Öykü

Görülmüştür

Levent, eski model siyah otomobilinden inip kalabalığa doğru ilerledi. Yirmi yıldır kullandığı otomobilini süzdü. Mesleğe başladığı ilk yıllarda borca girerek satın almıştı. Artık klasikleşmeye başladığını düşünüyordu. Ön sağ kapı camına yapışmış lekeyi tırnağıyla kazıdı. Otomobilinden uzaklaşıp seri bir hareketle güvenlik şeridinin altından geçti. Dizlerini iki yöne esneterek sanki onu uzaktan izleyen insanlar varmış gibi Polonezköy Tabiat Parkı’nın içinde etrafa göz gezdirdi. Zayıf, sarışın, uzun boylu, üniformalı bir polis memuru koşarak Levent’in yanına geldi. O esnada polis memurunun elindeki telsizden telaşlı bir anons yükseldi. Levent, birkaç adım atıp sendeledi. Seyrelerek geniş alnını ortaya çıkaran kısa, yer yer kırlaşmış saçlarını parmaklarıyla hafifçe sağa taradı. Kaşlarını çatarak memura döndü.

– Oğlum sustur şu telsizi yanımda ya! Ya da dur git ileride dolaş sen biraz. Kafamızı dinleyelim derken olayları kaçırmayalım şimdi. Dur ya da ne bileyim merak ettim. N’olmuş?

Polis memuru, Levent’in fırçasının yarattığı etkiden sıyrılarak heyecanla cevap verdi.

– Amirim, yakınlardaki bir düğünde kavga çıkmış. Damat tarafından birileri havaya ateş açmış. Onun anonsunu geçiyorlar en yakın birim biziz.

Levent, yirmili yaşlardaki genç polis memurunun etrafında yarım tur attıktan sonra birden gence döndü.

– Peki, biz nerdeyiz oğlum? İki ağaç gördün diye pikniğe mi geldik zannediyorsun.

Genç polis memuru, utanarak yere doğru baktı. Hareketli geçen bir gece nedeniyle hafifçe dışarı taşmış üniformasının gömleğinin eteklerini usulca düzeltti.

– Amirim… Cinayet…

Levent, işaret parmağını, seyrek bıyıklarının çevrelediği ince dudaklarına yaslayarak memuru susturdu.

– Bak gördün mü? Cinayet mahalli diyecektin değil mi? Neymiş?

Memur, heyecanla atıldı.

– Cina…

Levent, memurun sırtına hafifçe birkaç defa vurdu. Memuru sırtından yavaşça ileri doğru ittirdi.

– Tamam oğlum git ileride konuş telsizle. Başka bir ekip göndersinler.

Genç memur, dikte edilen görevin verdiği enerjiyle patladı. Sağ elini şapkasının üzerine götürüp selam verdi.

– Emredersiniz amirim!

– Ya, bak hâlâ…

Memur, aynı enerjiyle Levent’in yanından ayrılıp güvenlik şeridinin ötesine geçti. Bu esnada güvenlik şeridine yaklaşmakta olan Mustafa’ya çarptı genç memur. Özür dilemek için hamle yaptı. Mustafa, hafifçe sırtını sıvazlayarak gülümsedi.

– Tamam kardeşim.

– Özür dilerim tekrar amirim.

– Eyvallah sıkıntı yok. Koş bak işine. Levent abi! Abi, erken gelmişsin.

Mustafa, evli ve iki çocuk babasıydı. Levent’le aynı yaştaydı. Yaşına inat gür, koyu kahverengi, düz ve kısa saçları vardı. Levent’teki yaşlanma belirtilerinin hiçbiri Mustafa’da yoktu. İkisini yan yana görenler aynı yaşta olduklarına inanmazlardı. Mustafa, cinayet büroya Levent’in tayininden sonra geçmişti. Levent defalarca uyarmasına rağmen abi diye hitap etmekten vazgeçmiyordu. Mustafa’ya göre böyle hitap etmesinin nedeni Levent’e duyduğu saygıydı. Levent, Mustafa’ya eliyle işaret edip toprak yoldan ayrılıp ormanlık alana doğru ilerledi. Birkaç metre ötede patlayan flaşlara doğru seslendi.

– Mevzu ne? Dur ya da geliyorum. Ben bir bakayım neymiş bu geceki maceramız.

Flaşların ötesinde karanlıkta, ağaca yaslanmış tek başına biri duruyordu. Kızıl bir ışık dudaklarını aydınlattı adamın.

– Duydun ya delikanlıyı. Cinayet dedi işte Levent.

Levent, sesin geldiği yöne doğru döndü. Patlayan flaşların arasında açık seçik göremedi sesin kaynağını. Kaz ayakları çoktan çıkmış gözlerini kısarak görüntüyü netlemeye çalıştı.

– Almadın değil mi gözlüğünü yine? Havan kime acaba? Görmüyorsun lan işte. Kabullen yaşlanıyorsun.

Levent, sesin sahibini tanımıştı. Suratını ekşitti. Karanlığa doğru seslendi.

– Akif? Napıyorsun oğlum orda?

Akif’in sesi neşeyle yükseldi.

– Akif tabii! Görüşmedik bir…

Levent, Akif’in sözünü keserek söylendi.

– Yine sigara içiyorsun değil mi olay mahallinde? Uslanmayacaksın. Kulağını çekmedi mi Cevdet reis senin kaç kere?

Akif, güçlü bir kahkaha attı.

– Cevdet İzmir’de kaldı yavrucuğum. İstanbul’a atandım artık. Kaç sene oldu? Kurtulamadın benden. Geldim peşinden buralara kadar.

Sigarasını yaslandığı ağaca sürterek söndürdü Akif. Sağ cebinden çıkardığı kanıt torbasına koydu. Torbayı katlayıp yeleğinin üst cebine yerleştirdi. Yeleğinin cebinden ucu görünen mavi tek eldivenini çıplak olan sağ eline geçirdi hızlıca. Eldivenin lastiğini sertçe çekerek bıraktı. Fotoğraflamaya devam eden diğer polislere seslendi.

– Haydi gençler. Film çevirmiyoruz burda. Rıza gel bakalım buraya. Anlat Levent amirine ne bulduk.

Rıza, kuru elmacık kemikleri ve süzülmüş esmer yüzüne tezat beyaz dişleriyle gülümseyerek koşarak geldi. Elindeki not defterini Akif’e uzattı.

– Oku Rızacım, yüksek sesle oku. Levent amirin az duyar biraz.

Levent, avucundaki tablasından bir sigara çıkardı. Sigaranın ucunu tablasına hafifçe vurduktan sonra sigarayı ağzına götürdü.

– Oku Rıza, bakma sen Akif’e çenesinin bağı kopmuş yine.

Rıza, yüksek sesle okumaya başladı.

– Amirim, otuzlu yaşlarında bir taksici…

Levent, sigara tuttuğu elini hafifçe havaya kaldırarak Rıza’yı böldü.

– Rızacım başlatma sesinden şimdi. Kafam fena. Az sessiz.

Akif, tekrar kahkaha attı.

– Benim sigarama laf atana bak. Kokusu buraya geldi be oğlum. Vakitsiz çağırdık galiba seni. Feneri zorla söndürdük. Sen eskiden bu kadar takılmazdın bu ortamlara Levent ya.

Levent, sigarayı tuttuğu eliyle havada birkaç daire çizdi.

– Akifcim geçelim bu mevzuyu. Hayat herkese aynı davranmıyor. Senin aksine hepimiz geçmişimizden memnun değiliz.

Akif birden ciddileşti. Levent’e takılmak istemişti oysa, ama Levent Akif’i bozmayı tercih etmişti.

– O ne demek lan öyle? Biz de altın kaşıkla doğmadık. Var derdimiz tasamız. Nolmuş sana böyle? Neyse demlenmiş gelmişsin tadımız kaçmasın.

Mustafa gerginliği gidermek için gülümsedi.

– Abi koca koca adamlarsınız ya. Yapmayın ayıp. Milletin diline düşersiniz. Koca koca polisler işi gücü bıraktı birbirlerine sardı derler. Zaten adımız çıkmış karakolda ite kopuğa.

Rıza, Mustafa’nın bu hamlesi üzerine Levent ile Akif arasındaki atışmayı bölercesine devam etti.

– Maktul otuz iki yaşında bir erkek. Yirmi metre ileride park edilmiş ticari bir araç var. Araç şahsa ait. Torpido gözünde ruhsat ve şahıs üstünde ehliyet bulduk. Muzaffer Aysever.

Levent, hızlıca bir nefes aldık sigarasından.

– Aysever… Bu gece dolunay var. Allah’ın sevgili kulusun be Muzo. Gerçi kuluydun. Off… Rıza, gülüm, sadede gel ya. Raporları okuyacağım zaten. Nasıl öldürülmüş?

– Emredersiniz amirim. Yaklaşık beş metre tel kullanılmış kurbanı sabitlemek için. Dikenli teli kurbanın etrafına dolamak suretiyle işkence yapılmış. Boynunun sağında bir işaret var. Yine aynı mühür. Sanki damga gibi. Her seferinde işaretliyor kurbanlarını.

Akif, şaşkınlığını gizleyemedi.

– Kurbanlarını mı?

Rıza, sırtını dikleştirip derin bir nefes aldı. Dersini ezberlemiş bir öğretmen gibi Akif’i bilgilendirmeye başladı.

– Akif amirim, bu ilk değil maalesef. Bu vakadan önce bu mührü gördüğümüz sekiz cinayet daha işlendi. Tüm cinayetler altı ay içinde meydana geldi. Basının katile taktığı lakap “Hatemi”. Osmanlıcada mühürcü demek.

Levent derin bir nefes çekti sigarasından. Dumanı hızlıca dışarı verdi.

– Maalesef gazetelerde katilden kahraman gibi bahsediyorlar Akif. Bir manyağımız eksikmiş gibi İstanbul’da. Neymiş, çözülemeyen davaları kapatıyormuş. Biz neyiz lan burda. Korkuluk mu?

Rıza, başını salladı ve anlatmaya devam etti.

– Amirim, çeşitli sebeplerle aklanan, şartlı tahliye edilen, adli kontrolle bırakılan kişiler arasından kendisine kurban seçiyor. Bundan önceki maktul öğretmendi. Sekiz yaşında bir öğrenciyi tacizden suçlandı. Fakat kanıt bulunamadı. Öğretmen serbest bırakıldı. Öğrenci ise rehabilitasyona gönderildi.

Levent, sigarasını ayakkabısının altına bastırarak söndürdü. Etraflıca kontrol ettikten sonra izmariti cebine attı.

– İşte, bu manyak da kendince ceza kesiyor Akifcim. Okuyor gazeteleri, izliyor televizyonu, sosyal medya artık ne varsa yakın zamanda patlayan hangi olay varsa aralarından birini seçip infaz ediyor. Hepsi çoluğu çocuğu olmayan tipler. E haliyle arayan soran olmuyor bunları birkaç gün. Kim bilir bu taksicinin kabahati ne?

Akif, Levent’in sigaraya gösterdiği bu özeni gülümseyerek izledi.

– Herif deli yani bildiğimiz.

Rıza devam etti.

– Hatemi…

Levent, kelimeyi duyar duymaz sinirlendi. Rıza’ya çıkıştı.

– Ne Hatemisi oğlum! Sen bari şöyle söyleme. Hatemiymiş. Yok hattat. Sanat mı yapıyor kardeşim bu adam. Kafasına göre kesip biçiyor. Reklamı bırak da başından vurularak mı öldürülmüş yine?

Rıza kekeleyerek devam etti:

– A-amirim evet. Başına yakın mesafeden tek el ateş edilmiş. Öncesi malum işkence. Sanki eziyet çekmelerini istiyor katil. Muzaffer’i araştırıyor arkadaşlar. Hakkında açılan dava var mı kontrol edecekler.

– Bulduğunuz en ufak şeyden bizi haberdar edin. Hadi Mustafa gidelim.

Mustafa ve Levent birlikte güvenlik şeridinden geçip araçlarına doğru yürüdüler. Mustafa otomobilinin yanında durdu. Levent’e döndü.

– Abi kim bu Akif. Canını sıktı galiba.

Levent, başını hafifçe salladı.

– İzmir’deyken beraber çalışıyorduk. Hep çenesi düşük bir adamdı. Sonra ben buraya geldim. Koptuk biraz. Herif hâlâ aynı. Ağzını tutamaz. Bakma sen ona. İyi adamdır da az patavatsızdır. Bak sen dalgana.

– Eyvallah abi. Sabah şubede görüşürüz. Vildan uyumadan gideyim bari. Çocuklar uyumuştur.

– Çok selam söyle yengeye.

– Söylerim abi de…

Mustafa, mahcubiyetini gizleyemedi. Mustafa’nın bu halleri Levent’in hoşuna gitti. Gülümsedi.

– Bilirim yenge çok sever beni.

Sessizce gülümsediler. Aralarında bu şakalaşma samimiyetlerinin bir göstergesiydi.

Ertesi sabah Levent irkilerek uyandı. Masasında uyuyakalmıştı. Sabah rutiniydi bu. Erken saatlerde uyanıyor Avrupa yakasındaki evinden Beykoz’a, Asayiş Büro Amirliğindeki ofisine geçiyordu. Odasında bir saat kadar kestiriyor güne öyle başlıyordu. Başını hafifçe yukarı kaldırdı. Odasının penceresinden tüm şiddetiyle süzülen ışık gözlerini yakıyordu. Birkaç saniye sonra sesin kaynağının eski arkadaşı Akif olduğunu fark etti. Masasına dün geceki olayın dosyasını atmıştı. Masasının en alt çekmecesinde titreyen telefonunun yarattığı uğultuya daldı kısa süre. Levent’in dalgınlığını yine Akif dağıttı:

– Senin taksici melek değilmiş be Levent. Bulgaristan’a insan kaçırıyormuş bagajda. Hakkında açılan iki dava var. Bir tanesinden aklanmış diğeri devam ediyor. Devam eden davada bahsi geçen dokuz göçmenden bir tanesi Karaağaç civarlarında ölü bulunmuş. Havasızlıktan ölmüş adam. Bu Muzaffer’in de tutanaklarda adı geçiyor işte. Geçen ay adli kontrol şartıyla serbest kalmış. Daha sonra duraktan men edilmiş bu olay yüzünden. Araç kullanması da yasak. Belli ki kaçak taksiye çıkıyormuş. Son müşterisi de bizim manyak, malum. Dün gece merkeze dönüp Rıza’dan detaylı bilgi aldım. Önceki kayıtları da inceledim. Zaten biliyorsundur lakabının nereden geldiğini. Muzaffer’in boynunda da kırmızı renkte, dört parçaya bölünmüş bir kelepçe mührü var. Evini araştıran çocuklardan bir tanesi aynı zarftan bulmuş evinde. Buruşturulup çöpe atılmış. Zarfın üzerinde gönderildiği günün tarihi yazıyor. İki gün önce gönderilmiş. Tabi ki yine el yazısıyla “görülmüştür” yazıyor tarihin altında.

Akif, fotoğrafları tek tek dosyadan çıkarıp Levent’in önüne koymaya başladı. Levent dikkatlice önüne dizilen fotoğrafları inceledi. Son fotoğrafı Levent’in önüne koyduktan sonra işaret parmağıyla sertçe fotoğrafın üzerine vurdu.

– Bu kupür de aracın torpido gözünde bulundu. Karaağaç’ta ölü bulunan kaçak göçmenle ilgili bir haber. Muzaffer’in ismi de geçiyor haberde. Şüphe yok ki kurbanını böyle seçti katil.

Levent, işaret parmaklarını şakağının iki yönüne, başparmaklarını ise çenesinin altına dayayarak başını düşünceli şekilde öne eğdi. Belli belirsiz mırıldandı.

– Parmak izi, ayak izi, tükürük? Herhangi bir iz yok mu? Nasıl gelmiş buraya? Telefonu falan yok muydu üzerinde? Herhangi bir ipucu yahu! Ailesi? Çocuğu? Salça olduğu birileri? Bir şey göre duyan da mı yok? Ya bu adam elini kolunu sallaya sallaya dokuz kişi öldürdü. Gece kaçırıp sabah basına servis ediyor.

– Maalesef Levent. Şu ana kadar bir şey çıkmadı. Adamın evi tenha bir sokakta. Ne MOBESE ne de dükkân kamerası var civarda. Ailesi yok. Evinden de zarf dışında dikkat çekici bir şey çıkmadı. Ne zarfta ne de tellerde herhangi bir DNA’ya rastladık. Ayakkabı izlerini araştırıyoruz. 44 numara. İrice bir bot. Yalnız dördüncü kurbanın bulunduğu şantiyedeki ayakkabı izleriyle uyuşmuyor. Onlar da 42 numara. Oyunbaz bir delimiz var. Çocuklar araştırmaya devam ediyor. Muhtemelen eldiven kullanıyor. Ama dikenli tellerde bile DNA çıkmaması… Çok dikkatli çalışan biri. Deli dedik ama çok titiz işlemiş cinayetleri. Uzun süredir planlıyor olmalı. Kurbanı rastgele seçse de yöntemi aynı. Peki ya mühür?

– Katilin bize mesajı bu. Siz serbest bıraktınız, ben de o kirli ruhu huzura erdirdim, kelepçelerinden arındırdım diyor. Ne bileyim “görülmüştür” notu da sanki gereği yerine getirildi anlamına geliyor gibi. Ya da sizi izliyorum, sizi görüyorum diyor. Bilmiyorum oğlum kafam durdu.

Akif, geriye dönüp kapıya doğru bir iki adım attı. Sonra duraksadı. Arkasını dönmeden mırıldandı.

– Muhtemelen takip etti Muzaffer’i birkaç gün. Sonra güzergâhı üstünde yolcu gibi bindi. Belki bindiği bölgeden kamera kayıtları bulabiliriz.

Akif, odadan hızla çıkarken Levent fotoğrafları tek tek incelemeye koyuldu. Telefonu tekrar titremeye başladı. Fotoğrafları masanın üzerine bırakıp en alt çekmeceye uzandı. Telefonun ekranında birkaç tane mesaj ve cevapsız arama bildirimi vardı. Mesajları tek tek okudu. Banka ve kampanya mesajlarını sildi. İkisi Mustafa’dan birkaç tane de tanımadığı numaradan cevapsız aramalar vardı. Onları da sildi. Her gün onlarca mesaj ve arama geliyordu böyle. Sinirlenip telefonu çekmeceye attı.

– Bir bitmediniz ya. Benim derdim bana yetiyor.

Kapı çalınca dikkatini kapıya verdi. Rıza içeri girdikten sonra Levent’in onayını beklercesine kapıda duraksadı.

– Gel Rıza. Gözünü seveyim bir şey söyle. Kıl de, tüy de, bir şey buldum de.

Rıza, hızlı adımlarla Levent’in masasına yaklaştı. Elinde sıkıca tuttuğu dosyanın sayfalarını çevirmeye başladı.

– Amirim, kurban tek kurşunla öldürülmüş. Tahmin ettiğimiz gibi dikenli telle sarıldığında hayattaymış. Boynundan karın bölgesine kadar birer santim aralıklarla 1.25 mm derinliğinde diken izleri var. Bunlar telden kaynaklanmakta. Herhangi bir uyuşturucu madde söz konusu değil. Son dakikaya kadar hissetmesini istemiş. Kurbanın ceketinin sol yakasında bir adet saç teli bulduk. Eğer daha önce DNA’sı fişlenmiş birisiyse kolaylıkla tespit edebiliriz. İncelemelerimiz devam ediyor.

Levent neşelendi. Masaya sertçe vurdu.

– Hadi Rıza! Göreyim seni. Şimdi sıçtım ağzına Hatemi efendi. Yakaladım seni.

Rıza, dosyanın kapağını kapatıp masaya doğru birkaç adım attı. Dosyayı masaya bırakmak üzereyken Levent avucunun içini göstererek Rıza’yı engelledi. Başıyla teşekkür etti Rıza’ya.

– Eyvallah Rıza çık hadi. Ya da dur birlikte çıkalım. Ben de biraz hava alayım.

Portmantodaki ceketini alıp sağ omzuna tek yönlü astı. Rıza ile birlikte odadan çıktılar.

– MOBESE peki? Koca taksiyi saklayacak halleri yok ya. Bir yerden binmiş yolcu gibi.

– İzlemeye devam edeceğim amirim. Herhangi bir kayıt bulursam rapora ekleyeceğim.

Levent, sokağa çıkıp bir sigara yaktı. Boynunu iki yana esnetti. Sokağın içlerine doğru yürümeye başladı. Birkaç metre yürüdükten sonra telefonu çaldı. Arayan Mustafa’ydı.

– Abi, odanda göremedim seni nerdesin? Haberlerim var. Çocuklar bir şey bulmuş.

– Noldu oğlum hayırdır?

– Abi, DNA sonuçları geldi. Bir şüphelimiz var artık.

– Helal be! Kedi olalı bir fare tuttuk tüm şube. Geliyorum Akif’in yanında buluşalım.

Levent, koridora girdiğinde Akif, Rıza ve Mustafa konuşuyorlardı. Mustafa, Levent’i görünce ona doğru birkaç adım attı.

– Abi katili bulduk. İz bırakmış bu kez. Saç teli DNA raporu çıktı.

Akif, müdahale etti.

– Bak ayağım uğurlu geldi. Gelir gelmez senin katilini bulduk.

Levent heyecanlandı.

– Oğlum söylesenize, az sonra diyen magazinciler gibisiniz. Kim lan katil?

Akif raporu Levent’e uzatırken Rıza lafa girdi.

– 2000 yılı “Rahşan Affı”yla çıkmış katilimiz. Zeki Kamil Ertekin. Eski bir bahçıvan. Son çalıştığı evin sahibesini öldürmüş. Basit bir hırsızlık girişimi kadının ölümüyle sonuçlanmış. 1990’da cinayetten 20 yıl hüküm giymiş. 10 yıl yattıktan sonra af ile serbest kalmış.

Levent, raporun sayfalarını çevirdi. Son sayfayı incelerken duraksadı.

– Demek adam bahçıvan. E tamam işte. Teller? İyi de herif neredeyse 20 yıldır uslu duruyormuş. N’oldu da birden gözü döndü?

Mustafa, kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.

– Abi buna “soğuma dönemi” derler. Genelde seri katillerde görülen bir kaybolma dönemidir. Birkaç cinayet işledikten sonra bazen 3 ay, bazen 3 yıl, bazen 30 yıl hiç sesleri çıkmıyor. Sonra tekrar başlıyorlar avlanmaya.

– Bak bakalım kayıtlara. Zeki’nin bilinen en son adresi neresiymiş. Topla çocukları bir ziyaret edelim bakalım. Rıza sen de gel. Gözümüzden bir şey kaçmasın.

Levent, otomobilini sokağın başına park etti. Mustafa, camı tıklattı. Levent camı araladı.

– Ne durumdayız?

– Abi ışıkları yanıyor evin. İçeriden televizyon sesleri geliyor. Rıza, uzaktan gözetliyor evi. Yeni çocuklardan iki tane de yanımda getirdim. Tecrübe olur onlara da.

Levent ve Mustafa, ekibin geri kalanının yanına yaklaştı. Rıza yaslandığı duvardan ayrılmadan başını çevirdi. Diğer iki memur sokağın diğer tarafını gözlüyorlardı.

– Rıza var mı bir hareketlilik?

– Amirim henüz bir şey yok. İçeride televizyon izliyor. Yaklaşık on dakika kadar önce mutfaktan çay aldı, tekrar televizyon karşısına oturdu.

– Herife bak lan Mustafa, keyif yapıyor. Sarın şunun etrafını alalım merkeze. Mustafa sen sağdan git. Rıza sen de soldan ilerle. Çocuklar erketede dursunlar. Ben de ön kapıdan dalıyorum içeriye.

Rıza ve Mustafa aynı anda başlarıyla onay verdiler. Mustafa diğer memurlara döndü. İşaret ve orta parmaklarını gözlerine götürüp gözetlemeye devam etmeleri yönünde emir verdi. Onlar da başlarıyla onay verdiler. Levent ön kapıya doğru ilerleyip sırtını duvara yasladı. Silahını kabzasından çıkardı ve emniyetini açtı beklemeye başladı. Mustafa, Levent’i gözleyerek evin sağından karanlığa doğru ilerledi. Rıza ise çoktan evin solundan bahçeye doğru dolaşmıştı. Üç, dört dakika sonra Rıza’nın bağırışları duyuldu.

– Amirim bu taraftan! Adam kaçıyor. Kaçma lan! Dur lan, şerefsiz!

Rıza’nın bağırdığı yöne doğru koştu Levent. Diğer iki memur da desteğe geldi. Rıza yerde yatıyordu. Sağ bileğinin üstüyle burnunu tutuyordu. Kan bileğinden aşağıya süzülüyordu. Sol elinin işaret parmağıyla bahçenin arka duvarını işaret ediyordu. Levent, silahının ucuyla duvarı gösterdi. Memurlar o yöne doğru koşturdular ve duvardan atlayıp karanlıkta kayboldular.

– N’oldu lan? Bu yüzünün gözünün hali ne? Çek bakayım elini.

Rıza bileğini çekince burnundan kan boşaldı. Levent cebinden kâğıt bir peçete çıkardı ve Rıza’ya uzattı. Rıza burnuna pansuman yapmaya başladı.

– Amirim, adam evin sağından üstüme doğru koştu geldi. Tam silahımı çektim varillerin üzerinden üstüme atladı. Yumruklamaya başladı beni. Elimde silah olduğu için karşı koyamadım herife. Eve yaklaşırken pencereden bizi görmüş olmalı. Sonra da şu duvardan atladı gitti. Tazı gibi piç. Mustafa amirim nerde? Herif o taraftan koştu geldi.

Levent, silahını kabzasına koydu. Evin arkasına doğru koştu. Karanlığa doğru bağırdı.

– Mustafa! İyi misin? Mustafa hooop!

Tekrar koşmak üzereyken Mustafa’yı gördü. Mustafa, sendeleyerek yürüyordu. Silahı sağ elindeydi. Sol elini ise başına dayamıştı. Sol elini indirip avucunun içine baktı. Birden öfkelendi. Küfürler ederek yürümeye devam etti.

– Kürekle vurdu kafama! Anlamadım nereden geldiğini. İçeride değil miydi bu adam ya? Rıza?

Burnuna dayadığı peçete yüzünden sesi derinden geliyordu Rıza’nın.

– Amirim ben de anlamadım. Demek seni bayılttı sonra bana saldırdı.

– Ne bayıltması lan? Biraz kendimi kaybettim o kadar. Kim bayıltabilecek beni!

Levent, söylendi. Mustafa, mahcup şekilde yere baktı.

– Ne yani katili kayıp mı ettik şimdi? Sokayım böyle işe. Çocuklar peşinden gitti. Ara bakalım şunları Mustafa.

Mustafa cebinden telsizi çıkardı. Memurlara anons geçti.

– Şevket, Ercan. Yakaladınız mı adamı? Ses verin çocuklar.

– Amirim burada kimse yok. Kaçmış çoktan.

– Oğlum nasıl yakalayamadınız ya. Kaç yaşında adam! Nasıl kaçtı elinizden.

– Amirim…

– Ya bırak! Tamam…

Sinirlenip telsizi kapattı. Levent işaret parmağını havada çevirerek toplanmalarını emretti.

– Bakın bakalım evin içine ve bahçeye neler bulabileceksiniz. Rıza, çağır sen de ekibi. İyice incelesinler.

Yanlarından ayrılarak sokağın başındaki otomobiline doğru yöneldi. Yolcu koltuğuna oturarak başını cama yasladı. İşaret parmağının ikinci boğumuyla camı tıklatmaya başladı.

– Nasıl kaçırırız adamı ya…

Ertesi gün Levent şubenin kapısından içeri girdi. Rıza, burnunda bir şişlik ve gözünde bir morlukla koridorda belirdi.

– Rıza, seni fena dövmüş be adam. Mustafa’yı da görmek lazım. O nerde?

Rıza, bu sözlerin üzerine utandı.

– Amirim dövmek demesek? Boş bulundum işte. Mustafa amirim sabah erken geldi. Akif amirimin yanında şu an. Zeki’nin evinden getirdiğimiz kanıtları inceliyorlar bizim çocuklarla birlikte. Maalesef suç aletini bulamadık. Ama bahçedeki kulübede olay yerindeki dikenli telin aynısından bir ruloya rastladık. Suç aletini ve mührü yanında taşıyor olmalı. Zeki’yi yakalayarak tüm kanıtları da elde etmiş oluruz.

– Hadi bakalım Rıza. Bir taşla iki kuş. Yapın şu işi.

– Emredersiniz amirim. Size bir kahve ikram etsem. Yorgun görünüyorsunuz.

– Valla çok iyi olur ya. Dün gece biraz fazla kaçırdım galiba. Moralimi bozdu herif. İkinizi pert etti.

Rıza tekrar utandı. Sağ eliyle utangaç bir şekilde başını kaşıdı. Levent’in yanından ayrıldı. Birkaç dakika sonra elinde iki kupa kahveyle çıkageldi Rıza. Bir tanesini Levent’e uzattı. Levent birkaç yudum aldı kahvesinden. Derin bir oh çekti. Rıza’yla yürümeye başladılar.

– Elimizde hiçbir şey yok yani. Tek çaremiz MOBESE kayıtları. Elini çabuk tut biraz. Merkeze bak. Ana baba günü yine.

Kahvesinden büyük bir yudum daha aldı. Sağ elindeki kupayla bir grup genç polisi işaret ederken gülümsedi.

– Kim bu gençler?

– Stajyer bunlar amirim. Bugün 2 grup daha geldi. Şaşkın şaşkın geziyorlar ortalıkta değil mi?

Grubundan yanından geçerlerken Rıza tökezledi. Elindeki tüm kahveyi Levent’in üstüne döktü.

– Lan! Yandım! Rıza napıyorsun oğlum.

– Amirim valla çocuklar çarptı. Özür dilerim. Şimdi hemen bir peçete…

Levent sözünü kesti Rıza’nın. Rıza acemice üstünü temizlemeye çalıştı Levent’in. Levent stajyer grubuna bağırdı.

– Dağılın lan! Üstümü başımı mahvettiniz. Rıza çek oğlum elini tamam dedim. Zaten darlanmıştım. Gidiyorum ben. Herhangi bir şey bulursan ara beni. Akif’e ve Mustafa’ya haber ver. Bugün şubeye dönmem. Dur telefonumu alayım. Hadi sen MOBESE kayıtlarına dön.

Levent, tek katlı, bahçeli evinin kapısından içeri girdi. Ayağının ucuyla kapının arkasına birikmiş dergileri, faturaları, broşürleri ittirip kapıyı kapattı. Silahını ve anahtarlarını masaya bırakıp montunu astı. Telefonunu kontrol edip tekrar cebine attı. Mutfağa uğrayıp dolaptan bir bira aldı. Dönüşte yerde birikmiş tüm kâğıtları topladı. Tek tek incelemeye koyuldu. Koltuğun üzerindeki kumandaya uzanıp haber kanallarını gezmeye başladı.

– Hatemi, dün akşam saatlerinde bir cinayet daha iş…

Levent sinirle televizyonu kapattı. Kumandayı yanındaki köşe koltuğa attı. Kâğıtları incelemeye devam etti. Sinirle faturaları buruşturup yere attı. Broşürlere ve zarf şeklindeki reklamlara da aynı şekilde davrandı. Zarflardan bir tanesi dikkatini çekti. Kırmızı renkteki zarfı ayırdı kenara. Zarfın ucundan yavaşça yırttı. İçinde farklı gazetelere ait birkaç kupür bulunuyordu. Seslice okumaya başladı.

– İzmir’deki kazada kimliği belirlenemeyen bir sürücünün çarpması neticesinde on yaşındaki Z.A ağır yaralandı. Z.A. hastanede yoğun bakıma alındı.

Telaşla diğer kupüre geçti.

– İzmir Bornova’da dün gece meydana gelen kazada çöp atmak için dışarıya çıkan Z.A kimliği henüz tespit edilemeyen sürücünün çarpması sonucu ağır yaralandı. Z.A kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Bir diğerini eline aldı.

– Geçtiğimiz Cuma vahim bir trafik kazasında hayatını kaybeden Z.A’nın annesi K.A. katilin bulunmasını istedi. Acılı anne, güvenlik güçlerine seslen…

Levent, kupürleri aceleyle zarfa tıktı. Ayağa kalkıp ince perdeyi aralayarak camdan dışarıya baktı. Salondaki tüm pencereleri tek tek gezerek perdeleri çekti. Zarfın başına geri döndü. Masanın üzerindeki zarfı bir süre göz hapsine aldı. Zarfı tekrar eline aldı. Kırmızı zarfın arkasını çevirdi. “Görülmüştür” ibaresini ve tarihi görünce zarfı yere attı. Zarfa doğru sanki karşısındaki bir insanmış gibi bağırmaya başladı.

– Siktir! On beş sene önceydi lan bu! On beş sene! Önüme çıktı aniden. Yanardım. Yakarlardı beni. Mesleğimden olurdum! Önüme çıktı! Duramadım. Çok korktum. Her gün kâbus görüyorum. Her Allah’ın günü. Aklımdan çıkmıyor. Önüme çıktı lan önüme çıktı!

Levent, masanın üzerindeki kabzaya uzandı. Silaha aldı ve emniyetini açtı. Salonda ileri geri koşturmaya başladı. Bir pencereden diğerine koşup bağırmaya başladı.

– Gelsene lan manyak! Gel! Gel de aklını alayım senin kodumun delisi. Hatemiymiş! Ulan manyak gel hadi. Bak bakalım yarın kim manşette. Meşhur edeceğim oğlum seni. Meşhur…

Levent, sendelemeye başladı. Dizlerinin üzerine düştü. Sonra yere yığıldı. Son bir gayretle başını masaya doğru çevirdi. Bira kutusunun dışında biriken damlayı gördü.

– Hass…

Gözleri kapanırken, kapıdan içeri giren silueti fark etti. Yığıldığı yerde bayıldı.

Levent, acıyla sıçradı. Gözleri kuvvetli ışığın etkisiyle yanmaya başladı. Hareket etmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Hareket etmeye çalıştıkça acısının daha da arttığını hissetti. Başını aşağıya çevirince acının bedenini çepeçevre saran dikenli tellerden kaynaklandığını fark etti. Bayılırken son gördüğü şey içecek kutusunun dışında birikmiş büyük bir damlaydı.

– Sakinleştirici verdin değil mi bana?

Levent’in sesi içinde bulunduğu duruma tezat soğukkanlı çıkmıştı. Dikenli telleri dolamaya devam eden katil, Levent’in uyandığını görünce dikenli telin ucunu sertçe çekti. Canı yanan Levent, soğukkanlılığını yitirerek bağırdı.

– Yavaş hayvan herif. Dana mı bağlıyorsun ağaca. Nasıl getirdin beni buraya?

Üzerinde dizinin altına kadar devam eden siyah kapüşonlu pardösüsü olan katil oralı olmadı. Dikenli telin ucunu yerden aldığı irice bir makasla kesti. Geri kalan tel ruloyu ayağıyla geriye doğru iteledi. Elindeki eldivenler kırık camlardan içeriye süzülen ay ışığıyla parladı.

– Biliyordum eldiven kullandığını ama çelik eldiven?

Katil, ortalığı toplamaya devam ediyordu. Siyah kot pantolonunun paçalarını siyah lastik çizmelerinin içine tıkıştırmıştı. Baştan aşağı siyah giyiyordu. Başında da siyah kar maskesi vardı. Gözleri bu loş ışıkta seçilemiyordu. Çok hızlı hareket ediyordu. Daha önceki cinayetlerin tecrübesiyle yadırganamayacak bir hızdı bu.

– Bu kez de çizme giydin demek. Önceki cinayetinde ne vardı acaba üzerinde? Yağmurluk mu yoksa?

Levent’in öfkesi, çektiği acıya yenilmişti. Sakinleşmeye çalıştı. Her hareketinde dikenler daha da batıyordu vücuduna. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan havayla genişleyen göğüs kafesi nedeniyle telin dikenleri daha derine batmaya başladı.

– Biraz gevşet bari şunu. Nefes alamıyorum. Nereye getirdin beni?

Başını çevirebildiği kadar etrafında göz gezdirdi. Paslanmış rayları, tek kanadı açık ahşap büyük kapıya bakınca buranın terk edilmiş bir istasyon olduğunu anladı. Başını yukarıya kaldırdı. İrice, çelik bir sütuna zincirlenmişti dikenli ellerle.

– Neden getirdin beni buraya? Ya da dur! Kendini kahraman falan mı sanıyorsun? Gazeteler senden bahsedecek, okudukça keyifleneceksin. Basit bir katilsin oğlum sen. Tek farkın biraz akıllı olman. Suçlu olduğunu sandığın insanları öldürerek onlardan ne farkın kalıyor? Bazıları masum bile olabilir. Sen onları öldürdüğünde çoğunun davası devam ediyordu. İnsanların suçlu olduğuna sen mi karar vereceksin bundan sonra? Hepimiz gerçek suçlunun peşindeyiz. Aslında seninle aynı taraftayız. Sen sadece delisin o kadar!

Katil, başını hiddetle kaldırdı. Hızlıca Levent’in yanına geldi. Sert bir yumruk attı. Levent çenesine aldığı darbenin şiddetiyle dilini ısırdı. Ağzında biriken kanı tükürdü. Feryat edercesine bağırdı.

– Ne vuruyorsun lan! Sadece aynı taraf…

Katil tekrar sert bir yumruk attı. Levent, yumruğun geldiğini fark etti ancak kaçamadı. Sadece başını çevirebildi. Kulağında patlayan yumruk sonra iyice sinirlendi.

– Aaah! Dursana oğlum! Aahh kulağım kanıyor. N’aptın!

Katil, maskenin ardından mırıldandı. Sesi oldukça zor anlaşılıyordu.

– Seninle aynı tarafta falan değiliz. O kız on yaşındaydı. Korkak gibi kaçtın. Geri dönüp yardım etseydin şu an kocaman bir genç kız olacaktı. Korkak piç!

– On beş sene önceydi lan bu! On beş! Önüme çıktı aniden.

Levent, birden ağlamaya başladı. Vicdanına ağır gelen bu yükü birinin daha biliyor olması onun yıkılmasına neden olmuştu.

– Geri dönmek istedim. Aynadan baktığımda yerde hareketsiz yatıyordu. Çok korktum. Çoktan öldüğünü düşündüm.

Boğazına biriken tükürüklerle birlikte yutkundu. İçinde bulunduğu durumun diğerlerinden farklı olduğunu anladı.

– Beni nasıl buldun? Hakkımda bir dava yok. Tek bulabildiğin gazeteden toplama haberler. Hiçbir yerde adım geçmiyor. Kazadan birkaç ay sonra da İstanbul’a geldim.

Levent, konuşurken sesi titremeye başlamıştı. Korku, üzüntü, öfkeyi birlikte yaşıyordu. Üstelik canı çok yanıyordu. Her nefes alışında dikenler bedenine işliyordu. Acıyla öfke bir araya gelince tekrar yükseldi.

– 15 yıl sonra beni nasıl buldun lan! Ben bir şey yapmadım.

Boşuna çabaladığını hissetti. Tekrar sakinleşmeye çalıştı.

– Kimse beni görmemişti. Haberlere de çıkmadım. Nasıl buldun beni? İki ay içinde İstanbul’a tayin oldum.

Katil pardösüsünün sol cebinden bir kâğıt çıkardı. Eski bir fotoğrafın çıktısını almıştı. Fotoğrafı Levent’e gösterdi. “İlk arabam” yazıyordu fotoğrafın üstünde. Yirmili yaşlarda bir genç, satın aldığı otomobilin kaportasına yaslanmış gülümseyerek fotoğrafı çeken arkadaşına poz veriyordu. Katil fotoğrafın köşesindeki tarihi ve saati gösterdi. 15 Ekim 2004 yazıyordu fotoğrafın üzerinde.

– Kazanın yaşandığı gece çekilmiş. Arkadaki aracı görüyor musun? Bu senin plakan ve senin siyah cinayet aletin. Hemen üst sokakta çekilmiş. Kızın annesinin hayal meyal gördüğü siyah araba! Karanlık seni saklayamadı Levent! Bu gece seni günahından arındıracağım. Ruhunun kelepçelerini kıracağım.

Levent’in cebindeki telefon titremeye başladı. Delice çırpınmaya başladı. Katilin titreşimleri duymasını istemiyordu. Kaçabilirse telefonunu kullanabileceğini düşündü. Katil, Levent’in tepesine dikildi. Çırpınışlar esnasında telefonun titrediğini duydu. Levent’in göğüs kafesine doğru bir tekme attı. Levent, tekmenin şiddetiyle göğsüne batan dikenler yüzünden şiddetli bir çığlık attı. Acının etkisiyle sersemledi. Katil, sersemlemesini fırsat bilip Levent’in telefonunu cebinden çıkardı. Telefonun ekranına baktı. Arayan Akif’ti. Ekranı Levent’e gösterdi. Levent, çektiği tüm acıya rağmen tekrar çırpınmaya başladı. Bir süre sonra arama sonlandı. Birkaç kere daha çaldı Levent’in telefonu. Katil, Levent’e sırtını döndü. Kapüşonunu ve maskesini çıkardı. Telefondan bir numara çevirdi. Arama tuşuna bastıktan sonra sesi dışarıya verdi. Telefon çalar çalmaz açıldı. Katil, Akif’i geri aramıştı.

– Levent! Oğlum nerdesin kaç saattir seni arıyoruz! Mustafa, gel Levent telefonu açtı. Alooo! Beni dinle. Zeki’nin cesedini bulduk. Öleli en az üç gün olmuş. Çoktan çürümeye başlamış adam. Garip bir şey daha var. Tüm MOBESE kayıtları da silinmişti. Bilişim’den çocuklar silinen dosyaları kurtardı. Muzaffer’in aracına en son Kavacık taraflarında Rıza binmiş. Orman yoluna devam etmişler. Neden bilmiyorum! Nasıl bilmiyorum! Bizim çocuklar Rıza’ya ulaşmaya çalışıyor. Olur da seni ararsa beni mutla…

Katil, telefonu kapattı. Sim kartı çıkarıp kırdı. Telefonu, eski ray yığınlarının arasına attı. Pardösüsünün fermuarını açtı. Yüzünü döndü Levent’e. Levent, Rıza’yı görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Rıza’nın elindeki silahı görünce şaşkınlığın yerini korku aldı. Levent, havayı tekmelemeye başladı. Her seferinde daha hırslı tekme atıyordu. Rıza’ya vurmaya çalıştı. Rıza, silahını Levent’e doğrulttu. Tek el ateş etti. Kurşun, Levent’in kaşlarının bir santim üzerine saplandı. Rıza, Levent’in yanına doğru ilerledi. Yanına çöktü. Silahın namlusuyla Levent’in başını sertçe itti.

– Adı Zeynep’ti. Kızım öldüğünde on yaşındaydı.

Pardösüsünün diğer cebinden mührü çıkardı. Levent’in alnına, kurşun deliğinin üstüne mührü bastı. Daha sonra mührü yere atıp şiddetle üzerine bastı. Mühür parçalara ayrıldı. Kapıya doğru yürüdü. Dışarı çıktı. Terk edilmiş istasyonun kapısının açık kanadını usulca kapattı.

Görülmüştür” için 2 Yorum Var

  1. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    elinize sağlık. akış güzeldi. başta arabayla ilgili cümlelerden kıllanmam gerekirdi aslında ama düşünemedim :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!