Öykü

Uyuyalım mı?

Şehrin sarı renge boyalı binaları arasında öğrendim top oynamayı. Nerdeyse her yere kaçardı topumuz ama oralı olmazdık. Özür diler, “Bir daha atmayacağız söz,” der geçiştirirdik asık yüzlü insanları. Kafasının üzerinde simit tepsisi taşıyan çocuklar en sadık seyircilerimizdi bizim. Sonra bir de şambaliciler vardı. Okul bahçesinin kenarına yanaştırdıkları el arabalarıyla beklerlerdi bizi. Devre arası olsun veya maç sona ersin, gidip onlardan şambali alalım diye beklerlerdi gün boyu. Alnımızdan aşağıya süzülen ter de, sırılsıklam olmuş atletlerimiz de asla mani olamazdı o kavuşma anına. Her şeyi bir kenara bırakmak kolaydı çünkü. Unutmak, kızıp da hemen vazgeçmek, üzülmek ve bir an için dünyanın en mutlu insanını temsil eden gülücüğü görünür kılmak… Duygusal geçiş aralıklarımız o kadar kısa ve bir o kadar gerçekçiydi ki… Yalan söylemenin bile tadına tam olarak varamıyorduk sanırım. En güzel, en mutlu, en çalışkan, en güçlü, en sevimli… Bütün “En”ler bizim emrimizdeydi ve her birimiz, onlardan bir tanesine sahip olmak için can atıyorduk. Bana o günleri özetlememi söyleseler, sanırım verebileceğim en kısa tarif bu olurdu.

Şimdi tesadüfen elime geçen birkaç fotoğraf arasında buluyorum o insanları. Hayır, çocukluğum değil aradığım şey. Ben mührümü arıyorum. Bir bakışta görünmeyen ancak sadece bana ait olan o değerli özetimi. Hayatımın dış çeperlerinde duran onlarca insan, onlarca gülen yüz, benim için zamanı özel kılan asıl şeyler. Çünkü saçlarımı okşamalarının ve ne yaparsam yapayım, beni hep hoş görmelerinin verdiği huzur sayesinde inşa edildi bu yürek. Biliyorum. Sevginin uzakta bir yerde olduğunu düşünmek zorunda kalmadığım için bu kadar güzel o günler. Onun dışında herkes yalnız. Herkes bir süre terk etmiş kendisini ve pişman olup hemen geri dönmüş. Tıpkı benim gibi. Yapmakta olduğum her şeyin beni özel kılmak yerine sıradanlaştırmasından çok memnunum. Yani benim yolum da herkes gibi, haddinden fazla kalabalık. Mührüme dikkatlice bakmayan, bunu anlayamaz.

İçeri girince, insana daha sarih geliyor her şey. Nasıl desem, gözlerimi kapatsam bile, gördüğüm herhangi bir şeyi uzun uzun tarif edebilecek kıvamda olabiliyorum. Anlatmak da bitmiyor, düşünmek de. İçeri demişken, hapishaneyi kast etmiyorum. Benim hapishanem kendi evim. Şikâyet eden birisi olmadığı zaman polis peşinize düşmüyor doğal olarak. Ve siz, işlediğiniz suça bir isim vermekte zorlanıyorsunuz. Hatta gittikçe daha da karmaşıklaşıyor durum. Bir gün affediyorsunuz kendinizi, ertesi gün en ağır cezanın ne olabileceğine kafa yoruyorsunuz. Ama işte ortalama bir insan tam olarak böyle yaşayıp gidiyor zaten. Hep dünle kavgalı, yarınla barışık. Ertelemeye çalıştığımız şey birilerine ait olacağımız zaman dilimi gibi gözükürken, bunun adına özgürlük diyebilmek için yanıp tutuşuyoruz resmen. Oysa tek yapabildiğimiz, kendi parçalarımızdan bir tanesini görmemek için kafamızı diğer tarafa çevirmek. Ben bunu anladığım an daha akıllı bir adam oldum mesela. Ve bu akıl, beni bir kadına götürdü. Büyümeyi beceremediğimi her gün yüzüme haykırabilecek bir kadına hem de.

İtiraf etmeliyim, sırf bu kadın yüzden içim biraz daha dolu ama ruhum alınmış gibi. Gücünü üzerimde yansıttıkça iyileşiyor ve doğru dürüst utanmasını beceremeyen bir adama, şimdilerde özür bile diletebiliyor bu kadın. Takdir ediyorum. Çaba sarf etmeden başardığı onca şey için, biraz da hayranlık besliyorum ona. Ama onu sevmiyorum. Sevgi değil bunun adı çünkü. Başka bir şey. Size kendinizi iyi hissettiren herhangi bir şey için onu sevdiğinizi söyleyemezsiniz. Ama sürekli ona sahip olmayı dilersiniz. Tek farkı, onun bana ait olduğunu hissettiğim zamanlarda, esasında onun bana sahip çıktığının bilincinde olmam işte. Değişik bir bağımlılık bizimkisi. Adına evlilik diyorlar. Sanırım bu da bir değil, tam iki kişilik mühür. Mecburen aynı adı tekrar ediyoruz biz de, soran olursa şayet. Ama kimse bir şey sormazsa, bu konuda konuşmamayı yeğliyoruz. Baş başayken mesela. Karnımın çok aç olması onu hiç ilgilendirmiyor. Sonra onun televizyon izlerken ayaklarını uzatabildiği kadar uzatması beni hiç rahatsız etmiyor. Bana duş almam gerektiğini söylemiyor ve şayet bana sarılmaya ihtiyacı varsa o an, ter kokumu önemsemeden ellerini geçiyor gövdeme, kendine doğru hızla çekiyor. “Parfümümü beğendin mi?” diye soruyorum biraz yüzsüzleşip. Gülümsüyor. “Kırk yılda bir parfüm sürersin sen. Saçmalamayı kes.” diye cevap veriyor. Bu cevap ne kadar hoşuma giderse, o kadar sarılıyorum ben de ona. Uyuyoruz.

Sonra bir de şey var tabi. Şey… Zaman zaman üzerimizi değiştirir gibi değiştiriyoruz kimliklerimizi. Göstermeye cesaret edemediğimiz özelliklerimizin baskın duruma geçmesine göz yumuyoruz. Bunun nedenini hiç bilmiyorum, benim zekâmı aşar çünkü. Ama somurtuyor bazen. Üzüntü içerisinde olduğunu, bir ressam titizliğiyle yüzüne yansıtarak anlatıyor bana. Oysa hiç istemiyorum üzülmesini. Ama her gün onu üzmekten başka bir şey yapamıyorum neredeyse. Belki de tek becerikli olduğum konu bu. Elimden geldiği kadarı, daima incitiyor onu ve o, bunu bilmesine rağmen, benden bir şeyler istemeye devam ediyor. Ben de kalbini kırma görevimde gittikçe kusursuzlaşıyorum bu sayede. Hep bir sonraki seferinde, uyumaktan şişmiş gözlerimi yalancı ilan ediyorum ve ona “Çok yorgunum,” diyorum, belki vazgeçer diye. İnatçıdır o. Kafasına koyduğu şeyi onun elinden alabilmek için, bundan çok daha fazlası gerekli, biliyorum. Ama yine de yapamıyorum. Belki de yapmak istemiyorum. Hayır, sadist birisi olduğumdan falan değil. Onu üzgün görünce, buna sebebiyet veren kişi olmanın bende uyandırdığı his, bütün hatalarımdan daha fazla can yakıcı. Neredeyse sahip olduğum tüm pişmanlıklarımın üzerini örten büyüklükte bir şey bu. Ve ben, işte asıl bunu kaybetmek istemiyorum. Yani en büyük yaramı…

O fotoğraflardan birini eline alıyor, bakıyor uzun uzun. Seyrediyor beni. O zamanın içerisinde bulmaya çalışıyor aynı yastığa baş koyduğu adamı. Ve gülümsüyor, “Ne oldu?” diye sormamı bekleyerek. Ama benden farklıdır o, hiç kekelemez. Direk söyler: “Çok çirkin bir çocukmuşsun sen.” Omzuna dokunup avucumdaki sıcaklığı derisine iliştirmemi rüşvet olarak görsün diye umut ediyorum. Gözlerimin içerisinde bir süre kalması sırf bu sebepten. “Çocukken görseymişim seni, kesinlikle sana âşık olurmuşum.” Daha çok gülümsüyor ve bana sözü teslim etmeden devam ediyor: “Çirkin çocuklara bayılırım ben.” Beni tanıyan her insanın uzlaştığı bir konu vardır. Çok sevimli ve çok tatlı bir çocukmuşum ben. Büyüdükçe kaybetmişim bu özelliğimi. Vasat bir görüntüye sahibim artık. Ve şu an belki de en çirkin, en sevimsiz halimle duruyorum onun karşısında. Bunu bildiğim için de, söyledikleri yüreğime su serpiyor. Çocukluğumuzda aradığımız o “En”lerden bir tanesinin benim olduğunu anlayıp sarılıyorum ona. Sarılmışken de aklıma öncelikli olarak uyumak geliyor tabi. Ve derhal mühürleri değiştiriyorum. Benimkisi çekmeceye, ikimize ait olansa avuçlarımın arasına. Soruyorum tereddüt etmeden: “Ne dersin? Uyuyalım mı?”

Umut Kaygısız

Uyuyalım mı?” için 19 Yorum Var

  1. Merhabalar;
    Başlık çok ilgimi çekti ve kendimi öykünüzü okurken buldum. Anlatımınız çok hoşuma gitti. Cümleler ve paragraflar arasındaki geçişler çok yumuşak. Konuya yaklaşımınızı da sevdim. Bir sonraki tema için sizi takip ediyor olacağım.

  2. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Yazınızı gerçekten çok beğendim. Duygusal bir mektup okuyormuşum gibi bir hissiyat verdi. Hani
    içiniz çok dolmuştur ve ağlamak istersiniz de ağlayamazsınız, sonra birisi gelir nasılsın der ve yüreğinizden büyük bir acı çıkartarak başlarsınız ağlamaya. Öyle bir karakter okuyorum gibi hissettim ve okurken yaşadım. kaleminize sağlık.

  3. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @Umutunjelibonu,

    Metnin bende yarattığı duygu:

    Karışımda oturan arkadaşım gayet güzel bir Türkçeyle bana bir şeyler anlatıyor, dert yanıyor ben de dinliyorum.

    Güzeldi arkadaşımı dinlemek ama keşke konuşmaktan başka şeyler de yapsaydı ı:slightly_smiling_face:

    Elinize sağlık, görüşmek üzere…

  4. Teşekkür ederim. Sitede öykü olarak kabul görmemesine kırılmadım. Sonuçta maşallah almak için yazmıyoruz:) Ben yazdığım metinden eminim, mühim olan duygu bu. Desteğiniz ve yorumunuz için teşekkürler.

  5. Merhabalar,
    Yorumlar bazen acımasız gelebiliyor. Benimde keşke bu şekilde yorum almasaydım dediğim oluyor. Ama öyküler ister imla hatasıyla dolu olsun ister anlatımında eksiklikleri olsun tüm öykülerin bir değeri olmalıdır. İster gerçek olsun ister kurgu olsun fark etmez. Öyküler uzun uzun yazılanlardan farklı olarak kısa süre de farklı duygular verebilir. Her öykü herkese hitap etmese de bir kişinin bile üstüne düşüneceği bir şey verebiliyorsa bence o öykü amacına ulaşmış demektir. Eğer bir öyküden hiç keyif almadım derseniz kendinizi o öyküye verememişsiniz demektir. Sonuçta hayaller paylaşmak içindir. :sunglasses: Paylaşımınız için teşekkürler. :raised_back_of_hand: