Öykü

Balığın Günlüğünden

Kapı açık. Beyaz bir ışık yükseliyor koridorun sonundan. Adeta beni davet ediyor. Yürürken çorap sesimi, ayakkabı sesime tercih etmek istediğimi anlıyorum. Aslında keşke yapsaydım. İçeri girer girmez kurtulsaydım ayakkabılarımdan. Halıfleksin sert yüzeyi asla rahatsız etmezdi beni. Ama tedbir, tedbirdir yine de. İçimde yankılanan şey, sıradan bir gürültünün çok ötesinde. Çığlık atan bir arzu, orkestranın en değerli çalgısı olmak niyetiyle emir veriyor gibi. Dayanmam ne mümkün! Yürüyorum işte. Aslında banyoları severim en çok. Onların soğuk ve beyaz ağırlıklı görüntüsü çeker beni daima. Ama bu kez değil. Zihnime yazılmış virüs kelimesi, enfeksiyon kapmanın en kolay yeri olarak banyoyu işaret ediyor nedense. Banyo kapısının yanından usulca geçiyorum. Gürültü biraz daha artıyor sanki. Ve o beyazlık… Kocaman bir dikene dönüşüp, tenime batmakta kararlı olabilir. Hiç sevmem sanmayın, bilakis bayılırım onlara. Dikenin deriye temas eder etmez direk sonuç vermesi, can yakması, onun aceleci tarafıdır. Bıçak kadar etkili olamayıp, yetersiz kalması ise onu, çocuk kimliğine dönüştürüyor. Telaşlı, yerinde duramayan, aceleci tüm çocuklar da sevimlidir. O yüzden dikenleri seviyorum. Ve şimdi dikene benzettiğim beyaz rengin, beni kucakladığında nasıl pişmanlık duyduğuna şahit olabiliyorum. “Hayır. Lütfen yapma! Yalvarırım dokunma bana. Ne istersen veririm. Yalvarırım bırak beni. Bana bulaştırma.” Bunun gibi bir sürü zırvalıklarla doldurmak istiyor kulaklarımı. Ama ben ne yapıyorum? Kimin virüslü olduğuna karar vermeyi, önümde duran dakikalara bırakıyorum. Ve kadını… Evet evet. Bu evdeki kadını hiç mi hiç umursamıyorum.

Bazen öfkenin yol ayrımlarından bir tanesi oluverir cinayet. İnsanlar böyle adlandırır, oluşan tabloya bakınca tiksinir ve arkalarını dönüp giderken de lanet okurlar. Polislerin aradığı kişi, yani katil ise muhakkak cani, psikopat, ruh hastası ya da bunun benzeri bir sıfata layık görülmüş kişi olur. Bu düzenek, tüm uzuvlarıyla baştan aşağıya doğru şekilde işlemek zorundadır sanki. Oysa bazen, öfke veya nefretten eser olmaz katilin üzerinde. Bir kiralık katil düşünün. Duygusuz, yalnızca görevini ifade eden ve önceliği, paradan başka bir şey olmayan. Sonra bir de, onun kiralık olarak tutulmamış versiyonunu hayal edin. Duygusuz değil belki fakat duygularını herkes gibi göstermeyi beceremeyen bir aciz. Aslında aciz falan değil. Sırf insanlar onlara o gözle baktıkları için kullandım bu kelimeyi. Yoksa ben onu, bir balığa benzetiyorum. Virüslü bir balık ama. Suyun altında yaşayabildiği için, bizler onun nasıl nefes aldığını anlayamıyoruz tam olarak. Oltamıza düşürüp onu sudan dışarı çıkardığımızda ise, gördüğümüz tek sahne, can çekişen bir balık. Yani aciz. Hatta bir bakıma masum bile sayılabilir. Ölümle pençeleşen bir zavallı, güçsüz. Oysa ilginç bir ironi yatıyor burada. Balığı öldürmeye çalışan bizlerin katil olmaması, yaşadığı yerde, kendi kurallarına göre saldırmaya mecbur olan bir balığın katil olması, sanırım beni haklı çıkarmaya yetiyor. Ben bu balığı çok iyi anlıyorum. Ona köpekbalığı ya da piranha gibi bilindik, saldırgan ve ürkütücü isimler vermek istemesem de, onun doğasının farkına varabilen ender kişilerdenim. Virüsünü bizden aldığı fikrindeyim üstelik. Hiç kimse yalnızca para kazanmak için bunu yapamaz. O yüzden sıradan bir kiralık katilden fazlasına sahip bu balık. Ama diğer yandan da, psikolojik travmalarının meyveleri olarak görmüyor kurbanlarını. Onu anlamak zor, farkındayım. Ama sanırım, onu anlamayı başarabilen herkes, bu balığı kabullenebilir. Benim yaptığım gibi.

Kaçmaya çalışmak en doğal haklarıdır kurbanların. Cinayeti kafasına koymuş bir katil içinse işin en hatırda kalan kısımlarıdır bu kovalamacalar. Aniden verilmiş bir karar değilse öldürmek, planlıysa ve üstelik katil de kendini iyi hissetmek istiyorsa, kurbanın direnç göstermesinden haz duyar. Bu, bir bakıma yemek pişirmek gibidir onun için. İki yumurta kırıp, onları yağda çevirmek; aceleci ve sırf öldürmüş olmak için yapılan bir yemektir mesela. Oysa yemeğe konulan malzeme ne kadar artarsa ve değişik pişirme metotları ne kadar çok işin içine girerse, katilin pişirdiği yemekten duyduğu gurur da o kadar fazla olur. Tabi lezzet de, tamamen katilin el becerilerine kalmış olur ki, bu da balığımızın en sevdiği kısımdır.

* * *

Balık bu kez tanıdık biri olmayı tercih etmişti. Kapıyı ona kendi eliyle açmasını, gülümseyip onu içeri buyur etmesini, aralarında sıcak şakalaşmalar geçmesini istemiş olduğu için balığı yargılayamayız. Kurbanın balıkla konuşurken, bir an bile saldırıya uğrayacağını düşünmemesi için, balığın içeceğe uyuşturucu maddeyi çaktırmadan koyması gerekiyordu. Sonrasında kadın ne olduğunu anlamadan dağılacak, hafif sersemleyecekti. Kadının başının dönmesi ve hareket kabiliyetinin kısıtlanması, ana yemeğin sunuş bölümüydü balık için. “Artık kaçabilirsin. Sana bir şans veriyorum” derse, basit ve ahlaksız hatta kaba bir görüntüsü olurdu balığın. Hayır, bu hiç yakışmazdı ona. Biraz janti davranıp, evvela kadını koltuğa uzatmalıydı. Düşüncelerini toparlayamayan ve bakışları iyice bulanıklaşan kadının, “Acaba sevişecek miyiz birazdan?” diye düşünmesi ve balık tarafından tacize uğramaktan çekinmesi, rostonun yanında duran patates püresi olabilirdi ancak. Balık gülümsedi. Tüm kesici dişlerini göstermekten çekinmeden hem de. Sonra usulca koltuğa yanaştı ve kadının narin boynuna geçirdi ellerini. Hâlâ balığın onu öpmeye çalışacağını düşünebilecek kadar iyimserdi kadın. Geri durdu, kaçırmaya çalıştı gövdesini. Hatta “Dur. Yapma lütfen. İyi değilim hiç. Ne oldu bana bilmiyorum” diyerek, masum ve utangaç halini korumayı başardı. Onun gözlerinin içerisine bakınca, bembeyaz boynuna dokunan ellerinin kıymetini iki misli anlamıştı balık. Her an var gücüyle boğazını sıkabilir, nefesini sonuna kadar kesebilir ve suratı mosmor olana kadar durmak bilmeyebilirdi. Üstelik parmak izi bırakmıştı çoktan ve bu durumdan hiç çekinmiyordu. “Bir şey yapmadım henüz. Sakin olabilirsin.” dedi ve ellerini çekti geri. Kadının gülümseyen yüzünü arkasında bırakıp, büfeye doğru birkaç adım atarken devam etti: “Şimdilik…”

Boğuk sesi, solmakta olan yüzü kadar çaresizdi. Konuşurken dilinin dolandığını anlamak çok zor değildi. Üstelemişti kadın: “Şaka mı yapıyorsun? Gelir misin buraya?” Kadının sesindeki değişimi işitmek çıldırtıcıydı. İşin keyifli ve senaryoya uygun ilerlemesi çok önemliydi balık için. O yüzden de, yaklaşan her saniyenin değerini bilir biçimde gülümsemiş ve büfede oyalanmadan, doğruca mutfağa yönelmişti. Kadın yerinden kalkmak istedi, tırnaklarını mindere geçirip, kuvvet aldı, doğruldu. “Sana diyorum. Duyuyor musun beni? Gelir misin buraya?” Balık sessiz sedasız süzülmüştü mutfağa. Ne yanıt veriyordu kadına ne de ses çıkartıyordu. Ve bu durum, refleksleri iyice zayıflayan kadını harekete geçirmek için yeterliydi. Güçlükle ayağa dikelmiş olsa da, kendini öne doğru ittirerek, minik adımlarla yürüyordu. Bir daha şansını denedi, hızlanan kalp atışlarını dindirebilmek için adama seslendi: “Hey! Orda mısın? Ne yapıyorsun mutfakta?” Bir adım daha atıp, büfenin kenarında duran taburelerden birine tutundu. Destek alıp, gücünü topluyordu kadın. Ve nihayet kulağına çarpan bir ses, onu harekete geçirmeye ikna etmişti. Metalik bir sesti bu. Bir bıçağı veya bir makası andıran, tüyler ürpertici bir sürtme sesiydi. Kadının bir kez daha ağzını açmasına olanak tanımadan konuşmuştu balık: “Geldim tatlım. Çok beklettim mi seni?”

Mutfak kapısında beliren balığın yüzü, sinsi bir gülümsemeyle parlıyordu. Vücuduna yeterince hâkim olamasa da, içine yerleşen korku ve tedirginliğin gittikçe büyüdüğünü fark edebiliyordu kadın. Bir adım geri attı, balığı inceledi. Elinde bıçak tutuyordu balık. Sırf vakit kazanabilmek için sakin davranması ve manasız bir soru sorması gerekiyordu kadının. Tabureye tutunmayı sürdürdü ve aklına gelen ilk cümleyi bırakıverdi dudaklarından: “O bıçakla ne yapacaksın?” Arkasına bakmadan, usul usul kaçırmaya çalışıyordu bedenini. Ama bunun, imkânsızlığın bir parçası olduğundan bihaberdi. Bağırsa, çığlık atsa daha mantıklıydı belki de. Bir mucize için balığın sesine ihtiyacı vardı. Kapı eşiğinden bir adım öteye atlamıştı adam ve hâlâ gülümsüyordu. Hırıltılı sesiyle, kadına o güne de hiç işitmediği bir melodiyi fısıldamıştı: “Bıçakla ne yapılabilir ki?”

İşte virüsü ölümcül kılan şey tam da buydu. Elindeki bıçağı görünür kılmadan önce tamamen bize ait, sıradan ve hatta isimsizdi. Ama balık bıçağı bize savurduğu andan itibaren bizim olmaktan çıkmıştı. Ve artık bir adı vardı. Balık bu ismi hemen aldı, itiraz etme hakkı olmadan. Bu yüzden balığa cevap vermek çok daha kolaydı: “Bıçakların balıklara karşı kullanıldığını sanmıştım bugüne kadar. Balıkların da bıçak kullanabildiğini bugün öğrendim.”

Umut Kaygısız

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhabalar @Umutunjelibonu;
    Konuya yaklaşımınızı oldukça farklı buldum. Henüz iki öykünüzü okumuş olmamla beraber öykülerinizin uzunluklarını beğendiğimi söylemeliyim. Bu uzunlukta öyküleri okumak bana çok dinlendirici geliyor. Bazı noktalarda kafa karışıklığı yaşamadım diyemem ancak genel olarak okumak keyifliydi. Özellikle benim gibi gerilim duygusu hakim eserleri okumayı tercih ediyorsanız. O nedenle son 4 paragrafı girişe nazaran daha çok beğendim. Tek eleştirim kelime tekrarları olacak. Üst üste çok fazla balık geldiği için yorucu olabiliyor okurken. Gelecek seçkilerde tekrar görüşmek dileğiyle… :smile:

  2. Yuzuri says:

    Yaklaşımınızı ve yazım tarzınızı beğendim. Benim de tek takıldığım şey ‘balık’ kelimesinin sürekli tekrar etmiş olması. Onun dışında metaforu güzel bir şekilde yapmışsınız. Emeğinize sağlık gelecek seçkide görüşmek üzere…

  3. Merhaba @Umutunjelibonu

    Metninizi üç kere okudum. Anlatmak istediğinizi anlamış olsam da bunu kesinlikle başka bir biçimde anlatmanızı tercih ederdim. Metaforunuza balığı hiç oturtamadım. Başta okuduğum o çorapların sesi benzetmesi beni kopardı ama daha önceki seçkide sizi okuyup beğenmiştim. Devam etmek istedim ama bu metnin içine giremedim. Kurgunuzu sağlamlaştıran öğelere ihtiyaç duyuyor sanki metin. Belki benimle ilgilidir bilemedim.

    Sizin çok daha sağlam metinlerle bizimle olabileceğinize eminim

    Kolay gelsin

  4. nkurucu says:

    Kötü yorum yazacağım zaman kelime bulamıyorum :slight_smile:
    Aslında geneline baktığımızda çok emek verilmiş bir metin olduğu dikkat çekiyor. Ama işte hikaye/öykü olarak göremedim bir türlü. Yani deneme mi desem, başka bir şey mi desem. Normalde okumadığım ve okumayacağım bir tarz ama burada genel olarak tüm hikayeleri okumak ve yorumlamak zorunda hissediyorum kendimi.

    Tabi tarzım olmadığımı belirttiğimden benim yorumumu hiç dikkate almayın en güzeli.
    Emeğinize sağlık.

  5. nkurucu says:

    @mit’e düzenleme için teşekkür ediyorum. Uyarı olarak kabul edip bundan sonraki yorumları bu ciddiyetle yazacağım.
    Geçmişten gelerek de okuduğum için sizi de ayrıca öykülerinizden dolayı tebrik ederim.

    @Umutunjelibonu aslında anlatmak istediğim benim sizin öykünüzü yorumlayacak kadar tarzın içinde olmamam. Yazma gafletinde bulundum ama sanırım sonraki sayılarda okuyacağım ama yorumlamayacağım. Teşekkür ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

17 cevap daha var.