Öykü

0. Kat

1. Kat

“Kaç kere söyledim kendime, hiç kimsenin beni üzmesine izin vermeyeceğim diye. Ama söylemekle olmuyormuş ki Yaso. Hem de hiç olmuyormuş be arkadaşım. Biz bu piramidin en aşağısındaymışız ve sürekli kaybetmeye mahkûmmuşuz. En başta da, en başından beri de ben…”

Bunlardı işittiğim son sözleri Mısra’nın. Her söylediği, ismi gibi mısra mısra diziliyordu önüme ve hangi birine karşı onu teselli etsem diye düşünüyordum. Ama çok da bir şey diyemiyordum. Haklıydı çünkü. Daima haklıydı. Ancak haksızca bu dünyadan göçüp gitti. Ama hikâyesi hiç unutulmasın istiyorum. Bu yüzden de herkesle paylaşıyorum.

Onunla üniversitenin son sınıfında katıldığımız bir staj programında tanıştık. Oldukça mütevazı ve zeki bir kızdı. Sonra başkalarından öğrendim Türkiye derecesinin ve bir sürü ulusal ve uluslararası yarışmalarda birinciliğinin olduğunu. Bunlardan hiç bahsetmezdi zira ve sevmezdi de yanında bunlardan bahsedilmesini. Ailesini çok küçük yaşta bir uçak kazasında kaybetti. O meşhur Hollanda Schiphol Havaalanı’nda düşen uçakta. Haberler sadece rakamlardan bahsediyorlardı hatırladığım kadarıyla. Şu kadar ölü şu kadar yaralı, şu kadar sigorta parası… Ateşin düştüğü yerde kimlerin kalplerinde hiç geçmeyecek hasarlar bırakacağını düşünen yoktu. Düşen o uçak, iş için Hollanda’ya giden ailesini alıp götürmüştü Mısra’nın bu dünyadan. O da babaannesi ve anneannesini dönüşümlü olarak ziyaret ederek büyüdü. Ailesinin onun geleceğini inşa etmek için çalışırken öldüğü düşüncesi ise aklından hiç çıkmadı Mısra’nın. Bu yüzden hep başarıya odaklandı ve odaklandığı gibi de başarı onunla oldu. Ama bu başarı onu hiç körleştirmedi, kötü bir insana dönüştürmedi. Hep mütevazıydı o. Hep iyiydi.

Hatırlarken bile duygulanıyor insan. Aldırmayın kelimelerimin arasında düşen gözyaşlarıma. Özlediğimden bunlar. Çok sevdiğimden ve onun gidişiyle iyiliğe küskünlüğümden. Sonunda iyiler her zaman kazanır diyorduk birbirimizi teselli etmemiz gerektiği anlarda. Canım Mısracım, olmadı ama bak,kazanamadık.

Çok zaman geçirmene gerek yokmuş bazılarının iyi kalplerini görebilmek ve onunla kardeşliğe yürüyebilmek için. Bize üniversitenin son senesi yetmişti. İkimizin de kan bağından gelen kardeşi yoktu. Ama kan bağından gelmeyen birine doyasıya kardeşim diyebilmekmiş bu dünyayı anlamlı kılan.Mısra benim can kardeşim ve içimden bir parça olmuştu. Kimya mühendisliğini bitirdikten sonra, uluslararası bir ilaç şirketinin Araştırma Geliştirme bölümünde çalışmaya başladık. Üniversiteden sonra hemen yüksek lisansa başlamak istemedik. Teoriye biraz ara verip, gerçek hayattaki uygulaması ile bir an önce karşılaşmak istiyorduk. Onunla birlikte ben de hayata dair amacımı kuvvetlendirmiş ve başarıya odaklanmıştım. Amacımız başarıyı insanların iyiliği ve mutluluğuna dönüştürmekti.Ama nereden bilebilirdik ki hayatın içinde çok kötü insanların tam da bu dönüşüme engel olabilmek için ellerinden geleni yapabileceklerini…

İkimiz de aynı şirkette işe başlayabilmesi çok güzel bir duyguydu. Şirket o sene operasyonlarının büyütme kararı aldığından, yüklü bir yeni mezun alımı yapmıştı. İlk başvurduğu üniversitede bizimki olmuştu. Profesörlerimizin referansları ile Mısra çocuk ilaç kategorisine, ben de Alzheimer hastaları için klinik çalışmaların yapıldığı bölüme geçtim. Öğrenme süreci, iş yoğunluğu derken ilk başlarda şirket içinde daha sık görüşüyor olsak da, birbirimizden uzak kalmaya başladık. Ama bu ikimiz için de sorun değildi. En azından o zamanlar sorun olmadığını düşünüyordum. Zira bu bir işti ve zaten boş zamanlarımızda birlikteydik. Fakat çalışmaya başladıktan 1 yıl sonra Mısra’nın iş yoğunluğu hafta sonları dahi buluşmamızı engellemeye başladı. Telefonlarıma kısa cevaplar veriyor ve buluşmalarımızı iptal ediyordu. Hatırlıyorum bir gün dayanamayıp evine gittim. Tek başına kalıyordu ve evin bir anahtarı da bendeydi. Şansıma kapıyı anahtarın üzerinde bırakmamıştı ve ben de kolaylıkla içeri girebildim. Kapıdan girerek girmez acı ve mutsuzluk karşıladı beni. Bu acının kanıtları olan gözyaşlarını takip ettim ben de. Kalbim çok hızlı atıyordu ve Mısra’yı, yatağının bir köşesinde başını dizlerine kapamış bir şekilde ağlarken buldum. Beni görünce çok şaşırdı ve doğrulmaya çalıştı. Onu böyle gördüğüme sinirlenmişti. Ama ben hiçbir şey sormadan sıkıca sarıldım ona. O da bana sarıldı. Hatta öylesine sıkı sarıldık ki, sanki uzun zamandan beri birbirimizi görmüyor gibiydik. Sonra onu lavaboya getirip, bir güzel elini yüzü yıkadım. Sonra papatya çayı yapıp karşılıklı içtik. Ne o bana bir şey anlattı ne de ben ona sordum. Birbirimizi tanıyorduk zira, eğer bana bir şey söylemek isteseydi söylerdi. Onu zorlayarak daha çok üzmek istemedim. Yanındaydım ve her zaman da yanında olacaktım. Bilmesi ve hissetmesi gereken tek şey buydu. O gün onunla kaldım ve sonraki gün birlikte işe gittik. Bu hatıramızı düşününce kahroluyorum. Birlikte susabilen ve susarken dahi doyasıya anlaşabildiğimizi düşünürken, neden yardım çığlığını duymamıştım canım kardeşimin… İşte bunu hatırladığımda hep kızıyorum kendime. Eğer o zaman bilseydim bir şeyleri değiştirebilir miydim diye sorguluyorum ve bu sorgunun içine düştüğümde de içinden çıkamıyorum.

Onu ağlarken bulduğum güne göre, sabah kalktığında çok daha iyi gözüküyordu. Ama her iş çıkışı birlikte servise bindiğimizde, çok kötü olduğunu anlıyordum. Uykusuz olduğunu ve bu yüzden böyle gözüktüğünü ima ediyordu. Ama her şeyin nedenini tam 6 ay sonra öğrenebilmiştim. Mısra uzun zamandır tacize uğruyormuş. Hem de çok şiddetli bir psikolojik taciz. Garibim tacizin korkusu ile kimseye bir şey söyleyememiş, sessizce akıtmış gözyaşlarını içerisine ya da tuvaletlerde ağzını kapayıp çığlıklarını bırakmış iç dünyasına.

Ben de bunları bir iş toplantısı çıkışı iki arkadaş konuşurken duydum. Yanlarına gidip olayın detaylarını öğrendim. Şaşkınlık içerisinde dinliyordum onları ve onlar da şaşkınlık içerisinde tüm bunları onlardan duymama şaşırıyorlardı. Çocuk ilacının bölüm müdürü, Mısra’nın yeni fikirlerine ve motivasyonuna kafayı takmış meğersem. 15 yıldır aynı işi yapan biri olarak, genç birinin sürekli yeni icatlar çıkararak yönetimin gündemini işgal edip, kendisini de yoracak bir şeyler bulmasını kabul edememiş. İlk başlarda onun fikirlerini kendi fikri gibi, üst yönetime anlatmış. Ancak yönetim fikirleri çok beğenip ek sorular sorunca, adam da sorulara verdiği saçma yanıtlarla daha kötü bir duruma düşmüş. Bu yüzden işlerin bildiği gibi ilerlemesi için, Mısra’ya karşı yıldırma politikası izlemiş. Onun getirdiği her yeni fikri ve sergilediği tüm başarıları yok edip, Mısra’yı karanlık bir girdabın içine sürüklemiş. Hiç haberim olmadan Mısra 1 yılı aşkındır bu psikolojik tavize boyun eğmiş. Herkesin kulağına gittiği olay ise tam anlamıyla tüyler ürperticiymiş. Klinik çalışmalar sonrası yeni bir formülü müdürünle paylaştığı sıra, müdürü Turhan Bey rapora bakar gibi yapıp test tüplerini yere bırakmış. 6 ay gece gündüz çalışmaların emeğinin yere yavaşlatılmış şekilde yere düştüğünü izleyen Mısra, dayanamayıp çıkacakken Turhan Bey; “nereye gidiyorsun, çabuk şuradan viledayı al ve buraları sil. Sonra da seni odamda görmek istiyorum , bu akşam mesaidesin.” demiş. 2 kimyager arkadaş tüm bu olanlara şahit olmuş ama görünmeden uzaklaşmışlar.

Kanım donmuştu bunları duyduğumda. Hani acı olduğunu bilmeden yediğin biber turşusu sonrası, içinden bir alev yükselir gibi olur ya, onun gibi olmuştu o an son cümleyi de dinledikten sonra arkadaşların. “Yasemin iyi misin, çok kötü gözüküyorsun” sözleri ise yankılı bir şekilde bana geliyordu.

İyi olabilir miydim? Kendini tüm çocukların sağlıklı, mutlu ve eşit bir şekilde yaşayabilmeleri için adayan bir kişinin, hayallerine tecavüz edilip, yaşam enerjisinin zindanlara hapsedildiğini öğrenmek beni nasıl iyi yapabilirdi ki? Kötülerin bu kadar güçlü olduğunu bile bile hâlâ bir şeyleri değiştirmeye çabalamanın saçma olmadığını düşünmek isterken, tüm bu kötü şeylerin yanı başımdaki kişiye yapılıyor olduğunu bilmek nasıl hissedebilirdi ki beni?

Ne yapacağımı bilmiyordum.Tüm bunları öğrenmem hatta bırak benim öğrenmemi,başkalarının da bunu konuşuyor olduğunu bilmesi Mısra’yı daha kötü hissettirir diye çok korktum. Anneme bir hafta Mısra’nın yanında kalacağımı, bana ihtiyacının olduğunu söyledim. Ne olduğunu öğrenmek istese de, merak etmemesini, her şeyin düzeleceğini söyledim. O zaman inandığım bir yalanmış bu söz. Çünkü hiçbir şey düzelmemişti, aksine tüm her şey daha da kötü gitti.

Neden onunla kaldığımı bile çok sorgulamamıştı Mısra, anahtarla içeri gidip onu mutfakta yakalayınca. Elimdeki pizzaları gösterip:

“Hadi bırak bir şeyler hazırlamayı, yanıma gel. Bak en sevdiklerinden aldım.” dedim. O da elindeki borcamı dolaba yerleştirip, sımsıkı sarıldı ve kulağıma:

“İyi ki varsın canım Yasom. İyi ki…”

Dramatik atmosferi dağıtmak adına ben de:

“Valla ben değil Mısra’cım, İtalyanlar iyi ki var. Pizzayı bulmasalardı napacaktık.” dedim ve gülüşerek içeri geçtik. Güzel bir komedi filmi açıp, pizzaları götürdük. Uzun bir süre sonra ilk defa Mısra’yı eskisi gibi mutlu görüyordum.

Ta ki ertesi gün iş çıkışında onu tekrar görene kadar. Nemli gözlerini benden kaçırarak, servisin en arka koltuğuna geçti. Nasılsa evde konuşuruz diye, onu kendi halinde bırakmak istedim. Eve geldiğimizde çantasını atıp odaya geçecek oldu ama elinden tutup:

“Mısra’cım, hiçbir yere gitmiyorsun. Konuşacağız.” dedim.

Mısra konuşmamakta kararlı bir şekilde:

“Yasemin hiç konuşasım yok, uyuyacağım lütfen beni rahat bırak dedi.”

Sadece bana kırıldığında, ismime hiçbir samimiyet takısı takmadan ya da Yaso diye kısaltmadan kullanırdı. Bu yüzden biran ona ne yapmış olabilirim diye düşündüm. Ama aklıma bir şey gelmedi ve zaten de bunu düşünecek zaman değildi. Belki buna şaşkınlığımdan belki de artık içimde saklayamadığım içindir bilinmez, sonunda içimde çürüyen kelimeleri yüz üstüne çıkardım:

“Turhan Beyin sana ne yaptığını biliyorum. Neden bunca süredir bana bir şey anlatmıyorsun? Neden birinin sana böyle davranmasına izin veriyorsun? Kardeşim lütfen anlat bana, ben her zaman yanındayım bilmiyor musun?”

Yaşadıklarını öğrendiğimi bilmek Mısra’yı şok etmişti. O an yere diz çöküp ağlamaya başladı. Yanına gelip, gözyaşlarını tutmaya çalışsam da, acılar yer çekimine karşı gelemiyordu ki? Çenesinden süzülüp, yere düşüyordu. Düştüğü yeri deliyor, derin bir karanlık çukur açıyordu. Sonra o karanlık içine çekiyordu bizi, piramidin en aşağısına. Sert zemine çömelip birbirimize bakıyorduk sonra. Bir yandan üst katlara iç çekip, 0. Katta olmanın hüznünü yaşıyorduk. Sonra birden doğruldu ve gözlerimin içine bakarak hüzünlü bir tonda bir şeyler söylemeye başladı:

“Hatırlıyor musun Yaso, mezuniyete 1 ay kala Moda’da sahil boyunca yürürken küçük bir çocuğun elindeki uçurmaya heves etmiştik. Hemen gidip biz de birer uçurtma alıp, büyük bir heves içinde biz de onun gibi uçurtmamızı gökyüzüne yükseltmek istemiştik. Ama ben bir türlü başaramamıştım ben, uçurtmamı uçurmayı. Ne kadar denesem de olmamıştı. Sonra sen kendi uçurduğun uçurtmayı bana verip, hevesimi geçirmemi sağlamıştın. Biliyor musun ben o gün uçurtmamı neden uçuramadığımı şimdi daha iyi anlıyorum. İçimdeki çocuk çoktan ölmüş benim Yaso ve ölüsünün üzerine çimento dökmüşler, dirilemiyor da yeniden.

Ben sanıyordum ki küçükken, annem ve babamın eli yukarıda ve her kötü şeyden koruyor mutlaka beni. Ama değilmiş be Yaso. Onların öldüğünün kabul edememişim sanırım ben. Aylardır yaşadığım acıyı görselerdi yardım etmezler miydi? Kimseye anlatamadım utancımdan, nasılsa annem ve babam müdahale eder dedim. Sabretmeye çalıştım ama artık dayanamıyorum.”

Ağzı kurumuş gibiydi. Öte yandan ağlamaktan kuruyan gözpınarları, gözyaşı yerine tek başına acıyı dışarı veriyordu. Gözyaşı ile seyreltilmeden dökülen acı, değdiği yeri yakıp geçiyor gibiydi. Sonra tüm gücünü tekrar toplayıp, anlatmaya devam etti, bense sesimi çıkarmadan onu dinliyordum:

“Ben sanırdım ki koca koca şirketler fabrikalarında iyilik üretir ve insanlar işte sırf bu yüzden kalır iyilik mesaisine kendi zamanlarından çalarak. Ben sanırdım ki bu koca koca şirketlerin amacı, aynı web sitelerinde yazdığı gibi masumane. Dünyadaki herkesin eşit ve mutlu olmasına adamışlar kendilerini.

Ne de safmışım bu masallara inandığım için. Herkes kendini düşünüyormuş Yaso; kendi cebini, menfaatlerini… Bankaya sadece para yatırılır sanırsın değil mi? Bunlar duygusal banka hesabı diye bir şey uydurmuşlar. İşin özeti şu; bana ne kadar iyilik yaparsan, karşılığını o kadar alırsın. İyilikler de faize yatırılıp zamanı geldiğinde geri çekiliyor yani…

Neden kötü olmayı tercih edip, bile isteye, acıta kanıta kötülükler yapar ki insan, anlayamıyorum. Nasıl başkasını üzdükten sonra koyar başını yastığa huzurluca? Sevmeyi hiç öğrenmediğinden midir sevgi dolu insanlara karşı hırsı? Yoksa bu hırsı mı onu sevgiye körleştiriyordur?

Kaç kere söyledim kendime, hiç kimsenin beni üzmesine izin vermeyeceğim diye. Ama söylemekle olmuyormuş ki Yaso. Hem de hiç olmuyormuş be arkadaşım. Biz bu piramidin en aşağısındaymışız ve sürekli kaybetmeye mahkûmmuşuz. En başta da, en başından beri de ben…”

Konuşmayı bitirdiğinde uzun süre sessizce birbirimize baktık. Söylediklerinin üzerine hiçbir şey söyleyemiyordum. Biz sessizliğimizle birbirimizi onayladık. Sonra uzun uzun sarılıp, yatağımıza geçtik.

Sabah Bursa’daki fabrikada bir toplantı olduğundan, normalden 2 saat önce evden çıkmıştım. Çıkmadan Mısra’nın açılan üstünü örtüp, huzurluca uyumasını seyrettim. Her şeyin onun için en iyisini olmasını dilemiştim. Ama olmamıştı. Saat 11 gibi bir telefon aldım. Mısra’nın yoğun bakımda olduğunu söylüyordu birisi. Acil gelmem gerekiyormuş, yakınlarından kimseye ulaşamamışlar. Apar topar fabrikadan ayrıldım ve İstanbul Acıbadem’e doğru yola çıktım. Hastaneye gelmeme 8-10 kilometre kala telefonum tekrar çaldı. Mısra’yı kaybettiğimizi söylediler. O an telefon elimden kaydı ve birden arabayı kenara çektim.

Sadece ağlamıyordum. Bu akan gözyaşları değildi, bu akıp giden hayata dair umutlarım, iyiliğe karşı son inancım ve tüm mutluluğumdu. Canım kardeşim Mısra’nın öldüğüne inanamıyordum.

Kendimi toparlamaya çalışıp hastaneye attım kendimi. Bütün bunların kötü bir şaka olduğunu düşünmek istiyordum. Ama morgda onu teşhis ettiğimde anladım acı gerçeği. Tüm dünya başımda yıkılmıştı adeta. Daha dün dertleştiğimiz, daha dün sabah huzurluca uyurken izlediğim kardeşim, morgda cansız uzanıyordu.

Servisi kaçırınca arabayla işe gitmiş. Ama dalgınlıktan ters yöne direksiyon kırınca koca bir kamyonla çarpışmış. Biri arabaya binince ilk iş emniyet kemerini takın diyen kız, kendi emniyet kemerini o gün takmayınca onu hiçbir şey koruyamamış. Kamyon şoförüne hiçbir şey olmamış ama Mısra tüm müdahalelere rağmen ne yazık ki kurtulamamış.

Sade bir cenazeyle uğurladık Mısra’yı. Tam yanımızda da ayrı bir cenaze töreni vardı. Çok az kişi ve acılı bir adam. Çığlıklarımı duymuş olacak geldi yanıma ve dertleşti. Ben de ona anlattım mısra mısra Mısra’nın hikâyesini. İsmini sonrayı sormayı akıl ettim. Adı Ahmet’miş, bir alışveriş merkezinde güvenlikte çalışıyormuş. İlginç bir şekilde ikimiz de kendi cenazelerimizden uzaklaşıp bir kafeye gidip çay içtik. Ben iki şeker attım çayıma, o şekersiz yudumladı ve sonra eliyle vitrindeki pastayı göstererek:

“Koca bir pasta aslında bu dünya.

Ve sen doğduğunda, birileri sana sormadan bu pastadan kesip önüne bir parça bırakıyor.

Beni dinleyebildiğine göre yine şanslısın ki minik de olsa bir parça dilim düşmüş sana zira bazılarının önüne pastadan bir kırıntı bile koyulmuyor. Ben buna pasta problemi diyorum. Ama sen bunu gelir eşitsizliği olarak düşünebilirsin. Kimileri de kapital sistemin piramidi diyor, aynı bokun laciverti işte, sen anla…

Peki, bu pasta probleminin bir çözümü yok mu dersin? Sanırım benim bir çözümüm var gibi ama senin dinlemeye sabrın var mı ondan emin değilim. Zira kısa yoldan mutlu olmaya çalışan beyaz adam, uzun cümleler ne kuruyor ne de dinliyor bu aralar…

Aslında çözüm çok kolay. Çözüm insan olabilmekte. Ama dur bi saniye- insan olabilmek artık başlı başına bir anlam ifade etmiyor ki artık!

İyi insan olabilmek demek gerekir ki bir anlam ifade edebilsin. Zira artık kötülük de iyilik kadar pay sahibi. Koskoca insanı bile sıfatsız anlam sahibi yapmaya izin vermiyor, gerisini sen düşün. İlla kategorize ettirmek istiyor gerçekten ne anlatılmak istendiği kavransın diye…

Ama vallahi de billahi de çözüm iyilikte. Yani “iyi insan” olabilmekte.

Nasıl mı?

Pastamızı paylaşarak iyi olacağız.

Doğduğunda pastadan almaya herkes kadar hakkı olmasına rağmen hiç alamamış insanlarla pastanı paylaşmaktır insan olabilmek. Çünkü biz pastamızı paylaştığımızda insan olacağız, kötülüğü yenip iyilikle ve içimizdeki insanlıkla nihayet buluşacağız.

Bağışlamak demiyorum ve bunu bilinçlice yapıyorum. Zira hak edene hak edileni vermek bağış değildir. Ama bazıları her şeyi kendi hakkı diye düşündüğünden, ne yazık ki bağış yaptığını dillendirerek kendi yüceliğini hissetmek istiyor. Neyse…”

İçinde onu yanıp tutuşturan cümleleri birden atmak için koşuşturuyor gibiydi. Hızlıca cümleleri sıralıyor ve her cümlesi sonrası çok da beklemeden bir sonrakini söylüyordu. Ezberlenmiş bir tiradı dinler gibi dinliyordum ben de Ahmet’i, o da tüm hevesiyle devam ediyordu konuşmaya:

“Önümüzdeki pastamıza şükredip, fazlasını pastası az ya da hiç olmayan insanlarla paylaşalım.

Anlık mutluluklar, geçici eğlenceler, zihinleri uyuşturan maddeler ve insanlığa katkısı hiç olmayan endüstriler…

Bırakın işe yaramayanları kuvvetlendirmeyi. Bırakın birkaç saatlik aşşşırı mutluyum cümlelerini ve bırakın size fazla gelen o önünüzde duran pasta dilimini.

Bırakın ki diğer insanların da karnı doysun. Bırakın ki onlar da herkesle eşit olsun. Bırakın ki iyilik doğsun, kötülükse yok olsun. Bırakın ki insan olmanın önüne sıfat eklemek zorundalığı yürürlükten kalkıp, her şey iyi olsun.

Yürekten inanıyorum herkesin eşitçe pastayı afiyetle yiyeceği günlerin geleceğine. Yürekten inanıyorum sana, bana ve tüm bunları mümkün kılabileceğimizin gücüne.

İyilik çok güçlü. İyilik büyüyor. Başkasından çalarak yaşanılan an’lar, gerçek sahiplerine geri dönüyor.”

Gözyaşları içinde söyledi son cümlelerini amaben umutluca tutuyordum bıraktığı tüm harfleri. Babasının şiddetiyle büyüyüp, çok başarılı olmasına rağmen annesini kaybettikten sonra okulu terk etmek zorunda kalan Ahmet’in paylaştıkları yüreğimi şifalandırıyordu. Başarı ile okulu tamamlamasına rağmen, Mısra’nın sonu iki hikâyeyi karşılaştırdığımda bana bazı ipuçları veriyordu.

Kötü insanlar vardı bu hayatta canlar alan ama hapse atılmayan. Kötü insanlar vardı bu dünyada, cümleleri ile insanı nefessiz bırakıp boğan, kötü insanlar vardı bu hayatta tüm iyi hayalleri çalıp kötülük için harcayan. Ama Ahmet’in sözleri beni çok etkilemişti.

“İyilerin devri başlıyor.” diyordu. Bu çocuk bu cesareti nereden buluyordu?

Hem biz 0. Kattan sesimizi nasıl duyuracaktık?

Tunahan Kafa

Kendimi bildim bileli harfler benim en yakın arkadaşım. Daha iyi bir dünya için tüm umudum kelimelerimde saklı. Bu yüzden yazıyorum ben de. Kelimeler kurup, cümle orduları yaratıyorum. İyilik için harbe çıktık tüm harflerimle uzun süredir. Herkesin mutlu olabildiği bir dünyaya inanıyoruz zira. Bu yüzden bolca soru sorup, mutluluğu tekrar icat etmeye çalışıyoruz. Katılmak ister misin? https://www.instagram.com/tunahan.kafa/

0. Kat” için 12 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Bu temaya hiç bu yönden bakmamıştım. Aklımda hep lanetler, firavunlar, çözülememiş piramitler vardı, ancak dünya sistemi çok iyi bir şekilde dile getirmişsiniz. Kendi şahsi fikrim olarak bu yazıyı Mısra’dan okumak isterdim. Mısra’nın duygularını daha iyi anlayabilirdim gibi geliyor bana. :slight_smile:

  2. Vay canına. Gerçekten çok etkileyiciydi. Piramit teması göz önünde bulundurulduğunda aklıma gelecek en son fikir bu olurdu belki ama sen aslında hepimizin hayatlarına değinmişsin bu öyküyle. Hümanist bir birey olmak gerçekten çok önemli ve Mısra’nın zor zamanlarını okumak bile fazlasıyla gerçekçi hissettiriyor. Bazen dengeye inanmalı ve cehennemin çukurlarında kavrulan kötülükleri aydınlık kutsallıklarda yıkamayı öğrenmeliyiz. Günün sonunda herkese yayabileceğimiz en önemli ve evrensel mesaj sevgi olmalı. Toplumun birer yapıtaşları olan biz seninde değindiğin gibi pastalarımızı paylaşarak sessizlerin sesi olup, bir bütün haline gelmeyi öğrenebilmeliyiz. Ellerine sağlık, çok içtendi.

  3. Tunahan dedi ki: dedi ki:

    Zaman ayırıp okuduğun ve değerli yorumlarını paylaştığın için çok teşekkür ediyorum Funda. Temaya biraz farklı bakmak istedim. Özellikle iyilik savunucu olarak, harflerim beni bu yöne doğru itti. Mısra hikayesini fısıldadığında, bende kalmasını istemedim, sizinle paylaşmak istedim. Mısra’dan da dinleyeceksiniz öyküyü umarım çok yakın zamanda.

  4. Tunahan dedi ki: dedi ki:

    Oğuzhan merhaba. Değerli zamanını ayırıp, harflerimle tanıştığın için biz çok mutlu olduk. Ayrıca içtenlikle yazdığın yorumun bizi çok çok mutlu etti, çok teşekkürker. İyilik yolunda daha sık bir araya gelme umuduyla.

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    öncelikle akıcı ve kolay okunur şeyleri sevdiğimden hikaye beni aldı. ama duyguların yoğunluğu konusunda diğer yorumlara katılıyorum. özellikle dalgınlığın sebeplerinin daha yoğun olması konusunda. ama bu çok ufak bir öneri. genel olarak bana göre güzel bir hikaye.

    kafamı karıştıran kısmına gelirsek. henüz yeni yeni okumaya başladığımdan o hükmün hala geçerli olup olmadığını bilmiyorum ama bu öykü seçkisinde hikayelerin -tam olarak sitenin nedir? kısmından kopyalayarak- fantastik kurgu, bilimkurgu, korku, polisiye kategorisinde olmasını bekliyordum. o sebeple çok gerçek bir hikaye okuyunca hafif bir buruldum. labaratuvarda bir doğaüstülük olacak diye beklemedim değil :slight_smile:

    elinize sağlık.