Öykü

Ağıtlarla Mühürlenmiş Sessizlik

“Sessizliğimin mezarıma toprak attığı bir hayat sürüyorum. Hayatım benim elimden alınmış ve diğerlerinin oyuncağı olmuş. Kendi benliğimi bulamıyorum. Adımlıyorum, yürüyorum, koşuyorum ve hatta kulaç atıyorum. Bunların hiçbiri beni ait olduğum yerden çıkartamıyor. Sahi ben nereye aitim? Mezarlar… Üstü kapanmamış mezarlar var. Mevsimler geçiyor birbirini ardına. Toprakları mezarlarla dolduranlar değişmiyor. Mezarın başında duran bedenimi izliyorum. Küreği doldurup kendi mezarıma atıyorum tüm toprakları. Mezarın içine yerleşmiş bedenime gözlerime kaydırıyorum. Orada… Bedenim orada… Neden kendimi gömüyorum? Bir saniye! Tek ben yapmıyorum. Herkes… Etrafımda çevrelenmiş tüm vücutlar bunu yapıyor. İnsanın bedenin aynı anda iki farklı yerde olması mümkün mü? Üstelik birisi diğerini hiç düşünmeyip, onu sonsuz acıya doğru itiyor. Kendisinin uçsuz bucaksız bir çölde yağmur damlalarının getirdiği ferahlığı arayan aciz bir varlığa dönüştüğünü görüyor. Evet, tüm bedenler bunu yapıyor. Kendi acılarını görmezden gelip mezarları tek tek dolduruyorlar. Hiçbiri yağmur damlalarının ferahlığına erişemiyor. Kumlara aldırış etmeden dikmişler gözlerini gökyüzüne bakıyorlar.”

Kahvesinin dumanları gözlüğüyle buluşup her şeyi bulanıklaştırdığında Ebru’nun tüm dikkati dağıldı ve kalemini bıraktı. Her fırsat bulduğunda sessizliğinin ağıtlarını kâğıtlarla buluşturuyordu. En büyük hayali sesini duyurabilmekti ama hep yüreğine atıyordu. Sesini duyurabilmek için sözlerinin mühürlü olduğu kâğıt parçalarına adadı her şeyini. Aklına gelen her şeyi not defterine karalıyordu. Hayatına dönüp baktığında kendi hayatını yaşamadığını biliyordu. Ailesi susmayı öğretmişti. Büyüklere karşı konuşmak saygısızlıktı. Bunun baskısıyla büyüyen Ebru hayatı boyunca tüm duygularını hiçe saydı ve sustu. Hiçbir zaman üzüldüğünü, kırıldığını, acı çektiğini söylemedi.

“Nefes aldıkça küçük kum taneleri burnuma doluyor. Hayatından vaz geçmiş bedenime bakıyorum. Milyonlarca insanın sesi bedenime işlemiş. Yüzleri her yerde. Annem, babam, arkadaşlarım, komşularım, akrabalarım. Soluğum kesiliyor. Her nefes alışımda çektiğim acı katlanıyor. Bu insanların benim bedenimde ne işi var? Yaşamak acı veriyor bana. Hem de benim olmayan bir hayatı yaşıyorum. Ne yapmam lazım? Her şey için çok geç değil mi? Sessizliğim olmazsa yaşayamam artık. Ben onunla var oldum. Onsuz nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Hayır, hayır! Denemem gerek. Ellerimle mezarımı kazıp kendi isteğimle girdim o çukura. Ben attım üstüme tüm toprakları. Kazmam gerek. Kurtulmak için tırnaklarımla kazıp çıkmam gerek bu çukurdan.”

İnsanoğlu her zaman kendi sonunu getirmişti. Her birinin içinde virüsler vardı. Hepsi birer birer insanların içine işlemişti. Bunların farklı isimleri farklı cisimleri vardı. Bazılarının virüsü baskılar, bazılarınınki ise aç gözlülüktü. Bu durumlar insanın ruhunu emip bitiren, kendi sonunu hazırlayan bir senaryoyla son buluyordu. Ebru’ya acı çektiren virüs ise sessizliğiydi. Konuşabiliyordu ancak söyleyemiyordu. Henüz yirmili yaşlarındaydı. Önünde uzun bir hayat vardı ama sessizliğini bozmazsa ya hayatı sona erecekti ya da kendisi olmadan yaşayacaktı.

Defterini eline alıp son yazdıklarını tekrar etti “kurtulmak için tırnaklarımla kazıp çıkmam gerek bu çukurdan.” Ebru kendinden emin adımlarla odanın köşesindeki kitaplıktan toza bulanmış deriyle kaplı bir defteri eline aldı. Kendi iradesinin yetersiz olduğunu düşünüyordu. Beyazın masumiyeti o kadar kirlenmişti ki kara büyüye başvurmayı aklına koymuştu. Kendi iç savaşından galip çıkamayacağını bildiği için seçmişti bu yolu.

Kitabı açıp sayfalarını tek tek karıştırdı. Daha önceden işaretlediği sayfayı buldu ve ne yapması gerektiğini dikkatlice okudu. Büyünün tek koşulu değiş tokuştu. Bir güç veriyordu diğer gücü ise insanın elinden çekip alıyordu.

Ebru sonucun ne olacağını umursamamıştı. Kişiliğinin en dibine kadar işlemiş bu lanet sessizliğinden kurtulmaya yemin etti. Temiz bir bez alıp üstüne büyü için gerekli şekilleri çizdi. Elini kesip kanını bezin tam ortasına akıttı. Ruhunun acısı o kadar derindi ki elinin kesiğinden gelen sızıya aldırmamıştı. Kan damlaları yavaş yavaş bezi kaplamaya başlamıştı. Ebru gözlerini sıkıca kapattı ve derin bir nefes aldı.

Geçmişi hızlı bir şekilde akıyordu anılarında. En son ne zaman istemediği bir şeye hayır dediğini düşündü. Yoktu. Anılarında böyle bir şeye rastlamamıştı. Boynunda bir tasma, tasmada ise sayısız ip vardı. İpler hangi yöne çekiştirirse oraya savruluyordu narin bedeni. Annesi öğretmişti susmayı. Susmazsa el aleme rezil olurlardı.

Bezi sarmalayan kan damlaları Ebru’yu acıya bir anıya sürüklemişti. O zamanlar hiç bir şeyden haberi yoktu. Uyandığında yatağındaki kanı görmüş korkmuştu. Annesinin odasına girmesiyle korkusu daha da artmıştı çünkü yatağını kendi elinde olmadan kirletmişti. Kızının korkusuna aldırış etmeyen annesi ailedeki erkekler görmesin diye alelacele çarşafı toplayıvermişti. Susturmuştu kızını. Yatağını kirletmesine kızmamıştı ama yaşadıklarını erkeklere anlatmamasını tembihlemişti. Çünkü ayıptı. Eline bir gazete kâğıdı sıkıştırıp küçük kızını markete gönderdi. Alacağı şeyi sıkı sıkı sarıp kimseye göstermeden getirmesini tembihledi.

Gazeteyi koltuğuna yerleştirip yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Uzaktan gelen teyze oğlunu gördü. Çok sevindi. Kollarını açıp kocaman sarıldı. Mutluluğu uzun sürmemişti. Gencecik kız sokağın ortasında bir erkeğe sarıldığı için el aleme rezil olmuşlardı. Eve dönünce sarıldığı erkeğin kim olduğu sorgulanmadan yemişti dayağı.

“Kül… Mezarımın içindeki beden küle dönüştü. Toprağa karışıyor her geçen saniye. Bir dakika! Neden mezarıma yeni topraklar eklenmiyor? Herkes hâlâ kendi mezarını büyük bir hızla dolduruyor. Ah, mezarımı dolduran bedenim de küle dönüşmüş. Yok olmanın eşiğinde miyim? Mezarımda bir hareketlilik var. Göğe yükseliyor küle dönmüş bedenlerim. Hepsi birlik oluyor. Tepeye daha tepeye uzanıyorlar. Kıvılcımları görebiliyorum. Evet, evet, birbirlerini kucaklıyor ve birleşiyorlar. Yeniden doğuyorum. Küllerim beni yeni bir hayata sürüklüyor. İşte bu! Ben buyum. Yitirdiğim şeyden mutsuz değilim.”

Küllerinden yeniden doğan Ebru sessizliğinden kurtulmuş, bu zamana kadar içine gömdüğü ne varsa haykırmıştı. Sessizliğinde yanında olanlar yavaş yavaş ondan kopmaya başlamıştı. Ağıtları artık defterine değil diline mühürlenmişti. Başkaları için yaşadığı hayatından vazgeçince hayatındaki insanları da silmeye başlamıştı.

Beni hayata döndüren kara büyüm. Sevdiklerimi aldı elimden. Ah… Doğruya, bu kara büyü değildi. İç dünyamı kandırmak için kurduğum tezgahtı sadece. Asıl büyü verdiğim karardı. Dönüşüm geçirdikten sonra kaybedeceklerimi göze almamdı.”

Ağıtlarla Mühürlenmiş Sessizlik” için 33 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Aslında söyleyecek, yazacak çok şey var. Kafamı toplayamıyorum şu an:)
    Girizgah müthişti. Ve beklentiyi çok yukarı çeken bir başlangıç yaptı. Burası elde var bir.
    Onun dışında, en az iki defa ters köşe yapan hamleleriniz vardı. Bu açıdan da çok olumlu buldum.
    Yazı genelinde sürekli insanı kavrayan, bırakmayan o mistik havayı muhafaza etmeniz de çok güzel.
    Sadece bağlantı noktalarında biraz farklılık düşünülse iyi olabilir miydi diye düşünmeden edemiyorum. Belki de sizi daha realist bir yazı içeriğinde görme hayalim var, o yüzden. Şöyle düşünün, kaleminizi çok seven bir okuyucunun hayali bu. :slight_smile:
    Tebrik ederim

  2. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Yapıcı yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Realist yazı konusuna gelince o konuda yazı yazabileceğimi pek düşünmüyorum :smiley: realist bir insan olmadığımdan olabilir bu durum :smiley:

    Nasış bir farklılık yapılabilir sizce?

  3. 2000 dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Hikayenizi okumaya başladığım anda ilk dikkatimi çeken şey insanı ana karakterin yerine koyan betimlemeleriniz oldu. Betimlemelerinizi oldukça başarılı buldum. Hikayeyi hem üçüncü şahıs olarak hem de birinci tekil kullanarak anlatmanız da oldukça güzel geldi bana ve aradaki geçişi oldukça başarılı buldum. Herhangi bir kopukluk hissiyatı yaşamadım. Cümlelerinizi az ve öz tutarak ve temanızı güzel bir şekilde kullanıp bir kişisel gelişim mesajı vermeniz ve toplumsal bir meseleye anlamlı bir eleştiri getirip ışık tutmanız beni oldukça sevindirdi. Genel olarak oldukça başarılı buldum. Sizi tekrar aramızda görmek dileğiyle…

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @Yuzuri;

    O büyü kitabını nereden alabiliriz acaba? :slightly_smiling_face:

    Anladığım kadarıyla toplumsal sorunları ele almayı seviyorsunuz. İçinde bol mahalle baskısı barındıran güzel bir öyküydü. Elinize sağlık. İzninizle birkaç küçük eleştirim olacak:

    *Bu tarz olayların sunumu (toplumsal olaylar) tüm çıplaklığıyla değil de biraz daha üstü örtülü yapılabilir.Çünkü çıplaklık büyüyü bozar. Bir de anlatma göster tekniğini kullanmak öyküyü daha iyi bir yere taşır.

    *Kelime tekrarlarından kaçınmak gerekir. Örneğin ilk paragrafta, mezar kelimesi çok fazla geçiyor. Ya da üçüncü paragrafta beden kelimesi. Eğer bunları azaltırsanız daha estetik cümleler çıkar ortaya. Ya da illa kullanacaksanız ikinci ya da üçüncü kullanımlarda kelimelerin eş anlamlılarını tercih edilebilir. Mesela mezar yerine kabir, beden yerine de vücut…

    Görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…

  5. GamzeK dedi ki: dedi ki:

    Öyküye In medias res ile başlangıcı yapıp, beni en can alıcı yerimden vurdun, beni bağladın. Kullanması zor olan bu teknik beklentilerimi daha okumadan yükseltti ve geriye kalan satırları okumak için can atmaya başladım, beni heyecanlandırdın.

    Blok-alıntı “Sessizliğimin mezarıma toprak attığı bir hayat sürüyorum. Hayatım benim elimden alınmış ve diğerlerinin oyuncağı olmuş. Kendi benliğimi bulamıyorum. Adımlıyorum, yürüyorum, koşuyorum ve hatta kulaç atıyorum. Bunların hiçbiri beni ait olduğum yerden çıkartamıyor. Sahi ben nereye aitim? Mezarlar… Üstü kapanmamış mezarlar var. Mevsimler geçiyor birbirini ardına. Toprakları mezarlarla dolduranlar değişmiyor. Mezarın başında duran bedenimi izliyorum. Küreği doldurup kendi mezarıma atıyorum tüm toprakları. Mezarın içine yerleşmiş bedenime gözlerime kaydırıyorum. Orada… Bedenim orada… Neden kendimi gömüyorum? Bir saniye! Tek ben yapmıyorum. Herkes… Etrafımda çevrelenmiş tüm vücutlar bunu yapıyor. İnsanın bedenin aynı anda iki farklı yerde olması mümkün mü? Üstelik birisi diğerini hiç düşünmeyip, onu sonsuz acıya doğru itiyor. Kendisinin uçsuz bucaksız bir çölde yağmur damlalarının getirdiği ferahlığı arayan aciz bir varlığa dönüştüğünü görüyor. Evet, tüm bedenler bunu yapıyor. Kendi acılarını görmezden gelip mezarları tek tek dolduruyorlar. Hiçbiri yağmur damlalarının ferahlığına erişemiyor. Kumlara aldırış etmeden dikmişler gözlerini gökyüzüne bakıyorlar.”
    Ne kadar da doğruydu bu alıntı. Bazen bizler, daha doğrusu toplumun, görgü ve geleneklerimizin şekillendirdiği, kelepçelediği bizler kendimizin düşmanı haline gelebiliyoruz. Bazılarımız adım atabilirken, bazılarımız olduğu yerde sayıyor ve mezarına her atılan kürekle daha da derine gömülüyoruz. Bu öykünün en can alıcı yanı aslında hepimizin hayatında gördüğümüz ama kulak asmadığımız, belkide ignore etmeye çalıştığımız, insanların normal olarak nitelendirdikleri fakat başkaların sonu olabilen olaylardı. Bu yüzden empati kurabildik ve kendimize geri baktığımızda bazı şeylere bağlayabildiğimiz düşünüyor ve bu hisleri uyandırdığın için tebrik ediyorum. :innocent: