Öykü

Arzın Merkezine Tepetaklak

Gösterişi zeminden göklere ulaşan gürgen ağacının dikenli yaprakları kuvvetli bir rüzgâr karşısında teslim olup kendini uçurumdan aşağıya bırakan bir müflis gibi salıvermişti. Yaprak yavaşça aşağıya salınırken hayatta, küçük bir çocuk sınıfına yetişebilmek için sırtındaki komandoları kıskandıran ağırlıktaki çantasıyla koşuşturuyor, yaşlı bir büyükanne yeni doğmuş torununun başını okşuyor, Olympos Dağı’ndan dalış yapan bir şimşek derme çatma bir kulübenin üzerine düşüyordu. Hayatın akışı kendi içinde ilerlerken Bulut bahçedeki gürgen ağacına bakan tahta penceresinden giren rüzgârın çıkardığı ıslık sesi ile uyanıp hasta yatağından çıkmıştı. Eşi hâlâ yumuşak yorganları eşliğinde uyuyordu ancak kımıldanmalarına bakılacak olursa uyanmak üzere gibi gözüküyordu.

Çalışma masasına ilerlerken bir yığın haline gelmiş olan taslak kâğıtları bir kenara çekerek ziyaret noktası olan Mısır’a gidiş planını gözden geçirdi. Bulut Gökmavi dünyanın geçmişten geleceğe bıraktığı eserleri hikâyeleştiren bir gezgindi. Son durağı Avrupa olmuştu. Masasında bir kaleyi andıran çalışmaları esasen Avrupa’nın en görkemli kaleleri üzerine yaptığı bir incelemeyi oluşturan hazırlıklardı. Yazılarında yer alacak konuları her daim bir batı coğrafyası, bir doğu coğrafyasından seçmeye özen gösterirdi. Bu özeni doğu batı arasında kalmış, ne tamamen doğulu ne de tamamen batılı olamayan toprakların ürünü olduğundan filizlenmiş olsa gerekti. Bir sonraki istikameti doğuya, piramitlere doğru yapacaktı.

Bir gezginin hayatı hiç kimse ile münakaşa haline girmeden geçer giderdi. Onların karşılaşabilecekleri en büyük çatışma yolculuk rotasının hangi yoldan çizileceği konusunda meslektaşlarıyla ve bölge insanıyla girdikleri beyin fırtınasıydı. Ancak Mısır yolculuğuna karar verdi vereli her köşe başında bir göz, karanlıkların ardında bir nefes hissediyordu. Aslında bakarsanız paranoyak davranması doğal karşılanabilirdi. Zira güncesini dolduracak yer her ne kadar Mısır’ın turistik mekânı olsa da insan hayatının bir bozukluk kadar değeri olmadığı bir coğrafyaya yolculuk yapmak sıcak çatışmadan uzak bir şekilde hayatını geçirmiş şehirli bir insan için oldukça zordu. Her neyse. Basit bir korku üzerinde durmak anlamsızdı. Yolculuk planının üzerinden geçmesi gerekiyordu. Anlaşılan eşi uyanmıştı.

“Bulut sabah sabah çalışma masanda ne arıyorsun? Biraz mola vermelisin. Kendini çok yoruyorsun.”

“Tatlım yapılacaklara şöyle bir göz atmak istedim.”

“Keşke ben de seninle piramitleri görebilseydim. Eski Mısır beni çocukken izlediğim çizgi filmlerden beri kendine hayran bıraktı. Ortaokula kadar bir mumya beslemek istediğimi biliyor muydun?”

“Ah. Senin gelmeni ben de çok isterdim ama biliyorsun ki gideceğim yer oldukça riskli. Doğrusunu söylemek gerekirse işim olmasa Mısır’a asla ayak basmak istemezdim.

Bulut Gökmavi izdivaçta mutluluğu bulmuş bir adamdı. Şairane denilebilecek kadar klasik, hafif bir meltemin estiği sonbahar akşamında tanışmışlardı. Bulut’un üzerinde her daim olduğu gibi yine bir lacivert ceket vardı. Yaptığı telefon görüşmesi üzerine doğrudan sokağa çıkmış koştura koştura ilerliyordu. Sağına döndüğündeyse sokak lambasının bir tiyatro oyuncusu tiradını atarken ışıkların üzerinde toplandığı gibi bugün eşi olan hanımefendiyi aydınlattığını gördü.

Evden çıktığında lacivert ceketini almayı ihmal etmedi. Yazının yayınlanacağı şirket tarafından Mısır’da yaşayan bir gazeteci olan Ahmed’le iletişime geçilmiş, piramitlerin çevresindeki anomaliler üzerine konuşulmuştu. Cesetler, bıçaklanmalar, sarı aydınlatmalar ve daha birçok konuda Ahmed kafa ütüledi ve bu tantanaları kaldıramayacak durumdaydı. Son dönemler kafası hiç yerinde değildi. Aklında en çok kalan Ahmed’in yersiz, gürültülü kahkahaları oldu. Yeni patronunun bulacağı adam da ancak bu kadar oldurdu işte. Patronları Bulut’un ilkokul arkadaşıydı. Her daim sümükleri akan, şişman ve sevilmeyen bir çocuktu. Rahatsız edici bir karaktere sahipti. Karşındakinin acı çekmesinden hoşnut olur gibi bir hali vardı. Yalnız bir çocuktu, arkadaşları tarafından sevilmezdi. Sınıf arkadaşları ondan nadir anlarda hoşnut olurdu. Bir çocuğu gözüne kestirip ağlatana kadar onunla uğraştığında yaptığı maymunluklar sınıfı kahkahaya boğardı. Patron çocukken nasılsa bugün de aynı mizacını devam ettiriyordu. Çocukken yaşadıkları onu hayatı boyunca bırakmamış olacak ki personel kendisinden hoşnut kalmadı. İnsanların onun hakkında ortak bir görüşü vardı. Herkes onun maskesiz insan içine çıkmadığından emindi. Herkes olarak bahsettiğimiz insan topluluğunun arasında Bulut istisna teşkil etmiyordu.

Gezginimiz Mısır’a vardığında savaşın ne demek olduğunu çok daha iyi anladı. Uçaktan indiği anda ölümün kokusu burnuna doluşmuştu. Her yolcunun yüzünden iç savaşın ortasında olan bir ülkenin topraklarında bulunmalarının korkusu okunuyordu. Yolculuğun uçak yolcuları için tek iyi yanı vardı. Etrafta ipinden henüz kurtulmuş gibi olan küçük çocuklar veya avazı çıkan kadar ağlayan bebekler bu tip yolculuklarda bulunmazlardı. Uçak yolcularının bilmedikleri veya bilmek istemedikleri ise koşturan çocukların ve ağlayan bebeklerin uçaklarda değil savaş meydanının ortasında olmasıydı.

Nihayet Ahmed ile buluştuğunda at hırsızı kılıklı biri olduğunu gördü. Belindeki parlak silah Bulut’u bir nebze ürkütmüştü. Bu tedirginliği Ahmed’de hissetmiş olacak ki “Korkma kardeş bizim buralar tehlikelidir. Süründen ayrılırsan kaparlar. Tetikte olman gerekir. Şimdi seninle kalacağın eve gideceğiz. Oradan da Piramitleri ziyaret eder, sonrasında ise senin patronun özel olarak istediği şu sivillerin öldürüldüğü, seri cinayetlerin işlendiği bölgeye gideriz.” dedi. Konu ne zaman telefonda gevelenen cinayetlere gelse Bulut’un nabzı yükseliyor ve daralıyordu. Katil kelimesinden hiç hoşlanmazdı. Ona geçmişini hatırlatırdı. Oysa kendisi dört yaşında iken öldürülen annesini hatırlamayı hiçbir zaman istemez, sanki annesi hiçbir zaman yokmuş ve var olmamış gibi davranırdı.

Üzeri kapalı eski bir Toyota arazi aracı ile konaklayacakları eve ulaştılar. Araç oldukça hırpalanmış gözüküyordu. Motorun titremesi havaalanından eve kadar sürmüştü. Üstelik kapıdaki mermi izlerinin dikkatli gözlerden kaçması mümkün değildi. Bulut evin içinde sıkıntıdan dört dönerken gözüne bir gazete ilişti. Ancak yazılar Arapça olduğundan daha önce eline almaya tenezzül etmemişti. Henüz saat gecenin geç saatleriydi. Yolculuk sabah başlayacaktı. Onun hiç uykusu yoktu çünkü maruz kaldığı savaş atmosferi, cinayet konuşmaları dengesini oldukça bozmuştu. Üstelik uçakta uyuklaması onu ayakta tutmaya yeterdi. İşte bu boğucu bekleme sürecinde gazeteyi eline aldı. Bir sayfa, iki sayfa, üç sayfa derken gazetenin resimlerine bakmak eğlenceli gelmişti. Bu keyif gazete sayfalarında tanıdık bir çift yüz görene kadar sürmüştü. Yerel bir Mısır gazetesinde üç yıl önce hayatlarını birleştirmiş ilkokul arkadaşlarının resmi bulunuyordu. Böyle bir tesadüf nasıl mümkün olabilirdi? Hemen telefonunu çıkardı ve çeviri uygulamasını kullanarak haber içeriğini anlamaya çalıştı. Görünen oydu ki arkadaşları ve onların ailesi bir cinayete kurban gitmişti.

Cinayeti öğrenen Bulut’u panik kaplamıştı. Yoksa piramitlerden sonra gidecekleri cinayet bölgesi burası olabilir miydi? Ya Mısır seyahati patronu tarafından kurgulanmış bir cinayetse? Yoksa o şişko bütün arkadaşlarını öldürmeye yemin etmiş bir seri katil miydi? O pis herifi kimse sevmezdi. Sevgisizliğin intikamını ise bu şekilde alıyordu. Bu kadar tesadüf fazlaydı. Nabzı yine yükselmişti. Kendini hiç iyi hissetmiyordu. Bu belalı yerden bir an önce kurtulmak istiyordu. Ama şüphelerinde haklı olduğundan emin miydi? İpleri koparıp doğrudan ülkesine dönebilirdi. Ancak işin ucunda kovulup işsiz kalmak vardı. Sakin kalmalıydı. Hiçbir şey kesin değildi.

Gün acıların anavatanına gülümsediğinde vakit piramitlere yolculuğun başlayacağını haber veriyordu. Arazi aracı evin önünde belirdiğinde herkes yola çıkmaya hazırdı. Ortamın gerginliğinden mi yoksa sıcaktan mı bilinmez, Bulut’un sırtında kora kor bir rekabet vardı. Ter damlaları adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Oysaki gün içerisinde hiçbir aksilik yaşanmadı. Plana uygun olarak Mısır piramitleri gezildi. Gerekli notlar alındı. Yayına çıkacak yazının taslağı olması gerektiği ölçüde hazırdı. Ancak patronun plana sonradan dâhil ettiği, tüyleri diken diken eden ziyarete sıra henüz gelmemişti. Ah keşke diyordu içinden. Keşke bir yolu olsa da oraya gitmekten caymanın bir yolunu bulabilsem. Oflaya puflaya vakit gelince el mahkûm yolculuk başladı. Gerginlik artmış olacak ki Ahmed “Kardeş buralarda sabah akşam çatışmalar olurdu. X’ler ve Z’ler birbirini vurdu, vurdu binlerce insan öldü. Ama artık Birleşmiş Milletler olaya el koydu. Piramitleri uzaktan bile görmekten çekinirler. Artık birbirlerini şu dağın arkasında öldürüyorlar.” dedi.

Hava iyice kararmıştı. Olay mahalline ulaşmalarına bir saatten az bir süre kalmış olsa gerekti. Eşiyle daha önce sözleştikleri saat gelince cep telefonunu cebinden çıkardı. Rehberden eşini bulup telefonu çaldırmaya başladı. Telefon çalmasına çalıyordu ama açan olmamıştı. Oysaki Hayal bugüne kadar asla verdiği sözün dışına çıkmamıştı. Telefonu açmaması olası değildi. Verilen sözlerin tutulması Hayal için bir takıntıydı. En saçma sözleri dahi ne yapar eder yerine getirmesini bilirdi. Mutlaka başına bir şey gelmiş olmalıydı.

“Ne oldu Bulut kardeş? Yüzün bembeyaz olmuş. Sorun ne?”

“Eşim, eşimi telefondan aradım ama uzun uzun çaldırsam da cevap veren olmadı.”

“Üzülme yahu! Sevin. Hayat kısa Bulut kardeş. Yaşamana bak. Buraya geldiysen ömrün kısa farz edeceksin. Serseri bir kurşun tarafından vurulur, ruhunu teslim edersin. Takma kafana bunları. Keşke benimki de telefonu açamasa da kurtulsam.”

Dedi ve arabadaki diğer arkadaşıyla birlikte uzun uzun kahkaha attılar. Bulut ise bırakın gülmeyi daha da gerilmişti. Paranoyası had safhaya çıktı. Hayat kısa demekle neyi kastediyordu? Bu silahlı adamların onu daha önce cinayet işledikleri bölgeye götüreceklerinden emindi. Burada bir şey yapamıyorlardı çünkü BM kuvvetleri olası bir cinayette başlarında bitecekti. Bu kaderden nasıl kurtulacağını düşünmeliydi. İki silahlı kişiye karşı hiç şansının olmadığı ortadaydı. İkisini birbirinden ayırabilecek bir fırsat doğduğunda harekete geçmenin vaktiydi. İşte fırsat! Aracın yakıt göstergesi benzin istasyonuna girileceğini müjdeliyordu. Nihayet benzin istasyonuna geldiklerinde depo doldurulmaya başlandı. Ahmed kıpırdanıp “Benim bir sigara almam lazım kardeş.” Dedi ve cevap beklemeden arabadan adım adım uzaklaştı. Artık şoför ve Bulut baş başa kalmıştı. Terden sırılsıklam olmuş elini hızla kaldırdı ve arka koltuktan şoförün ummadığı bir anı denk getirip silahını kaptı. Şoförün arabadan inmesiyle araç onun olmuştu.

Arkasında bıraktığı ve hızla uzaklaşan benzin istasyonunun ışıklarıyla birlikte içindeki korku da bir nebze azalıyordu ancak yetmezdi. Daha da uzağa gitmeliydi, çok uzağa. Uzaklaşa bildiği kadar uzaklaşmak istedi. Hayatı seviyordu. Sabahları yeni bir güne uyanmanın mutluluğu içini her daim ısıtırdı. Kimi insanlar yaşama sevinciyle doludur. Onlar en kötü koşullarda dahi asla pes etmez ve yaşamaya keyifli bir mücadele gözüyle bakarlar ya, işte Bulut o insanlardandı. Aracın pedalına öyle sert basıyordu ki arabanın zeminiyle ayağı arasında kalan pedal parçalanmak üzereydi. Son hız gidiyordu ve benzin istasyonunun ışıkları gözden kaybolmuş vaziyetteydi. Bulut çok kritik bir hata yaptığının farkında değildi. Bu hata onun için pahalıya patladı. Ani bir patlama sesiyle araba havaya uçtu. Bulut öylesine bir can havliyle uzaklaşmaktaydı ki Birleşmiş Milletler’in koruduğu alanın dışına çıktığının farkına varmadan çatışma bölgesinin ortasına düşmüştü. Bedeni cayır cayır yanarken uzun süredir banyoda olan eşinin bundan haberi henüz yoktu. Önyargıları ve paranoyası Bulut’un ölümüne giden köprüyü inşa etmişti.

İlker Çonay

Merhabalar, ben İstanbul’da yaşayan taze bir avukatım. Okumayı ve yazmayı her zaman çok sevdim. Küçüklüğümden beri kendi kendime bir şeyler karalasam da bu mecrayı keşfedince 3. kişilerin beğenisine sunabileceğim öyküyü yazma zamanının geldiğini düşündüm. Daha önce herhangi bir yerde yayınlanmış öyküm bulunmamaktadır.

Arzın Merkezine Tepetaklak” için 2 Yorum Var

  1. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle elinize sağlık. Hikayenin konusu güzel. Tek büyük eksiği noktalama işaretleri kullanmadan çok uzun cümleler kurmanız.

    Karısı ile diyaloglarında biraz samimiyet eksikliği var gibi. Fazla edebi bir dille konuşuyorlar ve bizi hikayenin içinden atıveriyorlar.

    Annesinin cinayete kurban gitmesini, karakterinizin aşırı gerginliğine bir sebep olarak eklediğinizi düşünüyorum. (öyle değil ise gereksiz bir ayrıntı) Ama bu sebep bile beni pek ikna edemedi. Çok çabuk ikna oldu öldürüleceğine. Mesela tam da o gazete haberinin orada olması, adamların şakaları vs… daha gelmeden arkadaşlarının haberini biliyor olabilirdi. o gerginlikle geçen bir yolculuk, ya da yolculuk öncesi gerdin bir dönem bu ani kaçışına daha iyi bir zemin hazırlardı diye düşünüyorum.

    Genel olarak olumlu düşüncelere sahibim. Akış konusunda da biraz daha özenli olursanız daha içine alan bir hikaye olur.