtılacak gibi bağırdı: “ANKARA!” Öksürdü. “Niye saklanıyorsun lan amına koduğum! Niye bakmamızı, görmemizi istemiyorsun! Gerçekle göz temasımızı engelliyorsun! Bir baksak anlayacağız! Bir baksam çözeceğim işi! Bir baksam yapbozu tamamlarım, Emel’le aramdaki bütün sorunları çözerim. Bi’ baksam mutlu olurum belki. Ben gözlerimi kırpmıyorum görmek için. İnanıyorum lan! Sen engel oluyorsun! Şşşş! Bana bakın lan! Herkes şimdi sakin olsun. Herkes sakin olsun. Başkent gürültü istemiyor. Başkent suskun. Başkent yorgun. Başkent tetikte. Başkentin canı sıkkın. Başkent sarhoş. Başkentin migreni tutmuş. Herkesi tek tip ve elinin altında istiyor başkent. Şşş! Herkes uyusun şimdi. Herkesi yatağında istiyor başkent. Başkentin anasını sikmişler. İki ağrı kesiciyi bi’ ellilikle devirmiş. Sarhoş. Kafası güzel. Üşüyor. Yasta. Sabah iş güç var. Memur ve öğrencilerin gri şehri burası. Herkesin ölümüne çalıştığı bir kafes burası. Burada yalnız iş var. Aşka ve sanata yer yok.”

Güldü. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Sikerim yapacağınız işi de sizi de anlamıyor muyuz lan biz! Ben anlamıyor muyum lan! Herkes ağız birliği yapmış, herkese bir rol yazılmış. Herkes oyununu oynuyor. Kimse benim Emel’le olmamı istemiyor. Herkes bu planın bir parçası. En başta da bu kahpe Ankara geliyor. Ta en baştan beni kandırdınız… En baştan kurdunuz planı. Berkan’ı aha bu orospu tuttu! İpek de işin içindedir. Önce uyuşturup sonra soydunuz… Ayarttınız beni… Oyuna getirdiniz. Şimdi de öldüreceksiniz. Hepinizden nefret ediyorum. Hepinizden iğreniyorum. Hepsi yalandı. Beni hiç sevmediniz. Ne yaşadıysak yalandı. Ulan orospu! Seni içinde olduğun çukurdan çekip çıkaracak biri lazımdı. En yakında ben vardım, elimi uzatan bendim. Şey demiştin bi’ kere. Korkuyormuşsun yani. Çünkü gözlerimi kırpmıyormuşum… Şimdi ne oldu? Şimdi neden korkmuyorsun? Senden nefret ediyorum. Senden nefret ediyorum! Bu anasını siktiğimin UFO’su da senin işin. Her şey senin başının altından çıktı. Bütün kötülüklerin anası sensin. Şimdi alıp götürsün beni bu. Ankara rahat etsin, amına koyim, tamam mı? Aşkım tahripkârmış… Hak etmiyorsun. Bana ihanet ettin. Herkes bana ihanet etti. Hepinizden nefret ediyorum. Ulan orospu! En çok da senden… İnanıyor muyuz şimdi? İnanıyor muyuz? İstemek yetmez! İnanıyor muyuz Emel! İnanıyor muyuz lan orospu! İnanıyor muyuz?..”

 

Başa saralım.

Kübler-Ross modeline göre yas tutmanın beş evresi var:

İnkâr. Öfke. Pazarlık. Depresyon. Kabulleniş.

En zor evresi kabulleniş diyorlar. Ben inkâr ediyorum. Kolay gibi görünebilir ama en zor evre inkârdan öfkeye geçiştir. Çünkü inkârdan öfkeye geçmek için umutlarından vazgeçmek gerekir. Bu öykü yas tutmanın beş evresini anlatmıyor. Bi’ AllThatJazz değil. Zaten müzik çaldı hep ama siz hiç duymadınız.

Bu anlatılanlar bir erkeğin inkârdan öfkeye geçişinin öyküsüdür.

Henüz ölüp ölmeyeceğimi bilmiyoruz ama an itibariyle dışarıda yalnız ölünecek bir hava var.

Kasvet Ulu

İnsanın kendi yüreğiyle olan çatışmasıyla ilgili metinler yazıyorum. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Yirmi dört yaşındayım ve gerçek adım Umut Yazar. polikromhatiralar adlı kişisel blogumda dilim döndüğünce öyküler paylaşıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: dersimiz kasvet, konumuz Ankara, alkol 215 promil, vaziyet bombok… https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Aşkın Tahripkâr” için 11 Yorum Var

  1. Senaa dedi ki: dedi ki:

    @ulu.kasvet merhaba,

    Bir kaç aydır (sanıyorum dört ya da beş ay oldu) seçkiyi takip ediyordum. Artık yorum yazmak ve fırsat bulabilirsem kendim de bir şeyler paylaşmak için üye oldum. Sizin önceki aylardaki öykülerinizi de beğenerek okuduğum için, kasıtlı olarak sizinkini okuyarak başlamış oldum. :slight_smile:
    Bu ufak girişten sonra öyküye geçecek olursam :); bu ayki tema ve aşkla / ayrılıkla bağlantı kurulması benim hayal gücümde çok zor oluşturabileceğim bir ilhamdır. Bu yüzden yaratıcılığınız ve konuları linkleme başarınızın hoşuma gittiğini belirtmek istiyorum.

    Öykü içindeki karakterlerin dialoglarındaki tespitleri, bazı klişelerin yinelenişini ve aforizmaları çok tadında buldum. Örneğin;

    &

    &

    &

    &

    Bir, iki ufak eleştirim şöyle olabilir;

    Bu kısımın eklenmesini ekstra bir ayrıntı olarak gördüm. Berkan’ın kaçacağına dair Uğur’un görüşünün okuyucuya bu kadar açık edilmesine gerek var mıydı, emin değilim. Onun yerine Uğur’un kafasının tüm güzelliğine rağmen, bilinçli olduğunu belirtecek daha örtük bir açıklama olabilirdi belki. Hatta biraz da kendi kullandığı küfürlü diliyle bir yorum yapabilirdi. “Herife de her şeyimizi verdik ama, patlatmaz herhalde…” gibi gibi… Daha argosunu yazmaya elim el vermedi :smiley:

    Diğer ufak eleştirimse bu bölümle ilgili. Ben bir kadın okuyucu olarak hikayenizi maskülen algıladım ama bu yönde yazarın açıklaması olmasaydı, eleştiri yapmayacaktım. Belki fazla feminist hisler yüklendi bana diye özeleştiri yaparak geçiştirecektim. Şöyle söyleyeylim; baş kahramana göre öykünün yönü şekillenebilir elbette ama ele aldığınız konu gayet evrensel: “yas tutma”. Bu nedenle aslında erkeğin öyküsü diye sınırlandırmamanız gerekli diye düşünüyorum.

    Şahsi fikrim; en zor evre “depresyon” evresi; o da gerçi umutların bitmesinin ardından geliyor ve sizin mesajınızla paralel. :slight_smile:

    Bir de sanki ben müziği duydum, bahsi geçen şarkıları da çok severim. Öyküyle çok güzel örtüşmüş hepsi. :slight_smile:

    Farkına varmadan yorumlarımı hamburger tekniği ile yapmışım ben de, aslında pek sevmem ama uzunca yazmışım. Şimdi sıralamayı değiştirmeyeyim. Kasıtlı bir şey değildi ama :slight_smile:

    Kaleminize sağlık, hep yazın, hep okuyalım… :pray:

  2. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Ben de tam taşa tutmak üzereyken, Uğur’un ve Berkan’ın erkek egemen genellemeleri için yazarı sorgulamayayım dedim. Ne de olsa bu tarz karakterler, bu forumda bulunan çoğu kadının hayatında görmek istemeyeceği tarzlarda olsalar da maalesef gerçekler ve varlar. O yüzden öykülerimizde hoşumuza gitmeyecek konuları veya karakterleri ele almamalıyız gibi bir durum da bizi tamamen ütopik bir dünyaya sürükler. Hem bazen okuyucuyu rahatsız etmek de sağlam dürtme olur, iyi gelir. Beni kazandınız mesela, belli kısımlarda rahatsız ederek :smiley:
    Ayrıca öykünün geneli içinde değerlendirince doğru dokunuşlardı diyebilirim.

    Erkek yazarın kadının hislerini aktardığı hikayeler hep beni daha çok çekmiştir. Daha zorlayıcı olduğuna inandığım için belki de. İlk yorumumun bu tarz bir ilham hissi uyandırmasına da çok memnun oldum bu arada.

    Tatmin edici cevabınız için teşekkürler,

    Sevgiler,

    Sena

  3. Selam tekrar @Senaa ,

    Anlayışınız için teşekkür ederim. Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

    @Muge_Kocak Selam,

    Okuyup yorumladığın için teşekkür ederim. Çok güzel şeyler demişsin yine. Bu öykü aslında biraz da çabuk yazıldı sayılır. Ankara’da gerçekten böyle 3-4 gün çok yoğun bir sis oldu ve duyguyu kaybetmemek için o sürede yazdım. Böyle bir ayrıntı da var, eklemek istedim. :blush: Görüşürüz. :pray:

  4. @ebuka selam,

    Ankara’yı sevmek için gerekenler:

    1. Anıtkabir ziyaret edilir.
    2. Behzat Ç. izlenir.
    3. Fasıl Say’ın Ankara eseri dinlenir.

    Bir gün bu listeye girme umuduyla yazıyorum. :sweat_smile: Geri dönüş için teşekkür ederim. :+1: Görüşmek üzere.

  5. @ulu.kasvet merhaba,

    Uğur’un serzenişine uçan daireyi çözüm olarak sunmanız başarılı. Ben de @Senaa nın alıntıladığı kısımları çok başarılı buldum.

    Kaleminize sağlık