Öykü

Palyaço, Parmak, Çocuk

Alfred Schnittke – Clowns und Kinder

Şans kimi zaman kendine ait bir müzikte dans eden yırtık ceketli, yaşlı adamın parmaklarında ölür. Kimi zaman da ölür, öylece.

Yüksek ayakkabı uçlarıyla adımları olduğundan daha büyük görünüyor. Palyaço, dün gittiği bir çocuk etkinliğinde parmaklarını burnundan, yüz makyajından, jöleli saçlarından bir türlü ayırmayan bir çocuğu arıyor. Üstelik kırmızı ayakkabılar giymişti. Bilerek mi yapmıştı? Bir meydan okuma. Bir yerde palyaço varsa orada sadece bir kırmızı top burun vardır. Bir yerde palyaço varsa orada sadece bir çift kırmızı ayakkabı olmalıdır. Palyaço, dik çizgili, dört renkten oluşan gömleğinin göğüs cebinden kâğıt törpü çıkardı. Üst, ön iki dişinin uçlarını sivriltmeye yarayacak hareketlerle törpüledi. Kemik tozlarını diliyle topladı. Dudaklarının arkasında biriktirdi. Dertop edip raylara fırlattı.

Papyonunun iki kanadının ortasındaki düğümde bir mühür, imzaya benzer, bir kararı bildiren sembol ilk bakışta kendini belli ediyordu. Papyona dokunulmamasının ne kadar hayati öneme sahip olduğunu hemen hissettiriyordu.

Askeri bölge, girmeyiniz.

Dikkat, ölüm tehlikesi.

Papyona sakın dokunmayın.

Yüzlerce fırçanın milyonlarca saç teli arasından süzülerek boşlukla kavuştuğu sabahın erken saatleri. Bu saatte kimsenin ulaşmadığı tramvay istasyonlarından birinde hareketlilik var. Turnike demirleri henüz uyanmamış. Turnike demirinin altından çok az eğilme gayretiyle kolayca geçebilecek boyda bir çocuk istasyona dalıyor. Şehrin bu yüzünü ilk defa görüyor. Yalnızca demir yoldan geçenlerin ulaşabileceği bir son. Yalnızca demir yoldan geçeceklerin beklediği bir başlangıç. Hızla dönüp arkasına bakıyor. Kaybolmalı. Nerede olduğunu sadece kendisinin bileceği kadar ıssız, kimsesiz, bir o kadar tehlikesiz bir yer bulamaz mı?

İki işlek yolun ortasında, caddeyi ikiye bölen demir yolun iki tarafındaki yolcu bekleme bölümü yavaş yavaş dolmaya başlıyor. İnce bir reklam panosunun arkasına saklanan çocuk ayaklarının görünmez olması için dualar ediyor. Panonun altındaki boşlukta görünen iki kırmızı ayakkabının üstüne yakışmayan koyu kahverengi, kumaşı eskimiş pantolon. Bacakları titriyor.

İstasyona dolan yolcular arasında metrelerce uzaktan bile göze çarpan bir renklilik var. Yakından bakanlar için renklilik, saatlerce incelenebilecek tuhaflıklardan oluşuyor. Arkaya doğru taradığı saçları, jöleyle sabitlemiş. Kaskatı kesilmiş, seyrek ve ince telli. Jöleli kafasından keli seçiliyor. Beyaz pudralı yüzüne bir dairenin üst yarısı kadar yuvarlak kaşlar iliştirilmiş. Kirpik diplerinden kaşına kadar sivri bir üçgen çizilmiş. Sürekli gülüyor gibi görünüyor. Kırmızı, top burnu, dudaklarını gülümseme ekleyen boyası ve yanaklarındaki kırmızı yuvarlaklar bu görüntüye yardımcı oluyor.

Üstelik papyonu var. Tehlikeli görünüyor. İstasyonun tek tük, günün ilk yolcularını ürkütüyor.

Panonun arka yüzüne ellerini yaslamış bir son veya başlangıç bekleyen çocuğun titremesi panoya geçseydi, bu titreme metrelerce uzaktan fark edilirdi. İstasyondaki insanlar sabah neşesini ve kederini yürüyen renklilikte buluyor. Birisi papyonuna dokunabilmek için önünden geçmesini bekliyor. Yeterince yaklaştığında iyice eğiliyor. Parmak ucunu papyona uzatıyor. Palyaço, yaklaşan parmağı ısırıyor. Şaşkınlıktan bağıramadan yüzü şekil değiştiren adam hiçbir şey söylemiyor. Azıcık fark gördüğü herhangi birine, bir şeye dokunmaktan hayıflanmayan tüm insanların parmakları en az bir defa ısırılmalı. Böyle düşünüyor istasyondaki renklilik.

Artık kimse ona bakmamak için yoğun çaba gösteriyor. İnsanlar bakmamaya çalışırsa bakar. Düşünmemeye çalışırsa düşünür. Eğer ısırılması elzem bir çocuk konusunda düşünceleri olmasaydı, palyaço için istasyondaki insanlar bu hallerinden ötürü birkaç cezaya daha uygun düşüyorlardı.

* * *

Palyaço

Dünkü doğum günü öncekilere benzemiyordu. Çoğu çocuk için ömürlerinde bir ilki yaşadıkları gündü belki. Yüzünün eninden daha geniş bir papyonu boynuna dolamış, ayakkabı uçları birbirine zıt yönlere bakan rengârenk birinin zıplayarak şarkı söylemesi de bir ilkti.

Mutlu olması gerektiğini söyleyen birbirinden nadide ses tonları çocuğun kulaklarında yankılanıyor. Başkalarına ait sesler hep mutlu olmanın öneminden, mutluluğunun yollarından söz eder. Terleyen ayakları kırmızı ayakkabılarının içinde yüzen çocuk, sahip olduğu doğum günü partisinde eğlenmeyen tek çocuk olunca sesler yükselmeye, çoğalmaya, daha yakından gelmeye başladı kuşkusuz. Kutlamaya katılan tüm anneler çocuğun yüzüne eğilmiş hayret nidalarıyla alnındaki terlere bakıyordu. Çocuklar dans eden palyaçonun ölümden söz eden şarkısında, anlamadıkları cümlelerin kafiyelerinde eğlenirken göz ucuyla onu küçük düşürmeye başladı. İşte sen böyle eğlenemezsin. Bizim gibi hareketler yapamazsın. Böyle gülemez, palyaçoyla göz göze gelen şanslı çocuk bile olamazsın.

Gittikçe yaklaşan anne kafalarını, hiç durmadan hareket eden çocuk kollarını ve bacaklarını aşmaya karar verdi. Kalabalığı kulaçlarla arkada bırakılan su gibi geriye atıyordu. İyice açtığı kollarıyla kendine yarattığı güvenli alanda yalnızdı. Palyaço kalabalıktan sıyrılan çocuğun bugün bir yaş daha alma talihsizliğini yaşayan çocuk olduğunu bilmeden yeni bir şarkıya başladı.

Bir palyaçonun papyonunda doğan

İnce bir ipliğin düğümüne tutunan

Cehennemin müziğinde hayat bulan

Tahammül sanıldığı gibi çekiştirilebilen, genişletilebilen bir şey olmuyor çoğu zaman. Kırmızı ayakkabılarının ucunda yükseldi. Diğer çocukların hayranlıkla seyrettiği papyona tutundu. Ayakkabılarının yerle bağlantısını kesti. Palyaço, “Cehennem müziğinde hayat bulan,” dedikten birkaç saniye sonra yakasında asılı olan çocuğu yere geri indirmek için kendini savurmaya başlamıştı. Papyonun düğümüne karşı bir yakınlık, sebebi olmayan güven besleyen çocuğun ayaklarını yerle birleştirmeye niyeti yoktu. Palyaçonun git gide eğilen boynu yüzünden ayakları lavlara yaklaşır korkuyla ayaklarıyla rengarenk vücuda tırmanmaya başladı. Nihayet papyon, güvenilmeyecek biri olduğunu anlatmayı başardı ve gömlek yakasında birbirine geçen çengeller koptu. Çocuk elinde yakan papyonla, ayakları palyaçonun belinde düğümlenmiş, düşüyordu ki palyaço papyonunun ucundan yakaladı. Diğer eliyle birbirine kenetlenmiş ayakları belinin arkasında çözdü. Çocuk şimdi lavlardaydı.

Kırmızı ayakkabıları ibresi bozulmuş bir pusulaydı. Sürekli farklı yönleri gösteriyor, nereye gideceğini bilemiyordu. Papyonu olmadan tamamlanmayan palyaço önce çengelleri gömleğinin yakasında birleştirmeye koyuldu.

Anne çığlıkları. Bir kararın da yerinde olsun, diyordu.

Kendi etrafındaki dönüşünü birkaç kez tamamlayan ibre, herhangi bir yönde durdu ve koşmaya başladı.

Palyaço kahverengi ve kırmızının mükemmel uyumsuzluğunu gözden kaçırmak istemedi. Çengelleri yolda hallederim, diyordu.

İstasyona vardığında papyon yakasındaydı. Dünden beri birkaç defa gözden kaybetmişti. Her defasında bulmuştu. Şimdi istasyonda bir tam aradığı gibi bir çocuk olduğundan emindi.

* * *

Çocuk

İlk tramvay raylar üstünde acelesiz ilerleyerek -ilk yolcularını beklemek üzere- kapılarını ilk siren sesiyle açtı. Panonun arkasından bir karanlık koptu. Hızlıydı. Seçilmeden yok oldu. İstasyondaki renklilik, en yakınındaki kapıdan tramvaya girdi. Vagonlarda serpiştirilmiş gibi oturan insanların bakışları arasında, istemeden çıkarttığı homurdanma seslerinin arasından iyi bir fikir arıyordu. Bu vagonda yok. Çık öyleyse. Hah! Dur biraz. Kapı sireni. Aptal. Burnun kadar aptal görünüyorsun. Yalnız hocam, buruna karşı biraz daha nazik olabilirsek. Aptalsın, bari sus.

Robotik kadın sesi bir sonraki istasyonu bağırdı. Fındıklı Mimar Sinan Üniversitesi.

Kapılar açık. İn şu vagondan. O karanlığın içinde kabalık ve kötü sesler çıkarmazsam renklerim ölsün!

Palyaço homurdandıkça geceden bu yana sivrilttiği dişleri dilini, dudaklarını kesmeye başladı. Kırmızı. Papyonuna damlamaya başladı. İnenlere öncelik verdi. Hızlandı. Bir sonraki vagonun kapısından içeri girdi. Vagonun ikinci kapısının önünde gün ışığında rengi patlayan bir çift kırmızı ayakkabı gördü. O tarafa davrandı. Direğe parmaklarını dolamış, diğerlerinin yanında epey küçük görünen biri. Kırmızıyla ıslanmış dişlerini çocuğu ürkütmeden parmağa geçirecek. İşte, tam şimdi.

Çocuk öyle hızlı, aniden fırladı ki, seçilmedi, bir karanlık gibiydi.

Kapı sireni. Dişlerini direğe geçirdi. Devir direkten bulaşan virüs devri. Tükürükler savurdu. Kan saçtı. Kurtuldu bazılarından.

Cebinden kâğıt törpüsünü çıkardı. Dudağındaki kanı emdi. Sonraki durağı beklemeye koyuldu.

Tophane.

İndi. Sonraki vagona geçti. Çocuğun bir sonraki vagona geçip geçmediğini görmemişti. Bir çocuk. İlk defa gittiği bir istasyonda. Neden kalsın? Elbet bindi.

Binmiş. Uzun bacaklı, yırtık ceketli bir adamın arkasında gün ışığında parlayan bir çift kırmızı ayakkabı, üstelik rugan. Bu ayrıntı göze ilk defa çarpıyor. Artık, ayakkabılarımız aynı, diyemez. Ne fark eder? Bu papyon hususi. Dokunmamalıydı. Dudaklarından damlayan kan papyonun orta yerinde kurumaya başladı. Yırtık ceketli, yaşlı adamın elleri havada, bir tek onun duyduğu bir müziğe memnuniyetle eşlik ediyor. Hareketli bir şey olmalı. Elleri hep sallanıyor. Tırnakları kirli. Kırmızı, parlak ayakkabılar kendisini adamın bacaklarına göre ayarlıyor. Görünmemeyi umuyor. Dünden beri yorgun düşen bacakları sonraki vagona geçmek istemiyor. Müzik hızlanmış olmalı. Kollar, eller, parmaklar hiç durmuyor. Doğuştan gelen bir neşe, çatlak derili elinden saçılıyor. Çocuk hareketlere uyum sağlamak için son gücüyle sallanıyor. Adamın ayaklarına denk düşmek için koreografiyi çözmeye çalışıyor.

İki defa sola kay. Kalçanı titret. Kolların hep havada olsun. Çocuğun ellerini belinin arkasında bağlaması yeter. Ama ayaklara dikkat. Palyaço hiçbir parmağın peşinde böyle şaşkınlıklara düşmedi. Üç defa sağa kaydıktan sonra müziğe kulak ver. Çocuk burada zorlanabilir. Papyona birkaç damla daha kan düştü. Mühür sertleşiyordu. Adalet isteyen herkes papyonun ortası kadar sert bakar. Gözlerini ayaklardan ayırma.

Adamın parmakları durmuyor. Savruluyor. Kıvrılıyor. Dönüp duruyor. İstemeden olsa gerek, boşluğa kilitlenmiş, bir yerde yumuşayarak kaybolmuş bakışları renkliliği hiç fark etmiyor. Parmakları papyona çarpana dek.

Palyaço, derin bir nefes alıyor. Nihayet.

Karaköy, diyor kadın.

Çığlık, Karaköy’ün renkli merdivenlerine ulaşıyor. Çocuk açılan kapıdan öyle hızlı, aniden fırladı ki, yine seçilmedi. Yırtık ceketin cebine beyaz pudralı bir el, bir parmak bırakıyor. Siyah tırnaklı, çatlak derili. Kapı sireni çalıyor. Palyaço bitkin düşmüş, boş kalan koltuklardan birine kendini bırakıyor.

Pazartekke’ye kadar yolu var. Bugün bir çocuk daha doğmuş.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Palyaço, Parmak, Çocuk” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Dilinizin sadeliği ve akıcılığı, hikayenin temposuyla çok uyumlu bir şekilde hareket ediyor. Sıkılmadan sonuna kadar ilerliyor okuyucu.

    Kurgunuzu beğendiğimi söyleyebilirim, özellikle palyaçonun olduğu kısımları.

    Başarılarınızın devamını temenni eder, bol edebiyat dolu günler dilerim.

    Sevgiler.

  2. Öyküdeki palyaço karakterinin tam olarak neyi simgelediğini anlayamadım. :japanese_ogre: Öykü temasının dışında işleyen bir kurguya sahipti. Öykünün sürekli değişen anlatımının sonunda ancak anlayabildim. Yine de tüm öykü boyunca anlatılan onca şeyin, sonu ile bağlantısı konusunda çelişkide kaldım. :thinking::thinking::thinking:

  3. Elif dedi ki: dedi ki:

    Teşekkürler, okumak ve yorumlamak için vakit ayırdığınız için.

  4. Elif dedi ki: dedi ki:

    Öyküdeki palyaço karakteri, bir palyaço. Öykü okurken sürekli simge aramak kafa karıştırıcı olabilir.

    Öyküde palyaçonun ve çocuğun aynı dakikalarda yaşadıklarını karşılıklı olarak yazdım. Bölümlerle ayırdım. Her bir bölümün başında palyaço ya da çocuk yazıyor. Dolayısıyla sanırım başında da anlaşılabilirdi.

    Palyaço illa bir parmak ısırmak istiyordu. Çocuk başarılı oldu. Isırılan parmak ona ait değil.

    Sevgiler.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!