Öykü

Şirket

İstanbul,

Benim adım İsmet. Uzun yıllar Fransız merkezli Noel şirketinde çalışıyorum. Çalışmak derken, yılın sadece bir ayı ve o ayın sadece bir günü zamanında ulaştırmam gereken bir paketten bahsediyorum. Para Palas’ın lokantasında soğuk kasım ayının içinizi donduran havasından  kurtulmak için yudumladığım çayım, kaymaklı sıcak kadayıf ile neşem yerindeydi.

Bu sabah 1 ay sonrası için beklediğim haberin bu kadar erken geldiğini görünce işimin gereği olarak, güzelce duş alıp, tıraşımı olup, limonladığım ve geriye taradığım dalgalı saçlarım ve uçları sivri bıyığımı ayna karşısında o göz alıcı sekline sokup, Kotero marka şık takım elbisem ile yollara koyulmuştum. Saat 8’de kapalı çarşıda hiç bir şey satılmayan ama her gün açık olan şirketimize uğrayıp rutin iş başımı yaptıktan sonra gelen zarfı, zaman açısından hayret derece erken  zamanını mimikleriyle belli eden Mesude hanıma teslim edip, saat 9:30 gibi Sultanahmet’te at ahırlarına gidip şirkete ait hayvanların durumunu gözlemledim. At arabası ile saat 11’de şimdi bulunduğum otele gelmem ve zamanın geçmesi beklerken dakik işverenim 11:50 de karşımdaki sandalyeye oturması ile merakla konuşmaya başlamasını bekledim. Uzun zamandır yılda sadece 1 gün gördüğüm Fransız yetkili samimiyetten uzak, mekanik ve hep ezberimdeki hareketlerle ve tavırlarla; önce oturmasından hemen sonra gelen fincan çayın tadına bakar  ve bademli tarçınlı kekinden bir parça alır, özlediğini ve tadının güzelliğini ifade eden küçük bir mimik yapar, gözlerime bakar, ayırmadan sol iç cebinden ince zarfı çıkartır ve okumamı bekleyene kadar kekiyle ilgilenir, okuyup işi kavradığımı, arada tepkimi anlamak için küçük bakışlarla süzerek, hazır olduğuma emin olduğu zaman çatalı bırakır;

“İsmet bey, sormak istediğiniz bir soru var mı?” diye Fransızca sorardı.

Aslında sormak istediğim bir çok soru vardı. Ne yazık ki Al-i Osman benim için hep sürprizlerle dolu olmuştu. 3 kıtaya hakim büyük imparatorlukta şirketimin kriterlerine uygun insan bulmak kimi zaman zor oluyordu, inanç ve miladi takvimin kullanılmaması hayaller ve isteklerin şirketimize ulaşmasını zorlaştırıyor ve hatırlanmayan şirketim müşterilerinin isteklerini karşılamakta zorlanıyordu. Bu konuda şirketim saray ve İstanbul hükümeti ile yaptığı görüşmeler hep sonuçsuz kalmıştı, Sultan bu tür bir isteğin bir devlet adamına değil  halife olarakta bağlı olduğu dine uygun olmadığını savunmuş, sonrada azınlıklara zaten yeterince hak tanındığından bahsederek yeterince tatmin olunması gerektiği konusunda nutuk atmıştı, hükümet ise bu tür istekler için fazla yoğun olduklarını ve ne takvim değişikliğinin ne saray hazinesine para kazandırmayan bir şirketin isteklerinin yerine getirilmesinin boş istekler olduğunu savunmuştu.

Bu sefer haritada bile bulmakta zorlanacağım, görev bölgemin dışında bir istekle karşılaşmıştım. İşverenim ifadesiz konuşmuştu;

“Ne yazık ki ülkenizde müşteri bulmakta zorlanıyoruz İsmet bey. Kontenjanımızda boşlukta kalan sizin gibi çalışanlarımızı bu tür görevler göndermek yadırganmamalı. Hem görevinizin yeri ve mesafesi ne yazık ki kötü şanstan başka bir art niyet belirtisi taşıyamaz. Şirketimizde eşitlik ön plandadır.” sözlerinin burasında sağ elini göğsüne koyup, dik bir şekilde yapmacık bir gülüşle; “Müşterimizin mutluluğu velinimetimizdir” diyerekten hayal kırıklığımı alaya alırcasına sözlerini bitirmişti. Giderken de  arkasında ağır bir yük bırakmıştı.

* * *

Hindistan,

Şirkete ait hayvanlar günlerdir yaptıkları yolculuklarında ilk defa huysuzlaştılar. Bu durumun gösterdiği isaret elbette bende sevinç yaratıyordu. Kasaların içinde titizlikle ve yogun bir iş yükü ile, hem yolculuğumu oldukça yavaşlatmışlar, hem de gizemini koruyan cinsleri hamalları ürkütüyor, zaman zaman yolculuğumun devlet denetiminden geçmesini zorlaştırıyordu. Şirketim neyse ki bu konuda bir çok kapıyı açmakta başarılıydı.

Zarfı açtıktan sonra hemen harekete geçmem lazımdı. mesafem uzun ve bana verilen talimatlar gereği yolculuğu güvenli ve hızlı yapabilmem için zamanla yarışmam gerekirdi. İki gün sonra Mesude hanımın sevgi dolu bakışları arasında İstanbul’dan başlayan yolculuğum, Anadolu’da bir kaç aşiret baskını yemiş, yolculuğum erken bitecek derken ermeni çetelerinin peşindeki askerler tarafından kurtarılmış, İran sınırında askerlerin eşliğinin bittiği günün ertesi, yolculuktan sarayına dönen Şah’ın bizzat kendisi ve korumalarının dikkatini çekip, zorunlu bir misafirlik ile sarayına konuk oluşum 2 gün gecikmemi sağlamıştı. Görkemli sarayında Şah özellikle hayvanlarımla çok ilgilenmiş ve ilk gece Şehnameden alıntılarla eski güçlü yıllarında saraya konuk olan gizemli misafirlerden bahşetmiş, benimde onlardan olup olmadığımı, geceleri insanların evlerine girip girmediğimi, uçup uçamadığımı, Haçlılara esir düşen Sadi’nin sarayda saklanan, kafirleri anlatan yazıtlarında bahsedilen azizlerle bir ilgim olup olmadığı sorgulamıştı. Kendine Oğuz atalarımı anlattığımda değil azizlik, yaradanın değersiz bir kulu ve şirketimindi basit bir çalışanı olduğumu ikna etmem imkansız gibiydi.  Sabah gelen elçi Şah’ın yıllar önce gördüğü bir rüyadan bahsetti;

“Şah’ım bu rüyayı ilk küçük bir çocukken gördü. Mutlu ve mesut yıllarını geride bıraktığı, devlet yükünü sırtlamadığı zamanların maceraperest hayalleriyle, gezgin gibi yaşamayı hayal ettiği çok genç yaşlarında. Soğuk karlı bir gece odasında bulduğu bir nesnenin, gece karanlığında beyazlığın içinde kaybolan gizli ziyaretçinin görüntüsü zihninin çok kurcalamıştı, Şah’ın babası tüm sarayı aratıp nesnenin nereden geldiğini öğrenmeye çalışmıştı, bütün ışıkları yaktırmıştı. Sonra nesne elinden alınmış, ziyaretçi de unutulmuş, ışıklarda sönmüştü. Hepsi bir rüya olarak kalmıştı.  Bugün o gizem sizinle anlam buldu. Şah’ım sizin amacınızı da, nesnenin gizemini de anladığını iletti. Artık yolunuza devam edebilirsiniz. Şah’ım size rüyaları gerçek kıldığınız için teşekkür eder.”

Yolculuğun sonrası fırtına öncesi sessizlik gibiydi. İngiliz Krallığı yönetimindeki Pakistan’da, hedefime yarım gün kala kaldığım handa, önce kursun sesleri, sonra bağrış sesleri ile öğlen bir cuma günü yasadığım korku, üstüne yoğun top atışları, kırılan cam ve halkın bağrışları, kendimi kabus ortamında bulmuştum. “Azadi” bağırışlarına karışan top tüfek sesleri sadece dakikalar sürmüştü, sonra sessizlik, hüzün ve ağlamalar.  İngiliz komutan böyle bir durumda kalmamın üzüntüsünü tüm içtenliği ile azaltmaya çalışırken, ölenlere parazit muamelesi göstermesi, gururlu krallığının gölgesinde yapılanları haklı çıkarma çabaları, insanların kaybolmuş hayatlarına değer katmıyordu. Böylece güçlü krallıkların hükmünde ezilen, sömürülmüş vatanlarında yasadıkları özgürlük umuduna bir yara daha açılan halka üzüntüyle bakarak yoluma devam ettim.

Yarım gün gecikmeli olarak vardığım Hindistan’da artık tek beklentim havanın kötüleşmesiydi. Yolum engin ve aşılmaz Himalaya dağları idi. Görevimi gerçekleştirmek için kalan bir günde şirketimin tahminine güveniyordum, bugün aksam vakti beklediğim kar yağmaya başlayacak ve hamallarımı bırakarak bilinmeze yol almaya başlayacaktım.

* * *

“Sizde kimsiniz?” dedim karanlığa gözlerimi alıştırıp, ilerdeki gölgeyi tanımlamaya çalışarak. Yaşlı bir adamdı, kürke sarılmış, uzun beyaz sakalları ve saçları esaretinin kanıtıydı. Yaklaştıkça gözlerinde acının ve korkuların izleri daha belirgin oluyordu.

“Siz. Bayım beni kurtarmayamı geldiniz. Şirketten misiniz?” hangi şirket, bu yaşlı adam neden bahsediyor?

“Noel şirketinden bahsediyor olabilirmisiniz?” suratında ki gülümsemeyi görünce cevabımı almıştım. Ne büyük gizemdi, insanlıktan bu kadar uzak bir yerde nasıl bir çılgınlık savunmasız bu adamı karşıma çıkartmıştı. Adamı tanımaya başladıkça şaşkınlığım daha da artıyordu;

“Bayım bende sizin gibi hiç ilgimi çekmeyen, tatsız bir görevle anavatanım İngiltere’den doğunun gizemine yelken açtım. Çok çok zaman önceydi.  Uzun yol katederek sürdüğüm serüvenim çok tatsız bir şekilde sonlandı.” gözleri boşluğa odaklanmış, görüntüleri kafasında canlandırıyordu;

“Müşterimiz çok mühim bir çocuktu. Eski zengin ve asaletli atalarının kalan son üyelerinden biriydi. Ne yazık ki zaman değişmiş ve görkemini yitirmeye başlamış bu  aile,  ama genç efendi kendisine bahşedilen tahtın değil hayal dünyasında yasadığı maceraların peşindeydi. Hayallerde şüphesiz şirketimizin yaşam kaynağı idi. Oldukça zor olmuştu genç efendiye ulaşmak, görevimi de başarmıştım,  ta ki yıllardır insanların dillerine dolanmış o görkemli kitapla karşılaşıncaya kadar, ceylan derisi üzerine resmedilmiş harikulade resimler kitap sever ruhumu o kadar etkilemişti ki, kapı açılıp bir babanın öfkeli gözleri ile karşılaştığımda, vücuduma inen kılıç sıyrıkları ve kaçma isteği ile canımı zor kurtararak, karanlığa doğru kaçmaya başlamıştım. Kan kaybım, peşimden beni izleyen kızgın askerler, zamanla yaralanan ve halsiz kalan hayvanlarım, kaçmanın ve soğuk hava dalgasının yol verdiği son noktaya, binlerce kilometre ötede bu mağarada karlara gömülmüş bir halde son bulmuştu.

Kötü talihim sadece bununla son bulmadı. Yarı baygın can çekişirken, güçlü kolların beni kucaklaması, sonsuz karanlık, acı, kurtarıcımla tanıştığım zaman yaşadığım korku, yorgunluğun ve acının verdiği baygınlıklar. Çok kan kaybetmiş, hayvanlarım can vermiş, yolculumun son evresinde halsiz hayvanlarımın dikkatsizliği ile kırdığım bacaklarım ve dondurucu soğuk, bacaklarımı kullanılmaz hale getirmişti. Hesaplayamadığım yıllar boyunca ölü bilindiğimi düşünerek buradayım, bunca yıl kurtarıcım harici tek gördüğüm canlı sizsiniz.”

“Kurtarıcınız mı?” dedim tüm yaşadığı bu üzücü hayatı için tesellide bulunmam gerekirken; “kendileri nerededir?” yaşlı dostum parmağıyla arkamı gösteriyordu, korkuyla geriye doğru attım kendimi; “Oğuz atalarım beni korusun!” diye çığlığım mağarayı inletmişti.

* * *

İlk beyaz taneler yere indiğinde hamallara  kasaların kapaklarını açmasını emrettim.  Yolculuğum boyunca bir çok gece dışarı saldığım uysal hayvanlara alışmış işçiler, bugün sabırsız ve huysuz hareketlerinden ürkmüşlerdi. Geceyi koklayan ve nefesi buharlaşan hayvanlar artık zamanın kendilerine geldiğini anlamıştı. Onları izlediğimi görünce itaatkar dört ren geyiği yanıma doğru yürümeye başladılar. Görevlerinden önce son yemeklerini vermelerini ve kızağın bağlanmasını emrettikten sonra odama gidip son hazırlıklarımı tamamladım.

Yıllardır dilden dile dolaşan bir efsanenin uzantısıyım; Noel baba ve geyikleri. Yıllar sonra kırmızı giysileri içinde, ak sakallı bir adam tasviri ile karsınıza çıkacak bu efsane aslında sadece Fransız merkezli bir şirketin geleneksel bir şekilde yürüttüğü hayallerinizi gerçekleştirmek için uğraştığı çabaların bir sonucudur. Dünyanın dört bir tarafına yayılmış geniş bir ağ ile varlığını sürdürür. Yirminci yüzyılda elektriğin keşfi, televizyon, telefon, hızlı trenler, otomobiller, büyük savaşlar, sanayi devrimi ve sosyal ve siyasi devlet düzenlerinde ki değişimler, şirketin sadece gençleri eğlendirmek için bir masaldan ve çok sonra da pazarlama stratejisinden başka anlamı olmayan bir oluşuma dönüşmesini sağlamıştı.

Bilinmesi gereken bir konu daha vardır. Büyü. Şirketim çok eski zamanlardan beri büyünün sırlarına hakimdir. Az önce sabah sis kalkıp, gökyüzü açıldığında efendilerinin gittiği yolun uçurumdan ibaret olduğunu anlayacak işçilerin hayretli bakışlarının son bulduğu yerden havalanarak, kızakların altına vuran hava dalgaları ile yaptığım uçuş siz görenleri eminin ağzı açık bırakırdı. Geyiklerim güçlü ayaklarıyla hava akımının buzlanmasıyla gökyüzüne yol aldıkları bu inanılmaz yolculuk, ancak bir insanın hayallerini süsleyebilir.

Yükseğe doğru daha yükseğe, rüyaların gerçek dünyaya sızması, aklın kapılarının gözlerimize yaptığı bir aldatmaca, hangi yazarın kaleminden çıkmıştı yaşanılanlar? Yoğun sis, mesafeyi kısıtlayan yoğun kar, ayaklarımın altında boşluk hissi, süratin bedenime verdiği basınç, kendimi yunan tanrılarının gölgesinde hissediyordum. Yolu bilen geyiklerime güvenerek kendimi zamanın akışına bırakmıştım. Sonra neden kızak sert titremelerle sallanmaya başladı, geyikler sersemlemiş ve bağırarak denge sağlamaya çalışıyorlardı. Yönleri zıt şekilde aşağıya doğru ivme alma başladılar. Korku yüreğimde, kalbimin şiddetli çarpışmalarına karışıyordu, hızlandıkça kızakta durmakta zorlanıyorum, korkum yere sert inişimizle son buldu. Bulanıklaşan  zihnim kendine geldikçe kendimi teselli etmeye başladım. Geyiklerim hala hayattaydı, kızağım sağlamdı, fiziksel bir sorunum yoktu. Ne olmuştu da bu düşüş yaşanmıştı?

Rüzgar yoktu, yağan kar yoktu, olduğum yüksekliği hesaplayınca bu saçma gerçek olağandışı geliyordu. Etrafımı incelediğimde yükseltiler arasında dağın kalbine doğru  geniş bir alanda mahkum kaldığımızı anladım. Bastığım toprak pürüzsüz elle yapılmış kadar dümdüzdü. Her şey arkamı dönüp dağın sırtının son bulduğu yerde gördüğüm mağara ile başladı, gözlerimi kırpma zamanı kadar küçük bir an kar yağışının tekrar başladığını fark ettim, şiddetli bir gürültü karabasan gibi gökyüzünde yankılanmaya başladı, vücudumda yasadığım elektriklenmeye, etrafımı çevreleyen şiddetli rüzgarların dengemi sarsması izledi, gittikçe daha şiddetli, hortuma dönüşmeye başlayan bir doğa olayıyla karşı karşıya idim. Mağaraya doğru adım atmak imkansızdı; “Ho ho ho” diye seslenişim ile itaatkar güçlü geyikler olduğum yöne koşmaya başladılar, yanımdan geçerken kızaklarına asılıp tekrar bir komutla mağaranın karanlık derinliklerine doğru yol aldık.

Karanlık mağaranın derinliklerine inince gözün alabildiği ışık huzmelerini takip ederek, derinlere sıcaklığın arttığı, aynı şiddetle sessizliğin hüküm sürdüğü o gizli odaya varmıştım. Yaşlı adamla tanışıp bilinmez misafirle yüzleşmemde o zaman gerçekleşmişti.

* * *

“Korkmana sebep yok. Eminim kendi isteğinle gelmedin. Yorgun olmalısın. Otur!” Beyaz kürküne sarılmış boyu iki buçuk metreyi bulan yabani kılıklı ev sahibim, uzun mu uzun ak sakalları ve saçları ile korkutucu ve emrivakiydi. Kocaman elleri ile yaktığı ateş odamızı doldurduğu vakit bulunduğum yerin hiçte ilkel olmadığını fark ettim. Yüzlerce, farklı farklı alfabelerle yazılmış , ne hakkında olduğunu anlayamadığım kalın kitapların bulunduğu kitap rafları, ışık huzmelerinin sebebi kaynağını bilmediğim değerli değersiz yüzlerce parlak, koyu, mat garip şekilli taşlar, daha önce şahit olmadığım derecede detaylı ve büyük dünya haritası, gezegenler olduğunu sandığım farklı boyutlarda belli bir sistemde hareket eden tavanı kaplayan uzay maketi ve en ilginci sonunun nerede bittiğini kestiremediğim devasa bir dürbün. İnsanlığın ayak basmadığını düşündüğüm bu yerde nasıl bir bilim ve teknoloji bunları gerçekleştirmişti.

“Neredeyim?” bu soruyu cesaret edecek gücüm yoktu, sesli düşünmüştüm. Etrafa hayranlıkla bakarken ev sahibimin önüme koyduğu sıcak kabı son anda fark ettim.

“Eski ve kadim bir halkın son kalıntıları. Halkınızın hatırlayamayacağı çok zaman önce, varlığıyla geleceğe yön vermiş kişilerin geride bıraktığı son hatıralar. Zekanın altınlardan ve mal mülkten daha değerli olduğu, savaşların sebebi olmadığı, yaşamın sadece üretkenlikle anlam bulduğu o eski zamanlardan son kırıntılar…” derin düşüncelere dalmıştı. Öyle uzun hareketsiz kalmıştı ki ne yapmam gerektiğini karar veremedim.

“Tutsak mıyım?” kaşlarını kaldırarak gururlu bir şekilde bana dikti gözlerini, biraz düşündükten sonra yüz hatları yumuşadı;

“Evet tutsaksınız. Benim tutsağım mı diye sorarsanız, hayır. Kendi yaşam alanlarınıza kısıtlamalar koyup, kendi kendinizi tutsak ettiğiniz yıllar boyunca. Önce biriniz gücün tadını aldı, gruplaştınız, masumcaydı ilk önceleri yemek ve yaşam alanları içindi öldürmeleriniz, sonra iktidar hırsı için öldürdünüz. Yaşamın ve arzuların tahrik edici tadına vardınız. Kadınların ve erkeklerin arzuları, sonra cinslerin birbirini etkilemek için şehvet düşkünlükleri başladı, kaynaklarınızı kişiselleştirip sahip olduğunuz zenginliğiniz, küçük gördüğünüz kendi soyunuzun sırtına basmanıza, açlıklarına aldırış etmeden yok olmalarını izleyerek yükselmenize, ahlakınızı kaybetmenizi sağladı. Yaşadığınız dünyada özünü kaybetmeyen bir birey olarak değil de,  bölünmüş küçük topluluklara ayrılmanız zengin sınıfın ortaya çıkmasıyla başladı. Üst sınıf alt sınıfın başkaldırmasından rahatsız olunca, önce sizi fikirlerinizle düşman etti, sonra aynı kaynaktan gelmenize karşın size ırk ve millet adı altında sınır kavgalarına soktu, inançlarınızla alay eder gibi sizi mezhep ve görüş farklılıkları adı altında kanlı bir geleceğe ittiler. Her yaptığınız hareket başka bir azınlığın, topluluğun, fikir grubunun hoşuna gitmediği için kendinizi devamlı sınırlar içine hapsettiniz. Bahsettiğim bu hapis, işte senin tutsaklığındır.” konuşmaları kesin ve yorum beklemez şekilde devam etti. Yozlaşmışlıktan, tarihin yalanlarından, halkın kendi kendini yönetmeye gücü yeteceğini bilmeden zaman akışında hep bir lider arayışı içine girmesinden, nüfusun artısının ve eğitimsiz kuşakların doğaya vereceği zararlardan ve daha insan oğlunun kavrama zamanına gelmemiş bir çok konuda, bazı zamanlar ben yokmuşum gibi uzun uzun anlatarak, sonra tekrar derin düşüncelere dalıyordu.

“Elbette sende benim bu anlattıklarımın sebebini sorguluyorsun. Hazır olmadığın gelecekte, neslinin yaşayacağı tehlikeleri anlatmamın gerçekliğini ve bu zamanla bakıldığında imkansızlığını kendine inandırmaya çalışıyorsun. Yaşadığın toplumda ki tüm milletlerin büyük savaşlara girecek olması, gözün göremeyeceği kadar küçük cevherlerin dünyayı yok edecek kadar büyük patlamalara yol açacak olması, insanların numaralandırılıp her hareketinin izlenecek olması, çok yıllar sonrada kaynaklarınızın tükenip zamanın ilk başladığı o ilkel dönemlere dönecek olmanız, inanırım ki kulağa çok inanılmaz geliyor.” Sonra o koca bedeni ile tavandaki gezegenlerin gerçek zamanlı olduğunu ve  her hareketin dünya üzerinde bir olayın tetikleyicisi olduğunu ve bu eski bilimin sırlarını bilen tek kişinin kendisi olduğunu  ve bu sırların ne yazık ki sadece kendisinde kalacağını anlattı hüzünle, dünyada yaşanmış tüm kadim sır ve büyülerin kitaplarında yazdığını, çok azının artık hatırlandığını ama buna mutlu olduğunu, insanların cahil yaratılışının bu bilgileri güç hırsıyla kullanacağını beni utandırarak anlatmıştı. Dünyada eşi benzeri olmayan taşların özelliklerini beni hayretler içinde bırakarak anlatırken, aklına bir şey gelmiş gibi büyük dürbünün karşısına geçip merceğinden bilmediğim bir yeri izleyerek bana döndü;

“Hazırlan. Az bir zaman sonra seni yoluna götürecek rüzgar akımı dağın eteklerine yaklaşacak.” Ev sahibimin bilim, benim işe büyü olarak gördüğüm tüm bu olağandışılık, biraz daha kalıp inceleme isteğimi arttırıyordu. Tam arkamı dönüp çıkacakken bencilliğim yüzünden unuttuğumu fark ettiğim bir ses duydum;

“Bayım, sizi gördüğüme sevindim. Şirketteki o güzel yılları unutmadığımı bilmenizi isterim. Anlatmıştım ya Şah’ın sarayında ki o değerli kitap, o kitapta bu odadan bir parçaydı. O kitap aynı zamanda genç efendiye vermem gereken bir hediyeydi. Şirket kurallarına aykırı davranarak hediye ile bağ kurmuştum. Durumuma üzüldüğümü sanmayın burada hayalini kurduğum her şeye sahibim, yerli halkın yeti olarak adlandırdığı, korku unsurları yaratmada fevkalade başarılı kadim ve üstat ev sahibim bana her gün öyle muhteşem bilgiler veriyor ki, inanın aciz halim pek hatırama gelmiyor.  Gece hala bitmedi görevinizi bitirin. Biliyorsunuz…” susturdum onu, sağ elimi göğsüme koyup dik bir şekilde, gururlu bir gülüşle gür bir sesle seslendim;

“Müşterimizin mutluluğu velinimetimizdir.”

Şirket” için 2 Yorum Var

  1. Güzel bir anlatımınız var. Öyküde verilmek istenen mesajı sevdim. Noel ve geyikler konusu ile sözü geçen mekânlar alakasız gibi görünse de değişik bir uyum katmayı başarmışsınız. Betimlemelerinizi başarılı buldum. Öykü genişletilse bir romana bile dönüşecek havada. Ellerinize sağlık.

  2. rann dedi ki: dedi ki:

    Yerli bir karakter yaratma istegim ile kafanda planladığım öykünün bir yerde kesişmesi gerekiyordu. Yeti’yi ağrı dağında da kahramanimizla buluşturabilirdim, bu seferde okuyucunun bildiği figüre zıt, kavraması zor bir durumla karşı karşıya kalardik, okuyucu kısa bir öyküde geleneksel yapisindan çıkmış yetiyi benimsemeyebilirdi.
    Bu durum tabi beni daha zor duruma soktu. İstanbul ve himalayalar mesafesi cok uzak, cok zıt yerler. Aslında ilk aklımda deniz yoluyla gitmek vardi. O kasım ayında o dönem olabilirliği imkansız bir durum, kara yolun tercih etmek zorunda kaldim ve himalayalara gitsem hangi yolu izlerim, araştırdım ve öyküde geçtiği şekilde ayrıntıya kaçmadan anlattım. Yolculuğun sorunsuz geçmesi mümkün degildi, araya dönemleri farkli ama gerçek politik ve yetinin konuşmalarını hak vermemiz için gerekli ince detaylari harmanladim. Şah biraz zorlayıcı oldu, olayi bir yerde bağlamak gerekiyordu, bu sebeble ikinci bir karakter yaratip cevaplarla donattım.
    Tabi yolculuğun dağ kısmı hala imkansiz görünebilirdi, bu sebeble geyikler öyküyü hem sevimli hale sokup, büyü ile harmanlaninca fantastik bir yapiya soktu. Önemli olan eğlendirmek ve düşündürmekti, başarabilirdiysem yeterlidir.
    Yorumunuz için teşekkür ederim. Yüzümde gülümseme yarattıniz.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!