Öykü

İkinci Kez Doğmak Mümkün mü?

Bugünlerde hep kötüler kazanıyor. Bu yüzden de pes etmekten korkuyorum. Annem ve babam pes etmiş mesela. Vazgeçmişler benden, ben doğduktan sonra. Yetimhanede büyüyüp, kendi kendimi yetiştirmişim. Ama biliyor musunuz, hep merak ederim anne ve babamın şu an nerede olduklarını? Televizyon karşısında, çocuğunu arayan anneleri takipteyim, acaba benimki çıkar mı diye. Ama şu ana kadar bir ses yok. Olmasını da istiyor muyum emin değilim. Ama dedim ya, korkuyorum sadece. Ben de bu hayatta pes etmekten korkuyorum. Ben de vazgeçersem kendimden, o zaman kendimi koruyacak kimim kalır ki?

İsmim Leyla. Yetimhanedeki Şengül annem koymuş ismimi. Saçlarım gece kadar siyahmış ve geceleri de genelde hiç uyumazmışım. Bu yüzden bu anlama gelen Leyla’yı koymuş. Yaşadığımız hayat mı ismimizi anlamlandırır yoksa bize verilen isimle mi hayatımızı yaşarız bilmiyorum. Ama ismim kadar karanlık bir hayat yaşıyorum. Gece ayakta, gündüzleri ise uyuyorum. Gün ışığından uzak geçen günlerim, ruhumun aydınlığa aç kalan kısımlarını da karartıyor. İsmim hayatıma vurulmuş bir mühür. Utanmaz bir karanlıkta kapısı mühürlü bir mahzende yaşıyorum ve buna hayat diyorum.

Şengül annem yetimhaneden emekli olmadan önce, “Bana okuyacağına söz ver Leyla” demişti. Ben de ona söz vermiştim. Sözümü tutmadığımı söyleyemem. Lise 2’ye kadar okudum. En çok da edebiyat dersini sevdim. Küçükten beri okumayı çok severdim zaten ama lisede çok farklı yazarlarla tanışma imkânım oldum. Bir gün derste Refik Halit Karay’ın Eskici hikâyesini okuyup tartıştık. Öğretmenimiz herkesin hikâyeyi takip etmesi için rastgele öğrencilerin isimlerini söyleyip, en son okuyan kişinin söylediği cümleden itibaren devam etmemizi isterdi. O gün Sernaz içli bir şekilde hikâyeyi okurken, ben de içimde yaşarcasına dinliyordum. Öğretmenin “Leyla devam et” dediğini duyunca birden yüreğim ağzıma gelmişti. Sernaz’ın en son söylediği cümleden itibaren okumaya başlamıştım ben de sonra. Okudukça hikâyeyi de yaşıyor gibiydim. En sonunda; “Ağlama diyorum sana! Ağlama!” cümlelerini tekrar ederken, kendim ağlamaya başladım ve sanki kendime söylüyordum “ağlama” diye. Arkadaşlarım da neden ağladığıma şaşırmışlardı. Ben de onlardan farksızdım aslında. Ancak şimdi hikâyeyi tekrar okuduğumda fark ediyorum neden bu kadar etkilendiğimi. Annesiz ve babasız büyüyen bir genç kız olarak, hikâyedeki Hasan’ın sadece aynı dili konuştuğu için hissettiği duyguları düşündüğümde, bir gün anne ve babamı bulup onlarla konuştuğumda ben nasıl olurdum diye düşünüp, duygulanmıştım. Bir de o zamanlar zırt pırt her şeye ağlayan, tabiri caizse “ağlak” bir tiptim. Şimdi mi? Son 5 yılımı düşündüğümde, sanırım hiç ağlamadım.

Ağladığım o son günü ise o kadar net hatırlıyorum ki. Hatırlamamak için neler yapmazdım. Aslında neler neler yapmadım… Ama hiç mi hiç unutamadım.

Yıllar boyunca kitaplarda okuduğum bir sevgi düşmüştü yüreğime. Lisede ilk yılın 2. dönemiydi. En önde, derslerde özgüveni ve zeki cevapları ile beni etkileyen Hakan oturuyordu. Acaba ben Leyla’nın Mecnun’u Hakan mı olacaktı diye düşünüyordum yastığa başımı koyduğum her gece. Bir süre utangaç bir şekilde devam eden bakışmalarımız, en sonunda dile gelmişti. İlk defa hissediyordum sevgiyi ve ilk defa duyuyordum bir erkek tarafından sevildiğimi. Okul sonrası beni yetimhaneye kadar bırakıyordu. Hatta okul – yetimhane yolu arasında elimi de tutmaya başlamıştı. Aynada kendime baksam kıpkırmızı bir Leyla görecektim, eminim. Çok utanıyordum ilk, ne yapacağımı bilemiyordum. Avuç içlerim terliyordu. Islak avuçlarımızla el ele yürüyorduk. Sonraki günlerde bendeki cesaret arttı. O elimi tuttuğunda ben de onun elini sımsıkı tutuyordum. Sevmek ne güzeldi!

Sevgi aşka dönüştü sonra. Ben ilk görüşte aşka inanmayanlardanım. Sever insan, kanı kaynar. Sonra tanıdıkça bu sevgi yoğunlaşır ve aşk olur. Hakan’a âşık olmuştum. Onunlayken zaman o kadar hızlı geçiyordu ki, “keşke günü baştan sarıp tekrar etsek” diyerek buluyordum kendimi. Ama bitiyordu her defasında. Yetimhanede ranzanın üst katında, elimi uzatsam dokunacağım tavana bakarak geçirdiğim her gün, günün bitip gece olmasından dolayı büyük üzüntü duyuyordum.

Bahar bitip yaz gelmişti. Okullar kapandığında Hakan ile daha az konuşur muyuz tedirginliği vardı bende. Ama o yaz Hakan’ın Eskişehir’de kalıp, bir yere gitmeyeceğini öğrendiğimde çok mutlu olmuştum. Zira artık birlikte geçireceğimiz gündüzler daha uzundu. Hava da giderek daha geç kararmaya başlamıştı bir de.

21 Haziran akşamı Hakan’ın arkadaşları ve liseden ortak arkadaşlarımızla dışarı çıkmaya karar vermiştik. En uzun gündüz, en kısa geceymiş 21 Haziran. Ama hayatımın en uzun gecesi olmuştu o gece ve uzun süre de güneşle buluşmayacaktım.

Gündüz Sazova’da çimlere uzanmıştık. Akşam ise Barlar Sokağı’nı birlikte keşfe çıktık. Hakan ile ilk defa akşam dışarı çıkıyorduk. Bir yandan heyecanlı öte yandan da tedirgindim. Toplam 8 kişiydik. Liseden Necla, Hande ve erkek arkadaşları Onur ve Tufan vardı. Onun dışında Hakan’ın en yakın mahalle arkadaşlarından Sinan ve Kutay da bizleydi. Birkaç kez daha görüşmüştük birlikte ama Hakan kadar düzgün birinin bu tarz serseri arkadaşlarının olmasına anlam verememiştim. Belki önyargılı davranıyorumdur diye de hiç sesli ifade etmemiştim düşüncelerimi Hakan’a. Zaten onunlayken, başkalarını konuşarak zamandan israf etmek en son isteyeceğim şey değil miydi?

Gece hayatını hiç bilmeyen ben birden alkol masasında meze gibi hissediyordum. Sinan önden davranıp herkese bira ısmarladı, zaman geçtikçe de shotların biri geliyor diğeri gidiyordu. İlk defa o gün alkolün tadına bakmıştım. İlk izlenimimin hiç iyi olduğunu söyleyemem. Gelenlerin çoğunu içmiyordum ama arkadaşlar umduğumdan da daha hızlı sarhoş olmuşlardı. Sonra Kutay evine davet etti herkesi. Ben bir yandan saate bakıyordum. Ranza arkadaşım beni bugün idare edeceğini söylemişti ama ne olur ne olmaz çok da geç kalmak istemiyordum. Hakan’a acaba gitsem mi diye de sormuştum ama duymazdan gelerek, elimden sıkıca tutup Kutay’ın evine sürüklenmiştim. Ailesi 3 aylığına memleketlerine gitmiş. Doktor abisi de gece nöbetinde olunca ev tamamen boş kalmış. Tesadüfler zincirinde, bir yandan komşular rahatsız olmasın diye kısık sesle müzik açmış dans ediyor öte yandan siyah poşetlerden içkileri çıkartıp kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bir süre sonra ben de arkadaşların ısrarı üzerine alkolün limitini kaçırdım. Hatta o kadar içmişim ki kendimi lavaboya atıp kusmaya başladım. Kusmak iyi gelmişti, çünkü biraz ayılmıştım. Elimi yüzümü iyice yıkayıp aynada kendime bakıyordum. Büyümek bu muydu? Gece arkadaşlarla zihnini bulandıran şeyleri içip sonra da kusmak mıydı? O an kapının önünde birinin olduğunu fark ettim. Elinde bira şişesiyle Sinan bana bakıyordu. Ben de yüzümü son kez yıkayıp, kâğıt havlu ararken Sinan içeri girdi ve sonra kapının kilitlendiği duydum. Sarhoşluktan saçmaladığını düşünüp kapıya doğru ilerlerken Sinan belimden tutup ağzıma yapıştı. Onu itmeye çalışsam da müsaade etmiyordu. Ağzını ağzıyla kapatıp bağırmama engel oluyordu. Derken ben de ısırarak canını acıttım ve kaçmaya çalıştım. Bu Sinan’ı daha daha da sinirlendirdi, sertçe bana vurdu ve eliyle ağzımı sıkıca kapattı. Zor nefes alıyordum. O da bir eliyle iç çamaşırımı oynamaya başladı. Kalbim delilercesine hızlı atıyordu. Alkolün verdiği sersemlik başım döndürse de yüksek dozda adrenalinle her şey açık seçik netti. Tecavüze uğruyordum. Sinan kulağıma doğru eğilip; “sessiz olursan sen de zevk alacaksın ufaklık.” dedi. Bu sözlerin öfkesiyle sağa sola bakmaya ve kendimi nasıl kurtarabilirim diye düşünmeye çalıştım. Ama çok zordu. Ne ses çıkarabiliyordum ne de üzerime çöken bu adama karşı koyabiliyordum. Sinan iç çamaşırımı yırttı ve pantolonunu çıkarmaya başladı. Tam o an küvetin hemen yanında duran jileti gördüm. O tam içime girip haykırırken o acıya rağmen elime uzandığım jileti bir an bile düşünmeden boğazında götürüp kestim…

Kanayan ben miydim yoksa o muydu? Kaybettiğim genç kızlığım mıydı yoksa bir böceğe bile kıyamayan masumiyetim miydi? Jileti boğazına indirmemle boğazı kesilen Sinan’ın oluk oluk kanları üzerime geliyordu. Artık eliyle ağzımı kapatamadığı için ben de avaz avaz bağırabilmiştim. Arkadaşlar kapıyı kırdılar ve sonrasını hatırlamıyorum. Bayılmışım. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Necla ve Hande’nin de bizi görür görmez bayıldığını öğrendim. Diğerleri de hâlâ şoktaymış. Hakan hiç yanıma gelmedi. Sinan ambulans gelene kadar ölmüş. Hastaneden mahkemeye sevk edildim. Hatırladığım her şeyi anlattım. Ama birini öldürebildiğimi hâlâ aklım alamıyordu. Tüm her şeyin bir kâbus olmasını dileyip gözlerimi her kapadığımda, Sinan’ın üzerimde bana sahip olurken kesilen boğazı ile etrafın kan gölüne döndüğü sahne gözümün önüne geliyordu. İşte o an çıldırıyordum.

İyi hal indirimi ile 10 yıl çocuk cezaevine gönderildim. Hiçbir günü aklımdan çıkmayan 8 ay cezaevinde kaldım. Sonra kefaletim ödendiği için salınacağım haberi geldi. 2 gün sonra da cezaevinden çıktım. Eşyalarımı alıp cezaevinden çıkarken karşımda Şengül anneyi görünce çok şaşırdım. Kefaleti Hakan’ın ailesi ödemiştir diye düşünüyordum çünkü. Çok sonra haberi olmuş Şengül annenin yaşananlardan. Kocasına ısrar ederek kefaletimi ödemeye ikna etmiş. Sımsıkı sarıldı beni görünce ve “her şey iyi olacak Leyla kızım” diyerek teselli etti. Her klişe gibi işe yaramayacaktı tabii ki.

Hep birlikte evlerine gittik ve onlarda kalmaya başladım. Eskisine göre çok sessizleşmiştim. Şengül annenin çocuğu yoktu. Yaptığı bir düşük sonrası, doktor bir daha çocuğu olamayacağını söylemişti. Bu eşi Nevzat amcayı derinden yaralamış ve boşluğa itmişti. Şengül anne bana; “Okuyacaksın Leyla, devam etmelisin hayatına.” diyordu. Söylendiği kadar kolay olmasa da lise 2’ye tekrar başladım Eylül ayı ile birlikte.

Bu süre boyunca Hakan’a birkaç kere de ulaşmaya çalışmıştım ama hiçbir mesajıma cevap vermemişti. Ben de bir gün tüm cesaretimi toparlayıp telefonla aradım onu. Meşgule alıp, “beni sakın bir daha arama orospu katil.” diye mesaj attı. Mesajı okumamla dünya başıma yıkılmıştı. Mecnun çölde kaybolmuş, bense içimdeki kum fırtınalarını durduramıyordum. Olduğum yere yığılıp ağlamaya başladım. İşte son kez ağladığım gün o gündü. Sonra hiçbir şey beni ağlatmadı. Hem de hiçbir şey. Nevzat amcanın bana tecavüz etmesi de, kocasına son derece bağlı Şengül anne üzülmesin diye ona hiçbir şeyi anlatamamam da, okulu daha da devam ettiremeyip ayrılmam da, tecavüzlere dayanamayıp sessizce evden ayrılmam da, hiç kimsemin olmaması da… Mühürlenmişti gözlerim ağzım gibi, kalbim gibi… Kalbim paramparça olsa da hep mühürlü kalmıştı.

O günden sonra ne ağlayabildim ne gerçekleri söyleyebildim ne de sevebildim. Öyle sağlam bir mühürdü ki bu, kırılmamıştı.

Karanlık mühürle attığım adımlar beni hiç de düşünmediğim bir noktaya getirmişti. Sanırım bir şey kalpten söylendiğinde gerçek olurmuş. Hakan öyle kalpten söylemiş ki bana “orospu katil” diye, katil zaten olmuştum şimdi de bir orospuydum: Katil orospu… İsmimi yaşadım ben. İstanbul’a taşınmış ve gecelerin Leyla’sı olmuştum. Gündüzleri unutup, geceleri uyanıktım. 3 yıl boyunca tanımadığım farklı ağız kokularına katlandım. Aralarında kibarları da olmuyor değildi. Ama çoğunlukla kabaydılar ve bir de evli. Karılarından ve çocuklarından habersiz, vücudumla rahatlatıp evlerine birer melek gibi gönderiyordum onları. 3 sene böyle devam etti. Başkalarının vücudumdan aldığı zevk kadar kendimden nefret ettiğim 3 koca sene bitmişti.

Zaman gerçekten ilaç mıydı yoksa biz insanlar unutuyor muyduk zamanla yaşadığımız her şeyi? Her ne kadar unutamasam da her şeyi, gece yüksek topuklarla evime yürürken, sabah ezanının sesiyle irkildim. Normalde sabah olmadan evimde olurdum. Ama yüksek seste okunan ezan, tüm ruhumu uyandırmıştı. Eve dönmedim ben de. Beşiktaş sahiline gidip, güneşin doğuşunu izledim. Güneş gözlerimi kamaştırıyordu. Tüm karanlık hücrelerim büzüşmüş ışığı almamaya direniyordu. Ama çok direnemediler. Güneşin tüm ışığını içime çekiyordum. İşte o gün karar verdim, geceyi terk etmeye.

İşte o günden beri korkuyorum pes etmekten. Ya ölmek var ya da devam etmek gündüzlere. Gecelerden tiksiniyorum artık, akşamı görmeden sakinleştiriciler yardımıyla uyuyorum. Sabahsa ilk ışıklarla kalkıyorum. Birkaç ay sürse de ne yapacağıma karar vermem. Aslında kararı ben vermiyordum. Başvurduğum çoğu yer, sabıkalı birini işe almak istemiyordu.Sonunda sigortasız olarak bir kafede garsonluk yaparak işe başladım. En azından bedenimi bu sefer başka bir amaçla satmıyordum. Emeğimle ahlaklı bir şekilde para kazanacaktık. Belli olur mu, belki bir gün unutabilirdim de her şeyi?

Fakat çok zordu. 3 ay geçmişti ve her ne kadar gündüzlerin dünyasına alışmaya çalışsam da, orospu katil sıfatım sanki hemen yanımdaydı. Menüyü iletmek için gittiğim masadaki tüm erkekler sanki beni tanıyor gibiydiler, karşılarında oturan kadınlar ise beni suçlar gibi konuşuyordu sanki. Menüdeki “şıllık tatlısı”nı sipariş eden herkes sanki bana gönderme yapıyorlardı. Tavukgöğsü isteyen adamlar ise söylerken göğüslerime bakıyorlardı…

İşte 3 zorlu ayın sonrasında, kötülerin dün olduğu gibi bugün de kazanıyor olduğunun düşüncesi geçiyordu aklımda. Yıllardır mühür vurulan umutlarım bu savaşta galip çıkamayacaktı sanki.Belki de yıllar önce yapmam gereken şeyi uzun zamandır öteliyordum. Vazgeçmeyi. Kendimden vazgeçmeyi. Bugün sondu benim için. Kafeye bir daha gelmeyecektim. Zaten resmi olarak çalışmadığımdan dolayı, istifa etmeme de gerek yoktu. Zaten ölülere tazminat verilir miydi ki?

Derken siyahlar içinde bir gözleri ağlamaktan şişmiş bir kadınla, geniş omuzlu bir adam içeri geldi. Acılar içindeydi ikisi de. Acının kokusunu en uzaktan alırdım zira. Çay istediler. Ben de çayları doldurup getirdim. Erkek şekeri geri verirken, kadın iki şekeri de çayına katmıştı bile. Sonra siparişleri sisteme geçirmek için kasadaki ekrana yaklaşırken, adamın vitrindeki pastayı gösteriyordu. Sanırım pasta da sipariş edecekler diye masaya yaklaşırken, konuşmalarına kulak verdim. Adam öyle kalpten anlatıyordu ki, karşısındaki kadın öylece bakakalmıştı. Sanırım ben de:

“Koca bir pasta aslında bu dünya.

Ve sen doğduğunda, birileri sana sormadan bu pastadan kesip önüne bir parça bırakıyor.

Beni dinleyebildiğine göre yine şanslısın ki minik de olsa bir parça dilim düşmüş sana zira bazılarının önüne pastadan bir kırıntı bile koyulmuyor. Ben buna pasta problemi diyorum. Ama sen bunu gelir eşitsizliği olarak düşünebilirsin. Kimileri de kapital sistemin piramidi diyor, aynı bokun laciverdi işte, sen anla…

Peki, bu pasta probleminin bir çözümü yok mu dersin? Sanırım benim bir çözümüm var gibi ama senin dinlemeye sabrın var mı ondan emin değilim. Zira kısa yoldan mutlu olmaya çalışan beyaz adam, uzun cümleler ne kuruyor ne de dinliyor bu aralar…

Aslında çözüm çok kolay. Çözüm insan olabilmekte. Ama dur bi saniye- insan olabilmek artık başlı başına bir anlam ifade etmiyor ki artık!

İyi insan olabilmek demek gerekir ki bir anlam ifade edebilsin. Zira artık kötülük de iyilik kadar pay sahibi. Koskoca insanı bile sıfatsız anlam sahibi yapmaya izin vermiyor, gerisini sen düşün. İlla kategorize ettirmek istiyor gerçekten ne anlatılmak istendiği kavransın diye…

Ama vallahi de billahi de çözüm iyilikte. Yani “iyi insan” olabilmekte.

Nasıl mı?

Pastamızı paylaşarak iyi olacağız.”

Öylece durup kalmıştım, bir müşteri bana seslendiğinde fark ettim daldığımı. Başımla geliyorum dercesine müşteriye bakıp vitrinin hemen yanında adamı dinlemeye devam ettim

“Yürekten inanıyorum herkesin eşitçe pastayı afiyetle yiyeceği günlerin geleceğine. Yürekten inanıyorum sana, bana ve tüm bunları mümkün kılabileceğimizin gücüne.

İyilik çok güçlü. İyilik büyüyor. Başkasından çalarak yaşanılan an’lar, gerçek sahiplerine geri dönüyor.

İyiliğin devri başlıyor…”

Hayranca adama bakan kadın ne diyeceğini bilemez şekilde gözlerini ondan kaçırdığında benimle kesiştirdi. Ben de yakalandığımı anlayıp, beni çağıran müşterinin masasına geldim. “1 tane şıllık tatlısı” istiyorum dedi. Bu ilginç bir şekilde hiç üzerime almamıştım. Hatta “Yanına çay da ister misiniz, çok iyi gider.” dedim.

Mutfağa doğru ilerlerken gözümle deminki masaya baktım. Kadın bir şeyler söylüyordu. Ben de içimden bir soru sordum kendime:

İyilik tüm mühürlü kalpleri açabilir miydi?

Belki de iyilik dolu cümleler çoktan mührü kırıp, umudun ruhuma geçmesine izin vermişlerdi.

Ve o an mührü kırıp, ikinci kez doğuyordum sanki…

Tunahan Kafa

Kendimi bildim bileli harfler benim en yakın arkadaşım. Daha iyi bir dünya için tüm umudum kelimelerimde saklı. Bu yüzden yazıyorum ben de. Kelimeler kurup, cümle orduları yaratıyorum. İyilik için harbe çıktık tüm harflerimle uzun süredir. Herkesin mutlu olabildiği bir dünyaya inanıyoruz zira. Bu yüzden bolca soru sorup, mutluluğu tekrar icat etmeye çalışıyoruz. Katılmak ister misin? https://www.instagram.com/tunahan.kafa/

İkinci Kez Doğmak Mümkün mü?” için 6 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Hikayenizi işleyişinizi ve verdiğiniz mesajı çok beğendim. Dünyada böyle şeylerin olması üzücü ancak buna göz yumanları görmek daha da üzücü. Günlük hayatımızda savaştığımız bir şeyi kaleme almanız hoş olmuş. Leyla’nın kendinden vaz geçmemesi beni sevindirdi. Gelecek seçkide görüşmek üzere…

  2. Tunahan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Funda.
    Leyla’nın umut hikayesine tanıklık etmenden memnuniyet duyduk. Güzel sözlerinden dolayı da havalara uçtuk. Güzel gören gözlerle, başka seçkilerde de görüşmek arzusuyla.
    Sevgiyle.

  3. Bu tür hikayelerde koruma duygum celalleniyor. Ama şunu da biliyorum bundan çok daha kötü gerçek hikayeler de var. Ama yapılması gereken ise iyi insanları bulmak gerekiyor. Bunun içinde yaşanan tüm acılara rağmen iyi insan olmayı seçmek gerekiyor. Dünyadaki en zor sınavda şüphesiz budur. Duamız bizleri iyi insanlara denk getirsin.

  4. Tunahan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba İlhan.
    Kesinlikle öyle. Kelimelerin ve hayal gücünün ötesinde bir kötülük var. Ama ona karşı yükselen iyiliği de azımsamamak lazım. Leyla’nın umut hikayesini okuduğun için çok teşekkürler.
    Sevgiyle.

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    geçen aya da selam çakılmış güzelce :slight_smile: ben bu ay hikayenizi daha rahat hissettim. duygular çok iyi geçti bana. elinize sağlık.