Öykü

Alfa

Gözlerinin kıvrımları ışığın etkisiyle, gerilerek titreşiyordu. Sıcak kan sarmalıyordu vücudunu uyuyordu ama üşümüyordu. Canlılığın göstergeleri son ibreye dayanmışken, rüzgâr boynunda geziniyordu. Heyecanın doruklarında olduğunu hissetmeye zaman bulamadan gözlerini açtı. Kolunu kaldırdığında parmakları bir engele takıldı. Ağır bir örtüydü üzerindeki, sıcaklığın bedeninde dolaşmasıyla karanlığın köşesinden sızan bir ışık fark etti. Ellerini ışığın yönünde tersine hareket ettirdi. Karanlık aralanıyordu, engeli hareket ettiriyordu. Kollarına iyice güç verdi, düşme sesi geldiğinde aydınlığın milyonlarca renkten oluşan karması gözbebeklerini titretti. Görüntü bulanıklaşıyordu, zamanın ona iyi geleceğini düşündü gözkapaklarını kapattı. Deri tabakası tam olarak engelleyemezdi ışığı ama direnci artana kadar, engelleyebilirdi.

Hazır olduğunda göz kapaklarını açtı, kolları tam olarak emrinde değildi. İçinde bulunduğu kutunun yanlarından destek alarak yükselmeye çalıştı. İlk denemesinde, taş bloğa çarpan sırtının acıdığını hissetti. Hissedebilmenin etkisiyle büyülendi, uzun süreden beri uğramamıştı acı tenine. Teni de tadına varamamıştı uzun zamandır bu farkındalığın. Zincirler halinde sorgulamalar başlarken, sarayının duvarlarında, iplerle dizginleyemedi akışın süreğenliğini. Merak duygusuyla bulunduğu yerden doğrulmayı yeniden denedi. Tutunmayı denediği bloğa doğru kendisini çekti, gövdesinin yerden kalktığını hissetti. Rüzgâr sırtından esiyordu, Başarmıştı, bir hareket başka bir hareketin mimarıydı. Yelkenini yükseltebilirdi göklere, bacaklarını kendisine doğru çekti.

Ayağa kalmam gerekiyor, durumu anlamlandırmayı sonraya bırakabilirim. Gövdemi biraz daha öne hareket ettirmeliyim, ellerimden güç almalıyım, tek elim bloğu tutarsa diğer elimle de yerden yukarıya doğru baskılarım vücudumu. Denememeliyim yapmalıyım, içinde bulunduğum bu anda zaman her şeyden daha değerli hissettiriyor kendisini,

-Hadi kalk

-Hadi kalk

 -Kuşkuyu arkamda bırakıyorum, yaşamın da ölümün de tek konağına güveniyorum.

Vücudu seslenişini karşılıksız bırakmamıştı, dizleri sanki ağırlığını taşımayan bir at arabasının tekerlekleri gibi hareketin eşliğinde, titreyerek kırılmayı bekliyordu. Kuşku tasavvurun yüzüne, soluk renklerinin peçelerini serpecekken kafasını kaldırarak itti onu geriye. Karşı koydu düşüncelerinin kuşkuyla evdeşliğine, dizlerine kenetledi onu, tasavvurun gözlerinde belirmeye başlayan düşüşün yerine daha büyük bir güçle sarmalanmıştı bacakları.

Bacakları bezlerle sarılıydı, ardından farkındalık zinciri bir başka halkayı taktı kuyruğuna bütün vücudu yağlı bezlerle sarılmıştı. Hafızanın duvarlarına bir görüntü yansıdı, yüzünden gözyaşlarının kaydığını hissedebiliyordu. Görüntü de babası bezlerle sarmalanarak, bir Lahit’e koyuluyordu. Görüntüden içinde bulunduğu ana geri döndü, atasını uğurladığı lahitlerden birinin içinde ayakta duruyordu.

Vücudu titremeye başladı, titremeyi durduramıyordu. Canlılığının sebebini çözememişti, organları vücudunda değildi. Ayakta olmasına anlam veremiyordu, Lahit’in dışına doğru bir adım attı. Adımlarını yinelemeye başladı, sesinin neye benzediğini hatırlamıyordu.

“Burası neresi, desenli mermerler, göklere yansınmış ateşler. Ateşi camların ardında hapsetmişler, nasıl yanmayı sürdürüyor. Yerlerde de var ateşi saklayan aynı objeden.”

Dizlerinin üstüne çömeldi, ışıklandırma yere sabitlenmişti. Eliyle ışığın camına dokundu aniden irkildi ancak acı hissetmemişti sadece ısınmıştı parmakları. Isınmanın dokunuşu başka bir durumu tetikledi, titremeye başladı. Üşüyordu,

“Çok soğuk, karşıtını var eder her algı, sıcaklığı hissetmeseydim üşüdüğümü hissedemezdim.”

Etrafını incelemeye koyuldu, camdan kareler diziliydi büstlerin üzerinde, altlarında hiç bilmediği dilde yazılanlar, geçmişte kullandığı nesneler. Sırayı takip ederek ilerledi, Ayak tabanı desenli mermer bloklara sürterken, parmak uçlarında yürüme fikrini uygulamaya koyuldu. Soğuğun temasını bir eksene hapsederek sindiriyordu.

Göz kepenkleri yukarıdaydı, tartıyordu zihnine giren çıkan her görüntüyü, arayışı nihayete erecekti, kortekste başlayan bir savaşın ardından. Muhakeme doğru sonucu çıkardı karşısına, özenle saklanmış giysiler vardı, birkaç cam karenin dünyasında. Hayvan postundan yapılmış kürklerden birini seçti, zihni seçimlerini gerçekleştirmeye yetmeyecekti. Hırsın güdümlü dizaynı sardı parmaklarını, kan dolaşımı topladı enerjiyi ellerine, harekâtın merkezine.

Cam’ı yumrukladı, bir burukluk hissetti parmaklarında ardından acı. Efsunlu gözlerle, farkına varamadı büyüyen gözbebeklerinin, yineleyerek yerçekiminden aldığı akımı bu sefer karenin tepesine indirdi yumruğunu. Vurduğu çevrede oluşan çatlak, mücadele azmini pekiştiriyordu. İki elini bir araya getirdi, vücut ağırlığını kullanması gerekiyordu yerden hafifçe sıçrayıp ağırlık merkezini, elleri birleştirdiği noktaya doğru dengeledi. Sesin eşliğinde gelen parçalanma, acı duygusunun yerini almıştı. Ancak daha önce hiç duymadığı ses sardı kulaklarını ve beyaz ışıklar kırmızıya dönmüştü.

Hayvan postundan elde edilmiş tek parça kıyafeti üzerine geçirdi, korkunun eşliğinde bulunduğu yerden ayrılmak için ileri attı adımlarını, adımları vücudunun ağırlığına alışmıştı. Koşabiliyordu…

Adım sesleri duydu arkasından ona doğru yaklaşmakta olan. Sert bir cismin yere hızlıca vurması ile eşdeğerdi kulaklarına dokunan ritm, yavaşlıyordu. Ritmin yavaşlaması, adımların duraksayacağına işaretti. Olduğu yerde durarak gözlerini kapattı, kulaklarını geldiği yöne doğru çevirdi.

“Adımlar durursa, anlamlandıramadığım bu varoluş içinde bir günahın tenine dokundum. Tak tak tak… İşe sessizlik dayandı kolonlarıma, kendimi duyabilirim sadece yine bir anlığına, ritm hızlanmalıydı birazdan, zihin erişecekti çünkü zamanın farkındalığına.

Atlayacaktı içinde bulunduğu bir anı, kaçırmamak için bir başkasını.

Bam bam bam baam, kıvılcım

Tak tak tak, hızlanan adım

Ritm düştüğümde peşime, yaratacağım uyum ya hızlanmalı

Ya da hissedilmeyecek kadar durulmalı, “

Koşmaya devam etti, bir önceki hareket motivasyonundan daha şiddetli bir kuvvetle. Ritim hızlanıyordu kalp atışları eşlik ediyordu ona, kulakları ahengi yakalıyordu geriden gelen. Peşindeydi.

“Sesler çoğalmaya başladı.”

Peşindeydiler.

Odak noktası dağıldı, duyabildiği sürece görebilirdi ancak yaklaşmakta olanı. Duyabiliyordu ancak yönlere göre kıstırmak imkânsızdı seslerin tonunu, sertlikleri yumuşaklıkları kaosa sürüklüyordu varlığını. Körlüğün bir başka türüydü ses kalabalığı, duyu organı değişmişti sadece, hissedilen sabitti.

Kaygı sarmalamaya başladı duvaklarını, ipler birbirine bağlıyordu yavaşça atılgan bacakları. Düğümlendiğinde durum, geriye doğru dönme isteği uyanacaktı, kaybolma güdüsü uyaracaktı teninden süzülen pençeleri.

Kafasını bir sağa bir sola salladı koşarken, kaygı onaylamıyordu zihninden attı. Hızlanmaya devam etti. Önünde büyük bir pencere vardı, ne olduğunu bilmediği bu yapıyı çağrışımla bir başkasına benzetti. Hızlandı ve gücüyle pencereye doğru çarptı. Pencere kırıldı, havanın üzerinde olduğunu fark eteğinde ise düşüşü durdurmak adına yapabileceklerinin sınırı, sınırlarında kalarak gövdesini toprağa doğru akıttı.

Toprağa dokunduğunda, toprağında dokunuşlarını hissedebilecek miydi? Mesafe uzun geldi, gökyüzünden yeryüzüne inerken hafifliyordu git gide havanın vücudunu saran zincirleri ve hızlandırıyordu yere doğru yaklaşan çekimi.

Yere çakıldı.

Toprağın dokunuşları bir bulut halinde sarmalamaya başladı vücudunu, kütlesi genişliyordu. Ciğerlerine doluyordu sanki toprak ama ciğerleri yoktu. Bulut kümeleri içinde varlığını sayıklamayı sürdürdü, bacaklarında güç hissetti bir kuvvete karşı gözleri hazır olduğunda açılmıştı.

Üstündeki kürk gitmiş, yerini kendi kıyafetleri almıştı. Altından bir zırh, sarı çarıklar, ince ipekten bir gömlek, vücuduna baktığında hatırladığı zamanlardaki gibi tarttı yansımasını. Gerçekliğine kavuşmuştu, gücüne kavuşmalıydı.

Müzenin güvenlik görevlileri peşinden gelmişti, korku kaplamadı tenlerini sadece merakın etkisiyle yavaşladılar. Koşmaya başladı.

2020

Elam Street üzerinde altın pelerini, sfenks şekli işlenmiş başlığı ile koşmaya devam ediyordu. Londra halkı bu manzaraya alışık değildi, güvenlik görevlilerinin yerini polisler almıştı.

“Güce kavuşmalıyım, insanlar neden dikkatle beni süzüyorlar?”

Dikkatini sokağın köşesindeki bir adam çekti, pakette çıkardığı sigarayı ağzına doğru götürüyordu adam. Ardından iki eliyle refleks haline gelen hareketi tekrarladı, ceplerini yoklamaya başladı. Aradığı zipposuydu, aradığını bulduğunda sigarasını yaktı.

“Küçük bir nesneden yükselen ateş, nasıl olabilir bu?”

Adama doğru yaklaştı altın zırhlı, yakınında durdu. Adam duraksadı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Elinde kısa süreliğine bir sıcaklık hissetmişti. Elindeki zipponun başka biri tarafından çekildiğini anlayana kadar, zippo çoktan ondan uzaklaşmıştı. Altın zırhlı uzaklaşabildiği kadar uzaklaşıyordu.

“Durabileceğim bir yer bulmalıyım, şurada ağaçlar var.”

Parkın girişinden içeri doğru devam etti, aşağıya doğru alçalıyordu park. Merkezinde bir süs havuzu vardı, havuzun yakınına doğru hareketlendi. Basamakları bir bir atlıyordu, anlam veremiyordu ona doğru anlamsız bakan insanlara.

Havuzun kenarına geldiğinde zippoyu yukarıya kaldırdı. Sesini çıkabileceği son tonda ayarladı,

“Alf Monarch, Amon Ra göklerden gelen gücümle sana sesleniyorum sar beni ateş.”

Zİppo yanması seslenişi sürdürdü.

“Amon Ra adımla sana sesleniyorum ey ateş”

Zippo yanmıyordu, yaşlı bir adam yanına doğru yaklaştı. Zippo ile Amon Ra’yı süzüyordu.

Yaşlı Adam

– Çakmağınızı kullanabilir miyim?

Dili anlamıyordu ama mimiklerden elindekinin istendiğini anladı, adam cebinden bir sigara paketi çıkardı. Ağzına bir tane aldı, bir adet de Amon Ra’ya uzattı. Amon Ra adamın eylemini tekrarladı, sigarayı dudaklarının arasına koydu ve zippoyu uzattı. Yaşlı adam iki sigarayı da yaktı ve zippo’yu etkisiz hale getirerek Amon Ra’ya tekrar uzattı.

Ra’nın ağzından duman çıkıyordu, adamı izlemeye koyuldu. Sigaradan ağzına akan dumanı içine çekmeye ve ardından üflemeye başladı.

Yaşlı Adam

– Teşekkürler.

Adam uzaklaşıyordu Ra, zippo’yu tekrar çıkardı. Mekanizmasını anlamıştı, yanındaki ateşleyiciye dokundu. Ardından bir parmağını uzattı, ateş parmağına dokunmakla kalmadı tüm vücudunu sardı. Yanıyordu, eski günlerdeki gibi.

Vücudu biçim değiştir ateşle uyumlu bir hale gelmişti, evini özlemişti evine gitmek istiyordu. Evi neredeydi ya da nerede kalmıştı bilemiyordu. Özlediği bir durumu gerçekleştirmenin tam vaktiydi,

Amon Ra

– Uçma vakti,

Gökyüzüne doğru bir füze gibi yükseldi, kuzeye doğru uçmaya başladı. İlerliyordu, ilerlikçe havanın daha da soğuduğunu fark etti. Evi soğuk değildi hatırladığı kadarıyla ancak dünya çok değişmişti. Havada bir kavis yaptı ve güneye doğru hareketlendi. İlerledi ilerledi.,

“Sıcaklığı hissedebiliyorum, evimi”

Güneye bulunduğu koordinatlardan dümdüz ilerlemeye devam etti. Marsilya kıyılarında sahile indi, evinin yakınlarında bir nehir vardı, burayı evine benzetmişti denizi ve kumları. Adımlarını suya doğru attı, insan bedeni biçimini almıştı suyu tattı.

Amon Ra

– Tuzlu, Beyaz denizdeyim.

Sulardan geriye doğru kumların üzerine çekildi ayakları, enerjinin biçimini aldı. Gökyüzüne yükseldi. Atmosferin tabaklarını aşma fikri gelmişti aklına belki evinden bir iz bulabilirdi. Tabakaları aştı, karanlık maddenin içindeki parıltıları gözlerini bulduğunda yine bir kavis çizerek dünyaya baktı.

Evinden bir iz arıyordu gözleri dünya haritası üzerinde, biçimini öne eğdi. Evinin yanındaydı nehri aramaya koyuldu, Nil’in görüntüsüne eriştiğinde gözleri, anlamlardı geçmiş ile şimdiyi. Aşağı doğru nehre doğru inmeye koyuldu. Yaklaştıkça gözlerine hatırladığı geometrik şekiller çarptı.

Keops’u görebiliyordu, diğerlerini de. Gize’ye doğru alçaldı. Keops’un tepesine yakın bir seviyeye kondu. Etrafı seyretmeye koyuldu. Turistler rehber eşliğinde dolaşıyorlardı, bulunduğu yöne doğru gelen gruplar vardı. Dünyaya arkasını döndü, taş bloklara dokundu.

Amon Ra

– Dun ke nungum mafesta

“Evrenimin geçidi açıl.”

Piramit hareket etmeye başladı, taş bloklar aşağıya doğru birbirlerine sürterek iniyorlardı. Yerlerini bıraktıkları noktada bir kapı meydana geliyordu, hareketin eşliğinde bir boşluk çiziliyordu beyazlığın üzerine. Ritim düzenliydi, aynı metronomda tonlar dokunuyordu kulağına. Örselenmiş geçmiş, paslanmış zihin gölgelerinde bir ışıkla parıldayarak birleştiriyordu dün ile bugünü.

Kapıya doğru yaklaştı, içeri girdi. Basamakları inmeye başladı, bildiği bir yerdeydi ya da aidiyetinin farkındaydı. On bin basamak vardı, farklı hesaplamalar farklı kapılara açılıyordu on bin merkeze ulaşan sayıydı merkez her noktanın bağlandığı sondu sonuçtu. Alçalmayı hızlandırdı. Hüküm sürdüğü zamanların gizemini taşıyordu içinde bulunduğu yapı, gizemi o aktarmıştı çünkü kendisinden sonra doğanlara ve onun konağına benzer bir konak yaratmışlardı yeryüzünde.

Merkez

Sonsuz ışık kümesi yıldızlardan getirilen yıldız taşları aydınlatıyordu salonu, daire şeklinde yerini almış on iki lahit vardı salonun ortasında, dairelerin ortasında ise on iki köşeli bir yıldız, yıldızın ortasında dünyayı anlatan bir kabartma vardı. Dünyanın tepesinde ise güneş, diğer gezegenlerde resmedilmişti. Güneyde ise güneşe en uzak gezegen, 12.Gezegen Ra güneş kabartmasının bulunduğu yöne doğru ilerledi lahitinin kapağını kaldırdı. İçine doğru uzandı.

“Masi nu ma kil, azqu na furtumgadil.”

Ateş haline büründü, on iki köşeli yıldızın içindeki kabartmalardan ilki güneş aydınlandı. Sonra yıldızın tamamı aydınlandı, lahitlerin kapakları açıldı. On iki ses aynı anda tekrarladı.

“Masi mu na kil, azqu ni furtumgadil.”

Keops yükselmeye başladı göklere doğru,

“İşte Anne’ye gidiyoruz, zamanı dünyada bırakarak ayrılıyoruz

* * *

Masi: İşte

Na: Ek

Mu: Anne

Kil: Ayrılmak, gitmek

Azqu: Dünya

Ni: da eki

Fur: an

Furtum: Zaman

Ga: ‘dan eki

Kil, gil: Ayrılma, bırakma

Alfa” için 1 Yorum Var

  1. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    konu iyi denebilecek seviyede. ama ne yazık ki dil çok göze batıyor. nasıl örnek versem bilmiyorum ama en yakını sanırım (tom bombadil’in maceraları) destan şiiri gibi bir dille yazmışsın ama paragraf kullanmışsın. üstelik normal konu geçişlerini bile ağdalı bir dille yapınca gerçek ağdalı olması gereken kısımlar kaybolmuş gitmiş. okurken yoran bir anlatım bana göre.
    şiirsel anlatım (yada benim deyimimle ağdalı dil) hikaye, roman (özellikle fantastik kurgu türünde) bana göre fazlası zarar veren bir anlatım türü. mesela bu hikayede sadece karakterin konuşmalarında veya hislerinde sınırlı kalsa ama hareketleri basit anlatımla geçilse çok daha vurucu olur.
    bir de eğer hikaye olarak yazmaya devam edeceksen devrik cümleler bir zaman sonra okuyucuyu bıktırır bilgin olsun. eline sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!