Öykü

Kim?

YUKARIDAN AŞAĞIYA DOĞRU PİRAMİT

I. NAZİF

Yolda kalmış Nazif. İçi titriyor soğuktan ama belli etmiyor. Ceketinin ceplerinden çıkartmadığı elleriyse, her zaman dürüst. Bir görseniz Nazif’i. Nasıl uyuz, nasıl takıntılı bir adamdır o. Olası ufacık bir aksilikten bile korkar, çekinir. Yoğurdu üfleyerek yiyen cinsten dedikleri kişiler, Nazif’in yanında halt etmişlerdir. Ama söylenmez, sesini çıkartmaz öyle kolay beri. Onun ustalaştığı tek şey kaçmaktır. Hiçbir şeye bulaşmadan görünmez olmak, yani ortadan kaybolmaktır. Gidilmesi gereken bir yere bahane bulup gitmediyse, ondan mutlusu yoktur mesela. Zoraki gittiyse şayet, sonrasında kesin hastalanır yataklara düşer. Günlerce toparlanamaz. O da olmadıysa, başına türlü felaketler geldiğini anlatır durur günlerce. Çünkü onun derdi, mümkün oldukça az insanla iletişim kurarak yaşayıp gitmektir. Evet, evet. Meselenin kilitlendiği nokta fark edilmemekten ziyade, gitmektir. Çünkü giden kişi yolcudur Nazif’in gözünde. Ne şartla ve koşulla gidiyor olursa olsun yolcudur.Ve pek tabi yolculara da kimse kötü bir şey söylemez. Sadece geri dönmesini beklerler yolcunun veya kapıyı kapatır kapatmaz unuturlar onu. İşte Nazif, unutulmak ile özlenmek arasında bir yerde, kendinden başka hiç kimsenin hayatına dokunmadığı bir şekilde yaşamayı tercih eder.

Neyse ki kırdı inadını bugün, yanaştı bir köşeye. Kahvehaneler kalabalık olur, sevmez Nazif. Hem yaşıtları ve tanıdığı insanlarla doludur oralar. O yüzden gençlerin oturup sohbet ettiği kafelere sığınır genellikle. Kimseyle göz teması kurmadan çekilir kuytu bir köşeye, bir fincan Türk kahvesi söyler peşinen. Menüye bakmaz. Asla şeker de kullanmaz. Devamlı yanında bulundurduğu not defterini çıkartır kahvesini beklerken. Önce okur. O defterde neyin yazılı olduğunu kimse bilmez ama o sürekli okur durur o defteri. Kahvesi geldikten sonra ise okumayı bırakır. Etrafına göz atar, didik didik eder insanları gözleriyle. Bir süre sonra sıra kafe çalışanlarına gelir tabi. Onları da epey bir inceler. Kahvesi bittikten sonra başka bir şey istemez, teşekkür eder garsona. Kısa bir süre sonra kafede çalan müziği dinler, mest olmuş gibi yapar. Dirseğini masaya dayayıp avucunun orta yerine yerleştirir yanağını, kafasını tek eliyle taşır. Yanağı kızarıncaya kadar yapar bunu. Sonra cep telefonuyla oynamaya başlar. Bir türlü başa çıkamaz teknolojiyle. Ama uğraştıkça epey şey öğrenmiştir, hem de kimsenin yardımı olmadan. Sosyal medya hesabı oluşturmuştur pek çok sitede. Bir şeyler yazar sayfasına, insanlar görür diye umutlanarak. Sonra fotoğraflar beğenir. Gerçekten beğenir ama. Beğendiği şey,insanların bilinçli veya bilinçsiz olarak fotoğraflarda bıraktıkları ifadeleridir. Seyreder onları uzun uzun. Bazense sırf komik videolara bakmak için saatlerce kurcalar durur cep telefonunu. Ama kafedeyken olmaz. Sınırlıdır süresi. Orayı, yani oturduğu yeri işaretler zamanın içerisinde kalabilmek, oraya tam manasıyla ait olabilmek için. Ve çevresindeki insanlara bir de buradan ulaşmayı dener ama konuşmaz, konuşamaz. Sonra hızlıca toparlanır, kalkar yerinden. Telaşla hesabı öder, sanki bir yere yetişmek için acelesi varmış gibi. Tüm gün onundur hâlbuki. Kuşlar kadar özgürdür Nazif. Ama bunu belli etmeyi hiç sevmez.

O gün de diğer günlerden farksızdı. Yine çarşıyı talan edip lüzumsuz birkaç şey almış, sonra soğuğa karşı uğradığı yenilgiyi kabul etmiş ve rastgele bir kafede almıştı soluğu Nazif. Türk kahvesini bitirdikten sonra gideceği yeri düşünmeye başlaması yaklaşık beş dakika sürmüştü. Telefonunu tekrar eline aldı, biraz daha kurcaladı. “Seni internette gördük Nazif” diyecekti sanki birisi. Çok takıntılı bir adam olduğu için profil ismine Kuzey yazmıştı. Kuzey olunca, resmin bir önemi yoktu sanki. Gönül rahatlığıyla sörf yapabiliyordu internette. Oturduğu kafenin sayfasını açıp paylaşılan fotoğrafları seyre dalmıştı. Hangisi gerçekti? En üstte duran fotoğraf mesela. Tam karşısında duran beş genç kız mı? Dünyadan soyutlanmış gibi kaygısızca gülüp eğleniyor, devamlı birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Yoksa bu beş genç kızın internete koydukları “Bugün yine çok çalışıyoruz biz” ve “Kafede bile ders, ders, ders…” başlıklı fotoğraflarına mı inanmalıydı? Kızları tanıyanlar fotoğraflara, Nazif gördüğüne, Kuzey ise hepsine birden inanabilirdi. Çünkü Nazif ne kadar yalnızsa, Kuzey de bir o kadar kalabalıktı.

II. İSMAİL

İşte yine başlıyordu. Eksantrik bir kafe, çılgın bir kalabalık, amaçsız bir gürültü ve onca gürültünün içerisinde yalnızları oynayan, orta yaşlı bir adam. Ayağının hemen altında iki tane alışveriş torbası vardı. Uzun süreli taşınmaktan veya içerisindekiler haddinden fazla ağır olduğundan, epey uzamıştı poşetin kulakları. Devam etmiştim seyretmeye. Adamın birbirine doğru çevrilmiş ayakkabıları, meşhur markalardan bir tanesine aitti ve neredeyse ilk defa giyilmiş gibi temiz gözüküyorlardı. Adamın fitilli kadife pantolonu da aynı şekilde gayet şıktı. Özetle, ilgimi çekmeyi başarmıştı bu adam. Çünkü orda bulunan herkesten farklıydı. Kendine küçücük bir pencere bile açmamıştı, etrafa karşı aşırı derecede ilgisizdi. Bu, gerçek olmasa bile, öyle bir hava uyandırmayı başarıyordu en azından. Ruhuna giydiği koyu renk elbiseyi ve yüzüne taktığı maskeyi sevmiştim sanırım.

Biraz daha baktım. Biraz sonra elindeki cep telefonunu masaya bıraktı, hafifçe eğilip gözlerini bitiştirdi ekranla. Gördüğü şey hipnotize etmişti sanki onu, öylece kalakalmıştı. Kımıldayamıyordu bakışları. Bu esnada dikkatimi en çok çeken şey olmuştu gömleği. Kareli, arka fonda mavi, çizgileri bordo ve beyaz. Bütün kafeye zihnimin yarısını, bu adama ise diğer yarısını ayırmıştım. Neden mi? Bu soruyu kendime iki kere sorup, her ikisinde de cevap verememiştim. Derhal yanımda biten garsonun kısacık nefesi, sihirli bir noktalama işareti olmuştu düşüncelerime. Durdum. Hem düşünmeyi hem de amansız takibimi yarıda bıraktım. Bir bakış, tek bir bakış. Günümün özetiydi bu aslında. “Efendim kahveniz” demişti çocuk. Ve başımla verdiğim üstünkörü selam ona yetmişti. Başka bir masaya giderken beni çoktan unutmuştu muhtemelen. Hafızasında, kahve için mola vermiş günün yorgunlarındandım veya ortamdan keyif alan, güzel kızlara bakış fırlatan kart bir zamparaydım sadece. Gerçek şu ki; ikisi de değildim ben. Ama her an, kolaylıkla her ikisi de olabilirdim pekâlâ. Tekrar adama baktım. Beklediğim hareketleri peş peşe yaptı. Yanılmıyordum, yine benim günümdü bugün.

Kafasını kaldırıp, üç beş saniyeliğine dikkatini farklı bir yöne kaydırmıştı. Az ileride, sol köşede bulunan masaya bakıyordu. İçimden beş ya da yediye kadar saymıştım. Tekrar kafasını eğdi, cep telefonunu kurcalamayı sürdürdü. Bay “Kendi halinde,” dış dünyaya karşı takındığı ilgisizlikten vazgeçmek üzereydi sanki. Ve bu durum, hiç kuşkusuz en çok beni memnun etmişti. Baktığı masada oturan eğlenceli ve birbirinden alımlı beş bayan pek çok şeyi özetleyebilecek nitelikteydi. Genç kızların kahkahalarının şiddeti, kafenin gürültüsünün arasından bile seçilebilecek seviyedeydi. Bay “İlgisiz” gibi bir sürü kafe sakinin onları seyretmekten keyif aldığına emindim. Güzel, bakımlı, neşeli ve sayıları fazla olan kızların oluşturduğu bir tabloyu resmetmeye hazır gözler her zaman, her yerde vardı fakat bu adamın, sıradan bir göz banyosuyla yetinmeme ihtimali, tüylerimi diken diken etmişti. Bay “Yalnız kovboy,” sessizliğinin arkasına ustalıkla gizlenirken, herkesten farklı olarak, bir umudu canlandırıyordu zihninde, bunu hissedebiliyordum. Kızlar sandalyelerini iyi yaklaştırmışlardı birbirine. Sonrasında hafiften sarılma moduna geçtiler ve en havalı tebessümleriyle poz verdiler. Nihayet olmuştu, selfie çekilmişlerdi. Bingo!

Adamın parıldayan gözleri, cep telefonunu terk edip kızların masasına çoktan uzanmıştı bile. Artık oradaydı, yerleşmişti tıpkı gözle görünmeyen bir nefes gibi. Yüzüne ve üstü soyulmuş dudaklarına yansımasına engel olmaya çalıştığı mutluluğu, yalnızca benim dikkatimi cezbediyordu. Hemen harekete geçmemişti. Biraz bekledi, sabretti tıpkı benim gibi. Bir süre telefonuyla uğraşıp, çok sıkılmış gibi elini saçlarına götürdü, hafifçe çekti saçlarını. Bunların hepsi, dışarıdan bakıldığında canı sıkılmış, sıradan bir insan gibi algılanmasını sağlayabilecek numaralardan örneklemelerdi sadece. Hele kirli sakalını yavaşça okşayan, dibinden kesilmiş tırnakları yok muydu? Göğsüne bir etiket yapıştırırsa belki daha az belli ederdi savruk ve sapkın ruhunu. Bu konu benim uzmanlık alanımdı, o ve başkaları nereden bilebilirdi ki? Kafasını yukarı kaldırırken, sığ suda avını bekleyen bir timsahı andırıyordu. Bu tavrını sürekli korumuştu. Ne dizinin dibindeki boş sandalye, ne ayaklarının yanındaki dev poşetler, ne de önünde bekleyen cep telefonu, onu sıradan bir aile babası yapmaya yetmezdi. Orada, öylece hiç umursamadığı kahvenin tadına bakarken, midemi bulandıran düşüncelerini kalbinin neresine sokmuştu kim bilir?

Kısa bir süre bu şekilde, kızların masası ve cep telefonun ekranıyla oylanırken, gerçek olan isteklerinin de sayısı artmıştı. Kızlar aynı anda telefonlarına üşüşmüşler ve kafalarını bile kaldırmadan, heyecan içerisinde yoğunlaşmışlardı çektikleri fotoğraflara. Adamın sabırsızlık içerisinde beklediği şey, kısa bir süre içerisinde gerçek olacaktı: “Sosyal medya üzerinden artistik bir paylaşım. Belki birden de fazla…”

Paylaşım yapıp, bulundukları kafeyi etiketleyecekleri siteler belliydi zaten. Geriye kalan tek şey, kafenin sayfasındaki fotoğraflardan kızları arayıp kolayca bulmaktı. Adam, ağzının suyunu akıta akıta cep telefonundan ava çıkmıştı. Bundan adım gibi emindim. Fotoğraf üzerinden hedeflediği kızı seçme kısmı kalmıştı geriye. Bir adama, bir de genç kızlara bakıyordum devamlı olarak. İz üstündeki adama karşılık olarak, usulca geriye çekilen, arkasına yaslanan kızlar sürüsüydü gözlerimi dolduran görüntü. Kızlar paylaşımlarını ve rutin beğenilerini tamamlamışlardı muhtemelen. Biraz gülümseme, biraz şakalaşma sonrası tekrar sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı çünkü. Demek ki, artık Bay “Takipçinin” sırası gelmişti. Bay “Sinsi”, kızların oturduğu masaya göz ucuyla kaçamak bakışlar serpiştire dursun, meşhur paylaşım sitelerinden birinde bulmuştum bile kızların fotoğrafını. Ben bu kadar kolay bulabildiysem, Bay “Avcı” da çoktan bulmuş olmalıydı. Sahip olduğu keyif ve yüzüne yansıyan huzur, buradan geliyordu muhtemelen. Bıyık altından gülümsemese bile, en azından alt dişleriyle dudağının ucunu ısırması, belli bir noktaya ulaştığını anlatıyordu bana. Bundan sonra onun yapacakları da, benim izleyeceğim yol da belliydi. Aynı anda ikimiz de cep telefonlarımıza yönelmiştik. Bir tuşa o dokundu, bir tuşa ben dokundum. Aynı anda bastık tuşlara ve geri çekildik. Sonrasında aynı anda yudumladık kahvelerimizi fakat farklı yönlere baktık. O kızları kontrol etti, benim ise düşünebildiğim tek şey, ondan başkası değildi. Eğildik telefonlarımıza ve yine aynı anda önümüzdeki tuşlara dokunduk. Ancak bu defa farklıydı. O devam etmişti dokunmaya, ben çoktan geri çekilmiştim.

Tek istediğim bir avuç büyüklüğünde zamana sahip olabilmekti. Biraz bekleyip, onun sadeliğinin farkına varabilmeyi, kendime dert edinmiştim artık. Sigaradan nefret ettiğim ve çaydan hoşlanmadığım için, ekstra bir fincan kahve daha söylemiştim kendime. Güzel kızlar kendi alemindeydi zaten. Dünyadan haberleri yoktu. Bay “Gizemli” ise, telefonunda yaşattığı kimliğiyle çıktığı yolculukta boyuna ilerliyordu. Ondan en az iki adım ileride olduğumu bilmemesi ne kötüydü. Kahvem gelene kadar süre tanımıştım ona. Bu süre, onun acemi olup olmadığını anlamama yarayacaktı. Görünüşe göre tecrübeli ve sakindi ama yine de, doğru hamleyi yapmadan önce onu testimden geçirmeye mecburdum. Dayanamadım. Telefonumun üzerinde kıpırdattım ellerimi. Kafenin sayfasını açıp ekranı önüme koyduktan sonra, son paylaşılan fotoğraflar içerisinde kızlarınki kabak gibi sırıtıyordu. Beğenilere bakmıştım. Tam altmış iki tane. Bu kadar kısa süre için oldukça başarılı bir rakamdı bu. Üzerine dokundum altmış iki sayısının ve beğenenler listesiyle kucaklaştım. Genç kızlar, erkekler, orta yaşlı üç beş kişi ve resimsiz birkaç profil daha. Elbette Bay “Hayalet” yoktu listede, olmasını da beklemiyordum zaten. Ancak acemi olsaydı, burada oturmayı sürdürürken beğeni atardı fotoğrafa. Tecrübesinin mide bulandırıcı kokusunu oturduğum yerden bile alabiliyordum oysa. Kafamı kaldırıp direk olarak garsona baktım ve ona elimle kâğıt kalem işareti yaptım. Akıllı çocukmuş, beni hemen anladı. Kahvemden önce kâğıtkalemimi getirip bıraktı masama. Küçücük bir teşekkür ile yetinmesini sağlamıştım şimdilik. İyi bir bahşişi hak etmişti aslında. “Bir daha ki sefere dostum. Bugün dikkat çekmesi gereken en son kişiyim ben” dedi iç sesim hırıltıyla, çabuk ikna etti beni.

Ekrandan bakıp teker teker yazmıştım kızların isimlerini. Masalarını tekrar kontrol ettim çekingen bakışlarımla. Öncelik bu beş kızdaydı fakat pekâlâ bu kızların arkadaşları arasından birisi de, Bay “Avcı”nın hedefi haline gelebilirdi. Adamın izleyeceği yolu adım gibi biliyordum. Akşam eve gittiğinde, belli bir vakit geçtikten sonra, evvela bu fotoğrafı açıp beğenecekti. Sanki tesadüfen kafenin sayfasına girmiş, öylesine bakarken bu fotoğrafı görüp beğenmiş gibi yapacaktı. Sonrasında bu kızlardan beğendiği her kimse, ona takip isteği yollayacaktı. Tabi sosyal medyada bazı profillerin direk takip edilebilir vaziyette, korumasız, herkese açık olması da bir avantaj ama o, bu işte tecrübeliyse düşündüğüm gibi, özellikle kapalı bir profile yönelecekti. Takip isteği göndermesi ve karşı tarafın buna olumlu yanıt vermesi, kurulacak ilk temas için elzem bir maddeydi çünkü. Çoğu bayanın tanımadığı adamlardan gelen takip isteklerine olumsuz yanıt vermesi, açık ve anlaşılabilir bir durumdu elbette. Fakat hayran kitlesinin çoğalmasından ve birileri tarafından seyredilmekten hoşnut olan kadınlarının sayısı da azımsanmamalıydı. İşte tam böyle biri lazımdı ona. Bay “Sapık” ın aradığı kadın ya da kız tipi, kesinlikle beğenilip, arzulanmaktan gururu okşanan, gösteriş meraklısı biri olmalıydı. Hem profili kapalı olacaktı, sanki çok seçici ve elit birisiymiş gibi. Hem de karizmatik fotoğraflı, yabancı bir adamdan gelen takip isteğine hayır demeyecekti. Evet, bu kızlardan birisine arkadaşlık isteği çoktan yollamış, yanıtını bekliyor bile olabilirdi. Yapacağım şey çok basitti. Önce bu fotoğrafı son beğenenler arasından Bay “Muhteşem” in profilini bulacaktım. Sonra da onun kendine arkadaş olarak seçtiği bayanı. Gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Bulmacayı kusursuz biçimde tamamlama gayretinden farksız olacaktı benim için bu. Kızı bulduğum zaman, ona ulaşıp, yaşadığı yeri, gittiği semtleri avucumun içine alacaktım çabucak. Kızın sanal değil, fiili takipçisi olduğumda ise, Bay “Ruh hastası” kendi ayağıyla gelecekti yanıma. Kusursuz olmak ve kusursuz olduğunu iliklerine kadar hissetmek böyle bir şeydi işte tam olarak. Arkama yaslandım, kendimi çok beğendiğimi belli eden gülüşümü cömertçe bıraktım etrafa. Sonra da fotoğrafın üzerine usulca dokunup beğeni listesini tekrardan açtım. Tüm profiller patır kütür dökülüvermişti önüme. Muhtemelen inandırıcılığını korusun diye, kendi fotoğrafını koymuştu adam. Çabucak bulmuştum onu: “Kuzey”.

Komikti cidden. Doğrusu kendine Kuzey ismini bulacak kadar iddialı olacağını hayal etmemiştim hiç. Adamın profilini biraz kurcaladım. Arkadaş listesi kapalıydı. Doğru dürüst hiçbir bilgi paylaşmamıştı, şaşırmadım. Demek ki bana iki yol sunuyordu. Ya Kuzey’e arkadaşlık isteği gönderecektim ya da onun yaptığını yapıp, beş kızdan doğru olanı bulabilmek için, beş kıza birden istek yollayacaktım ve muhtemelen reddedilecektim. Kirli sakallarımı avuçlarımın arasına alıp kaşıdığım zaman, daima aklıma parlak fikirler gelirdi. Yine öyle olmuştu. Az risk, kesin sonuç. Kuzey efendiye doğrudan ulaşamayacağıma göre, kızlara bir şekilde ulaşmalıydım. Telefon rehberimi hızla açtım ve doğru ismi buldum. Tek tuş ile arama ve sonrasında derin bir huzur. İşte hayal ettiğim tablo. Çalıyordu telefonu. Bir, iki ve de üç. Açtı: “Efendim İsmail?”

Sesini duymanın beni rahatsız etmeyeceği enden insanlardan birisiydi o ve Emine, bu gerçeğin farkında bile değildi. “Nasılsın Emine? Rahatsız etmiyorum umarım?” Boğuk sesini kaplayan oflaması tüylerimi diken diken etmişti. Uyuyordu ya da uyumak üzereydi. “Söyle ne söyleyeceksen. Çok yorgunum, uyuyacağım.” Bingo! Doğru tahmin. Bacak bacak üstüne atıp yaylanarak oturmayı benim kadar iyi becerebilen kim vardı başka? “Pekâlâ, lafı uzatmayayım o halde.” Ben lafı ağzımda geveleyip dururken, Emine oflamayı sürdürüyordu. Bu hallerine bayılırdım oldum olası. Tadını çıkartmıştım ona çaktırmadan. “Beş tane kız ismi vereceğim sana. Onlara arkadaşlık isteği göndereceksin. Tamam mı?” Ancak beni ve yaptıklarımı iyi bilen birisi, “Neden” diye sormaz, mantıklı bir açıklama beklemezdi. Doğruca isteğimi kabul edip, arkasını aramaması için o insanın, Emine olması da yeterliydi tabi. Mazeret yok, açıklama yok, detay yok, ilave bir soru daha yok. Tek karşılık: “Bir dakika bekle. Kâğıt kalem alıp geleyim.” İşte Emine.

III. EMİNE

Üşüme hissi yerini, hayatına dahil olmayan kimselerin özlemine bıraktığı zaman, Nazif için yepyeni bir yolculuk başlamıştı. Fırına uğradı eve dönmeden evvel. Kahvaltıda en son, iki dilim kadar ekmek görmüştü yemek masasında. Homur homur homurdanmayı iyi becerirdi ama nedense, “Akşam gelirken ekmek al” demeyi aklının ucuna bile getirmezdi karısı. Yine de, bunca sene kahrını çektiği için, kendini borçlu hissediyordu karısına Nazif. Ne yapsa, ne söylese ve neyi yapmayı ihmal etse önemsizdi. Hayatının geri kalanında tahammül edemeyeceği tek şey, evde eksilecek olan o son nefesti. İki ekmek istemişti fırıncıdan. “Akşam yemeği, yarın sabah ve yarın öğlen için iki ekmek yeterli” diye kısacık bir hesap yapmıştı kafasının içerisinde. Sonra ne olduysa, yine bildiğimiz Nazif’e dönüş yapmıştı birdenbire. Tezgâhtar kadından para üstünü çekinerek aldı, bekleyen müşterilerin hiçbirisiyle göz teması kurmadan dışarı attı kendisini. Biraz yürüdü, sonra hemen durdu. Elindeki bir sürü poşeti yere bıraktı, kızaran parmaklarını dinlendirdi. Eksik bir şey kaldı mı diye düşündü. Her şey yerli yerindeydi. Artık eve dönebilirdi Nazif.

“Geldin mi Nazif?” Kapı şıngırtısı derhal harekete geçirmişti Emine’yi. Odalardan birinden yükselmişti sesi. Bir “Evet” duymak yeterliydi onun için ama “Evet” dese bile Nazif, sallana sallana kapının önüne gelmesine hiçbir güç mani olamazdı. Nazif paltosunu çıkartıp, terliklerini ayaklarına geçirmeden, her zaman karşısında bulurdu Emine’yi. “Geç kaldın yine” diye ufak bir mırıldanma gösterisinde bulunup, poşetlerin yarısını kucaklamıştı bile kadın. Mazeret içeren bir karşılık beklemiyordu Emine. Onunkisi söylenmiş olmak için söylenmekti. Kalan poşetleri alan Nazif de karısının peşine takılıp mutfağın yolunu tutmuştu. “Ne haber? Ne yaptın?” diye sordu ve mutfak masasına oturdu. Poşetleri kontrol eden kadın keyifsizdi ve her zamanki gibi tencerede duran yemeğin ismini söyleyerek, monoton geçen gününü özetlemekle kalmıyor, aynı zamanda güne dair tek önemli şeyin adını koyuyordu sanki: “Musakka ile pirinç pilavı yaptım. Ha, bir de cacık var.”

Gülmek için bir neden vardı artık. Ama aynı zamanda susmakla konuşmak arasında bir tercih yapmak için de çok işe yarayabilirdi aynı neden. “Onu sormadım sultanım. Senin günün nasıl geçti? Onu soruyorum ben.” Sivri dişlerini göstererek gülümsüyordu Nazif. Ama Emine onun kadar neşeli değildi. İki elini beline dayadı, iyice gerindi ve göz ucuyla baktı kocasına. “Cevabını bildiğin şeyleri sorma Nazif. Ne öyle sulu sulu? Ay, hiç yakışmıyor. Komik misin sen şimdi?” Emine’nin bu ciddi ve her daim isyankâr tavrı hep güldürürdü Nazif’i. Hatta daha beter azıp, daha gürültülü biçimde gülmesine yol açardı. Öyle olunca da Emine’nin söylenmeleri bitmek tükenmek bilmezdi tabi. Konuyu değiştirmekse tek bir cümleye bakardı aslında. Bu cümle bazen Nazif’in kurtuluşu bazense ölüm fermanı olurdu: “İsmail nerede?”

“Hiç sorma” dedi Emine. Kafasını sallayıp bulaşık tezgâhına döndü ve arkası dönük vaziyette konuşmasını sürdürdü: “Az evvel aradı. Yine bir sürü kız isimleri falan.” Nazif’in keyfi kaçmıştı. Oturuşu değişti, yüz ifadesi ciddileşti birdenbire. “Yine mi ya? Benim peşime mi takılmış yine?” diye sordu. Kafasını çevirip kocasının endişeli bakışlarına maruz kalan Emine, sanki o anın keyfini çıkartıyordu, kelimeleri tane tane dudaklarından dışarı bırakırken. Kardeşi İsmail, Nazif’in yumuşak karnıydı. Onun travması tekrar ettiği her an, iyileşmeyen uzun bir öykünün de, hiç bitmeyecekmiş gibi Nazif’in boğazını sıkması demek oluyordu. Fal taşı gibi açılan o gözlerde ne kendisini ne de karısını bu kadar önemsemeyi beceremeyen bir adam görmüştü Emine. Ve işte tam da bu adama aşık olmuştu. Hem de her gün. Baba olsaydı, kesinlikle mükemmel bir adam olurdu Nazif. “Keşke olabilseydi…” diye geçirmişti içinden ve katlanarak büyüyen üzüntüsü, anlatmaya devam etmesine yardımcı olmuştu.

“Evet. Seni görmüş kafede işte. Her zamanki şeyler, biliyorsun. Beş tane kız ismi verdi. Ben de yazdım bir kenara. Gelince sorar belki diye.” Nefesini içine çekti, tekrar önüne döndü ve güçlü bir solukla derhal dışarı bıraktı düşüncelerini: “Ama muhtemelen sormaz bile. Çoktan unutmuştur.Hayat iyi değilse bile, birbirinden başarılı ölüm hikâyeleriyle dolu. Geçerli sebep olmadan içlerinden bir tanesini beğenebilirsin. Ama beğendiğini asla belli etmemelisin. İşin sırrı da bu. İnsanların korktuğu bir şeyi sevdiğini onlara açıkça gösterirsen, korktukları o şeyden daha fazla senden korkmaya başlarlar. Aslında böyle olmamalı.”

Nazif durdu,Emine’yi dinledi. Karısı bilerek veya bilmeyerek, bütün kusurlarını ortaya sermişti. Gerçekten inanarak ve içinde hissederek o şeyi sormuştu Nazif: “Ne yani? Ben şimdi katil miyim? Onun gözünde katil olmayı daha ne kadar sürdüreceğim Emine? Allah aşkına ne zaman sona erecek bu?” Emine musluğu açmış, sebzeleri suyun altına tutmuştu. Suyun sesi Nazif’in düşüncelerini değilse bile, sorduğu soruyu bastırmaya yemişti. Bir süre bekledi Emine. Ona cevap vermek yerine sebzeleri yıkadı. O sebzeleri yıkarken, kocası da o suyun altında boğulmayı dilemişti. Sessizlik, biraz sonra öleceğini biliyordu. İki dudak aynı anda hareket etti. Sırasıyla biri konuştu, diğeri dinledi.

“O halde ona kim olduğunu anlat. Hiç yapmadın bunu. Karısı intihar ettiği günden beri yapmadığın tek şey bu. Ona kim olduğunu anlatmalısın Nazif. Yoksa seni hep, karısına tokat atan adam olarak hatırlayacak. Ağabeylik görevinden o gün istifa ettin sen. Sadece farkında değilsin.” Konuştuğu zaman hep doğruları söyleme gibi bir özelliği vardı Emine’nin. İşte bu sebepten, ona karşı en doğru cevabı verebilmek hep zor olmuştu Nazif için. “Sanırım hayatım boyunca ben hep bunu yaptım. Seni de, onu da hep korumaya çalıştım. Ama konuşmadan, belki tam olarak sevemeden… İkiniz için böldüm kalbimi ve o kalpte bana bile yer kalmadı. O yüzden insan önce kendine alışmalı. Sonra o alıştığı insanı sevmeli. Onu sevdikten sonra, o sevdiği insanın hayatındaki herkese sevgisinden bulaştırmalı. Diğer türlü olmuyor. Yani sevgisiz… Hayatının katilini arayan birisi pekâlâ sizi tutuklamaya kalkışabiliyor. Yani şimdi ben… İsmail’in de senin de insafına sığınıyorum ayrı ayrı. Siz kim olmamı isterseniz ben oyum.” Kocasının sözlerine katılan Emine, işittiklerini onaylar biçimde sallamıştı kafasını. “Birazda gelir. Sor ona. Ben kimim de mesela” dedi ve tekrar musluğu açtı. Daha kuvvetliydi bu defa suyun sesi. Düşüncelerin de üzerini örtmeyi başarmıştı.Doğrulup ayağa kalkan adam, yalnızca kendisinin işitebileceği yükseklikte yanıtlamıştı: “Ben senin ağabeyinim İsmail. Tüm dünyaya karşı yanında olabileceğin tek kişiyim.”

Umut Kaygısız

  • Kim? - 1 Şubat 2020