Öykü

K1

2030 yıllında alt evrenlerden birinde gerçekleşen biyolojik saldırıda yüz yetmiş milyar insan nüfusuna sahip gezegende yalnızca on yedi milyar insan hayatta kalmayı başarmıştı. Birçok başka evrenin düz ve prototip gezegenlerinde yapılan deneylerin hemen hemen tümünde yaklaşık olarak aynı sonuçlar elde edildi.

“Efendim, şüphelinin malikanesi arandı. Tutarsız, anlamsız, dağınık, deli saçması birkaç not dışında işe yarar hiçbir şey elde edilmedi. Özellikle üç not bazı benzerliklerinden dolayı dikkatimizi çekti. En ilginç olanıysa üçünün de bir şekilde havaalanları ve terminallerle ilgili olması. Bu noktada bir sırra ulaşma şansımız var gibi. Notların adları sırasıyla ‘terminal’, ‘çöphane’ ve ‘ahtapot’.”

Terminal

Terminalin K1 cephesi hep aynıydı. İhtiyarlar çıkış kapılarına yönelir ve vakit geldiğinde kapının ardına geçerlerdi. Ötesini onlardan başka kimse bilmezdi. Terminalin en büyük neşe kaynağı çocuklardı. Alışveriş arabalarıyla sabahtan akşama kadar oynar dururlardı. Anneleri de eşlik ederdi bazen onlara. Çocuklar terli terli koşturur ve su içerlerdi. Çocuklar hayat doluydu. Terminal onlar için her köşesi keşfedilmeyi bekleyen bir bilinmezdi. Yetişkinlerimiz terminalin en iyi kısımlarında oturabilmek için yarışırdı. İçlerinden bazılarının eşlerine övünerek anlattıklarına şahitlik etmiştim. Terminal büfecisiyle çok samimi olduğunu, en iyi malları onun için sakladığını anlatmıştı. Eşi de onunla gurur duymuş ve mükafatlandırmıştı. Terminalde işler genelde böyle yürürdü, terminal böyle dönüyordu. Erkekler bir şeyler peşinde koşturup bir şeyler elde ediyordu. Açlık oyunu deniyordu buna. Öyle anlatmıştı bir keresinde. Kadınlar da açlıktan kurtaran bu adamlara karşılığında başka et parçaları sunuyordu.

Sonra terminalde sınıflaşmalar vardı. Terminal ortasında içeri girmek için belli bir eğitim seviyesine gelmenizin gerektiği bir bina vardı. Sarı ışıkları hep cezbederdi bizi. Oraya ulaşmak için çabalar dururduk. Sarı ışıklı binaya girmek için sınavlar yapılırdı. Terminalin şartlarına uyum sağlayabilmek için gerekli bilgileri sınayan sınavlardı bunlar. Sürekli çalışırdık. Hem bu sınavlara çalışırdık hem de ne diye sahip olduğumuzu tam olarak bilemediğimiz insanları beslemek için birtakım işlerde çalışırdık. Terminal marketlerinde, temizlik işlerinde, terminal gizli servislerinde, terminal üniversitelerinde, terminal ibadethanelerinde, terminal atölyesinde çalışır dururduk. Karşılığında terminal hayatlarımızın sürdürülebilirliğini garantileyecek terminal banknotlarına sahip olurduk. Sonra terminal zamanları eskidi, yıllar çokça geçti, terminal güneşi küstü, terminal yapay virüsleri türedi, terminal toplu ölümleri görüldü. Tüm bunlardan önce terminal hayatını absürt ve dayanılmaz bulup bir an önce K1 kapılarının ardına geçmek isteyenler olmuştu hep. Ancak böylelerine terminal sakinleri hiç iyi gözle bakmamıştı. Herkesin gideceği asıl yer orası denirdi fakat yine de terminal sakinleri oraya gitmemek için ellerinden geleni yapardı. Kendi iradesiyle bunu yapmak isteyeni kınardı. Ne zaman ki terminal görevlileri çağırır işte o zaman kabul görürdü gidiş. Bir gün ben de yaşlandım, şerefsiz terminal yaşamından kurtulma vaktim gelmişti, görevliler beni çağırıyordu. Oldukça heyecanlı fakat biraz da kaygılıydım. Biraz da boynu bükük, yalnız. Görevlilerin izniyle kapıdan çıkmadan evvel son kez arkama, yani evim olan terminale baktım, bana ait hiçbir şey ve hiç kimsem olmadığını son kez anladım. İçindekiler anlamsız koşturmacalarına devam ediyordu. Kâh aldıkları market ürünleriyle övünüp gülüyor kâh da daha fazlası için birbirlerini parçalıyorlardı. Bazen de tüm o barbarlığı başkaları yapmış gibi gözlerini olgun edalarla süzüp birbirlerine yüksek perdeden akıllar veriyorlardı. Midem bulandı. Hepsinin de çarpılmış yüzüne tükürüp kapıyı çarpıp çıktım…

Simsiyah bir karanlık karşıladı beni. Böyle olacağını bilmiyordum. Bu şekilde anlatılmamıştı bana. Bazıları kapının ardında hiçbir şey olmadığını söylerdi. Bazılarıysa her dileğin yerine geldiği bir yer olduğunu anlatır dururdu. Kimileri de terminalde kötü işlere bulaşmışsan acı dolu bir hayatın seni beklediğini anlatırdı. Ben o kötü işlere bulaşmamaya çalıştım. Ancak bana tavsiyelerde bulunanlar da dahil olmak üzere herkesin bu gibi işleri kılıfına uydurmak kaidesiyle gerçekleştirdiğini gördüm.

Ve K1 kapısını çarpıp çıktıktan sonra da hiçbirinin dediğine denk gelmedim. Yalnızca simsiyah gök, kapkara deniz, petrole bulanmış sonsuzluk yollarında tek başıma yürüdüm hep. Tüm yolculuk boyunca da kulağımda hep yeni misafirlerin anonsunu işittim. İşte hepsi bu kadar…

“Olo, terminal merdivenlerinden düştü. Fefir, terminal marketinde çıkan kavgaya karıştı. Cicil, terminal binası çökünce altında kaldı. Ondo, terminali su bastı, o esnada o da tuvaletteydi. Livil ve ark., hastalık kaptılar…”

Çöphane

Ruhumu bir çöpte, leşimi bir diğerinde buldular o gün. Hani o hasretle beklediklerimle buluşacağım gün. Herkeslere anlata anlata bitiremediğim meşhur tarihte, onları görünce, gerisin geri gitti ayaklarım. Çevremdekilere burun kıvırıp da beğenmezken, beğenmeyişime mazeretler sunarken, en çok da sizlerden dem vururdum. Sizdiniz onlara karşı savım. Böylelikle kaçabiliyordum onların sıkıcı hikayelerinden. Tüm o kaçışlar boyunca burnumda tüttünüz. Lakin buluşma günü geldi çattı ve ben simalarınızı görür görmez o korkunç gerçek tekrar yüzüme çarptı. Kaçtığım o unutulmaya yüz tutmuş gerçek… Ben sizi hiç sevmemiştim ki!!! Görür görmez simalarınızı, hatırladım bunu. Havaalanında buluşacaktık. Birkaçınız çoktan toplanmış eski hatıraları yad ediyordunuz bile. O suratlarınızı uzaktan görür görmez cin çarpmışa döndüm. Siz miydiniz gerçekten de burnumda tütenler? Buna inanmak mümkün değildi. Oysa ben sizden nefret ediyordum. Yüzlerinizi gördüğüm anda eski hatıralara boca olup mide bulantısıyla bir kenara savrulmuştum.

Öyleyse ne diye sizleri hasretle beklenen güzel varlıklar olarak anlatmıştım ki şimdi benimle beraber yaşayanlara? Kim bilir belki de onları sevmeyişimin sorumlusu olarak beni göstermemeleri içindir. Benim de bir zamanlar sevebildiğimi düşündükleri müddetçe hatayı kendi sıkıcılıklarında, basitliklerinde bulmamak için bir mazeretleri olmayacaktı ellerinde. Peki onlar mıydı gerçekten de sıkıcı ve basit insanlar? Yoksa ben mi sevmesini bilmiyordum? Sanırım her ikisi birden.

İşte ben de, eski ahbapların da yenilerinden pek bir farkı olmadığını hatırladığım o gün, sizleri havaalanında karşılamak yerine bir meyhanede ağırlamayı tercih ettim. Siz bilemediniz belki de. Kendi aranızda gülüp eğlenirken, anılardan ve vefadan ve eski dostlukların bir başkalığından bahsederken beni de unutmadınız elbette. “Vefasız yine yok ortalarda. Yine kayıplarda, her zamanki gibi kaçak bizden daha mühim işlerle meşgul, falan filan,” dediniz. Oysa tek mühim işim hep olduğu gibi bir kalp sızısıyla öte tarafta sızmaktı. Leş bir tahta masa, loş bir ışık altındaki şarap şişesinin yarım yamalak görüntüsü, kırık dökük yabancı çehreler, tamama ermemiş bitişler, geri dönüşsüz çöküşler, b.ktan ve samimi bir iskemle, huzur veren sıvası yer yer dökülmüş yeşil duvar, köhne tuvaletin buram buram kokusu, yitik silüetler ve ertelenmiş yüzleşmeler ile bin yıllığına sözleşmeli satılmış ruhlar eşliğinde şerefinize içtim o gün.

Kusura bakmayın. Ben bitik bir adamım. Yitik. Kimsesiz. Sizler gibi şen kahkahalarla kutlayamadım buluşma gününü. Elimden gelmez o türlü işler. Hem gelse de, ihanet sayılmaz mı bu asıl dostlarıma? Beni hiç bırakmayan başta yalnızlığım olmak üzere tüm kadim ve hatırı sayılır daha nice sahici arkadaşlara? Vefasız olduğumu söylüyorsunuz ama aslında tüm bu yargısız infazlarınıza maruz kalışımın sebebi tam da vefa yüzündendir. Yalnızca sizler gibi pragmatist vefalara ya da hayata dair diğer tüm o duygulara menfi yönden yaklaşamayışım beni hep kötü yaptı nazarlarınızda. Sizler gibi kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla hareket edecek olsaydım ben de gelirdim o gün yanınıza. Sarılır, hasret giderir, sohbet eder, geçmişi anar, gelecek planlarından bahsederdik. Hepsi de menfaate uygun işler ne de olsa. Fakat o zaman sizlerin olmadığı onca yıllar boyunca beni hiç terk etmeyen o yalnızlığım ne olacaktı? Şarabım ve sigaram? İlk gülüşte kendini salan, aldatmaya meyilli bir adam gibi yarı yolda mı bırakmalıydım onları? Eğer öyle yapsaydım, sizden ayrıldıktan sonra ne olacaktı? Bana sırt çevirmeyecek miydi esas dostum yalnızlık? Günü kurtaracağım diye tüm hayatımı mahvedemezdim ya? Hangi aklı başında insan buna onay verebilirdi ki?

Evet, tam da o sebepten gelemedim işte. Üzerine inşa ettiğim tüm değerlerin, hayat felsefemin ve onu anlamlandıran her şeyin çöküşüne sebep olacak bu buluşmaya katılmam mümkün değildi. Beni anlayacağınızı ummaktan başka çarem yok.

Ahtapot

Talep

Az önce dostumla buluştuk. Zehir koymuş kahveme, öldürmek maksadıyla. Bunu ona yaptıran neydi acaba diye büyük şaşkınlıklara düştüm, çizgili bir kazak giydiğimden mütevellit. Çizgileri garipliğin sultasından başlayıp yetkinliğin ulaşılmaz konaklarında geceleyen bir kazaktı o. Anlamak güçtü, nasıl olur da bu garip kazağı giyen bir adama kıyılırdı ki? Diyecek oldum, “Ahtapot uyuyor, gün olur en sahipsiz de bir mesken bulur.” Ama yok, diyemedim, sustum. Baktım dayandığım tezgahın ardından ona, safi ruh, hiç üzülmesin, perişanlık gelmesin son anda. Acıyla karışık zoraki gülümseyişim içini titretti sanki, üzülme dost, aklına pişmanlık düşer, keyfin kaçar olur ya. Dört döndüm bir o yana bir bu yana, isimsiz yüzlerin hayretli bakışları arasında kendime namuslu yollar çizmeye çalıştım. Lakin heyhat, zehir karışmış kana, artık ne ego kalır ne de alabora. Ruhsuz kalplerin vurduğu omuzlar arasında, kuyruğu dik tutmak için çok geçti vakit. “Hadi,” dedi bir isimsiz, acıyarak bakarken yüzüme. “Sarp yüksekliklerde çok havalandın, böyle olunca kendini belki dokunulmaz sandın, ancak sen doğuştan yaralıydın, sekerek nereye böyle?” Bozguna uğrayan her romantiğin de bildiği üzere, yıkılan onurumun bıraktığı izlenimleri takibe düşmeye utandım. Hep utandım zaten, ufkun ötesinde ne varsa benim sandım ama arkamdan bıçaklandım. “Nereye?” diye sordum. “Oysa daha kahve içecektik arkadaşla, dostumla, uzun namluların yoluna düşen ifritleri gömdüğümüz çukurların peşi sıra hazlar yuvarlayacaktık ayyuka.”

“Hadi,” dedi yine kolumdan sarsarak. “Senin nasibin yokluğa yazgılıydı en başından, bilmiyor musun ki sana yok kahvenin zehirsiz olanından?”

“Çekil önümden uğursuz, daha yolun çok başı, bırak kahvemi içeyim, sana ne hem benim nasibimden?” dedim yol kesen ruhlara. Ter boşaldı bir ara, zehrin etkisindendir, olur ya, koştum serin sulara.

Takındığım ciddi surat ifadesi ahalinin keyfini bozmuş olmalıydı ki her biri başka bir lavaboda başka başka rollere büründü. Ben gülmüyordum zehrin tesirini gizlemek çaresizliğiyle ama halk anlıyordu onlara diye tavrım anca. Yaşlıca bir amca elini omzuma koyarken sordu bana, halim nicedir diye. “Bir dost var amca, zehir koymuş kanıma, oysa bak kazağıma, çizgili çizgili, garip bu kazak, kıyılır mı ona?”

“Eee, ne duruyorsun, hani panzehrin, sorsana arkadaşına?” dedi yaşlıca adam. “Olur mu hiç öyle, hem nasıl olur? Zehrin sahibine ilacı mı sorulur?” dedim. “Yılanın zehrine şifa yine yılandadır dedi,” yaşlıca adam, “Ondan başka kime soracaksın ya?”

Boynumu bükmeye mecbur kaldım, eski zamanların alaya alınan saflıklarına maruz kalacaktım. “Amca,” dedim, “Şifa onda da, gidip de nasıl sorarım onu kırmadan? Utanmaz, yıkılmaz mı sonra? Hem yazık olur ona.”

“Bak evlat, ben derin işlerin hassas bekçisi değilim, işimi görür giderim. Kendim gibilerin temsiliyim,” dedi ve karıştı isimsiz kalabalığa. İyiden iyiye yaklaşan vakte de, şifanın yıkılası gururunu gizleyen derde de lanet ettim. Böyleyken böyleydim, bunca zaman edilmeyen minnetin bundan sonra da peşine düşemezdim. Nasipte yoksa ötesi, kırılgan zeminlerde sahte coşkularla rol keserdim. Çizgili kazağımla beraber, vardım dostun yanına tekrar, coşkunun yapaylığına meydan okuyan birikmiş alın terini silmeye gücüm yetmedi. Artık yalnızca son saatin son maskesine takat kalmıştı. İnatla gülümsemeye çalıştım, hayal meyal dosta, bir umuttur, dedim ki “Niye yaptın ha? Ne yaptım ki ben sana? Kahvemde mi gözün vardı, belki çizgili kazağımda? Bak yine on yıllardır burada, her buraya varışında, bekliyorum inatla,” dedim ama duymadı. Gözlerimin içine baktı birkaç zaman. Sonra başını başka bir yana çevirdi, ezdi geçti beni. “Ne olur?” dedim. “Bir fincan kahvedir, hatırı için daha ne kadar beklenir? Bırak gideyim, söyle niye zehirledin beni de, huzura ereyim?”

Yok, cevap vermedi yine. Yalnızca kahvesini yudumladı, gözü karşısında duran sahipsiz fincandaydı.

“Yazıklar olsun senin gibi dosta,” dedim. “Bir fincan kahveyi yine zehir zıkkım ettin.” Artık durmak nafileydi dostun unuttuğu vefasız diyarlarda. Kırgın bir ruhla, yükseldim ve dolandım kudurmuş karanlığa. Boşluğun fırtınasında kayboldum ortalardan, hatırlanmayacak diyarlara. Bir ben bir de yorgun, kirli, o çizgili kazakla.

Arz

Bu ciddi bir yol. Çift taraflı bıçak düşmana nefret ve zafer patlar. Heveslinin gücüyüm. Kendini üstün görmek gaddarlıktan başka bir şey değildir. Ses karamsarsa, iblise gülerim. Sıska, canlı cenaze çünkü o bir parti hatunu. Domates? Ya da kahvaltı? Zencinin gözlüğü konudan bağımsız, namlunun ucunda olana sarı ceketliler karar veriyor. Müzik o denli coşkuluyken ancak kanı kaynatan bir hareket, aksiyon gerekir. Tozlu uzayı adımlarken, yeşil bir yaratıktım, durdurulamaz, düzenin amiri. Ahtapot güruhun kılıcının ardında araştırıyor, anlayış yok, yalnızca kınayan, şaibeli okyanuslar. Girdapta çene düşüren bir ucube gizleniyor. Size söylüyorum, pizza istiyorsanız önce ruhunuzu satmanız gerekecek. Bir kahve, fincanında salınırken, evrenler dökülür bir başka yerden. Denver… adamım, Denver, hiç iyi bir havaalanı değil, fırfırlı, tok adımlar etraftayken hele, hiç konsantre olamam başka işlere. Siyah çanta, kara bir kedi, deli nerede? Voodoo, anksiyeteyi alkışlıyor, kayıp bir ulusun erkek kardeşleri. Keyfimin asaleti bu gürültüde sığınılacak liman bulamadı. Namlunun ucunda o da vardı. Tohum ambarı daha bir zarardı. Uzaylı tohumu pörtlek bir gözün ardına sığındı. Bas vurunca müzik, dikkatim dağıldı. Eski coşku bana neler hatırlattı. Çete bu iş için hafif kalırdı. Biliyorum, melon şapkalılar yanına vardı, ay ışığında keder ve büyü vardı. Durdurulamaz olmanın hazzı ağzımda tattı. Engebeli yolları aşmak bana kolaydı. Ay ışığında melon şapkalılardan emir vardı. Engebeli yolları aşarken içim ölümsüzlüğün heyecanıyla dolar taşardı. Zenci takma dişliydi. Gümüşte zehir vardı. Artık maske düştü. Aziz adam, gerçek bir arazi rica ediyor, kimse soyunmaz, biliniyor. Patlayan silah mecazlı anlamdır.

Ve sonra havalimanı, Denver orada. Diğer tarafa pist, bilinirse kasvetli tarafa. Silah aldım, mermiyi öptüm, zencinin gözlerini kapadım, zafer patikasını ölüm vadisine yürüdüm. Mühürler artık cevap değil, kapıyı kaptığım gibi kök söktürüyorum, fahişeye izin ver, lanetlenmiş halüsinasyon kutsal müziği gizliyor. Kahve iyi. Sıcaklık zehirli. Bir kenara koyalım, ihanetle dolmuşken, üzgünüm arkadaş. Sapkın şapkalar çok yükseklerden emir verdiler, uzay kovboyunu giyiyordum, dönüş yok, bir karavanda öldü, tohum bankası buzların ortasında, antagonizm-asla bir sevgili olmaktan hüküm giymedim. Fakat kıyamet günü bir mezheple tutuştu. Sola sağa sallarken, kıvırcık saçlılar ölümüne şişman. Dört bölüm şiddetli ızdırapla çarpıtılmış, Princeton’da akıllı, üçüncü dünya ülkesinde hiçbir şey. Arabalar ve uçaklar. Bir bankamatik ve sonra bir alışveriş merkezi. Kara bir kahve, istediğin gibi. Fahişelerle ve pezevenklerle dans ediyor. Duygular serbest meslek erbaplarına satılmış. Muzaffer bir ruhla geri dönüş. Ciddi gözler. Zenci onları sonsuza dek kapadı. Ama benimkiler ışıldıyor, neyse ne. 

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

K1” için 20 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Haluk.

    Bugün, ikinci defa okudum öykünü. Yazım tarzını seviyorum. Her cümlesi karamsarlık ve karanlığın ayrı bir yüzü sanki. Neylersin ki ikisinin de kökü aynı ve bir o kadar da şiirsel.

    İlk paragraf anlatmak istediğine sanki yetersiz gibi kalmış. Buna sevgili @MuratBarisSari da değinmiş. Bizi kör kuyularda merdivensiz bırakma sevgili Haluk. Sen anlat, biz dinleyelim.

    Sevgiler…

  2. Merhaba Haluk Bey,

    Sizin öykülerinizdeki bu karanlık hava benim okumamdaki en büyük etkenlerden biri. Her seferinde farklı bir karamsarlık hissettiriyorsunuz bana. Bu anlamda sizi okumaktan keyif aldığımı söylemeliyim.

    Sevgili @MuratBarisSari’nın söylediği hikayenin gidişatıyla ilgili olan birkaç şeye katılıyorum. Ek olarak şu kısım bana biraz yüzeysel geldi,

    ‘‘Keyfimin asaleti bu gürültüde sığınılacak liman bulamadı. Namlunun ucunda o da vardı. Tohum ambarı daha bir zarardı. Uzaylı tohumu pörtlek bir gözün ardına sığındı. Bas vurunca müzik, dikkatim dağıldı. Eski coşku bana neler hatırlattı. Çete bu iş için hafif kalırdı. Biliyorum, melon şapkalılar yanına vardı, ay ışığında keder ve büyü vardı. Durdurulamaz olmanın hazzı ağzımda tattı. Engebeli yolları aşmak bana kolaydı. Ay ışığında melon şapkalılardan emir vardı. Engebeli yolları aşarken içim ölümsüzlüğün heyecanıyla dolar taşardı. Zenci takma dişliydi. Gümüşte zehir vardı. Artık maske düştü. Aziz adam, gerçek bir arazi rica ediyor, kimse soyunmaz, biliniyor. Patlayan silah mecazlı anlamdır.’’

    Yani oluşturmaya çalıştığınız edebi sanatı anladım fakat sizin kaleminizin yetkinliğini bildiğim için cümlelerin bu şekilde peş peşe olmasındansa daha vurucu betimlemeler halinde sıralanması benim metne olan bağlılığımı artırırdı diyeyim. :slight_smile:

    Bütünlüğüne baktığım zaman kısaca genel havasını çok beğendiğimi belirtmeden geçemem ama. Sizin yazılarınızı takip etmeyi seviyorum.

    Kendinize iyi bakın, edebiyat dolu günler diliyorum.

  3. Şimdi biraz daha düşününce… Virüs mü girdi zihne diye de bir ihtimal geldi aklıma.
    Yani his ve ambians ok ama olay örgüsünü de şu an bayağı kafaya takmış durumdayım.

  4. Merhaba @Haluk_Cevik

    Ben sizin cümlelerinizi beğenen taraftayım. Bazı cümleler içinde öykü barındırıyor. Bunlardan sizin metninizde çokça vardı, dolayısıyla okuyucuya bir cümleyle kocaman bir öyküyü anlatabiliyorsunuz.

    Öyküyü okuduktan sonra, yapılan yorumları da okudum ve sizin açıklamalarınızı. Okurken ben de acaba dedim @MuratBarisSari gibi, bir deneye mi tabi tutulduk :slight_smile: (Yapıştı ya bu yafta size zor çıkar :))

    Sonra dedim ki acaba yazar her bir kısımda, farklı bir anlatım tarzı mı deniyor. Çünkü her bölümü yazan sanki farklıydı. Tabii farklı duygu durumlarını ortaya koymuşsunuz, paragraf da bunu anlatmış.

    Benim eleştirim, ilk açıklama paragrafına olacak. Orada okuyucuyu bir beklentiye sokmuşsunuz: En ilginç olanıysa üçünün de bir şekilde havaalanları ve terminallerle ilgili olması.
    Buna gerek var mıydı bilmiyorum. Ya da böylese, ilk böümün adı terminal olmayacaktı.

    Terminal bölümü metnin tümüne göre zayıf kalmış, oraya hayatın küçük bir protatipini sığırmaya çalışmışsınız terminalin için ama bağlantı örnekleriniz çok yeterli gelmedi bana.

    Ama diğer bölümler iyiydi. Özellikle bana göre olan Ahtapot-Talep. Açıklamanızda kontrolünü yitiren zihnin sır tutamayan doğasını okuyunca, neden bana en uygun bölüm olduğunu anladım :slight_smile:

    Kolay gelsin
    Müge

  5. Merhaba @Senaa,

    Çok teşekkür ederim vakit ayırıp okuduğun ve ayrıca yorumladığın için.
    Masal temasında, Mührün Sırrı adlı metnin ikinci bölümünü paylaşacağım için yine sıkılabilirsin, benden söylemesi şimdiden. :slight_smile:

    Tekrar görüşmek dileğiyle
    Sevgiler