Öykü

Adı Malum

Sizin hiç, bir camın arkasından her gün sevgilinizle konuşup ama ona dokunamadığınız, öpemediğiniz ve de sımsıkı sarılamadığınız bir an oldu mu? Benim oldu. Hem de çok.

Küçüklüğümden beri doktor olmayı hayal ettim ben. Üniversite sınavında Cerrahpaşa’yı kazandığımda anne ve babamın yüzlerini görmeniz gerekirdi. Öyle büyük gururla sarılmışlardı ki haberi öğrendiklerinde, o anı hiç unutamıyorum. Sanırım onca yıl bu işi bu kadar motive bir şekilde yapabilmemin nedeni de o anı hiç unutamam. Bu zamanların geleceğini bilselerdi, acaba hâlâ aynı şekilde sevinirler miydi düşünüyorum bu aralar.

Lise arkadaşlarımın çoğu son iki yılda ya nişanlanıp evlilik aşamasına geçtiler ya da ayrılıp “bekârlık sultanlıktır” naraları atıyorlar. Ben de izliyorum onları. Okul, sınav hazırlığı, asistanlık derken özel hayat geçmedi bile aklımdan. Hep çalıştım ben. Faydalı olmak istedim. Bir yandan başarılı olma hırsıyla doluydum ama bu hırs hep kendi içimdeydi. Zarar verdiği tek kişi bendim. Başkalarına karşı hep yardımcı olmak istedim ben. El uzatanın elini hiç geri çevirmedim…

Dün eve geldiğimde gelen mesajlarıma baktığımda fark ettim ki, doğum günümmüş bugün benim. 33. yaşıma girmişim. Kanepemde diz çökmüş sesli mesajları dinlerken, gözyaşları eşlik ediyordu geceme. Masadaki sürahi ve bardağa uzanıp, su doldurdum kendime. Suyun yemek borusundan mideme sükûnetle inişine odaklanırken, kendi kendime konuşmaya başlamıştım:

“33 koca sene geçti Ebru. Evin tek çocuğu, anne ve babanın tek umudu, işinden başka hiçbir uğraşı olmayan ey gidi Ebru. Çocukken doktor olmak istediğinde hayal ettiğin hayat tam da bu muydu?”

Psikolog arkadaşım, “Evde eşyalarla konuşmanın bir sakıncası yok, eşyalar seninle konuşmaya başlamadıkça” dediğinden beri ben de böyle dertleşiyorum kendimle. 3. tekil şahıs olup, kendimi eleştiriyorum. Hem de fena. Sonra keşkeler çıkıyor ağzımdan. Çıktığı yerleri yakıp geçiyor, birkaç gün kendime gelemiyorum hatta. Her yara gibi, kabuk bağlıyor tabii sonra ve unutuluyor. Hayatın akışında unutuluyor. Keşkeler ve keşkesiz bir hayat için yapmam gerekenlerin listesi unutuluyor. Bir ben kalıyorum sonra tek başıma. Hayatın o sıradan akışında, oradan oraya sürüklenen ama nereye gittiğini hiçbir zaman bilemeyen bir ben. Hırslarıyla, hayalleriyle ortada tek bir başına bir ben.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji anabilim dalı üzerine çalışmayı tercih etmiştim. Sınavdan aldığım puana göre her şeyi seçebilirdim ama bu alanda daha fazla fayda sağlayabileceğimi düşünmüştüm. İlk başta da babama. Son 5 yıldır tanısını konulmayan bir hastalıkla başa çıkmaya çalışıyordu babam. Onu yurtiçi ve yurtdışından birçok profesöre gösterdim ama bir sonuca varamadık. Uzun zaman dışarda duramıyor, insanlarla birlikte olamıyor. Zira havadaki oksijen seviyesi ve kirlilik onu hemen halsizleştiriyor. Hatta bazen düşüp bayılabiliyor bile. Özel solunum cihazı ile çok limitli bir şekilde dışarı çıkıyor ama solunum cihazından gelen hava bile bazen onu rahatsız edebiliyor bazen. Dolayısı ile o da çoğunlukla evde annemle birlikte. Yaşları 67’e merdiven dayadığından, her geçen yıl risk de artıyor tabii. Neyse ki annemle birlikte kalabiliyor. Ama üniversite için evden ayrıldıktan sonra uzun zaman bir arada yaşamadığımız için benimle bir araya geldiğinde sorun oluyor. Birkaç kere birbirimizi çok özlediğimizden sarılıp hasret gidermeyi denedik ama 5 dakika sonra babam tekrar öksürmeye başladı. Ben de her defasında ona solunum cihazını takıp, evden hızla uzaklaşıyordum. Cam ile kapalı bahçe balkonunun dışarısında oturup, onun iyi olmasını bekliyordum. Yarım saate balkona çıkıp camın arkasından bana her şey yolunda işareti yapıyordu. Ben de içim rahat kendi evime gidiyordum. İşte bu yüzden işimde en iyisi olup, ilk babama sonra da tüm insanlığa bu alanda fayda sağlamak için gecelerimi gündüzüme katıyordum. Bir şeyler bulduğumu düşünüp testlere başlıyordum ama ne yazık ki hepsi olumsuz sonuçlanıyordu. Ama inancım vardı. Bu hastalığa ilk tanıyı ben koyacak ve babamı iyileştirecektim. Sımsıkı sarılacaktık birbirimize doyasıya. İşten izin alıp, birlikte geçirecektik uzun zaman. Birbirimize mesafe koymak zorunda olduğumuz günlerin acısını çıkaracaktık.

Geçen ay saatin geç olduğunu fark etmeyip yine laboratuvarda çalışmaya dalmıştım. Acil nöbetinde değildim hâlbuki. En çok da bana yüzden şaşırıyorlardı. Diğer doktor arkadaşlarım acil nöbetlerinin bitmesini isterken, ben gönüllü acil nöbeti tutuyordum sıklıkla. Aslında anlıyordum onları. Zira evde bekleyen sevdikleri vardı ama ben yalnızdım. İşte o gün benim yine gönüllü acil nöbeti tuttuğumu bilen hemşire arkadaşım Büşra beni aradı: “Acil bir vaka var, zor nefes alıyor ve ilginç şeyler yapıyor.” dedi. Ben de koşarak laboratuvardan çıkıp, asansörü beklemeden merdivenlerden acil katına çıktım. Büşra’yı gördüğümde telaşlı bir şekilde solunum cihazını hastanın yüzüne sabitlemeye çalışıyordu. Elleri ve bacakları bağlı şekilde uzanıyordu hasta. Ama durmadan çıkmaya çabalarcasına hareket ediyordu. Büşra solunum cihazını yüzüne sabitledi ve sonra sakinleştirici iğneyi hızlıca sağ kolundan vurdu. Hastanın hareketleri yavaşladıktan sonra yanıma gelip:

“Ebru hocam çok ilginç şeyler oluyor. Hasta dün New York aktarmalı California uçağından gelmiş. İsmi Tarık. Seeford restoranlarının sahibi, 57 yaşında. 4 sene önce astıma bağlı kalp krizi geçirmiş. 1 ay hastanede kalmış. Onun dışında kayda geçen bir sorunu yok. Ancak uçaktan geldiğinden beri eşinin raporladığına göre ilginç davranış bozuklukları meydana gelmiş ve sonrada nefes sorunu başlamış. Buraya geldiğinde hasta hepimizi öldürmekle tehdit etti ve eşine de dün gece ilk defa şiddet uygulamış. Sizce durum ne olabilir?”

1 ay geçti Büşra hemşirenin bana sorduğu bu soru üzerinden. O zaman doğru düzgün bir cevap verememiştim. Hatta uzun bir süre hiç kimse veremedi. Son 5 günden beri de bu hastalığa “Malum-20 virüsü” diyorlar. Latince kötülük demek olarak “malum” kelimesinden yola çıkarak isimlendirmişler. Çünkü bilim insanlarının tanısı bu virüsün insanı şiddete ve kötülüğe yönlendirdiği yönünde. Bu virüs, merkezi sinir sistemini ele geçirerek reflekse dayalı tüm öğrenimleri devre dışı bırakarak, şiddete yönlendiriyor. Aynı zamanda yapılan klinik araştırmalara göre serotonin yani mutluluk hormonunun üretilmesini durdurarak anksiyete ve depresyona neden oluyor. İnsanın bilinçli birçok hareketini devre dışı bıraktıran virüs daha sonra akciğerlerde solunum kapasitesini düşürerek rahat nefes almanın önüne geçiyor. Virüse yakalanan her 10 kişiden 3’ü, 1 hafta sürmeden hayatını kaybediyor. Bu veriler son 1 aydır dünyada tanısı konan hastalar arasındaki bulgu sonuçları yola çıkarak hesaplandı ve gün aşırı da tüm bilim insanlarına bu bilgiler ulaştırılıyor.

Kendimle konuşmaya ara verip kurduğum derin düşüncelerden başımı kaldırıp nefes aldım. Anne ve babamın sesli mesajı 3. tekrarındaydı ve bir hamleyle sesli mesajları kapatıp onları aramak için telefonu elime aldım. Daha sonra durdum. Benim doğum günümde bu saate kadar çalıştığımı öğrenmelerini istemiyordum. Öte yandan içimde seslerini canlı duyma noktasında bir özlem vardı. Hatta yanlarına gidip sarılmak istiyordum. Ama gidemezdim. Malum-20 hava yolu ile bulaşıyordu. Hatta sesini duyabildiğin kadar yakınsan virüs bir şekilde ses gibi diğer insana da ulaşacak yolu buluyordu. Bunları düşünürken birden rehberden isim listesine bile girmeyi düşünmeden telefon numaralarını ezbere hızlıca çevirdim. Telefon üçüncü çalmasında açıldı. Annem telaşlı bir şekilde:

“Canım kızım, nasıl merak ettim seni anlatamam. Nerelerdesin?” dedi.

Sitemkâr cümlelerin bilinciyle ona kendimi affettirmeye çalıştım ama sonradan duyacakları onun da beklediği şeyler değildi. Doğum günümde ben onlara sürpriz bir hediye veriyordum adeta. Ama bu hediye kimsenin almak isteyeceği bir şey değildi:

“Annecim söyleyeceklerimi lütfen can kulağı ile dinle ve aklından çıkarma. Ayrıca babamı da lütfen uyar. Lütfen heyecanlanma, şu an panik olacak hiçbir şey yok.”

Benim cümlelerim annemde daha büyük bir heyecan yaratmıştı:

“Ebru ne diyorsun, lütfen uzatma. Beni korkutuyorsun”

Annemin daha da tedirgin olmasını istemiyordum. Bu yüzden sakin kalması şartıyla söyleyeceklerimi birden ağzımdan çıkarıverdim:

“Lütfen sakin ol anne ama şu an ilginç bir salgın hastalıkla karşı karşıyayız.”

Cümlemi bitirmeden annemin çığlığı kulağımda çınladı. Onu sakinleştirmek için konuşmaya devam etti. Biraz zaman geçtikten sonra, en azından o ilk şoku atlatmış haliyle beni dinlemeye başladı:

“Henüz panik olacak hiçbir şey yok. Tam olarak virüsü çözmüş değiliz. Yakında bakanlık açıklama yapmaya başlayacaktır. Türkiye’de vaka sayısının şu an çok olmadığını biliyoruz. Senden ricam lütfen soğukkanlılığını koru ve evden çıkma. Hatta kimseyi eve de alma. Bir şey gerekiyorsa lütfen bana söyle, ben halledeceğim. Biliyorsun babamın rahatsızlığını, en çok da ona iyi bakmamız lazım anne, lütfen ona sakin bir şekilde bu konuyu anlat. Ben bir şeyler öğrendikçe seni arayacağım. Lütfen evde kalın ve kimse ile konuşmayın anne. Lütfen”

Annem hâlâ duyduklarına inanamıyordu. Doğum günü konusu tekrar açılamamıştı. Telefonumu gördüğünde konuşmayı beklediği konudan ne kadar da farklı bir yerdeydik. Ama hayat zaten böyle değil miydi? Biz planlar yaparken gerçekleşenlerdi yaşadıklarımız.

Annemle konuşmamızı bitirip banyoya girdim. Kendimi iyice sabunlayıp, sıcak suyu sonuna kadar açıp tenimi kaynattım. Sonra ıslak saçlarımla yatağa uzanıp düşüncelere daldım. Sağlam bir gök gürültüsü ile irkilip pencereden dışarıyı seyre daldım. Yağmur adeta beni görüp üzerime doğru gelmek için sertçe geliyor ancak cama çarpıp süzülüyordu. Ben de yağmurla aramızda kimse olsun istemedim ve camı açtım. İşte şimdi yüzüme doğru rahatlıkla ulaşıyorlardı yağmur damlaları. Derken aşağı kattan bazı sesler duymaya başladım. O an anladım ki birisi daha penceresini açıp, yağmuru evine misafir ediyordu. Biraz kulak verdiğimde tanıdık bir ses duydum ve diyordu ki; “Bir bahar akşamı sen diye öldüm ben.” Sözler beni alıp çok uzaklara götürüyordu. Yalın adeta karşımdaydı ve gülen gözleriyle gitarı eline alıp bana söylüyordu şarkıyı. Hiç hatırlamak istemediğim ama en çok özlediğim anılara dokunuyordum. Her şey gözümün önünde ilerlerken Yalın sandalyenin üzerinde elinde gitarı ile şarkıya devam ediyordu. Sonra sustu. O susunca ben devam ettim. Sesimin çirkinliğine hiç utanmadan bağıra çağıra devam ettim:

“Hani bu dağların ardında güneş doğmayacaktı

Hani bundan başka şehirde barış olmayacaktı

Sana sarıldığım an yağmur duracaktı”

Sonra ne mi oldu? Her şey sustu. Anılar kayboldu. Yağmur durmadı. Çünkü hayalimde dahi sarılamadım onunla. Lise aşkımla. İlk aşkımla. Son aldanışımla. Bu yüzden yağmaya devam etti yağmur, üzerime yağdı…

Pencereyi kapatıp, saçlarımı kuruttum ilk. Sonra da giyinip yattım. Güneş doğsun ve her şey unutulsun istedim. Her zamanki gibi. Ama unuttuğumu sandığımda an, yanıma gelip canımı acıtan bu gerçeklerin hiçbir zaman benden çok da uzaklaşmayacaklarını bilecektim. Doğan güneşlerin hiçbirinin aslında benim hayatımı aydınlatmak için doğmayacaklarını bilecektim.

Öyle de oldu. Sabah kalktım. Dünün ilerisinde, mutlu bir geleceğin çokça gerisindeydim. Hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra hastanenin yolunu tuttum. Çıkmadan açtığım Malum-20 webinarını hastane yolunda dinlemeye devam ettim. Amerika’da vaka sayılarının 300’e çıktığından bahsediyorlardı. Dün gece Amerikan yönetimi ilk açıklamayı halka yapmış. Sanırım tüm bu olanlar benim eve davet ettiğim yağmurla muhabbetimiz sırasında olmuştu. Konuşan profesör doktorlardan hiçbiri bu virüs hakkında tatmin edici bir açıklama yapmıyordu. Anlaşıldığı üzere 300 vaka olmasına rağmen hâlâ hiçbir bilim insanı bu virüsü tam anlamıyla çözememişti.

Hastaneye gittiğimde, dünden sonra aynı belirtilere sahip bir vakayı daha karantina altında tuttuklarını öğrendim. Sadece benim çalıştığım hastanede toplam 7 vaka olmuştu. Kişinin bilgilerini kontrol ettiğimde, genç bir iş adamı olduğunu gördüm. İsmini internete yazdığımda hakkında birkaç bilgiyi gördüm. 30 yaşında milyoner olmasının arkasında bazı gizli işler var gibiydi. Çok da kurcalamadan işime devam ettim. Hastanın sağlık bilgilerini taradığımda alkol ve sigaranın yarattığı sorunlar dışında kronik hiçbir şeyi yoktu. Ailesinden alınan bilgilere göre 10 gün önce Amerika’da bulunmuştu. Bu da aslında virüsü nereden aldığını açıklıyordu. 10 gün boyunca temasa girdiği herkesin aranması talimatını verip odama çıktım. Amerika’daki meslektaşlarımla konuşup bu virüsü daha iyi tanımak ve bu konuda bir an önce bir şey yapmak istiyordum. İki profesörü aradım, ondan çok makale okudum, webinarları izledim. Ama Malum-20 virüsünün anatomisine dair net bir bulgu bulunamıyordu. Tanı konan hastaların durumları benzer şekilde ilerliyor ama alınan örneklerdeki virüsler tamamen aynı değildi. Hepsinde farklı virüs ailelerinden örnekler çıkıyordu ve bu da virüsün girdiği RNA’ya göre hızlıca mutasyona uğrayıp değişebileceği olasılığını yaratıyordu. Tıp dünyası için eşi benzeri görülmemiş bir durumdu. Bulaşma şekli de çok ilginçti. Damlacık yolu bulaşıp bulaşmadığı tam anlaşılmıyordu. Ortak görünen tek bulgu, sesini duyabileceği kadar yakınsan virüs büyük bir hızda diğer kişiye bulaşıyordu. Adeta ses üzerinden ilerliyor gibiydi.

Çok geçmeden sağlık bakanı gece yarısı açıklama yaptı. Türkiye’de de Malum-20 virüsünün görüldüğünü ve evlerde kalınmasının önemli olduğunu söyledi. Vakası sayısı söylememişti. Daha detaylı açıklamayı bilgiler geldikçe vereceğim diyerek hızlıca basın toplantısından ayrıldı. Geriye birçok soru işareti ve endişeli yürekler bıraktı. Ertesi gün Malum-20 virüsü için bilim kurulu oluşturulduğunu ve beni de bu kurulda başkan olarak görmek istediklerini ilettiler. Enfeksiyon ve mikrobiyoloji alanında yaptığım ulusal ve uluslararası çalışmaların bu şekilde bir vazife ile taçlanmasından dolayı onur duydum. Haberi ilk aldığımda babamı aradım. Heyecanlanıp fenalaşmasın diye alıştırarak söylemek istedim ama başaramadım tabii. Onun mutluluğu ve gururu ise beni çok daha mutlu etti. En büyük armağanımsa bir gün babamı da iyileştirmek olacaktı ve bunu başaracaktım. Emindim.

Bir hafta boyunca kurula liderlik ederek süreci anlamaya çalıştık. Vaka sayısı dünyada 40 bini geçmişti. Türkiye’de de dün itibarıyla 438 tanı konmuştu ve bunların 254 tanesi hayatını ilk 3 günde kaybetmişti. Dünyada da durum farklı değildi, 25 bini hayatını kaybetmişti. Dünya Sağlık Örgütü tüm ülkeleri acil durum uyarısında bulup, Malum-20’yi asrın en büyük salgını olarak nitelendirdi. Bir devrin sonu geliyor gibiydi. İnsanların büyük kısmı panik içerisinde gelişmeleri takip ediyor, diğer bir kısmı ise henüz yaşananlara anlam veremiyordu. Biyolojik savaş diyenler de vardı, büyük devletlerin oyunları diyenler de…

Hayatımın en kötü günlerini yaşıyordum. Yarının bugünden daha kötü olacağını biliyor olmak dehşet verici bir şeydi. Tüm bunlara çare üretememekse en zoru. Uzun bir süredir eve gitmiyordum. Hastanede vakaları inceliyor, hastaların kan örneklerini alıyor ve laboratuvarda testler yapıyordum. Ayrıca yurtdışındaki meslektaşlarımın tespitlerini de sıklıkla dinliyor ve bunları da bilim kurulunda masaya yatırıyordum. Her gece unutmadan yaptığım şey ise, anne ve babamın sesini duymaktı. İhtiyacı olan şeyleri internet üzerinden sipariş veriyordum. Dışarı çıkmalarına ve bu virüsü kapmalarını istemiyordum. Onların seslerini duyunca rahatlıyordum. Hastanede olduğumu çoğunlukla söylemiyordum ki hakkımda endişelenmesinler diye. Ama endişelenseler haklılardı aslında. Zira ne yazık ki doktor arkadaşlarımdan Fuat ne yazık ki virüsü kaptı ve dün hayatını kaybetti. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Her ne kadar kendisi ile hiç anlaşamasam da virüs için savaşırken kendi hayatını kaybetmesi oldukça üzücüydü. Ancak öldükten bir gün sonra Büşra hemşire yanıma gelip, hastalardan biri sakinleştirilmeden önce kendisine küfür edince 1 doz vermesi gereken sakinleştiriciyi 3 katına çıkardığını ve sonrasında da hastaya şiddet uyguladığını söyledi. Hayatını kaybetmeseymiş aslında şu an bir soruşturma içerisinde olacakmış. Duyunca şok olmuştum. Daha önce hastanede beni karalamak için çıkardığı söylentilerden sonra aramız iyi olmasa da bu kadar ileri gideceğini aklıma getiremezdim bile…

Bilim Kurulu olarak bir sonuç bulamıyorduk. Her gün Sağlık Bakanı ile yaptığımız toplantıda ne yazık ki ona hiçbir olumlu haber veremiyorduk. 3 hafta boyunca kurul olarak sokağa çıkma yasağı uygulanması gerektiğini önersek de, ne yazık ki bu kararımız uygulamaya konulmuyordu. En son tahminlerimize göre bu şekilde devam edersek 6 ay içerisinde 650 bin kişiyi kaybedebileceğimizi bugün bakana ilettim. Bu kadar kararlılıkla söyleyince, bana dönüp:

“Emin misin?” dedi.

Ben de derin bir nefes aldım ve:

“Bakanım maalesef, bu virüs son yüzyılın en etkili virüsü ve işin en kötü yanı virüs sürekli mutasyona uğruyor. Adeta tanınmamak için sürekli kıyafet değiştiriyor. Şu ana kadar dünya genelinde ölen 53 bin hastanın biyolojik özellikleri, kronik hastalıkları ve kan sonuçlarına bakıldığında, bu virüsü tanımlayacak anlamlı bir korelasyon bulunamıyor. On binlerce bilim insanının elini kolunu bağlayan bu virüs tüm sonumuzu hazırlayabilir bakanım. Sizden ricam lütfen sokağa çıkma kararını artık çıkaralım. Bu en azından bize zaman verecektir.”

Cümlemi bitirdikten sonra bir süre sessizlik oldu. Bakanın gözlerine baktığımda buğulanmış görünüyordu. Ayağa kalkıp çıkışa doğru ilerledi. Kapıdan çıkmadan arkasını döndü:

“Sokağa çıkmamanın ülkeye maliyeti 100 milyar dolarmış Ebru Hanım, haberiniz var mı?”

Bakanın kapından çıkışını izlerken söylediği son söze takılmıştım. Uzun sürede de takıldığım yerden çıkamadım. “100 milyar dolar”dı takılı kaldığım yer. Yüzbinlerce insanın yaşamının yeşil banknotlara bu kadar bağlı olması ne acıydı…

O gün eve gittiğimde ilk defa babamı aramayı unuttum. Takıldığım yerden çıkmam uzun vaktimi almıştı. Sabah bir kâbus ile uyandım. Rüyamda gördüm onları. Mezarlarının üzerine çimento döküyordum. Dehşet verici bir şeydi. Terler içerisinde telefonu elime alıp babamı aradım. Uzun süre çaldı ve açan olmadı. Sonra annemi aradım. 4. kez çalışıyordu ve ben bir yandan ayağa kalkıp yanlarına gitmek için hazırlanmaya koyulmuştum ki neyse annem telefonu açtı:

“Ebru her şey yolunda mı kızım?” dedi.

Saatin kaç olduğuna bakmaksızın sesim titreyerek anneme:

“Neredesiniz siz, kaç kere aradım sizi! İnanılmaz korktum, iyi misiniz, babam nerede?”

Annem kâbus gördüğümü anlamıştı. Zira birkaç kere daha sabahın köründe kâbus görüp onları telaşla aramıştım. Hatta birinde onlara ulaşamayınca evlerine gitmiştim. Anahtarım da olmayınca kapıyı açana kadar 10-15 dakika kapıyı tekmelemiştim. Sonra annem kapıyı açtığında ona sımsıkı sarılıp koşarak babamı kontrol etmiştim. O günden beri evin bir yedek anahtarını mutlaka yanımda taşıyorum. Bu yüzden annem bu aramalarıma alışkın olsa da bana hiç belli etmemeye çalışırdı bu durumu. Şimdi de öyle oldu, durumu anlayıp içi ferah bir şekilde:

“Kızım saat altı buçuk ve bizim yaşımızdaki insanlar genelde bu saatte uyurlar.”

İşte o zaman ben de fark ettim saatin çok erken olduğunu. Bir dejavunun içinde gibiydim. Bu anı tekrar yaşamıştım. Aynı şeyleri hissetmiştim. Annem telefonumu “hadi güzel bir duş al kendine gel kızım, her şey yolunda merak etme” diyerek kapatmıştı. Ben de anne sözü dinleyip duşumu alıp, sonra güzel bir kahvaltı hazırlamıştım kendime. Ama bir yerinde kopuyordum dejavudan. O da tabletimde gördüğüm son dakika manşetiydi:

“Malum-20’nin Şifresini Çözdü”

Ellerim titremeye başladı. Bu gerçekten mümkün olabilir miydi? Benden önce biri bu virüsü gerçekten çözebilir miydi? Hırslarımı bir tarafa bırakıp, bir an dünyanın umudu sımsıkı kucakladığını hissettim. Sonra heyecanla detayları okuma başladım:

“İyilik Mesaisi Derneği kurucularından kimyager Yasemin Erbaşlı Malum-20 virüsü dernek yönetimi ile birlikte çözdüklerini iddia etti. Sosyal medyalarından yapılan açıklamada binlerce vakanın bulgularını detaylı incelediklerini ve anlamlı bir ortak paydayı keşfettiklerini anlattı. Detayları Bilim Kurulu ile paylaşmak istediklerini açıklayan Erbaşlı, Malum-20 için çözüm önerilerinin de olduğunu belirtti. Şimdi gözler Bilim Kurulu’nun yapacağı açıklamada.”

Haberi tekrar ve tekrar okudum. Sonra sosyal medyaya girip, açıklamalarını ve yazılanları da bizzat okudum. Şu an gündem olmuştu. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da gözler İyilik Mesai ve benim başkanlık ettiğim bilim kuruluna çevrilmişti. Telefonumu elime aldığımda yüzlerce arama ve mesajın olduğunu gördüm. Annemle konuştuktan sonra sessize alıp bir köşeye bırakmış olmalıydım. 1 saat sonra olağanüstü toplantı planlanmıştı. Sağlık Bakanı bizzat kurula eşlik edecekti. Hızlıca toparlanıp, evden çıktım.

Arabayla, hastaneye doğru ilerlerken asistanımı aradım. İyilik Mesaisi hakkında detaylı bilgiler öğrenmek için evden çıkmadan asistanıma araştırmasını istemiştim. Telefonu açan Nihat hızlıca bilgileri aktarıyordu. Dernek iki ay sonra birinci yılını dolduracakmış. Türkiye genelinde on bine yakın üyeleri varmış. Çok hızlı büyümüşler. Üyelerin çoğunu gelir adaletsizliği yaşayan mavi yaka işçiler, psikolojik şiddete uğrayan beyaz yaka işçiler, kapital sistemde kapana sıkıştığını hissedenler, yaşamak için bir neden arayan hayat işçileri, umut yolcuları, mutluluk âmâları, aşk tutsakları oluşturuyormuş. Amaçları da iyiliği tüm dünyaya yayıp, yaşanabilir eşit ve mutlu bir hayat tasarlamakmış. Nihat anlattıkça tüylerim diken diken olmuştu. Bu cümleleri uzun zamandan beri işitmemiştim. Hâlâ iyilik için çabalayan ve uman insanlar kalmış mıydı?

Nihat’a teşekkür edip telefonu kapattığımda, olağanüstü bilim kurulu toplantısının yapılacağı yere de gelmiştim. Bu sefer bakanın önerisiyle, cumhurbaşkanlığına bağlı gizli bir istihbarat merkezinde toplantı yapılacaktı. Navigasyona konumu yazıp, Şile’nin daha önce hiç geçmediğim ıssız sokaklarından geçerek müstakil 2 katlı bir yere ulaşmıştım. Anlaşılan kurulun çoğu benden önce gelmişti. Zira tanıdık plakalar evin önünde dizilmişti. Zar zor evin önünde park edecek bir yer bulup, kapıya doğru yürümeye başladım. Kapının önüne geldiğimde daha önce hiç görmediğim 2 kadını fark ettim. Kendi aralarında hararetle bir şeyi konuşuyorlardı. Yanlarından geçip içeri geçerken bugün gazetelerin yazdığı o derneğin ismini duydum konuşmalarından seçtiğim kelimelerinde. Daha fazlasını duymak istesem de kulak misafiri olma huyum olmadığından yoluma devam ettim.

Herkesle selamlaştıktan sonra ismimin yazılı olduğu sandalyeye oturdum. Herkesin evlerde izole olduğu bugünlerde 15 kişiye yakın kişi ile yüz yüze toplantı yapıyor olmanın riskini düşündüm. Ancak şu anki virüsün etkisini dakikalar içinde gösterdiğini düşündüğümde, şu an burada hiçbirinin Malum-20 ile tanışmadığını söyleyebilirdim.

Ne de garipti her şey. Aylar önce her şey, olağan hızıyla ilerliyordu. İnsanlar birbirlerini aldatıyor, parası bol olanlar dünyanın her bir yanına dağılıp seyahat etmenin keyfini çıkarıyordu. Sırf çıkarımız olduğundan bazı insanları seviyor taklidi yapıyor, bataklığa saplansa çığlıklarına karşı kulaklarımızı kapatacağımız insanların yüzlerine durmadan yalancı sevgi sözcükleri söylüyorduk. Fazla tüketiyor, azca da üretiyorduk. Çok az sevgi, çok az iyilik çok azsa da umut…

Varımız yoğumuz koşuşturmaydı. İşte bu olağan koşuşturmada unutmuştuk anda kalmayı. Kendimize bakmayı. Yakınlarımızla konuşmayı. Olan bitenin haberini almayı. Aslında neyden hoşlandığımızı unutmuştuk biz. Aslında ne yapmak istediğimizi de. Ama şimdi durum farklıydı. Çoğu kişi evlerinde kalmaktan en çok korktukları kişilerle birlikteydiler. Kendileri ile. İlk zamanlar ne de korkunçtu onlar için. O kadar uzak kalmışlardı ki kendilerinden, kendileri seçmedikleri hayatları için bunca telaşa girdiklerini fark ettiklerinde ne büyük bir sancıydı hissettikleri. O sancı ki ne kalpten ne de duygulardan hâlâ tam olarak geçmiş değildi.

Evlerdeydi herkes. Kendinleydi herkes. Her ne kadar bazıları stok yapabilmişse de, günleri o stok yaptıkları yemeklerle geçiremeyeceklerini çok sonradan fark ettiler. Aslında aç oldukları şey o yemekler değil kendileriydi. İşte bunun farkına varabilenler şu an olağan ilginç bir şey deniyorlar: Kendilerini tanımayı. Bilmedikleri özelliklerini keşfetmeyi. Kendilerine dürüst olmayı… Tabii herkes bu seviyede değil henüz. Evlerini ayıran çiftler de var, ölümden korkmadan arkadaşları ile hâlâ buluşanlar da. Belki de bu korkmayanlar aslında uzun zamandır ölmeyi kafalarına koyanlardı. Şimdi kendilerinin uğraşmak zorunda olmadıkları bir yöntem vardı. Malum-20 ile tanışıyordun ve sonra birkaç güne gözlerini sonsuza dek kapatıyordun. Ne ilginç değil mi hayattan buz gibi soğuyup, uzaklaşmak istemek. Ne ilginç sevdiklerinden kopup gidebilmenin acısını göze alabilmek ve gözünü böylesine karartıp, aydınlığa hiç kavuşamamak… Belki de etrafta yeterince aydınlık olmadığındandır. Belki de hiç ilginç değildir yaşanılan acının süresini kısaltmak istemek. Belki de zararın neresinden dönülse kardır?

Bu düşüncelerdi oturduğum sandalyede bakanı beklerken aklımdan geçenler. Etrafımdaki yüzlerin hikâyeleri içimde beliriyordu adeta. Ne kadar soğukkanlı durmaya çalışsalar da hepsinin taa içinde büyük endişeler vardı, görebiliyordum. Korkuyorlardı erken ölmekten. Hâlbuki ölümün erkeni geçi var mıydı ki? Hiçbirimiz sonu ne zaman geleceği belli olmayan bir hayatın içinde hamlelerimizi yapmıyor muyduk? Hamle sırası bir gün bize gelmeden oyun bitebilirdi. Bunu hepimiz bilsek de görmezden geliyorduk.

Kapının önünde bir hareketlilik olmaya başlamıştı. Sonra kapıdan iki tane maske takmış üniformalı bakan korumaları geldi. Herkese yüzün tamamını kapatan şeffaf maskeler ve spreyler dağıttılar. Talimatlara göre ilk ağız ve burun spreylerini sıktık ve sonra da maskeyi yüzümüze yerleştirdik. Bilim Kurulu Başkanı olarak böyle bir çözümü önermememe ve hiçbir işe yaramayacağını bilmeme rağmen böyle bir şey uygulanıyordu ve işin garibi bu durum bana danışılmamıştı bile. Normal koşullarda bunu saygısızlık olarak kabul edip, orayı terk ederdim ama bu sefer gururumun ön planda olmaması gereken zaman ve yerdeydim. İçimden söylenerek gerekenleri teker teker talimatlara uygun bir şekilde yerine getirdim. Politikanın insanın değerini ne zaman alçaltmak yerine yükselteceğini düşünüyordum bir yandan. Deminden beri insanlar maskesiz bir şekilde bir aradaydılar ve bu düşündükleri tedbirler ilginçtir ki bakan gelmeden yapılıyordu. Bazı 1’ler neden çoğu zaman yüzlercesinden büyüktü? İnsan neden tanrı olamayacağını bilse de onunla bu şekilde yarışmaya devam ediyordu?

Herkes maskeleri taktıktan birkaç dakika sonra bakan kapıda göründü. Herkesi uzaktan selamladıktan sonra mesafeli bir şekilde hepimiz yerlerimize oturduk. Bakana son gelişmeleri aktardıktan sonra bakan 2 misafirimiz var dedi ve kendilerini tanıttı:

“Bugün gazetelerden de görmüşsünüzdür. İyilik Mesaisi Derneği’nden Yasemin ve Leyla Hanım bugün aramızdalar. Malum-20 konusunda bazı bulguları bizimle paylaşacaklar. Ben sözü uzatmadan kendilerine vermek istiyorum.”

Herkesin gözü Yasemin ve Leyla’nın üzerindeydi. Aylardır on birlerce cana mal olan konuda bütün bilim insanlarının eli kolu bağlıyken görece akademik altyapısı olmayan bir yardımlaşma derneği, kurulun gündemini bu denli işgal edebiliyordu. İsminin Yasemin olduğunu öğrendiğimiz kimyager kadın ayağa kalktı ve söze başladı:

“Belki çoğunun aklından amacı dünyayı iyileştirmek olan bir derneğin, böylesi bilimsel bir konuda nasıl söz sahibi olabileceğini düşünüyorsunuz. Belki birçoğunuz boşuna geldiğinizi düşünüyor ve bir an önce buradan uzaklaşıp sevdiklerinizin yanına gitmek istiyorsunuz. Ama belki küçük de olsa bir kısmınız kalplerinde tükenmemiş son umut zerrecikleriyle bizim söyleyeceğimiz şeyleri bekliyor, iyiliğin geleceğini umuyorsunuz. Söz veriyorum o dostlarıma, harcadığınız o son umutlarınız boşa olmayacak ve söz veriyorum herkese hiçbiriniz bugün burada alelade bir sebepten dolayı değilsiniz.”

Bakan sabırsız bir şekilde:

“ Yasemin hanım anlatacaklarınıza geçelim isterseniz” dedi. Yasemin ise rica cümlesi görünen bu cümlenin aslında bir emir cümlesi olduğunun farkındaydı. Dolayısı ile hızlıca gelmek istediği noktaya geldi:

“Son 10 günden beri derneğimizin kurulunda Malum-20’yi araştırıyoruz. Evet, sizler gibi geniş laboratuvarlarımız yok ama hepimizin de yakın çevresinde gördüklerimiz ve dinlediğimiz gerçek hikâyeler var. Tüm vakalarda anlamlı bir oranda fark ettiğimiz bu bulguları sizinle paylaşmak istedik. Bir kaç kere direkt bakanlığa ulaşmak istesek de ne yazık ki kâle alınmadık. Zira çevreye zarar verme ihtimali yüksek 2 projenin iptal olması için gerçekleştirdiğimiz çabalar hükümet nezdinde çok hoş karşılanmamıştı. Biz de bu şekilde sosyal medya üzerinden sizin dikkatinizi çekmek istedik ve bizi buraya…”

Son cümleler bakanı gerçekten sinirlendirmişti. Yasemin’in cümlesini bitirmesine izin vermeden sesinin tonunu artık nezaketten biraz daha uzak bir şekilde:

“Yasemin hanım, konuşmaya başlamayacaksınız arkadaşlarım sizleri gideceğiniz yere kadar eşlik edecekler.”

Bakanın bu tutumunu anlayamıyordum. Uzun ve içi boş cümle kurmaya alışkın politikacılar başkalarının uzun cümlelerinden neden rahatsız olurlardı ki? Ayrıca Yasemin hiç de boş şeyler söylemiyordu.

Fakat Yasemin söylenenlere karşı hiç bozulmadan sözüne devam etti. Sanki yeterince acı çekmiş ve bu acılar ona taktığımız maskelerin ötesinde güçlü bir kalkan oluşturmuştu.

“Malum-20 için çalışılan binlerce çalışma varken aslında bulgular çok net. Malum-20’nin nedeni isminden de anlaşılacağı üzere çok malum. Biliyorsunuz vakaların hepsinde kötü davranış bozukluklarından dolayı, Latinceden ilhamla kötülük anlamına gelen Malum ismi konulmuştu. İsmi koyan aslında konuyu da çözmüş ve bunu hepimiz atlamışız. Malum-20 yalnızca kötüleri öldürüyor. Kafasından durdurmadan kötülük düşünen, sevgisiz yaşayan insanları. İncelediğimiz tüm vakalarda buna dair örnekleri gördük. Yüzde 50’sinin sabıka kaydı vardı, diğerleri hakkında da yakın çevrelerine sorduğumuzda hep kötü şeyler söylediler. Korkacağımız şey şu an virüsün kendisi değil, bunu yayan dışarıdaki kötü insanlar.”

Kurulda bir sessiz hâkimdi. Kimse ağzını açmıyordu. Yasemin’in söyledikleri çalıştığımız bilimsel yöntemlerden çok farklı bir kulvardaydı. Sonra garip bir şey oldu. Birden özgeçmişini okuduğum vaka aklıma geldi. Amerika’dan gelen ve internette hakkında çok kötü şeyler yazan iş adamı. Sonra Doktor Fuat’ı düşündüm. Çevremde tanıdığım en kötü insanlardan biriydi ve ölmeden önce hastaya işkence etmesi de kötülüğünün zirveye çıktığını gösteriyordu. Yani Yasemin haklı olabilirdi. Ben bunları düşünürken bakan söze girdi:

“Yasemin hanım, ben de bir an gerçekten faydalı şeyler söyleyeceğinizi düşünmüştüm. Söylediklerinizin hiçbiri bilimle açıklanamayacak şeyler ve hayal ürünü. Derneğinizin dünyayı gördüğü pembe pencerenin dışarısında çok gerçek bir hayat var. Lütfen bir daha böyle saçma haberlerle ne gündemi ne de kurulumuzu işgal etmeyin. Toplantı bitmiştir.”

Bir cesaretle tam da o an ayağa kalktım:

“Lütfen bir saniye bekleyin. Söylediklerinizde haklısınız, bu dinlediklerimiz bizim bilimsel çalışmalarımızdan uzak şeyler ama Yasemin hanımı biraz daha dinleyebiliriz.”

Bakan cümlelerimi ona söylerken çok da beni duyuyor gibi değildi. Eşyalarını alıp, kapıya doğru yönelmişti. Tam da kapıdan çıkarken:

“Siz dinleyin o zaman Ebru Hanım. Ama benim bu saçma sözler için ayıracak zamanım yok.”

Zamanla herkes kuruldan ayrıldı. Yasemin ve Leyla’nın ise acılardan örülen o kalkanları zarar görmüş gibiydi. Her şeyi göze alarak gelmişlerdi ama biraz daha dinleneceklerini umuyorlardı büyük ihtimalle. Onlar çıkmadan kapının önüne geçip, lütfen gitmeyin biraz konuşalım dedim. Bunu yaparken yüzümdeki maskeyi çıkartıp, elimi onlara uzattım:

“Ben Ebru, tanıştığımıza çok memnun oldum.”

İlk kendilerinin ve sonrasında da derneklerinin hikâyelerini dinledim. Dinledikçe hayran kaldım. Tüm düşündüğüm önyargılarımdan utandım. Leyla yaşadıklarını anlatırken hele gözyaşlarıma hâkim olamadım. Yetimhanede büyümesi, tecavüze uğradıktan sonra her şeyden umudu kesip hayat işçisi olmaya karar vermesi. Sonra tekrardan hayata tutunması ve bir gün pastanede Yasemin ile yollarının kesişmesi… Gerçek bir umut ve direniş hikâyesiydi. Bir de Ahmet diye birinden bahsettiler. O hâlâ dernekte çalışmalara devam ettiğinden bugün gelememiş. Üçü birlikte ele ele vererek bu derneği hayata geçirmişler ve fark etmişler ki kendileri gibi olan ne çok insan varmış. Yaptıkları projeler ve katkılar o kadar kıymetliydi ki, Leyla anlatırken gözlerinin içi parlıyordu. Tüm geçmişi iyilikle silinip tertemiz olmuştu. Anlatırken geçmişinden utanmadan, onun öğrettikleri ile büyümüş güçlü bir kadın vardı karşımda.

Sohbet o kadar derinleşmişti ki, saatin kaç olduğuna bakmamışız bile. Telefonumun yine sessizde olduğunu saate bakmak için elime aldığımda fark ettim. Yine bir sürü arama ve mesaj vardı. Hastanedeki arama ciddi olabilir diye düşünüp Leyla ve Yasemin’den müsaade isteyip hastaneyi aradım. 2. çalmasında telefon açıldı ve açılmasıyla 5 cümle peşi sıra söylendi. Sonra ben yutkundum. Sadece “tamam, geliyorum” diyebildim. Yüzüm bembeyaz olmuştu. Bunu fark eden Yasemin yanıma gelip, neyim olduğunu sordu. Ne diyeceğimi bilemeden yine en son söyleyeceğimi en başta söylüyordum:

“Bakan hanım. Ölmüş.”

Bakanlığın iş başında olduğunu göstermek adına yoğun bakımdaki hastalarla bakanın ziyaretini konu alan haber çalışması için fotoğraf karesi çektiren bakan, odadan çıktığında acilden yeni hasta gelmiş. Bakan, bu hastayla çok kısa süre boyunca konuşma mesafesinde kalmış. Korumalar hızlıca bakanı uzaklaştırsalar da, hastadan çıkan kötülük dolu cümleler etrafa yayıldığı gibi bakana da iletilmiş. Hastaneden apar topar çıksa da arabasında fenalaşıp, hükümet çalışanları için çok önceden rezerve edilen hastaneye kaldırılmış. Burası iktidar yönetiminin gizli bir şekilde, dışarıya dolu gösterip aslında kendilerine tahsis edilen bir hastaneymiş. Bakan burada yapılan tüm müdahalelere rağmen kısa bir sürede hayatını kaybetmiş.

Yasemin ve Leyla da benimle birlikte hastaneye gelmişlerdi ve bulguları inceliyorlardı. Acile kaldırılan kişinin de sicili kötülüklerle kabarıktı. İşte o an yürekten inandım Yasemin’in toplantıda anlattıklarına. Malum-20 çok da malum bir virüstü. Korkacağımız şeyse virüsün kendisinden öte, kötülüğü yayan insanlardı. Önerilerini ve tüm çalışmalarını detaylı incelemek için davetleri üzerine dernek merkezlerine yola çıkmıştık. Kalbim yerinden çıkacak gibi heyecanla atıyordu. Uzun süredir ilk defa hırslarımdan bu derece arınıp, iyi bir şeyler yapmak için yalnız başıma olmamam gerektiğini hissediyordum. İyilik için hâlâ geç değildi. Karanlığı aydınlatmak için ışığa ihtiyacımız vardı. Bu yüzden de korkmadan karanlığın içine dalıp, umudun ışığını kalplere taşımamız gerekiyordu.

Merkezin önüne geldiğimizde bizi o bahsettiğim umudun bedene dönüştüğü bir adam karşıladı. Uzun boyluydu ve güneşten daha da açılan çok güzel ela gözleri vardı. Elini uzatıp kendini tanıştırdığında o gözlere uzun uzun bakarak:

“Memnun oldum Ahmet, ben Ebru.” dedim.

Adı malum bu virüs, güzel şeylere de malum olacak gibiydi…

Tunahan Kafa

Kendimi bildim bileli harfler benim en yakın arkadaşım. Daha iyi bir dünya için tüm umudum kelimelerimde saklı. Bu yüzden yazıyorum ben de. Kelimeler kurup, cümle orduları yaratıyorum. İyilik için harbe çıktık tüm harflerimle uzun süredir. Herkesin mutlu olabildiği bir dünyaya inanıyoruz zira. Bu yüzden bolca soru sorup, mutluluğu tekrar icat etmeye çalışıyoruz. Katılmak ister misin? https://www.instagram.com/tunahan.kafa/

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nkurucu says:

    okudukça dilinize mi alışıyorum nedir, her geçen ay biraz daha güzel geliyor hikayeleriniz. hiç zorlanmadan bu kadar uzun bir hikayeyi bir anda okudum. gerçekten akıcı ve güzel. hayatımızın ortasındaki şeyi güzel yansıtmışsınız.

    geçen aylara selam çakma olayı da güzel. bir öykü kitabı oluşturursanız tatlı bir şey olur. (ama ahmet yaseminle olur diye düşünmüştüm)

    ufak tefek yazım hataları, devrik cümleler var ama bunlar bir kontrol fazla ile çözülmeyecek şeyler değil. kısıtlı zamanda böyle dertler hepimizin başına gelebiliyor.

    elinize sağlık.

    NOT
    uzun yıllardır dileğim olan virüs de buymuş demek ki :slight_smile:

  2. Tunahan says:

    Çok teşekkürler Nuri. Zaman ayırıp keyifle okuman beni çok mutlu etti. Hikayelerim birbirini tamamlayıcı olarak gidiyor, böyle de gidecek umarım. Bakalım Ebru ve Ahmet arasında neler olacak, ben de merak içindeyim :slight_smile:

    Sevgilerimle,
    Tunahan

  3. Emrah says:

    Keyifle okudum. Sıkılmadan ve merakla sonunu bekledim. Elinize sağlık malum 20 güzel kurgusal anlamda başarılı bir öyküydu.
    Karakterler arasında tutarsızlık yoktu. En güzeli de kötü niyetli insanların bu davranışta ölmesi bence iyi bir bulustu

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar