Öykü

Kırk Milyonuncu Kurban

Kaldırımları insanların içindeki acılar kadar aşınmış, soğuk kış günlerindeki pencerelerin iniltili tahtaları insanın en derin pişmanlıklarını yere sermiş, binalara hükmeden bir küf kokusunun içine hapsolmuş, kuşların bile duraksayıp cıvıltılarını paylaşmadığı boş bir sokak.

“Şeker ister misin küçük kız?“ diye sordu üzerine alkol sinmiş adam.

“Elmalı isterim ama ben,” deyip toza bulanmış ellerini beyaz pileli eteğinde temizledikten sonra adamın işaret parmağını avuçlarının içerisine alıp adama eşlik etmeye başladı küçük kız.

* * *

Karanlık diyarın hükümdarı Lucifer hasat zamanı yaklaştığı için bir hayli keyifliydi. Yılın bu zamanı hiçbir şey onun keyfini kıramazdı. Şeytanla anlaşma yapan insanların ruhları hasat edilip, cehennemde sonsuza dek ona eşlik edeceklerdi. Belirlenen sürenin dolmasını beklemek onun için cehennemin derinliklerinde olup kızgın alevlerle kavrulmaktan daha beterdi. Bir tane bile hasat edilmemiş ruh olması durumunda Lucifer’ın ne yapacağını tanımlayabilmek imkânsızdı.

Henüz çaylak olan 40 milyon numaralı ruh hasatçısı, ruhları hasat etmeye çıkmayıp hafif rüzgârlı bir tepeye uzanmış güneşin verdiği huzuru içine doldurmakla meşguldü. Kendisine neden böyle bir görev verildiğini bilmiyordu. Kendisinin neden cehenneme hizmet etmek zorunda olduğunu bilmiyordu. O, ruhunu cehenneme hizmet etmeye yakıştırmıyordu. Anıları kalem değmemiş bir defter yaprağı gibi bomboştu. Geçmişini iyi olarak tanımlamak istiyordu ancak hizmet ettiği varlık kötülüğün vücut bulmuş haliydi. Uzandığı yerden doğrulup elini güneşe doğru uzattı.

“Bana bahşedilen bu eller nasıl bir günah işlediniz? Hesap verin bana. İnsanları kötülüğe hapsetmekle cezalandırılacak kadar büyük bir şeye nasıl bulaştınız?. “

Yeryüzünden ayrılması gerekiyordu çaylak hasatçının. Dibinde duran heybetli çınar ağacından destek alarak ayağa kalktı. Vücudunda topladığı enerjiyi kullanarak yer altına açılan bir kapı oluşturmak için iki elini birbirine sürterek tüm enerjiyi ellerinde toplamaya başladı. Enerji vücudunda hızlı bir şekilde akıyor, ellerine geldiğinde ise duraklıyordu. Ellerinde yeteri kadar enerjiyi hissettiğinde sakin bir şekilde uzandı toprağa. Avuçlarının içini toprakla buluşturup tüm enerjiyi ait olduğu yere kavuşturdu. Kabullendi tüm enerjiyi kurumaya yüz tutmuş toprak. Sert zemin çaylağın isteğini yerine getirip ortadan ikiye ayrılmaya başladı. Açılan küçük kapıdan içeriye giren çaylak toprağın kokusunu içine çekerek yürümeye başladı. Bitmeyen nefretler kadar uzun, dinmeyen göz yaşları kadar nemli, bir zamanlar canlı olan fosillerle hayat bulan geçitten geçtikten sonra Lucifer’ın krallığına ulaştı. Vermesi gereken bir hesap vardı. Onu daha beter bir cezaya mühürleyecek bir hesaptı bu.

Lucifer’ın krallığı iki tane alev ovasının ortasında kalıyordu. Alev ovaları hasat edilen ruhların yeni evleri oluyordu. Krallığı bu iki ovaya bağlayan demir zincirli köprüler vardı. Sıradan ruhların bu kor alevlerle kaplı köprüyü aşması imkânsızdı. Krallığın dışı görünmez bir enerji bariyeriyle kaplıydı. Bu bariyer sayesinde krallık içinde bulunduğu cehennem alevinden etkilenmiyordu. İlk olarak buzdan dikitler selamlıyordu gelenleri. Dikitlerin üzerlerine az ötedeki obsidyenden yapılmış, Lucifer’ın heykeli yansıyordu. Zeminden bariyerin tepesine kadar uzanan bu heykel bile Lucifer’in ihtişamını göstermeye yeterdi. Bu heykel krallığın tam merkezinde bulunuyordu. Bariyerin dibinde yere düştükçe kül birikintisine dönüşen 5 lav şelalesi vardı. Lav şelaleri birleşince bir yıldız oluşturuyor ve Lucifer’ın heykeli bu yıldızın tam ortasına denk geliyordu. Yıldızların uçlarının ve bariyerin birleşimi bir pentagramı oluşturuyordu. Pentagramın içinde kalan 5 boşluk vardı. Bu boşlukların 4’ü elementlere, sonuncusu ise ruhlara adanmıştı. Bu elementlerin hüküm sürdüğü boşluklarda büyük günahkarlar sonsuz bir döngüyle cezalandırılıyordu. Ateş elementi ve ruhları birbirinden ayıran boşlukta patlamaya hazır bir yanardağ bulunuyordu. Günahkar ruhlar ilk olarak burada acı çekmeye başlıyordu. Çırılçıplak bir şekilde yanardağın tepesine çıkıp lavların içine atlıyorlardı. Lavların içinde tamamen küle dönen bedenler bu sefer su elementinin bulunduğu boşluğa geçiyor ve okyanusun içinde çırpınmaya başlıyorlardı. Her çırpınışlarında bir yosun sarıyordu günahkar ruhların bedenini. Boğularak acı çeken ruhların bedeni tamamen yosunlarla kaplandıktan sonra yosunlar geriliyor ve bedenleri patlatıyordu. Diğer boşluk su ve hava elementini ayıran lav şelalesinin dibinden diğer ucuna kadar hortumlarla kaplıydı. Hortumların içerisinde çaresizce kanat çırpan kuşlar vardı. Günahkar ruhlar bir kuş bedenine hapsoluyor ve hortumların attığı kesiklerden acı çekiyorlardı. Bu acı hortumların tamamı kana bulanana dek sürüyordu. Döngüye tekrar başlamak için günahkar ruhlar son durak olarak toprak elementine geliyordu. Bedenleri patlayana kadar toprak yedikten sonra her şey en başına dönüyordu. Son boşluk ise alev ovalarında cezasını tamamlayan ruhlara aitti. Bu ruhlar boşlukta toplanıyor ve krallığı koruyan bariyeri güçlendiriyorlardı.

40 milyonuncu hasatçı sahibinden azar işitmiş küçük bir yavru köpeğin ürkek adımlarıyla ilerledi krallığın içinde. Merkezdeki kaleye vardığında ihtişamlı kapıyla büyülenmişti adeta. Mermerden yapılmış kapının sol altından yukarıya uzanıp ardından aşağıya süzülen bir yılan motifi işlenmişti. Kapı yılan çerçevesinden oluşan değişik hayvanları barındıran bir tabloyu andırıyordu. Çaylak hasatçının ilgisini kapının merkezine denk gelen yerdeki motifler çekti. Karanlığın içinde bir ruh dünyadaki küçük bir bukalemuna bağlanmıştı. Bukalemunun yanında ise cansız bir beden yatıyordu.

Tüm hasatçılar kapının önünde toplanmışlardı. Hasat raporu vermek için Lucifer’ın kapıyı açmasını bekliyorlardı. O esnada 40 milyonuncu hasatçı nedenini açıklayamadığı bir nefretle dolmuştu. Gözlerini avını kaçırmamak için keskin bakışlarla süzen bir aslan gibi başka bir hasatçıya dikmişti. Ruhunun derinliklerindeki tüm nefreti dışarıya çıkartmasının sonucu krallık siyah bir bulutla karanlığa itilmişti. Nefretinin sebebini açıklayamıyordu ancak henüz ölmemişken bu adamla aralarında bir şey olduğundan emindi. Kapının tüm krallığı inleten açılma sesiyle hasatçının düşünceleri dağıldı ve karanlık bulutunu tekrar ait olduğu yere, ruhunun derinliklerine hapsetti. Sürü psikolojisine bürünüp diğer hasatçıların peşine koyuldu.

Lucifer’ın öfkesini çaylak hasatçının hasata çıkmadığını öğrendikten sonra dindirmek imkânsızdı. Bu öyle bir öfkeydi ki krallığın bariyerini parçalamış, alev ovasındaki ruhların korkudan birbirlerine sarılmalarına itmiş, köprüleri tamamen eritmişti.

“Ey toz zerresi kadar önemsiz insanoğlu! Babam gibi olmadım ve sana acıyıp seni ödüllendirdim. Seni alev ovasındaki değersiz ruhların yanına atmadım. Sonsuz bir döngüye hapsetmedim. Bana, yüce Lucifer’a hizmet etmekle ödüllendirdim, sense bunu caza olarak gördün. Asıl cezayı, asıl cehennemi yaşatacağım sana.”

Lucifer’ın öfkesinden gözleri kanlara bürünmüştü. Tüm krallık bariyerin kırılmasından ötürü alevler içinde kavruluyordu. Çaylak hasatçının cezası kesindi. Yaşatacaktı ona en derin acıları. Emir vermesiyle birlikte 40 milyonuncu hasatçı küçük bir bukalemuna dönüşüverdi. Başının üstüne bir pentagram mühürlendi. Varlığını devam ettirebilmesi ve eski formuna geri dönebilmesi için mührün kırılması gerekiyordu.

Mührün kırılması için gerekli koşullar:

-Masum bir ruh bul ve evini ziyaret et.

-Masum ruh uykuya daldıktan sonra yatağına gir.

-Masum ruhun bedenini ele geçir ve ruhunu ölüler diyarına hapset.

-3. Günün sonunda bedeni terk et ve bedeni ölmüş bir şekilde bırak.

-50 ruh topladıktan sonra ölüler diyarındaki tüm ruhlara eşlik et ve alev ovasına getir. Böylece kendin olabileceksin.

Çaylak hasatçı duyduklarına inanamıyordu. Bunu yapmak istemiyordu. Şeytanla anlaşma yapmış ruhları bile toplayamamışken, masum ruhlara dokunmayı hayal bile edemiyordu, ama yapmazsa sonsuza kadar yok olacaktı. Ürkütüyordu yok olmak zorunda kalması. Yok oluşun içinde bir bilinmezlik vardı ve asıl bu bilinmezlik korkutuyordu onu.

Kendi iç savaşını verdikten sonra insanların dünyasına gitmeye karar verdi. Bencilliği iyilik düşüncesine ağır basmıştı. Var oluşunu başka ruhlar için bir çırpıda silip atamamıştı. Toplayacaktı tüm masum ruhları. Suçsuz ruhlar ona tekrardan var olmayı bahşedecekti. Yaşlısından gencine, hastasından sağlıklısına hiç bakmayacaktı ve hasat edecekti ruhları.

Mühründeki hafifliği hissedebiliyordu bukalemun bedenine hapsolmuş hasatçı. Son bir durağı kalmıştı artık özgürlüğüne kavuşmak için. Yaptığı tüm hasatlardan sonra içinde iyilik namına bir şey kalmamıştı. Tamamen bencilliğine kapılıp kendisi için var olmayı istiyordu. Sahip olduğu yetenek sayesinde ele geçirilmiş bedenlerin en derin acılarını öğrenmişti rüyalarının içinde. Bu acılar bile ruhunu kötülüğe kaptırmasına engel olamamıştı.

Son durağı olarak küçük müstakil bir ev seçti. Bakım yapılsa harika bir eve dönüşebilecek bu evin dış boyası çürümeye yüz tutmuştu. Bahçenin içinde büyüyen, temizlenmemiş otlardan dolayı içeriyi görmek bile zorlaşıyordu. Kapının aralık olduğunu gören hasatçı hızlı bir şekilde sürünerek eve girmişti. Kapının girişinde kararmış gümüşten şamdanlar bulunuyordu. Şamdanların arkasında 2, 1 tanede onlardan bağımsız evin en uç noktasında oda vardı. Bu bağımsız oda güneşin tüm ışınlarını içeriye alıyordu. Odaya girdiğinde 20’li yaşlarda bir kız çocuğu gözüne çarptı ve görünmemek için aceleyle yatağın altına saklanıp gece olmasını beklemeye karar verdi.

Kızın çıkardığı derin nefes seslerinden son ruhunun uykuya daldığını anladı ve yatağın üzerine çıktı. Siyah saçları omzuna düşmüş alnından terler akıyordu kızın. Bir kâbus görüyor olmalıydı. Hasatçı, kızın hakkında fazla düşünmeden kızın yanına uzandı ve dönüşümü bekledi. Her saniye geçtikçe yavaş yavaş kızın bedenine mühürleniyordu. Mühür tamamlandığında kızın masumiyetle dolu ruhu ruhlar alemine geçmeye başlamıştı ve hasatçının ruhlar alemine ait olan pentagram mührü kızın alnının ortasında belirivermişti.

Sabah olduğunda hasatçı bedenin ne hareket edebildiğini ne de konuşabildiğini fark etmişti. Engelli bir insanı bu dünyadan kurtaracaktı. Acı çekmesini sonlandıracaktı. Rol yapmasına da gerek yoktu sonuçta kimse onun farklı bir ruha sahip olduğunu anlayamazdı. Son işinin bu kadar rahat olması hasatçının içini huzurla doldurmuştu. Şimdi tek yapması gereken 3 gece boyunca o gereksiz rüyaları görmek ve kızın ölü bedenini yatağında bırakıp tüm ruhları alev ovasına götürmekti.

* * *

Rüya geceleri-1. Gün

Güneş tüm varlığını parkta oynayan küçük çocuklara iliştirmiş, çocukların kahkahaları güneşi selamlıyordu. Elindeki şekerleri paylaşıyordu küçük kız her gördüğü çocukla. Annesinin yanına koşup eksilen her şekerinin yerini dolduruyordu. Yüzündeki kocaman gülümseme her şeye değerdi. Aniden bir karanlık çöktü tüm parka. Herkes bir güneş tutulmasına maruz kalmış gibi karanlığın içerisinde kayboldu. Yer çekimi kesilmişti, boşlukta süzülüyordu küçük kız. Bir uçurumun kenarına geldi ve kafasını aşağıya sarkıttı. Cesetler vardı. Küçücük ellerinin içinde şekerler tutan cesetler. Ani bir şekilde yer çekimini hissetti küçük kız. Süzülemiyordu artık. Çığlıkları yankılanıyordu yüreğinin içinden. Minik parmaklı cesetlere bir yenisi daha eklenmişti.

2.Gün

Tenis kortunda gencecik kızlar ve erkekler birbirlerine rakip olmuş doyasıya kahkaha atıyorlardı. Kortun dışında kalmış tekerlekli sandalyeye bağımlı bir kız, gençlerin kahkahalarıyla besleniyordu. O da kahkaha atmak istiyordu ve deniyordu. Hiçbir ses duyulmuyordu kızın çabalarına rağmen. Rüyalarında bile erişemiyordu yaşıtlarına. Koşmak istiyordu, yürümek istiyordu, gülmek istiyordu ama yapamıyordu. Bu yetileri küçükken onun elinden alınmıştı. Daha sonra uzaktan gelen bir adam gördü. Aralarındaki mesafeye rağmen alkolün pis kokusunu alabiliyordu. Şimdi duyuluyordu kızın sesi. Kahkahası kaybolmuştu ancak çığlıkları yankılanıyordu tüm sokakta.

3.Gün

Kaldırımları insanların içindeki acılar kadar aşınmış, soğuk kış günlerindeki pencerelerin iniltili tahtaları insanın en derin pişmanlıklarını yere sermiş, binalara hükmeden bir küf kokusunun içine hapsolmuş, kuşların bile duraksayıp cıvıltılarını paylaşmadığı boş bir sokak.

“Şeker ister misin küçük kız?” diye sordu üzerine alkol sinmiş adam.

“Elmalı isterim ama ben,” deyip toza bulanmış ellerini beyaz pileli eteğinde temizledikten sonra adamın işaret parmağını avuçlarının içerisine alıp eşlik etmeye başladı. Kızın meraklı gözleri her an adamın üstündeydi. Uzun boylu, kısa siyah saçları olan bir adamdı bu. Küçük kız tüm adamların babası gibi güzel koktuğunu zannederdi ama bu adam çok kötü kokuyordu. Bu küçük beden şeker için bu kokuya katlanabileceğini düşündü ve adamı takip etti yolun sonuna kadar.

Şeker yiyip mutlu olmak isteyen kızın yardım çığlıkları duyuluyordu her bir sokaktan. Küçücük bedeninden çıkan çığlıklar hayallerini dile getiren ses tellerini yırtıp geçmişti. Kırmızılara boyanmıştı beyaz pileli eteği. Ne yaşadığını bilmeyen küçük kız yaşamak için çırpınıyordu. Küçücük bedeni yaşamak için savaşıyordu. Tıkırtılar duymaya başlamıştı. Derinden gelen küçük korkutucu tıkırtılar. Göz yaşları artık akmıyordu. Kurumuştu göz pınarları. Heybetli bir gölge gördü karşısında. Gölgenin elindeki kocaman taş ilişti gözüne. Taşın alkol kokan adamın kafasına düşüşünü izledi. Yüzü de elbisesi gibi kırmızıydı artık.

* * *

Anıları bir biri ardına zihnine doluyordu hasatçının. Küçük kızı kanlar içinde görünce her şeyi hatırladı. Lucifer’ın krallığında yaşadığı nefretin sebebini anlamıştı artık. O küçük kızı o halde görünce kendine engel olamamıştı ve indirmişti koca taşı o mahlukun üstüne. Günaha girmişti o mahluku öldürdüğü için. Kana bulanmış elleriyle kızı kavrayıp koşmaya başlamıştı. Hastahaneye yetiştirmişti minicik bedeni ama artık sadece nefes alıp veren bir beden olacaktı bu küçük kız.

Hasatçı kendine geldiğinde hâlâ küçük kızın ağlamaktan kızarmış gözlerini düşünüyordu. O zaman, zamanında yetişip kızı kurtaramamıştı. Bunun vicdan azabını yaşadığı her saniye çekmişti. Şimdi elinde onu kurtarmak için bir şans vardı. Hasatın bitmesine çok az bir süre vardı. Kızın ruhu tamamen ölüler dünyasına geçtiğinde asla geri dönüşü olmayacaktı.

Hasatçı kendi ruhunu tamamen kızın bedenine yerleştirmişti. Güçlükle kızın elini hareket ettirip baş parmağını ısırarak kan akmasını sağladı. Kan akan parmağı yavaşça pentagram bulunan alnına doğru götürdü. Pentagramı kanla buladı parmağı. Mühür bozuldu. Kızın ruhunu ölüler dünyasından bedenine doğru çekilmeye başladı. Hasatçı bedenden atılmamak için büyük çaba harcıyordu. Kızın ruhu bedenine ilerledikçe kendi ruhunu kızın ruhuna karıştırıyordu. Kızın ruhu bedenine tekrar sahip olmuştu. Hasatçının ruhu kızın ruhuna karışıp bilinmezliğe doğru yola çıkmıştı. Ruhu kaybolurken kıza eskiden yaşadığı her şeyi unutturmuş, eksik yeti ve becerilerini yeniden bahşetmişti. Kayboluşunda fısıldadı göklere:

“40 milyonuncu kurbana yeni bir hayat sunuyorum. Benim varlığım böyle bir şeye hizmet edecekse yeniden cezalandırılmaya razıyım. Bulsun yollarını ölüler diyarında kalan ruhlar. Hizmet etsinler iyiliğe.”

Yazar notu: Dünya çapında her yıl yaklaşık 40 milyon çocuk istismara uğruyor.

Kırk Milyonuncu Kurban” için 37 Yorum Var

  1. Pardus dedi ki: dedi ki:

    Alışılagelmiş bir konuya (cehennem, şeytan, şeytanın uşakları vb.) farklı bir gözden bakmaya başladığımız fakat konu ilerledikçe aslında anlatılmak istenenin farklı olduğunu anladığımız, ana fikir itibariyle bir yaraya parmak basan güzel bir öyküydü. Sadece anlatımda okurken gözüme takılan bazı şeyler vardı: Örneğin öykünün ilk yarısı boyunca ara ara anlatımı sekteye uğratan devrik cümle kullanımları. Sık değildi ama okurken sizi duraksatıyordu. Bir de ''Mührün kırılması için gerekli koşullar: ‘’ diye bir anda kitabi bilgiye geçilir gibi olması. :slight_smile:

  2. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Evet devrik cümle kullanımında sıkıntılarım var :smiley: ya hep kurallı gidiyorum ya da devrik bunu aşmam gerekiyor.
    Açıkcası o mühür kırılması kısmını biraz aceleye getirdiğim için bu olay oluştu. Vakit ayıramadığım için maddeyip insanların kafasında soru işareti bırakmamaya çalıştım. O da yine benim hatam vakit ayırabilip betimlemem gerekirdi. :slight_smile: değerli yorumun için çok teşekkür ederim.

  3. Üzerinde durulması gereken, böylesine hassas bir konuyu kaleme almanı takdir etmeden geçemeyeceğim. Mitolojik metaforların özellikle hoşuma gitti. Ellerine sağlık kardeşim.

  4. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Mitolojiden kopamıyorum ben ya :smiley: Teşekkür ederim canım.

  5. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Detaylı detaylı incelemeniz için teşekkür ederim.
    Evet haklısınız sayıları yazıyla yazsam daha iyi olurdu ama el alışkanlığı deyip kaçmak istiyorum bundan :smiley:
    Edebiyatçı olarak görmeniz hoşuma gitti çok teşekkür ederim. Şiir yazmayı daha önce hiç denemedim ama bu yorumdan cesaret alarak deneyebilirim :).
    Fantastik kurgu ve realiteyi harmanlamayı seviyorum. Hayal etmeyi seviyorum :slight_smile:
    Çaylak hasatçımızı bir süper kahraman olarak görürsek diğer hasatçıların bunu yapmadığını söylebiliriz sanırım :smiley: