Öykü

Yaşamın Çekiciliği Ölümdendir

Yaşamın çekiciliği ölümdendir ölümsüzler için bile. Tanrıların dünyası her zamanki gibi sıradan olaylarla doluydu. Genç tanrı olan Aji-Shiki ağaçların tepesinden diğer tanrıları gözlemliyordu. Güneş tanrıçası Ameterasu dünyanın öteki tarafını aydınlatmak için yola koyulmuştu. Balıkların ve balıkçıların koruyucu Ebisu deniz kenarında balıklarla ilgileniyordu. Ölüm tanrısı, Shi nefretle habercilerine bağırırken ortalıkta geziniyordu. Shizen bir doğa tanrısı olarak bu dünyayı çiçeklerle kaplamaya çalışıyordu. Ancak bu sıradan gün küçük bir olayın patlak vermesiyle sıradanlıktan çıkmıştı. Shi tüm nefretini kusmak için etrafta gezinirken Shizen’in daha yeni yarattığı bir çiçeği ezmişti. Ölen çiçek çok büyük sorunlara yer açabilirdi. Bu dünyada büyük bir kelebek etkisi vardı. Herhangi bir canlının ölmesi büyük bir felaketle sonuçlanabilirdi. Shizen ölen çiçeğinin hüznüyle Shi’nin üstüne atlamıştı. Yakasından kavrayıp bunu neden yaptığını sorguluyordu. Shi onun söylediklerini ciddiye almamıştı ve onu gözlemlemeye başlamıştı. Shizen oldukça kısaydı. Shi ona rahatlıkla tepeden bakabiliyordu. Shizen’in kafası Shinin göğüslerine bile erişemeden bitiyordu. Sarı parlak saçları vardı. Saçları gökkuşağını andıran çiçeklerle süslemişti. Yüzü yuvarlak, elmacık kemikleri çıkıktı. Bunun yanı sıra kocaman mavi gözleri vardı. Gözlerinin içi güneşin pırıltılarına sahipti. Dudakları ince ve küçüktü. Shi bu küçük, tatlı görüntü yüzünden ciddi olamamıştı ve kendini tutamayıp gülmeye başlamıştı. Bu olaya şahit olan tüm tanrılar ve tanrıçalar büyük bir şaşkınlık içinde dona kalmışlardı. Soğukluğu ve nefretiyle tanınan Shi, kahkaha atmıştı. Shizen bu kahkahalara anlam verememişti daha çok öfkelenmişti ama yapabileceği bir şey yoktu. Şiddet onun sahip olabileceği bir duygu değildi ve Shi’nin yakasını bırakıp çiçeğin başucunda ağlamaya başlamıştı. Shi hemen kendisini toplayıp tekrar kendisini nefretle doldurmuştu ancak az önceki olay için içinde küçük bir pişmanlık alevlenmişti. Kendi kalesinin bulunduğu yer altına inmek için yola koyuldu. Devasa gümüşten yapılmış bir köprüden yer altına ulaştı. Tahtına oturduğunda gözüne iris çiçekleri çarpmıştı. Yer altında yaşayabilen tek çiçekti bu çiçek. İris çiçeği tanrıların mesajı iletirdi ve yer altına gelen ruhları toplarlardı bu yüzden ölüm çiçeği olarak da bilinirlerdi. Shi yavaş ve ürkek adımlarla çiçeklere doğru yöneldi. Aralarından en parlak olanı seçip köküne ulaşıncaya kadar sakin sakin toprağı kazdı ve çiçeği bir saksıya yerleştirdi. Gümüş köprüden yukarıya çıkıp az önce öldürdüğü çiçeğin olduğu yere doğru ilerledi. Shizen hâlâ orada oturmuş ağlıyordu. Shi ona yavaşça yaklaştı ve elinde tuttuğu saksıyı Shizen’e doğru yaklaştırdı. Saksı bir engelleyici gibi olmuştu ve Shizen’e vuran ışığı kesmişti. Shizen neden gölgelere büründüğünü anlamak için kafasını kaldırdığında yüzündeki kocaman gülümsemesiyle çiçeği tutan Shi’yi görmüştü. Shizen bir çırpıda gözyaşlarını silip ayağa kalkmıştı. Kafasını yukarıya kaldırıp Shi’nin gözlerine odaklanmıştı. Shi elini Shizen’in eline götürdü ve avucunu yukarıya kaldırıp saksıyı Shizen’in eline bıraktı. Shi arkasını dönüp ilerlerken Shizen’in arkasından koşup ona sarılmasıyla dona kalmıştı. Shizen kendisini durduramayıp Shi’ye sıkıca sarılmaya devam etmişti. Shi ilk defa böyle bir şey hissediyordu. Ruhunda tanımlamadığı bir duygu oluşmuştu.

Shi aylar önce hissettiği duygunun ne olduğunu artık anlamıştı. Shi âşık olmuştu. Shizen’i düşünmeden tek bir saniye bile geçirmemişti. Her fırsatta yer üstüne çıkmıştı ve Shizen’i izlemişti. Shizen ile birlikte olmak ona güç veriyordu. Shizen görünüşünün aksine çok güçlüydü. İstediği her şeyi yapıyordu. Bir şeyi yapabilmesi için sadece onu istemesi yeterdi. Kavgalarında bile her zaman Shizen haklı çıkıyordu. Shi kavga ederken bile Shizen’in küçük çırpınışlarını izleyip kendi içini aydınlatıyordu. Yeteri kadar içini aydınlattıktan sonra Shizen’i öpücüklere boğuyordu ve kavgayı sonlandırıyordu. Tanrılar dünyası bu iki tanrının aşkıyla yankılanıp duruyordu.

Hana, sessiz huzurlu bir sabaha uyanmıştı. Mutluluk getirebilecek bir gün olan bu sabah Hana’ya hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yatağın içinde bir sağa, bir sola dönüp kendi iç dünyasında boğuluyordu. Kasvetli düşüncelerine yüksek sesle çalan kapı sesi bir anlığına da olsa son vermişti. Meraklı bir şekilde yatağın içinden miskin miskin çıktı. Bugün hiç kimseyi beklemiyordu ve sabahın bu erken saatinde onun kapısının çalınmasına sebep olan şeyi bir türlü bulamadı. Uykulu gözlerle kapıyı açtı. Karşısında bir kurye görünce merakı daha fazla artmıştı. Gerekli olan imzayı attıktan sonra paketin üstündeki yazıları okumaya başladı. Göndericinin ismini görünce sinirden ne yapacağını bilemez hale geldi. Bu paket ona haber bile vermeden hayatından çıkan, onu bu kasvetli dünyaya hapseden eski sevgilisi Haru’dan geliyordu. Sinirle elindeki paketi hiç aldırmadan çöp kutusuna attıktan sonra çöpü kapıcının alması için dış kapıya bıraktı ve yatağına geri döndü. Bir yandan paketin içindekini görmek için can atıyordu ama bunu yapmaya cesaret edemiyordu. İçten içe kendine telkinler veriyor, onu unuttuğunu söylüyordu, ancak bu telkinler doğru değildi. Akşam olana kadar kendini kandırmaya çalışmıştı ancak, aniden gelen bir cesaretle paketi almak için kapıya koştu. Çöp kutusunu boş görünce kendine küfürler etmeye başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu çünkü kapıcı çoktan çöpleri toplamıştı. Umutsuz bir şekilde kapıdan içeriye girecekken daha fazla pişmanlık yaşamak istemediğini anladı ve koşarak sokağa çıktı. Çöp arabaları henüz çöpleri toplamaya gelmemişti bu yüzden paketi bulmak için yeteri kadar vakti vardı. İncecik pijamalarıyla titreye titreye çöp kutularının başına geçti. Çıldırmış bir şekilde tüm çöp kutularını karıştırdıktan sonra nihayet paketi bulmuştu. Paketi bulunca annesi yeni bir oyuncak almış bir çocuk gibi içi saf bir sevgiyle doldu. Merdivenleri koşarak çıkıyordu. Merdivenlerin bu kadar uzun olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Hemen eve gidip paketi açmak istiyordu. Evin kapısını hızlı bir şekilde açıp masaya doğru yöneldi ve kendini paketi incelerken buldu. Paketin üstünde daha önce görmediği çok değişik figürler vardı. Bunlardan bazıları piramit şekline benziyordu ve kutu da piramit şekline sahipti. İlgisi daha da artmıştı bu yüzden paketi açmak için tezgâha uzanıp keskin bir bıçak aldı. Elindeki bıçaktan güç alıp paketi bir hışımda açmıştı. Kutunun üstünde de aynı garip, anlam ifade etmeyen şekiller vardı ama bu şekillere bir bütün olarak bakıldığında bir piramit şeklini oluşturuyorlardı. Kutuyu açtığında gözünü alacak büyüklükte bir ışık saçılmıştı etrafa. Bu ışık gecenin tüm karanlığını alıp götürmüştü. Hana şaşkınla kutunun içindeki bu parıldayan piramit kolyeden gözlerini alamıyordu. Kendi iradesi olmadan titreyen elleriyle kolyeyi boynuna doğru yavaşça götürmeye başlamıştı. Kolye Hana’nın boynuna yaklaştıkça hareket etmeye başlamıştı ve uçları birer sivri iğneye dönüşmüştü. Hana çok korkuyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kutuyu açtığı andan itibaren kendi bedenini kontrol edemez hale gelmişti. İğneler Hana’nın ince, beyaz boynunu delerek geçtiğinde Hana keskin çığlıklar atmıştı ve yardım beklemeye başlamıştı. İğneler o beyaz boynunu kanlarla kaplayarak kalbine doğru ilerliyordu. Hana attığı çığlıkların hiçbir anlam ifade etmediği anlamıştı çünkü attığı çığlıkların hiçbiri dışarıdan duyulabilecek bir güce sahip değildi. Kolyenin zinciri sonsuzluğa sahipmiş gibi iğneler derine gittikçe uzuyordu. Hana o kadar çok acı çekiyordu ki ölmek istiyordu. Ölmek için yalvarıyordu. Hiç kimse: ne bir insan ne de bir tanrı, onu duymuyordu. İğneler damarlarını zehirli bir sarmaşık gibi sarıyordu. İğneler daha derine inmeye başladığında zincirin içi kanla dolmaya başlamıştı. Bu kolye Hana’nın kanını çektikçe onu kendisine mühürlüyordu. İğneler yeteri kadar kanı piramide çektikten sonra Hana’nın kalbine saplandılar. Yaşadığı katlanılmaz büyüklükteki acı yüzünden bayılan Hana ölü gibi yerde yatıyordu ve o incecik bembeyaz olan boynu yaz mevsiminde insanı büyüleyen bir kırmızı gül gibi parlıyordu. Hana’nın ilk ve son aşkı olan Haru bu aşka bir lanetle cevap vermişti. Ölüm getirecek olan bir lanet.

Shi devasa büyüklükteki karanlık krallığında yeni gelmiş olan ruhlarla ilgileniyordu. Shizen ve Shi’nin ilişkisi hâlâ büyük bir şaşkınlık yaratıyordu. Birisi ölüm getirirken diğeri hayat bağışlıyordu ama bu tezatlık aşklarını bozmuyordu. Shizen bu karanlık krallığa renk katmak için kırmızı güllerle bu diyara can veriyordu. Tüm tanrılar bu ikilinin nasıl bu kadar iyi anlaştığına dair herhangi bir çıkarımda bulunamıyorlardı. Shi tanrılar arasında en soğuk en kötü tanrıydı, Shizen ise en samimi ve en iyi tanrıydı. Shizen’e âşık olan tanrıçaları bile kıskandıracak kadar güçlü bir bağları vardı. Shi, Shizen’e karşı o kadar yumuşak davranıyordu ki karanlıkla kaplanmak istemesine rağmen Shizen’in saçlarının arasına renkli çiçekler takmasına bile izin veriyordu. Shi kendi krallığını Shizen’e tamamen emanet etmişti hatta bu kocaman şatosunun bir piramide dönüşmesine yol açmıştı.

Shizen küçüklüğünden beri hep piramitleri sevmişti çünkü bir piramit başka bir piramidi tamamen yansıtabiliyordu. Kullandığı her şey piramit şekline sahipti. Bir gün Shi’ye kendi şatosunu piramit yapmak istediğini söylemişti. Bunun üzerine Shi şaka yapmak için kendi şatosunu da piramit yapabileceğini söyledi ama bu Shizen için bir şaka değildi ve bunu gerçek bir düşünce olarak alıp deliler gibi sevinmişti. Elinde tuttuğu çiçeklerle bahçenin içerisinde çılgınlar gibi koşmaya başlamıştı. Shi, Shizen’i bu kadar mutlu gördüğü için artık sözünden geri dönemezdi. Shizen koşmaya devam ederken hızlı bir hareketle onu bileğinden yakaladı ve kendine doğru çekti. Shizen kafasını yukarı kaldırdığında Shi’ye bir daha âşık olmuştu. Siyah dağınık saçları sivri uzun çenesine düşüyordu. Gözleri kocaman bir okyanusa benziyordu. Bembeyaz boynu siyah kıyafetlerinin arasında parıldıyordu. Shizen fark etmeden yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirmişti. Shi ona aşk dolu gözlerle bakarken Shizen gülümsemesini engelleyemezdi. Shi büyük bir sessizlik içinde Shizen’in kulağına eğildi ve onu sevdiğini fısıldadı. Shizen utangaç bir tavırla başına çevirdi ve bu sözleri narin bir öpücükle mühürledi. Shi bu sefer onu kolay kolay bırakmayacaktı. Shizen küçük küçük adımlarla geri geri gitmeye başlamıştı ve bir ağaca çarpıp olduğu yerde kaldı. Shi onun bu utangaç tavırlarına bayılıyordu. Gözlerini onun gözlerinden ayırmadan, dudağını hafif bir şekilde sol tarafa kaldırıp gülümsüyordu. Ağaca geldiğinde elini ağaca dayadı ve Shizen’i tamamen kendi kollarının arasına hapsetti. Shizen’in yanakları kıpkırmızı olmuştu ve artık Shi’ye bakamıyordu. Utancından kafasını aşağıya indirirken Shizen’in soğuk elini çenesinde hissetti. Shi, Shizen’in canını acıtmamaya özen göstererek bir çiçeği seviyormuşçasına bir hassasiyetle kafasını yukarıya kaldırdı. Shizen’in alnına küçük ama sert bir öpücük kondurdu. Boynuna eğilip derin derin kokusunu içine çekti. Shizen’in kokusuyla karanlığının, pis ruh kokularının içinden kaçabiliyordu. Kendisine daha fazla hâkim olamadı ve büyük bir şehvetle Shizen’in boynunu öpmeye başladı. Dilini bu pürüzsüz bedende gezdirirken hayatını tamamen unutuyordu. Shi kendinden tamamen geçmişti ve Shizen’le birlikte olmak istiyordu. Shizen bu isteğe karşı koyamayacaktı. Küçük narin sıcak ellerini Shi’nin göğsünde gezdirmeye başladı. Dairesel çizgiler çizerek Shi’nin tüm bedenini hissetmeye çalışıyordu. Shi nihayet Shizen’in dudaklarına ulaşmıştı. Onun canını yakmaktan korktuğu için onu nazikçe öpüyor ve aşkının zevkini sonuna kadar çıkarıyordu. Her ikisi de bu anın sonsuza dek sürmesini istiyordu. Zaman onlar için durmuştu. Shi, Shizen’in yardımıyla tüm karanlığından kurtulmaya başlıyordu. Shizen küçük parmaklarıyla utangaçlığından titreyen elleriyle Shi’nin gömleğinin düğmelerini birer birer açmaya başlamıştı. Shi’nin vücudu keskin beyaz hatlara sahipti ve bu Shizen’i daha da şevklendiriyordu. Bu sonsuz olmasını istedikleri an Shi’nin bir habercisi tarafından bozulmuştu. Yeni gelen ruhlarla ilgili bir problem çıkmıştı ve Shi’nin bunu hemen halletmesi gerekiyordu. Shi tüm nefretini toplayarak yer altına gitti. Shizen utancından ne yapacağını bilmiyordu. Kafasını ağaca vurup utancını unutmaya çalışıyordu. Kıpkırmızı olmuş yanakları bir türlü düzelmiyordu ve acilen bir şeyler yapmak zorundaydı yoksa utancından bayılıp kalacaktı. Bu yüzden hemen piramit evleri yapmaya karar verdi.

Shizen birbirlerine bağlı olan iki piramit yapacaktı. Herhangi birisi yok olsa bile diğer piramit onun yansıması olacağı için her zaman birbirlerine bağlı olacaklardı. Birisi yeryüzünde diğeri ise Shi’nin krallığında yer altında olacaktı. Kendi krallığına devasa bir piramit oluşturdu. Çölün içerisinde olan bir piramitti bu ancak, piramidin onar adım çevresi sayılamayacak kadar çok iris çiçeğiyle doluydu. Çölün içerisinde olan bir cennete benziyordu. Shizen burayı süslemek için başka bir çiçek seçmemişti çünkü her ne kadar iris çiçeği ölüm çiçeği olsa da bu çiçek aşklarının başlangıcıydı. Sıra Shi’nin şatosuna gelmişti. Shi’nin karanlığı sevdiğini biliyordu bu yüzden onun şatosunu tamamen çiçeklerle kaplayamazdı. Kendi piramidinin yansıması olacak bir şekilde yerin altında yeni bir piramit oluşturdu. Tamamen karanlıktı. Bu piramidi gören herhangi birisinin iyi bir şey hissetmesi gibi bir durum olamazdı. Bu durum Shizen’in ruhunu pekiyi etkilemiyordu ama Shi’ye olan aşkından dolayı bu karanlığı kabullenmeliydi. İşlerini tamamen bitirdikten sonra koşarak Shi’nin yanına gitti. Bu esnada Shi kendi işlerini çoktan halletmiş habercisinden gelen raporları dinliyordu ve Shizen’in kendileri için yaptığı piramitlere bakıyordu. Shizen’in ona kocaman bir gülümsemeyle koşarak geldiğini biliyordu ve onu görmek için sabırsızlanıyordu. Shizen’in geldiğini bilmek onun yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmasına yer açmıştı. Shizen kapıya yaklaştığında Shi’nin sabah gelen haberciyle konuştuğunu gördü ve gizlice onları izlemeye başladı. Shi haberciye gülümsüyordu. Shizen gözlerine inanamadı ve olduğu yerde donakaldı. Onun Shi’si kendisinden başa birisine gülümsüyordu. Bu karanlık dünyanın karanlık efendisi başka birisine gülümsüyordu. Shizen büyük bir hayal kırıklığıyla yeryüzüne çıkıp kendisini piramidine hapsetti. Aklından yüzlerce şey geçiyordu. Aldatıldığını hissediyordu. İhanete uğramıştı. Shi’nin gülümsemesi gözünün önünden silinmiyordu. Shizen’in hayal kırıklığıyla büyük bir güç patlaması oluşmuştu. Shizen yarattığı her şeyi siliyordu. İlk olarak onların aşkının başlangıcı olan göl kenarındaki iris çiçeğini küle çevirdi. Daha sonra her gün birlikte oturdukları çiçek bahçesini yaktı. Shi’yi her gördüğünde hayat verdiği çiçeklerin hepsini teker teker soldurdu. Kendileri için yaptıkları piramidin çevresindeki cenneti yok etti. Shi’ye zarar veremezdi. Onun acı çekmesine dayanamazdı o yüzden Shi için yarattığı piramide dokunamadı, ama kendisi hâlâ ona bağlı bir hayat geçiremezdi ve bu dünyada kalamazdı. Tüm gücünü kullanarak kendi piramidini bir kolyeye dönüştürdü ve kendisini sonsuza dek oraya hapsetti.

Tanrıların dünyası büyük patlamalar ile sarsılıyordu. Hayat bulan her şey kayboluyordu. Shi’nin kalbi o kadar hızlı atıyordu ki dışarıda olan hiçbir şeyi duymuyordu. Yoktu. Gitmişti. Shizen’i hissedemiyordu. Shizen yoktu. Shizen gitmişti. Ayağa kalktığında bacaklarında güç yoktu. Sendeleyerek yeryüzüne çıkmaya çalışıyor ama her seferinde yere yığılıyordu. Shizen’in yok olmasına dayanamazdı. Kalbi sıkışıyordu, nefreti büyüyordu ama gücü zayıflıyordu. Kendisini karanlığın içinden çıkarıp yeryüzüne çıktığında Shizen’in yarattığı hiçbir şeyi göremedi. Ağaçlar, çiçekler, hayat bulan her şey yok olmuştu. Sendeleyerek Shizen’in önceden şatosunun bulunduğu yerin merkezine doğru yürümeye başladı. Vücudunda hiç güç kalmamıştı ve en sonunda yere yığılıp elleriyle kendisini ileriye çekmeye başlamıştı. Bu şekilde merkeze ulaştığında yerde kolyeyi buldu. Kolye piramit şeklindeydi ve üzerinde başka bir piramidin yansıması olan başka bir piramit vardı. Shi kolyeyi eline aldığında Shizen’i hissedebiliyordu. Ne olduğuna anlam veremiyordu ama Shizen’in bu kolyenin içine hapsolduğunu anlamıştı. Kolyeden aldığı küçük bir güç kırıntısıyla ayağa kalktı ve kendi krallığına, yer altına indi. Elinden gelen her şeyi yapıyordu ama mührü bozamıyordu. Shizen orada tıkılıp kalmıştı. Bu hayattaki tek sevdiği, tek değer verdiği, tek gülümsediği kişi yoktu artık ama onu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Shizen bu durumdan hiç memnun olmayacaktı ama bunu yapmak zorundaydı. Kolyeyi lanetleyecekti. Kolyeye öyle bir büyü yerleştirdi ki bu büyü sayesinde Shizen’e tekrar kavuşacaktı. Tek yapması gereken ölüler dünyasına gidip bu kolyeyi birbirlerine gerçekten âşık olan kişilere ulaştırmaktı. Birbirini gerçekten seven kişiler bu kolye tarafından mühürlenip ruhlarını bu piramide teslim edeceklerdi. Piramidin içindeki lanetle her gün daha da dayanılmaz bir güne uyanacaklardı ve intihar edeceklerdi. İntihar ettikleri için Shi tüm bu ruhları bu piramitte toplayıp Shizen’e gücünü geri kazandırıp ona kavuşacaktı.

Gözlerimi açtığımda güneş çoktan tüm ışıltısıyla odamı aydınlatıyordu. Dün gece bir şeyler olduğundan emindim ama hatırlayamıyordum ve başımda küçük bir ağrı vardı. Boynumdaki piramit kolyeyi ellerimin arasına alıp sıkıca kavradım. Bu kolye Haru’nın beni terk etmeden önce verdiği son hediyeydi. Bu kolyeyi ne zaman verdiğini tam anımsayamıyordum ama bu kolyeye bir şekilde bağlanmıştım ve onu çıkartmak istemiyordum. Ne de olsa bana Haru’yu hatırlatan son şeydi. Haru’nın yüzünü bile hatırlamakta güçlük çekiyordum ama hâlâ ondan kopamıyordum. Haru ile tanışalı tam dört koca yıl olmuştu ve bu ilişki beni çok yıpratmıştı. Haru’ya ilk görüşte âşık olmuştum. O gün her ne kadar paspal bir görünüşü olsa da bir şeyler beni ona bağlamıştı. Üzerinde siyah ama çamaşır suyu izlerine bürünmüş bir eşofman, gri siyah çizgili bir hırka ve lacivert bir tuvalet terliği vardı. Böyle bir ilk izlenimle ona nasıl âşık olduğumu ben de anlayamıyordum ama bu hislerim her gün gittikçe artıyordu. Haru ile birlikte vakit geçirmek için sürekli arkadaşlarımı aksatıyordum. Bu durum gerçekten beni üzüyordu ama onu görmeyi o kadar çok istiyordum ki var olan hayallerimden bile vazgeçebilirdim onun için. Haru’yu görünce her şeyi bir çırpıda unutabiliyordum. Bana yaptığı her şeyin üstünü kocaman bir çizgi çiziyordum ve ona olan aşkıma devam ediyordum. Evet, Haru benim için bu dünyada tekti ve her zaman öyle olacaktı. Haru’nun da beni sevdiğini biliyordum. Bana bakarken gözlerinin içerisindeki pırıltıları görebiliyordum. Biz birbirimiz için yaratılmıştık. Neden Haru’nun tek bir söz bile söylemeden beni terk ettiğini bilmiyordum ve bu benim canımı yakmaya devam ediyordu.

Hayattan artık hiçbir beklentim kalmamıştı. Ruhum, bedenim, aklım tamamen onunla doluydu. Haru’yu görememek, Haru’yu duyamamak, Haru’yu hissedememek, Haru’yu öpememek, Haru’ya dokunamamak. Bu süreç beni büyük bir depresyona itmişti. Karanlığın içinde her geçen gün hapsoluyordum. Damarlarımda akan kanları bile hissediliyordum bu o kadar çok acı veriyordu ki tanımlayamıyordum bile. Kendimi tamamen kendi iç dünyama hapsetmiştim. Haru’dan başkası beni iyileştiremezdi. Evin içerisinde hiçbir amacı olmayan bir ruh gibi geziniyordum. Artık ölmek istiyordum. Haru benim olmayacaksa benim bu dünyada olmamın hiçbir anlamı yoktu çünkü onu tanıdığımdan beri sahip olduğum tüm hayallerimi bir kenara atıp sadece onun için yaşamaya başlamıştım. Aklımdan geçen tek şeyler Haru ile geçirdiğimiz vakitlerdi. Haru hakkında kötü bir şey bile hatırlamıyordum. Sadece onun yüzündeki kocaman gülümsemeyi hatırlıyordum. Zihnim tamamen boştu ve bu kocaman boşlukta sadece Haru’nun gülümsemesi vardı. Her geçen gün kendimi bilinmez lâbirentlerde buluyordum. Bu lâbirentlerin beni Haru’ya götüreceğini düşünüyordum. İç sesim asla susmuyordu bana sürekli direktifler veriyordu.

“Ah, ruhum, kalbim, zihnim beni serbest bırak artık. Bu çöplükten çıkmak istiyorum. Ruhum bedenimin ağırlığını kaldırmıyor. Beni bu kadar büyük savaşla karşı karşıya bırakma. Kalbimde saplı iğneler hissediyorum, lütfen beni serbest bırak artık. Zihnimi doldurmak istiyorum. Zihnim yeniden hayat bulsun istiyorum. Tüm hayallerimi, varlığımı, arkadaşlarımı, ailemi geri istiyorum. Beni onun mühründen kurtar artık dayanamıyorum bu acıya. Ayaklarım, ellerim, kollarım bana geri gelin. Artık ayağa kalkıp yürümek istiyorum ama yapamıyorum. Sahip olduğum bu aşk beni zehirliyor. Beni ölüme sürüklüyor. İçimdeki küçücük savaş kırıntılarını da kaybediyorum. Artık ölmeliyim. Bana yaşama sevinci verecek hiçbir şey yok artık. Hiçbir şey beni mutlu edemez artık. Hayallerim yok artık. Ruhum karanlık labirentlerde hapsoluyor, beni gittikçe derine çekiyor. Attığım kulaçların hepsi boşuna gidiyor. Bu karanlığın içinden yüzerek çıkamıyorum aksine bu kulaçlar beni daha da dibe çekiyor. Kalbim tamamen karanlık bir deliğe dönüşüyor. Acı ve umutsuzluk dışında hiçbir şey hissedemiyorum. Karanlığın büyük lanetli kıskaçlarına gittikçe sıkışıyorum. Bu kıskaçları açmanın tek bir çözümü var. Ruhumun bu vücudu terk etmesi gerekiyor.”

Tamamen karanlığa battığımı hissediyordum. Bu karanlık beni artık yaşatamazdı. Ruhum tamamen delik deşik olmuştu ve bu ruhla hayata devam etmem imkânsızdı. Son zamanlarda zihnime intihar düşünceleri hâkim oluyordu ve bunun için doğru zamanı bekliyordum. Bu hayattan zevk alabilmemin tek yolunun ölmek olduğunu hissediyordum ve bunu yapacaktım. Artık hiç kimse umurumda değildi. Bencil olacaktım ve hayatıma kendi ellerimle son verecektim. O süreçte ailemi, arkadaşlarımı, bana değer veren her şeyi sildim ve kocaman bir bencillikle doldu kalbim. Onlar benim yaşadıklarımı yaşamıyorlardı ve asla beni anlayamayacaklardı. Onların gözünde küçük bir aşk acısıydı bu ama benim için o aşk her şey demekti. Ben o aşk için kendimden, hayallerimden vazgeçmiştim ve hayatımdan da vazgeçerdim. Onsuz yaşamanın bana hiçbir anlam ifade etmeyeceğini düşünüyordum. Çevremdeki insanların beni anlayabilmesi için benim yaşadıklarımı yaşaması lazımdı bu yüzden beni anlamalarını istemiyordum çünkü benim yaşadıklarımı yaşadıklarında acının ne demek olduğunu hissedeceklerdi. Hayatlarının sonuna kadar beni anlamamalarını istiyordum ve artık zamanı gelmişti. Kendimi tamamen hazır hissediyordum. Kardeşim içeride uyuyordu sessizce mutfağa gittim sahip olduğum tüm antidepresanları yanıma alıp mutfağın kapısını kilitledim. Elime aldığım ilk ilaç Xanax’tı. Teker teker yutmaya başlamıştım. Aklımdan asla vazgeçmek geçmiyordu. Hareketlerimi daha da hızlandırdım ve avucumun içini tamamen ilaçlarla doldurdum. Tam 13 kutu ilaç içmiştim ve şimdi yatağıma gidip ölümü bekleyecektim. Bir adım attıktan sonra bilincim tamamen karanlığa bürünmüştü. Haru beni terk etmişti ve ben her şeyimi geride bırakıp ölümü seçmiştim.

Shi, elindeki kurukafalı kupasıyla kırmızı şarabını yudumlarken Shizen’in yaptığı piramit kalesinde oturuyordu. Yüzündeki karanlık topladığı ruhlarla birlikte aydınlanmaya başlıyordu. Işığına kavuşması için artık ruh toplamasına gerek yoktu. Herhangi bir kişinin vücudundaki tüm kanlarını topladığı an Shizen’e kavuşacaktı. En son topladığı ruhlara biraz da olsa üzülmüştü ama Shizen için her şeyi yapabilirdi. Keşke önce Hana’nın ruhunu alsaydım diye düşünüyordu. Hana ruhlar dünyasında bile sonsuza dek Haru’nun onu terk ettiğini düşünecekti ama Shi’nin bir suçu yoktu. Haru’nun sevgisi daha çok olduğu için çok fazla heyecanlanmıştı ve kolyeyi ilk olarak Haru’ya göndermişti. Haru suçluydu. O ölümlü kızı bu kadar çok sevmesi Haru’nun suçuydu. Onlar hakkında daha fazla düşünmedi ve Hana’nın kalbine bağladığı lanetli sarmaşık halindeki iğnelerin mührünü açtı. İğneler artık rahat hareket edebiliyordu ve hızlı bir şekilde Hana’nın tüm damarlarını kesip boynundan çıkıp normal bir kolye haline gelmişti.

Hana’nın intihar ettiğine inanamayan arkadaşları şaşkınlık içindeydiler. Acı bile çekemiyorlardı çünkü Hana kız kardeşini onlara emanet edip gitmişti. Hana ölmüştü. Hana o değersiz Haru için kendisini öldürmüştü. Onu asla affetmeyeceklerdi. Kendisinden bu kadar kolay vazgeçen bir arkadaşı kabul etmeyeceklerdi. Hana’yı çok seviyorlardı ama bu sevgileri Hana’ya yetmemişti. Arkadaşlarının gözüne Hana’nın boynundaki piramit kolye ilişmişti. Bu kolyenin Haru’dan geldiğini biliyorlardı. Ölürken bile ondan vazgeçememişti. Büyük bir hışımla boynundaki kolyeyi söktüler. Bu kolye artık çöpe gitmeliydi. Hana daha fazla Haru’dan gelen bir şeyle durmamalıydı. Shi artık kimi seçeceğini umursamıyordu. Herhangi birisi onun için yeterliydi ama bunu sessiz sakin bir yerde yapmalıydı yoksa tanrıların dünyasında işler karışabilirdi. Bu yüzden kolyenin çöpe atılmasına izin verdi. Shizen’i o pisliğin içinde düşünürken nefretle doluyordu ama buna birazcık dayanması gerekiyordu. Kolyenin bulunduğu çöp kovasına kocaman bir çöp arabası yaklaşmıştı. Çöpçülerden birisi parıldayan kolyeyi görünce onun değerli altın bir kolye olduğunu düşünmüştü. Kimseye göstermeden hızlı bir şekilde çöpün içindeki kolyeyi cebine atmıştı. Bu durum Shi’yi sinirlendirmişti. Bir ölümlü Shizen’e ilgi gösterip onu çalmıştı.

Gün biterken kolyeyi alan çöpçü kamyondaki arkadaşlarına geri kalanı kendisinin halledebileceğini söylemişti. Bu duyan arkadaşları heyecanla bağırıp çağırıp çöp dökülen bölgeyi terk etmişlerdi. Adam kolyeyi alıp elinin içinde her köşesini okşamaya başlamıştı. Kolye çok ağırdı ve altındı. Bu kolye onun hayatını değiştirebilirdi. Üzerinde değişik şekiller ve bir piramit yansıması vardı. Eski bir kolye olduğunu düşünüp bu kolyeyi bir antikacıya yüksek bir fiyata satabileceğini düşünüyordu. Shi bu pis düşüncelere daha fazla dayanamadı ve laneti başlattı. Kolye adamın elindeyken hareketlenmeye başlamıştı. Sarı altın rengindeki zincirinin her köşesinden iğneler çıkıyordu. Adam kolyeyi fırlatıp atmak istediğinde kolyenin dikenleri adamın bileğine yapışmıştı. Shi tüm nefretini bu adamdan çıkartacaktı ve ona acının ne demek olduğu gösterecekti. Ondan başka kimse Shizen’e bu şekilde dokunamazdı. Zincirin ucundaki sivri iğneler adamın bileğini delip geçmişti. Atar damarına saplanan iğne adamın vücudundaki kanı çekmeye başlamıştı. Bu acı o adama yeterli değildi. En derin pişmanlıkları yaşamalıydı. Shi kolyeye emir verdikten sonra kolyenin diğer ucu sonu gelmeyen bir şekilde uzamıştı ve adamın kulağına ulaşmıştı. Adam vücudundaki kanın çekilmesinin acısını çekerken kulağına batan iğneleri fark etmişti. İğneler kulağının çevresinden dört farklı yerden saplanmıştı ve adamın vücuduna tamamen saplandıktan sonra içeriden iğnelerin uçları birbiriyle bağlanmıştı. Kolyenin zinciri hızlı bir şekilde kısalmaya başlamıştı. Zincir kısaldıkça adam çığlıklar atıyordu. İçeriden hissettiği acı dayanılmazdı. Kolyenin ucu adamın vücudundaki tüm kanı çekmeden önce zincir tamamen küçülmüştü ve adamın kulağını kafasından ayırmıştı. Adam kulağının yere düşüşünü izlerken kolyenin toplaması gereken tüm kan depolanmıştı. Adam artık çektiği tüm acılardan kurtulmuştu ve kolye cansız bedeninin yanına düşmüştü.

Shi çok heyecanlıydı. Artık yapması gereken tek şey beklemekti. Kolyede depolanan kan Shizen’e gücünü verecekti ve Shizen o mühürlü piramitten çıkabilecekti. Shizen kendisini bu piramide hapsettikten sonra ne kadar büyük bir aptallık yaptığının farkına varmıştı. Shi asla onu aldatmamıştı. Shi’nin o kocaman gülümsemesi Shizen içindi. Yaptığı bu büyük saçmalık 200 ölümlünün ruhuna bedeldi. Shizen en başlarda Shi’yi engellemeyi düşünmüştü ama o da tekrar Shi’ye kavuşmak istiyordu. Bu yüzden onun topladığı tüm ruhları kabul etmişti. Son olarak bu adamın kanıyla mührü kırabilecekti. Son gelen ruhu henüz kendi bedenine hapsetmemişti. Yavaşça ayağa kalktı ve yerde zayıf bir şekilde yatan kızın yanına yaklaştı. Kızın acı çektiği etrafında oluşan karanlıktan belli oluyordu. Shizen bu kıza üzülmüştü. Ona Haru’nun onu terk etmediğini söylemek istedi ama bunu yapamadı. Hana’nın aşkını kendi içinde yaşatacağına asla söndürmeyeceğine kendi kendine söz verdi. Artık vakti gelmişti. Shi onu bekliyordu. Kızın güçsüz ruhunu ayağa kaldırdı. Ruhunu piramidin tepesine kaldırdı. Kolyenin içi o kadar büyüktü ki bir ölümlü tüm hayatı boyunca burayı gezmeye çalışsa bile bunu başaramazdı. Aşkla oluştuğu için sonsuzluğa sahipti bu piramit. Shizen kızın havada yükselen ruhunu zincirlerle tavana sabitledi. Adamdan topladığı kanlar zincirin içinden nehirden akar gibi kızın ruhunu dolduruyordu. Tüm kan kızın ruhunda toplandığında büyük bir ışık patlaması oluştu. Shizen gözyaşlarına engel olamamıştı ve piramidin içinde diz çöküp ağlamaya başlamıştı. Kendi aşklarını yaşatabilmek için insanların aşklarını ellerinden almışlardı. Yapılan tüm kurbanlar Shi ve Shizen’in aşkı içindi. Hana’nın ruhu tamamen kanla dolduktan sonra Shizen onu kendi bedenine hapsetmişti ve piramitteki mührü kırmıştı. Adamın cansız vücudunun yanındaki kolye hareketlenmeye başlamıştı. Kolyeden çıkan ışıklar dünyada birçok afet yaşanmasına sebep olmuştu. Kolyenin mührü artık tamamen kırılmıştı ve çöplüğün içinde kocaman bir piramit oluşmuştu. Shizen kurtulmuştu. Artık tek yapması gereken Shi’ye gitmekti.

Yaşamın Çekiciliği Ölümdendir” için 28 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim :slight_smile: Hissettiğimiz bu duygu tanrılardan yayılmıştır belki de :slight_smile:

  2. Ilginç bir konu seçilmiş merak uyandırıyor akıcı bir dille yazılmış sürükleyici ben beğendim tbr ederim​:clap::clap::clap::clap:

  3. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @Yuzuri;

    Öncelikle kaleminize sağlık. Sıradan bir öykü olmadığını baştan söylemek isterim. Ama izninizle birkaç küçük eleştiride bulunacağım:

    • Özellikle Shi ve Shizen isimleri o kadar çok kullanılmış ki bir süre sonra okuyucuyu yoruyor. İsimleri bu kadar sık kullanmaktansa bazı yerlerde zamirlerin kullanılması bence daha iyi olur.

    • Anlatım biraz monoton ve tek düze olmuş. Öyküdeki cümlelerin neredeyse hepsi kurallı ve di’li ya da miş’li geçmiş zamanla bitmiş. Bunun üzerinde çalıştığınızda çok daha keyifli bir anlatımın ortaya çıkacağını göreceksiniz.

    • Paragraflar uzun olmuş.

    Emeğinize sağlık. Yeni öykülerde buluşmak dileğiyle, hoşça kalın…

  4. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Hades ve Persephone hiç aklıma gelmemişti açıkcası. Mantıklı bir bağlam olabilir ancak Shi ve Shizen’ i erkek olarak düşündüm ben teşekkür ederim :slight_smile:

  5. Hikayeni genel olarak çok beğendim, ancak yukarıda belirtildiği gibi tabi ki eksiklikler var, ama yorumlardan anladığım kadarıyla farkındasınız zaten. Emeğinize sağlık yeni seçkide görüşmek üzere.