Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çılgın Tatil

İclal ve Tolga, modern beyaz yakalı olarak balayını popülist bir Güney Afrika Safari gezisinde geçirmeye karar vermişti. Biletler alınmış, masraflar tonla kredi kartıyla ödenmiş ve sosyal medyaya foto atmak için tüm iletişim aletleri hazırlanmıştı.

17 saatlik uçak yolculuğu epey yorucu olsa da eninde sonunda genç çiftin hayallerindeki toplumca onaylanmış, ilgi çekici ve beğeni toplayıcı bir anı yaratma hevesi ; olası ilk sıkıntılara katlanmalarını sağlıyordu. Yolculuktaki tuhaf bakışlı afrolar, hosteslerin kaba aksanları ve sık sık karınlarına ıstırap sokan gaz çıkarma istekleri ; yaklaşan evrimsel anaforun küçük fragmanlarıydı.

Uçak yolculuğu bitmişti; antik söylentilere göre Şeytan’ın ilk düştüğü yer olan Afrika’ya ayak basmışlardı. Merdivenlerden inip o kuru ve sıcak toprağa ilk adım attıklarında soludukları havadaki vahşilik, şehir yaşamının uyuşuk monotonluğuna karşı bir kuvvet gibi zihinlerini uyarmıştı.

Tolga, kirli sakalının verdiği turistik rahatlıkla etrafa gülümseyerek bakıyordu. Görme hücreleri, bu karşılaştığı farklı ve tekinsiz diyarları beynine iletirken ; onun sosyal beğeni ve iletişimden sorumlu korteksinden gelen sinyaller ona “muhteşem bir görsel balayı” yaşayacaklarını anlatıyordu. Tolga rahattı. Eşi İclal de öyle. Yüzlerinde medeniyete duyulan sarsılmaz inancın safça gülüşleri vardı.

Merkezdeki otellerinde bir gün kaldılar. Aşk tazelemek için kan ter içinde bir yarı sevişme gecesini geçirdikten sonra yeni günle Safari maceralarına hazırlardı. Tur merkezlerine indiler ve yerel bir organizasyona kaydoldular. Safari turları bu turistik sezonda her gün düzenleniyordu ve bir hafta sürüyordu. 3 gün boyunca konuklar çadırlarda kalacak ve vahşi yaşamı yakından soluyacaklardı

1. Gün

Tur rehberi, diğer insanlarla tanışma ve vahşi yaşama uzaktan ilk bakış şeklinde ilerleyen program akışı çift için iyi gidiyordu. Sık sık birbirlerini öpüyorlar ve sarılarak zebralarla öküz başlı antilopların yaşam mücadelesini birkaç yüz metreden seyrediyorlardı. Kara kuru tur rehberi kendi dilinde konuşuyor ve bir çevirmen İngilizceye çeviriyordu.

Turistlerin çoğu Avrupa, Rusya ve İngiltere’den gelmiş olsalar da Amerika’dan gelen afrolar da vardı. Bu grup oldukça gürültülü konuşuyor ve kahkaha atıyorlardı. Medeni seviyenin altında olan hareketleri göze batıyordu. Şimdilik kimseye zararları olmasa da ortama uygun olmayan bir sinek gibi vızıldıyorlardı.

Ayrıca tuhaf bir biçimde sanki orada anlatılan her şeyi önceden biliyorlarmış gibiydi. Tolga, İclal’i ve kendisini afrolardan genelde uzakta tutmaya çalışıyordu. İlkel sezgileri ufak bir sinyal vermişti. Her ne kadar burada bir olay çıkmayacağını bilse de sanki birkaç kez afroların İclal’e doğru baktıklarını görür gibi olmuştu. Kendileriyle karşılaşınca gözlerini çevirseler de bu Tolga için alarm verici bir gelişmeydi.

2. Gün

Yırtıcılar ve ceylan kovalamacalarını izlerken içkilerini yudumluyorlardı. Gün boyu sıcak güneşin altında yapılan gezinti ve bilgilendirmeler çifte neşe vermişti. Akşam olduğunda ise gönüllü olarak aslanların gece avlarını izlemek üzere çadırlarını ana kamp yerinden daha ileriye, rehberin güvenli dediği bölgenin ucuna kadar getirmişlerdi. Kendileriyle birlikte bazı turistler de cesaretle çadırlarını taşımışlar ve kameralarını hazırlamışlardı.

Gece avı oldukça vahşi ve heyecanlı geçiyordu. Çift, bol bol fotoğraf ve video çekip sosyal medyaya paylaşırken gecenin tadını çıkarıyordu. Gece birkaç saat daha ilerledikten sonra , aslanların av bölgesinden biraz uzakta; kalın çalıların görüşü kapadığı batı bölgesinden tuhaf sesler gelmeye başlamıştı. Önce sadece bir rüzgârın ıslığı gibi duyulsa da dakikalar ilerledikçe belirgin bir insan uğultusuna dönüşmüştü. Rüzgârla birlikte sesler farklı açılarla savananın ortasında yankılanıyor ve tanımlaması zor yankılara dönüşüyordu. Tolga ve İclal’in dikkatini çekmişti bu durum. Üstelik şimdi çalılık bölgenin arkasından zayıf bir ışık süzülüyordu. Uğultulara eşlik eden ritmik davul sesleri de eşlik ediyordu.

Tolga rehberin yanına giderek Batı tarafıyla ilgili sorular sormaya çalıştı. Cümlesini bitiremeden rehberin yüzünde bir gölge ve gerginlik belirmişti. Kaşları çatmış ve titrekçe homurdanmıştı. Sanki o yöne bakmak istemiyor gibiydi. Kaçamak cevaplarla da olsa o tarafta çok eskiye dayanan yerli kabilelerinin olduğu ve bazı gecelerde kendi tanrılarına özgü ayinler yaptıklarını söylemişti. Ancak onların rahatsız edilmemesi gerektiğinin üstüne ısrarla – ve Tolga’nın hislerine göre biraz da korkuyla- tembih etmişti.

İclal’in de merakını frenlemesine yönelik endişeli ısrarlarına rağmen kısa bir bakış ve hızla geri dönüş sözü veren Tolga çadırdan çıkıp çalılık bölgesine doğru yürümeye başladı. O tarafa yaklaştıkça çadırlar seyrekleşti ve sonunda bitti. Son çadırın önünden homurdanmalar ve öfkeli ıslıklar duydu. Dönüp baktığında o huylandığı afroların olduğunu gördü. Her nedense bu sevmediği grubun tekinsiz bölgeye en yakında olmasına hiç şaşırmamıştı.

Tolga’nın ardından, anlamadığı bir dilde belli belirsiz bir şeyler söyledilerse de belaya bulaşmaya hiç niyeti olmayan genç adam yürümeye devam etti. Çalılıkların içinden yavaşça ilerlerken burnuna gelen ağır kokuyla bir anlık durakaldı. Çeşitli baharatlarla birlikte çamurlu bir deniz aromasının içine karışan çiğ et ve çöp esansları burnunu sızlatmıştı. Koku öylesine ağırdı ki neredeyse havada eliyle tutabilecek gibiydi. Tolga iyice gizlenerek neredeyse sürünür şekilde gürültüye doğru yaklaştı. İlerledikçe çevresindeki seyrek ağaçların beklenmedik şekilde sıklaştığını fark etti. Oysa gün boyu güneşin altında tüm araziyi incelemişlerdi. Böyle bir alan gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Çölün ortasındaki bir koruluk gibiydi. Git gide seslerin tuhaf, bilinmeyen bir dilde titreşip yükseldiğini duydu. Sanki bilinmeyen bir diyarın sakinlerini karşılarcasına arkaik bir titreşim vardı. Sıcaklık , davul tam tamları ve sesler son noktaya yaklaştı. Önündeki çalıları da yavaşça kenara eğen Tolga gürültünün kaynağıyla karşı karşıya geldi.

* * *

İclal, Tolga’nın gidişinden beri geçen zamana baktı. Neredeyse bir saate yaklaşmıştı, oysa ki şimdiye gelmesi gerekiyordu. İçini bir huzursuzluk kapladı. Sessizce Tolga’ya sitem ederek söylendi. Neredeyse gece avını seyretme etkinliği bitmek üzereydi yavaş yavaş çadırlar kapanıp uykuya geçiliyordu.

İclal daha fazla dayanamayarak rehberden yardım istemek üzere ayağa kalkmak için hazırlandı. O sırada çadırın önünde beliren beş gölgeyle yerinde durdu. Gelenlerin kim olduğunu anlamaya çalışıyor ama av çekimi yapan kameraların ışığını kapatmasıyla oluşan karanlıkta yüzleri seçemiyordu. Onlara nasıl yardım edebileceğini sordu. Karanlığın içinde sarı dişli bir ağızın gülümsediğini gördü.

İki kişi aniden içeri daldığında kendini korumaya çalışmıştı ama adamların kaslı kolları karşı konulamazdı. Biri başını tutup öne doğru iterken diğeri de eterli mendili boğuyormuşçasına yüzüne bastırdı. Kısa sürede İclal kendini süzülen bir boşluğa bırakırken gözleri tatlı bir karanlığa kapandı.

* * *

Tolga, gördükleri karşısında kendini tutamayarak tiz bir çığlık attı. O korkunç, bütün sinirlerini alt üst eden cehennemi manzara akli dengelerinde şiddetli bir sarsıntıya yol açmıştı. Alevli buharın arasından görebildikleri onu oracıkta sonsuz bir pişmanlığa sevk etmişti. Devasa uzunlukta sırıklara çıplak geçirilmiş kadınlar ve erkekler, anüslerinden kanlar aka aka sırıkların üzerinde birbirlerine yaslanmıştı. Öyle bir pozisyonda yaslanmışlardı ki her birinin cinsel organı bir diğerinin vajinasına sıkı sıkı girecek şekilde çifter çifter bir daire şeklinde sıralanmıştı. Sırıklardan oluşan dairenin ortasında uğursuz ve iğrenç , yerden birkaç metre yükseklikte bir Voodoo Totemi vardı. Totemin orantısız yüz hatları tam bir grotesk anomalinin dışa vurumu gibiydi. Oyulmuş göz ve surat çizgileri ; tam anlamıyla fütüristik bir çılgınlığın eseri gibiydi. Toteme baktıkça kendine çeken, karanlık efsunlarla dolu, tanımsız yasak uçurumlar ve uzayın ötesindeki şeytanların tünediği lanetli bir enerjisi vardı. Totemin etrafındaki hava, uğursuz bir nabız gibi zonkluyor, görünmez bir kuvvetle kötülüğün kalbi gibi şişip iniyordu. Totemle sırıkların oluşturduğu dairenin arasındaki bölgede yerde korkunç biçimde ne olduğu belli olmayan çift başlı üç kollu yaratıkların bedenleri ölü halde yatıyordu. Leş sinekleri ve bataklık böcekleri çiğ etlerin etrafında dönerek ziyafet çekiyorlardı. Aynı zamanda sırıklara saatlerdir oturtulan kurbanlarda anüsten kanlı dışkıları da yere damlıyor ve dayanması zor bir koku salgılıyordu.

Tüm bu deliliği katlayarak artan şey, totemin etrafında dans eden Afrika yerlileriydi. Ellerinde ilkel tam tamlarını çıldırtıcı bir ritimle sürekli tekrarlıyordu. Çıkardıkları perküsyon eseri, sağlıklı bir insanı bile uzayın ötesindeki dehşetlere götürecek kadar boğuk ve anormaldi. Sanki ses, bu uğursuz havada kıvrılıp bükülerek deforme oluyor gibiydi. Ellerinde davullardan olmayan serbest yerlilerin bazıları, yaptıkları çılgınca dansların yanı sıra yerdeki tanımsız yaratık cesetlerinden yiyerek Totem’e tapınıyordu.

Tolga, tüm gücüyle mental sağlığını korumak için çabalarken geri geri gidiyordu. Attığı çığlığın bu hengâme içinde duyulmamış olmasını umuyordu. Geri giderken hipnotize olmuş gözlerini manzaradan ayıramıyordu. Aklına İclal geldi. Bir an önce gidip onu almalı ve bu lanetli diyardan uzaklaşmalıydı. Güç bela gözlerini manzaradan ayırabildi ve geriye doğru döndü. Bir anda önünde beliren beş kişinin gölgesiyle durdu. Şaşkınlıktan söyleyecek bir şey bulmaya çalışırken dördü hızla ağzını kapatıp kollarını tuttular. Tolga bağırıp debelenirken biri arkaya geçip omurilik soğanına sert bir darbe indirdi. Tolga’nın gözleri karardı ve zihni uçsuz bir boşluğa süzüldü.

3. gün

Çıplak ve birbirlerine sırtlarından bağlanmış halde uyandılar. İclal ve Tolga çığlıklar atıyordu. İki tarafı dikey çubuklarla tutturulmuş yatay bir sırığa bağlılardı. Gün yeni doğuyordu ama bulundukları mekân neredeyse akşamın alacakaranlığı gibiydi. Tolga gökyüzüne baktığında güneş ışıklarının büyülü bir şekilde bulundukları yerli habitatına ulaşamadan kırıldığını görüyordu. İclal’i sakinleştirmeye çalışarak her şeyin yoluna gireceğini ve buradan kurtulacaklarını söylüyordu. İçten içe buna kendisi de inanmasa da sakinliğini korumaya çalışıyor ve bir çıkış yolu düşünüyordu.

Dün akşamki cehennemi ritüelden kalan pislikler, dışkılar, kan ve leşler; üstlerindeki onlarca sinekle birlikte çifti öğürtüyordu. Bununla beraber o lanet yerliler günlük işlerini yaparken kokudan hiç etkilenmiyor görünüyorlardı. İclal ve Tolga dehşet verici bir şeyi daha fark ettiler: Safarinin başından beri gördükleri ve kendilerini bayıltıp buraya tutsak eden o afrolar da bu yerlilerdendi aslında. Şimdi tıpkı kabile üyeleri gibi onlar da yarı çıplak giyinmiş ve gerçek vahşi doğalarını açığa çıkarmışlardı.

Çiftin uyandığını gören o afrolar yanlarına gelerek berbat İngilizceleriyle konuştular:

“ Bu seferki avımız siz oldunuz. Yüce Gueda için. Onun açlığını gidereceksiniz. Onun için seçildiniz. Onurlanın! “

Sapsarı dişleriyle attığı bir gülümsemenin ardından arkalarını dönüp gitmişlerdi. Bu sırada Tolga arkalarından polisin kendilerini aramaya geleceğini, hepsinin tutuklanacağını ve başlarının dertte olduğunu bağırmıştı ama oralı bile olmamışlardı.

Tolga gün boyu bağlı oldukları sırıktan kurtulmak için elini, bileğini ve vücudunun tüm uzuvlarını oynatıp gerindi. Bir türlü kurtulamıyorlardı. İclal’in bir yandan sürekli ağlaması moralini bozuyordu. Onu sakinleştirmeye çalışırken bir çıkış yolu bulmalıydı. İnsani boşaltım sistemlerinin zorlaması ve birbirlerinin üstüne çiş ve dışkılarını yapmalarıyla çiftin akli dengeleri iyice zorlanmaya başlamıştı. Umutsuzluk; sidik sarısı bir ışık huzmesi gibi boğuk karanlık gökten süzülüyordu.

Birden Tolga askerdeyken öğretilen bir tekniği hatırladı. Hayatının en kötü zamanları olarak görse de oradan can kurtarabilen bir teknik çıkacağını hiç ummazdı. Bölük komutanı Binbaşı Hakkı, elleri bağlıyken baş parmağını eklem yerinden oynatarak nasıl kurtulabileceklerini ona anlatmıştı. Yalnız biraz fazla acıdığını dikkatle ima etmişti.

Tolga dikkatle sağ başparmağını oynatmaya ve eklemlerini ısıtmaya başladı. Dakikalarca sabırla parmağı esnetirken bir yandan günlük koşuşturmacalarında ilerleyen iğrenç voodoo kabilesini izliyor ve kimsenin yaptığını görmediğinden emin oluyordu. İclal’le arka arkaya bağlandıkları ve eli arkada kaldığı için avantajlıydı. İclal’e fısıldayarak hepsinin düzeleceğini söylüyordu.

Yarım saate yakın uğraştıktan sonra parmağı uyuşmuş ve sinirleri iş görmez olmuştu. Acıyı minimize hale getirdiğinden emin olunca büyük bir büküm hareketiyle parmağı bağlantı yerinden çıkardı.

Gözleri kararak korkunç bir çığlık atmak istedi ama dişlerini sonuna kadar sıkarak kendini tuttu. Baş parmağını hissetmiyordu. Yavaşça elini sıkılı urganlardan çekerek çıkardı. Boşta kalan diğer elini çıkarmadan sırıkta asılı kaldı. Onu çıkarırsa düşeceğini ve uzun süre sırığa tutulu kalamayacağını biliyordu. Akşamı beklemeli ve bu lanetli zombileri kendi vakitlerinde avlamalıydı.

* * *

Akşam ağır ağır basarken üzerindeki dışkı ve idrar kokularından dolayı burunları duyu algılamaz olmuştu. İclal yorgunluk ve üzüntüden dolayı uyuyakalmıştı. Tolga onun adına seviniyordu. En azından bu kozmik dehşetten bir süreliğine azade olmuştu. Uğursuz bir baygınlık içinde nihayet boğuk ışıklar yerini sahici karanlığa bırakmıştı. Bu bölgenin üzerindeki efsunlu ağda tabakası, akşam olunca açılarak yerini yıldızlı karanlığa bırakmıştı. Kapkaranlığın içinde bir umut olarak arkaik bir ışıltıyla parlıyorlardı.

Tolga eyleme geçmek için en uygun zamanı bekliyordu. Henüz daha toplanmamışlardı. İçinde biriken öfkeyle bilincini kızıl bir alev kaplamıştı. Sanki o iğrenç, batıl ve sapkınca voodoo toteminin gözündeki koyu parıltı onun kendi gözlerinden yansıyordu.

Nihayet gece yarısına doğru yaklaşmış ve rezil ayin başlamıştı. Bu sefer voodoo totemini hemen kendi önlerine koymuşlar ve etrafına kurukafalar geçirilmiş sopalar yerleştirmişlerdi. Çiftin altına odunları sermişlerdi. Belli ki yakılarak iğrenç Gueda’larına kurban verecekler ve pislik idollerini tatmin edeceklerdi.

O boğuk, efsanevi iblis sultan Azathoth’u uyutan şeytani davul tam tamları çalarak akıl sağlığına zarar melodiler eşliğinde dans etmeye başlamışlardı. Çiftin ve totemin etrafında dönüyorlar. İkide bir toteme doğru secde ederek ağızlarından insanlık dışı tınılara sahip korkunç, bilinmeyen bir lisanın ilahilerini bağırıyorlardı. Negatif bir trans içinde kurbanlıklar gibi serilmişti çift. İclal durmadan ağlıyordu. Tolga kendini diri tutmalı ve akıl sağlığını korumalıydı. Bu arkaik kötülüğe karşı öfkesi büyüyordu.

Çırılçıplak yerliler sarı dişleriyle dans ederken Tolga’nın gözüne şok edici bir figür ilişti. O lanet tur rehberini de onlarla dans ederken tanımıştı. İmalı bir şekilde onlara gitmemelerini söylemesinin ardında kendisinin de bu deliliğe ortak olması yatıyordu.

Afrolardan biri; bir elinde balta diğerinde yanan bir çıra ile odunların yanına ilerlerken beklediği anın geldiğini anlamıştı. Hızla diğer elini iplerini de gevşeterek kendini atlamaya hazır hale getirdi. Afro çırayı oduna tuttuğu anda kendini sırıktan fırlatarak yerlinin üstüne atladı. İkisi birden yere düştüler. Kıyamet gibi bir gürültü koptu kalabalıktan. Tolga üstte olmanın verdiği avantajla hızla kontrolünü ele aldı ve iki gündür biriktirdiği öfkesini çirkin suratlı adamın üstüne saldı. Ardı ardına yumruklarla burnunu kırdı ve iki gözünü de patlattı. Çenesine tüm gücüyle indirdiği bir kroşeyle dişlerini kopardı. Adam hırıltılar içinde kan kusarken elindeki baltasını aldı ve iki eliyle kafasına indirdi. Kafatasını ikiye ayırarak adamı saniyeler içinde hiçliğe gönderdi. Vahşi bir ulumayla yıldızlı geceye doğru bağırdı.

Kalabalıktan yerlilerin kendi üzerine doğru koşturduğunu gördü. Hızla İclal’in elini bağlayan ipleri baltayla kesti ve İclal’e koşmasını bağırdı. İclal, ormanın derinliklerine doğru koşarken kendi de yanmaya başlayan odunlardan birini habitatın en büyük çalılarla kurulan çadırına attı. Çalılar bir anda alev alarak harladı. Odundan yapılma destekleri düşerek ortamı alevler içinde bıraktı. Dans ve tam tamların ritmi bozulmuştu. Kargaşa her yere hâkim olmuştu. Tolga üzerine atlayan bir yerlinin tam boynuna baltasını savurmuş ve kötülük dolu kafasını gövdesinden ayırmıştı. Açıkta kalan boynundan fışkıran kanlarla boydan boya boyanmış olan Tolga kızıl bir öfke ile bir sonraki kurbanını aramaya başlamıştı.

Bu sırada İclal’in gittiği yöne bakarak orada onu karşılamak isteyen kötücül bakışlı yerlilerin olduğunu gördü. Onu ele geçirdiklerinde ne yapacaklarını düşünmek bile istemiyordu. Tolga, arkasından kendini kovalayanlara aldırmadan İclal’in yönüne doğru koştu. Seni koruyacağım diyerek ona seslendi ve yoluna devam ettirdi. Karşılarına çıkan, çevresindeki halkanın zincirlerinden olan üç tane yerlinin üzerine atlayarak ikisini devirdi. Onların üstündeyken ayakta kalanın hamlesini omurgasında hissederek hemen yana yuvarlandı. Ayaktaki yerlinin bıçak hamlesi yerdeki birinin tam kalbine denk gelmişti. Bıçaklanan adamın kustuğu kan bıçaklayanın gözlerine sıçrayarak onu kör etti. Hemen ayağa fırlayan Tolga körleşen adamın kafasına baltayı indirerek başı ikiye ayırdı. Gözleri pörtlemiş halde ölen adamı, ayağa kalkmakta olan üçüncü adamın üzerine atarak onun dengesini bozdu. Son kalan yerli, kafası yarılan adamı üzerinden atıp Tolga’yı ararken ; Tolga onun arkasına geçmişti bile. İki eliyle adamın boynunu tutup bir hamlede 180 derece çevirdi. Çatırdayıp boynu kırılan adamı hızla yere attı. Şimdi İclal’in yolu açılmış, sapkınlık zincirinde delik oluşmuştu.

Tam zincirdeki gedikten çıkıp ormanın derinliklerine kaçarken Tolga uğursuz nabzı hissetti. Ölüm ve büyü tanrısı Gueda; yaşanan karmaşadan dolayı müritlerine öfkelenmişti ve voodoo habitatını zehirli bir dumanla doldurmuştu. Kendisine verilecek kurbanları kaçıran tarikatına sert bir ceza vermek istiyordu. Göklerde kanatlı şeytanlar uçuştu ve yerin dibinde uyuyan kötülükler uyandı. Dikili totem , tüm akli dengeleri bozan bir cinnetle canlandı. Havadaki kötülüğün nabzı kulaklarda atmaya başladı. Zehirli dumanın içinden çıkan iki kafalı ve büyük yılan dilli penislere sahip iğrenç böcekler, yerlileri ısırmaya ve gözlerine penislerini batırmaya başladı.

İclal çığlıklar atarak yere çökmüştü. Medeniyete alışkın zihni bu kadar deliliği kaldıramıyordu. Tolga ona destek olarak ayağa kaldırdı ve yerlilerin çadırlarından iyice uzaklaştılar. Ortalık iyice karışmıştı. Yerliler, gazabına uğradıkları tanrılarının elinde çığlıklar atarak can veriyordu. Birden yaklaşan bir gölgeyi görünce İclal’le birlikte bir ağacın arkasına sindiler. Siluet iyice yaklaşınca onu tanıdı: Şeref yoksunu tur rehberiydi. Adam nefes nefese kalmıştı ve korku içinde kaçmaya çalışıyordu. Büyük bir ağacın yanından geçerken Tolga’nın çelmesiyle yere düştü. Tolga üzerine çullandı.

“Beni hatırladın mı ?” diye sordu kanlı yüzüyle gülümseyerek. Rehber , yüzünü tanıyınca şaşkınlıkla donakaldı. Özür dilemeye ve onlardan korktuğu için onlara katılmak zorunda olduğuna dair cümleler kekeledi. Ama artık çok geçti. Tolga, delirmiş kuvvetiyle onu kaldırdı , kara zehir bulutlu kargaşaya doğru ilerledi ve adamı tam dumanın ortasındaki kıyıma fırlattılar. Rehber, daha havadayken tüm vücudunu çift kafalı çatal penisli böcekler sararak onu canlı canlı kemiklerine kadar muazzam bir hızla kemirdi. Adam daha yere düşemeden tiz bir çığlıkla öldü.

Voodoo yerlilerinden sağ çıkabilen olmamıştı. Tolga ve İclal yaşanılan cinnetin etkisiyle ortamdan uzakta bir çalılığın içinde sarılarak uyuyakaldılar.

* * *

Gün doğarken dinlenmiş biçimde kalktılar. Yanmış çadırların arasında giysilerini ve eşyalarını bozulmamış olarak buldular. Giyinip manzaraya baktılar. Bütün derileri ve organları yenilmiş, bazılarında sadece iskeletten ibaret kalmış onlarca ceset yatıyordu. Tepelerine kargalar üşüşmüştü bile. Ortalıkta parçalanan cesetlerin sakatatları duruyor ve hâlâ dumanı tütüyordu. O uğursuz biçimde canlanan lanet Gueda toteminin yerinde zifiri siyahlıkta bir çukur vardı. Tüm çadırlar yanmış, dağılmış ve tek bir yapı bile ayakta kalmamıştı.

“Zaferimiz,” diye neşeyle belirtti Tolga ve İclal’le öpüştüler. Hiç ummadıkları kadar eğlenceli bir tatil geçirmişlerdi. Şimdi bir güzel duş alıp eski yaşamlarına dönme vaktiydi. Kim bilir, belki bir başka sefere dünyanın esrarengiz bir köşesinde başka bir vahşi tatille hayatın tadını çıkarabilirlerdi.

Çift el ele tutuşarak gün doğumuna doğru yürüyerek uzaklaştı.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. İzmir’de yaşıyorum.