Öykü

Sorular

Tüketmek. Dünya’nın özeti nedir deseler bunu söylerdim her zaman. İnsanların aksine, onlardan çok daha aptal olduğum halde anlardım bunu. Tüketmek ve onun ardından gelen tükenme hissi. İki dönüm noktasıdır canlılar için. Ademoğlunun gençliğinde sahip olduğu muazzam gücü saçmaca tükettiği gibi sonunda gittikçe tükenmesi o kadar ironiktir ki, zekalarına rağmen onlara acımadan duramazdım. Bilhassa sahibim ve onunla benzerliğe sahip olan kişileredir bu sitemim. Yaptıkları hatalar çizmenin boyunu aştığı halde pişmanlık duymaksızın ilerledikleri yaşam dolu yolun sonunda ölümün parıltısını gördükleri gibi su koyuvermeleri ilgincime gitmiştir her daim. Aptal değillerdi kesinlikle. Bilakis, benden kat be kat akıllı olduklarına emindim. Ne de olsa ihtiyar bir akyuvar hücresinin zekasının hükmü nedir ki? Hatalarına rağmen sahibimi sevmemin nedeni belki de buydu. Hükümlerimin herhangi karşılığı yoktu sonuçta. Hangi söylemlerde bulunursam bulunayım sahibimle yaşayacak, sahibimle son bulacaktı kaderim. Ama sanki içinde görev yaptığım vücudunun sahibini sevmemin tek nedeni bu değil gibi. Demiştim ya, akıllı değilim diye. Ondandır anlamam sebebini. İçimden gelen neyse ona göre yaşıyorum. Pişmanlık olmadan sadece yapmam gerekeni yaparak ilerliyorum yolumda.

Fakat sahibim benim gibi değildi. Hiçbir zaman yüreği rahat olmadı, nedenlerin peşinde koşarak geçirdi ömrünü. Nitekim şimdi apartman dairesinde eşiyle beraber yaklaşık otuz yıldır yaşadıkları evde televizyon izliyordu. Dişlerini gıcırdatarak ardı ardına verilen dram dolu haberlere teker teker sövmekteydi. Eline aldığı kumandayı kaç defa yere fırlattığını elin damarlarında gezinen kardeşlerim dahi bilmiyordu. Garip olan şu ki, öfkesinin sebebi ne gördüğü haberlerdi ne de karısının homurdanmalarıydı. Biricik torunun kaldığı hastaneye gidememesiydi canını sıkan şey. Birden çıkan salgın, onu dışarıya çıkma hakkından alıkoyuyordu. Peki ne yapmalıydı? Bunun cevabını bırak, sorunun önemini dahi kavrayamamıştım ki. Kendi sağlığından üstün tuttuğu herhangi bir şey kesinlikle saçmalıklarla doluydu. Torununu görmesi elzem miydi? Ne olurdu birkaç ay sonra görseydi? Ya da torununu ölmeden önce görmesi neden çok önemliydi? Anlamıyorum. İşte, her zaman zekasıyla övünen karısı bile neden onunla aynı fikirdeydi? Eminim onun vücudundaki kardeşlerim bunu sebebini düşünmüyorlardır bile. Zaten “Neden?” sorusu bizim gibilerin asla bulaşmak istemediği belalardandı. Sorgulamak salt acı getirmekten başka ne işe yarıyordu ki? Sorular cevaplarını bulamadan yenilerini doğuruyordu böyle. Susmalıyım. “Hanım, ceketi uzatabilir misin?” cümlesiyle başlayan yolculuğumu izleyerek sessizliğimi korumalıyım. Alacağım cevapların önemsizliği soruların gereksizliğini meydana getiriyordu.

Mahallenin belki de en kalabalık olması gerektiği günlerde salgından dolayı kimilerinin çıkmamasından dolayı biraz ıssızdı. Hâlâ rahatça dolaşan, egzoz patlatan gençler dışında tabii. Sahibim, bu mahallenin güzide insanlarından birisiydi. Burada doğmuş, memleketin önemli üniversitelerin birinde dirsek çürütmüş nitekim en sonunda doğduğu yere geri dönmüştü. Gerçekleştirdiği pek çok bilimsel buluşun taçlandırdığı bir kariyeri hayal etse de buna erişememişti. Ruhundaki mahzunluk ve eziklik bundan kaynaklanıyordu. Zamanın kum saati misali akıp gittiği dönemlerde beynindeki tüm nöronlarını parçalamak uğruna sürdürdüğü deneylerin başarısız olması, hayallerinin tuzla buz olmasının eseriydi. En sonunda kaderine boyun eğdiğini düşünürken dahi kendisini gösteren ateşli mizacı sayesinde pes etmeksizin çalışmalarını sürdürmüştü. Evet, bilime yepyeni buluşlarla katkıda bulunamamıştı ancak kulaklarını dolduran “Allah razı olsun doktor bey.” söylemlerinin küçümsenmeyecek kadar büyük bir başarıya işaret ettiğini düşünerek hastalarının kendisine olan inancını gayretle çalışarak karşılık veriyordu. Ömründen vererek başkalarına ömür vererek, gençliğinde yaptığı sayısız hatasını telafi etmeye çalışıyordu. Pişmanlıkla yoğrulmuştu. Geçmişte pek çok kez yaptığı deneylerle kendisini bir halt zannederek ortaya attığı aşağılayıcı, küçümseyici bakışların kurbanı olan meslektaşlarının omzuna binerek yükselmeye çalıştığı profesörlük koltuğuna, bugün tiksintiyle bakıyordu. Yaşamının amacını ulvi emellerle bağdaştıran toy ruhu, bugün ancak cevapsız sorularla anlayabiliyordu. “Neden ben varım?” sualini eskiden “İnsanlığa ışık olmak için.” gibi kurumlu yanıtlarla geçiştirirken bugün, kurtardığı insan sayısına göre sorusunu dinç tutabiliyordu. Artık cevabını bulmak gibi kibirli işlere girişmek yerine sessizce yüreğinde sualini tekrarlayarak bilinmezliğin dinginleştirici etkisine bırakıyordu kendisini. Sorusunu unutmuyor bilakis aklından çıkmaması için sürekli başını düşüncelere daldırmaktan çekinmiyordu. İnsan bu yüzden vardı işte. Soruların önemini kavramak ve onlarla bilinmezliğin kilidini açacak cevapları kovalayarak, kaderini çizmek için…

İşte feleğin cilvesi. Defalarca hayat kurtarmak gayesiyle gittiği hastaneye şimdi yaşamını kurtarmak amacıyla gidiyordu. Başına vuran ateş, boğazını esir alan öksürük ve göğsünü mengene misali sıkan solunum sıkıntısı. Salgının baş gösterdiği dönemlerde apar topar hastaneye gitmesi, maskesini eksik etmeden doğruca buraya gelmesinin nedeni buydu. Meslektaşlarının acımayla kendisine baktıklarını görebiliyordu. Boğazı kurumuş, ateşten dolayı o kadar yorgun düşmüştü ki. Oysaki rahatlıkla gelebileceğinden pek emindi. Hızlıca hazırlanan sedye ardından gelen yoğun bakım süreci… Ezberlediği rutinlerin bu sefer kendisine uygulanması ne garipti. Hele ki en son baktığı hastanın torunu olması hepsinden de garipti. Onu iyileştiremeden yataklara düşmesi affedilecek gibi değildi. Ama ne yaparsın işte. Yuvarlanıp giden feleğin çemberi piyangoyu ona vurdurmuştu. Yapılan testler, alınan tüplerce kanın sonunda piyangonun sonucu belli olmuştu. Salgına yakalandığı kesinleştiği gibi ıssız bir odanın köşesine atılmıştı. Ben de onunla beraber aynı odanın soğukluğunu içime çekmiş, ıssızlığın iç karartıcı manzarasına gözlerimi yummuştum. Hasta olduğumuzu öğrendiğim gibi askerlerimi toplamış, tüm hücreleri belli düzenler içerisinde taramıştım. Sahibimin koluna enjekte edilen serumların bunda etkisi büyüktü. Derin uyku içerisinde debelenen sahibimin huzursuz nefes alışlarını duyuyordum. Yüreğini kerpetenle sıkıştıran derdin büyüklüğü tüm hücreleri hüzün denizlerine sürüklemişti. Torununa duyduğu özlemin göstergesi kalbinde oluşan acıyla ölçülmekteydi. Doktorların kendi aralarında fısıldaşmaları, durumun pek kötüye gittiğini ifade ederken onca çabama rağmen vücuda giren virüsleri saptamada yolda kalmıştım. Ateşin onları açık edeceğini düşünürken gittikçe siniye çekilmeleri kesinlikle alışılmışın dışındaydı. İçimi kaplayan endişelerim, pek yakında haklılığını ortaya koymuştu.

Yoğun bakımın ikinci günü. Doktorların fısıldaşmaları her zamankinden çok daha fazla. Hasta olmamızdan beri üç gün geçmişti. Bir hastalığın gelişmesi için pek yeterli süreydi. Hastalığın kendisini göstermemesi canımı sıkarken o sırada yanıma varan akyuvara kulak kabartmıştım. Bedeni kaplayan telaşlı durumdan olayların koptuğunu anlamıştım.

-Akciğerler tamamen kuşatıldı. Virüsler hücrelerimizi katlederek yayıldılar.

-Bütün akyuvarları oraya sevk ettiniz mi?

-Hemen hemen hepsini. Sizin önderliğiniz eşliğinde onlara saldırmayı bekliyoruz.

-Tamam derhal oraya geliyorum.

İşte bir savaş daha. Sahi, insanoğlunun savaş için ne çok sözü vardı. Öven, yeren bazen de tamamen umarsızca mesajların ardı ardına sıralandığı, gizemi olmadığı halde esrar perdesine saklanmaya çalışıldığı menem şeydir savaş. Ancak hepsinden öte zekasıyla övünen ademoğlunun sahip oldukları soruların cevaplarını, başkalarının yanıtlarıyla doldurmaya çalışması ne ironiktirdir. Bundandır, akıllı insanların her biri doğruluğuna inandırdıkları yanıtlarla kendini güvenceye alan kurnazlar tarafından kontrol edilmektedir. Soruların önemsizliği kendisini burada göstermiyordu muydu? Sorgulamanın getirdiği salt acı, yiten hayatlarla kat be kat artıyordu. Kendisinin varlık nedenini can almayla bağdaştıran insanların bedenleriyle sulanmıştı toprak. Kimi zaman övülen kimi zaman yerilen şeydir savaş. Koca beyinlerine rağmen çözümlemekte başarılı olamadıkları koca bir formüldür. Sorusunu kaybetmiş cevaptır savaş. Ölen insanların hangi umutlarla, hayallerle gömüldüğü bilinmez, sadece gömüldüğü cevabıyla kalakalır. “Niçin savaşıyorum?” “Benim var olma amacım ne?” gibi dizisiz soruların önemi, altına verildikleri toprakla beraber yitmişti. O zaman savaşın önemi neydi? İnsanlar cidden başkalarının yanıtlarıyla kandırıldıkları bir cehenneme mi sokuluyordu yoksa cevaplarını bulmayı ümit ettikleri cennet için kendilerini feda mı ediyorlardı? Cevabı ne olursa olsun yaşamını harcamaya değer miydi? Sahibim de cevabı aradığı için harcamamış mıydı gençliğini? Memnun muydu bundan? Peki, ben cevapsız halimle, kafa yormak istemediğim için mutlu muyum?

Bedenimi saran ateşle düşüncelerimden sıyrılmıştım. Virüslerin ufak tefek çığlıklarını duyabiliyordum. Akciğerlere ulaştığımda, içlerinde yaşadıkları alyuvarların bedenlerini parçalayarak orada sere serpe bıraktıkları bedenleri görmüştüm. Birçoğunu tanımakla beraber onlarla pek çok anım olmuştu. Şimdi bile yanımda saf tutan yoldaşlarımın benimle aynı duyguları paylaştığından emindim. Öfke, hüzün, intikam hırsı… Fakat bunlardan en ağır basanı içimizde bulunduğumuz vücudu koruma hissiydi. Bu duyguyu neden derinlerimize kadar hissediyorduk, bilmezdim. Demiştim ya, sorgulamak biz canlılara kafa karışıklığından başka ne veriyordu ki? Ama bunu bilmeden savaşmak… Ne kadar doğru olurdu ki?

Gözleri sislerle kaplanmış, eli bıçaklı milyonlarca virüs… Diğer yandan gözleri gözyaşlarıyla bulanıklaşmış, eli mızraklı yüz binlerce akyuvar… Tek ortak yanları ruhlarını mayalandıran azim, en büyük farkları ise sahip oldukları duygulardı. İşte, sırıtıyordu her biri. Bizim öfkeyle gerilmiş yüzlerimize karşın ne kadar pişkince gülümsemelerdi bunlar. Kendilerinden emin duruşlarına karşın biz ne kadar çekingen ve endişeliydik. Sabırsızlık had safhaya ulaşmıştı. Askerlerin birbirine bakarak ağzımdan çıkacak herhangi bir emir için hırsla bekleşiyorlardı. Ben yaşlı kurt, alçak virüslerin canına okuyacaktım, değil mi? Yüzlerine işlenen ifadeden, bu cümleleri çıkarmak pek de zor değildi. Derince alınan nefeslerden sonra gözlerimi düşmanıma dikmiştim. Onlar da diğerlerinden pek kolay ayırt edilebilen aklaşmış çeperlerimle cana susamış gözleriyle, karşılık vermişlerdi.

-Demek bunların güvendiği yaşlı kurt sensin.

Çeperi kesinlikle diğerlerinden daha da kızıl olan virüsün bana bakarak pişkince gülmesi bozulan sinirlerimi ayardan çıkarmıştı. Mızrağı kaptığım gibi kafasına nişan alarak salladığımda hızlıca kaykılarak kurtulmuştu.

-Buraya girmek o kadar kolay oldu ki. İnsanlar cidden ne kadar da aptal. Ve sen! Koruduğun her şey yıkmak için öldüreceğim seni.

Kulaklarımı çınlatan kahkahası ile üstüme atıldığında askerlerim önümde durarak onu fırladığı gibi öldürmüştü. Virüslerde herhangi kıpırdanma olmamıştı. Bundan güç alarak bağırmıştım:

-Eğer sahibimizi öldürmek istiyorsanız, delik deşik edilmeye hazırlanın.

-Demek öyle. O zaman aynı şekilde siz de ölmeye hazırlanın.

Şaşkınlıkla başımı çevirdiğimde yük taşıyan alyuvarlardan birisini parçalayarak içinden çıkan pis sırıtışıyla onu görmüştüm. Elindeki bıçak daha yeni kanlanmıştı. Virüsler hareketlenmeye başlamıştı. Bıçaklarının takırtısı, mızraklarımızın sürtünmesi, garip bir armoni oluşturmuştu. Gözlerini çepeçevre saran kana susamışlıkla mücadele edebilir miydik? Biz o kadar azimli miydik? Neden koruduğumuzu dahi bilmediğim sahibim için gerekli yürekliliği, özveriyi gösterebilecek miydim? Sorgulamalarım ardı ardına yükleniyordu ruhuma. Mikroplarla, akyuvarların mücadelesi senelerce sürmekteydi ancak eninde sonunda onlar kazanmıyorlar mıydı? Can yitiyordu işte. Savaşmamın anlamı neydi o halde? Sorgulamayacağım dediğim halde kaçamıyordum sorulardan. Acıtıyordu. Sorularımın cevapsızlığı yakıyordu her yanımı.

Mızrakların uçuşu, sahibimin gittikçe artan ateşiyle virüslerin yanması, ölen her virüs için ardı ardına parçalanan alyuvarlar… Şimdi bunu sorgulamanın zamanı mıydı? Doğru zaman ne vakit olacaktı ki? Sorular anlamsız. Cevapların hükmünün olmadığı şu anda sorgulamalar anlamını yitiriyordu. O halde içimden geleni yapmalıydım.

-Ateşi asla kesmeyin. Birbirinize destek olarak savaşı sürdürün!

-İlaçların desteği olmadan kazanmamız zor, komutanım.

-Doktorlar bulsaydı çoktan dayatmışlardı ilacı. Kendimiz mücadele etmek durumundayız çocuklar.

-Virüsler saldırmaya başladı! Hazır olun!

Önümde sallanan bıçak darbesiyle diğerlerinden ayrılmam bir olmuştu. Diğerlerinden ayrılan belirgin görüntüsüyle onların lideri olduğu belliydi. Çeperini saran kırmızı dikenlerin yanı sıra büyüklüğü dikkat çekiciydi. Gülümsemesi, kanlı silahından damlayan canlara ithafen kana susamışlığın iğrençliğine sahipti. Mızrağımı hazırladığımda küçümseyen bakışlarını üstümde hissetmiştim. Ve bu, adımını attığında onlarca mızrak tarafından saplanmasına yol açmıştı. Gösterdiği gevşeklik, rahatlık bedeninin leşini ortaya sermişti. Ve gene parçalanan hücrelerin bedenleri teker teker ayağıma düşmüştü. Defalarca konuştuğum kişilerin birer hiçmişçesine böylesine harcanması yüreğimi dağlıyordu. Gene sırıtması yüzünde eksik değildi. Aynı rahatlıkta bulunmasa da bakışları aynı derecede aşağılayıcıydı.

-Ufak numaralarının olmasına sevindim. Ancak o arkasına sığındığınız ilaçlar olmadan ne kadar dayanabileceksiniz?

Cevap vermemiştim. Önemi yoktu. Aşağılamasının sonu gelmeyecekti. Sessizliğimle ezecektim onu. Çeperimden oluşturduğum onlarca mızrağı etrafımda döndürerek her birini üzerine yollamıştım. Bıçaklarından kaçınarak farklı pozisyonlarda şansımı deniyordum. Saldırılar aralıksız devam ediyordu. Savaşın heyecanı ikimizi sarmış öldürme dürtüsünü harekete geçirmişti. Düşmanın hareketlerine dikkat kesilen iki hücre, amansızca dövüşmekten alıkoyamıyordu. İşte, yanlış attığı adımla bedenine saplanmıştı mızraklarım. Tekrar geri geldiğinde yenilginin verdiği kızgınlıkla derhal üzerime atılmış, ancak öfkesi onu tekrar ölümüm kıyılarına sürüklemişti. O sırada havada süzülen bıçağın sesini duyduğumda kolum acıyla kıvranmış, başımı döndürmemle diğer elindeki bıçağı sallaması bir olmuştu. Tabii elimdeki mızrakla bedeninin ortasını delmemle leşi ayaklarımın altına serilmişti. Askerlerimin durumuna azıcık baktığım anda başka alyuvarın parçalanmasını duyarak teyakkuzda kalmak zorunda kalıyordum. Onun rakibi bendim. Ne yazık ki herkesin tek başına olduğu acımasız muharebenin ortasındaydık.

Parçalanmış bedenlerinden oluşan ceset yığınlarına rağmen kendine olan güveni asla sarsılmamıştı. Savaşın kaç gün sürdüğünü bilemiyordum. Sadece kulakları çınlatan kahkahasını algılayabiliyordum. Savaştan soyutlanmıştım. Mücadelemiz başlı başına düelloya dönüşmüştü. Mızrağımı elime aldığımda atılması bir olmuş, bedenine savurduğum darbemden sıyrılarak yanlamasına saplayacakken yukarıdan üzerine akın eden mızraklardan dolayı geri çekilmek zorunda kalmıştı. Tam o sırada atağını düşünürken boğazını tuttuğum gibi bedenini parçalamıştım. Daha yenice öldüğü gibi arkamdan atılmış, boynuma sarıldığı gibi tekrar vücuduna isabet eden mızraklarla yere serilmişti. Böylesine azmi nereden ediniyordu, bilmiyordum. Onun aksine kendi motivasyonum pek gülünç geliyordu. Ancak ne şekilde olursa olsun, içimden geleni yapmak istiyordum. Kazanmayı arzuluyordum. Savaşımın nedenini sorgulamak dahi ağır gelmişti bana. Amma velakin bu demek olmuyordu ki ruhumu kuşatan duygularımı yüz bırakacağım. Bilakis onu her öldüğümde yüzümü saran gülümseme, en az onun kadar alaycı dahası öfkeliydi. Gözlerini esir alan kana susamışlık midemi bulandırmaktan öteye geçemiyordu. Neden savaştığını anlamadığım birisinin düşmanı olmak özellikle bitmek tükenmez enerjisiyle zordu. Savurduğu her darbenin ardından kaybettiği hayatı onun için anlam ifade etmiyordu. Öldürmek için yaşamından vazgeçiyordu. Peki ya ben? Ben yaşamak için neyden vazgeçiyordum?

Bir kez daha ölmüştü. Bedeni artık yerinde olmayan diğer yarısıyla yere düşmüştü. Kolumdaki sancı artık dayanılmaz hale gelse de tek elimle de idare edebiliyordum. Usulca atılan ayak adımları, bıçağının sürtünme sesi, ruhunu ortaya çıkaran sadist gülümsemesi. Çeperinin üzerine bitmiş olan kırmızı dikenleri her ölümüyle daha da kızıla boyanıyordu. Yaşamı onun için araçtan öteye geçmiyordu. Benim için ise… Evet, ben neden yaşamımı koruyordum? Ölüm doğanın kanunu halde neydi bu yaşama olan susamışlığım? Sorularım rahat bırakmıyordu. Ruhumu, bedenimi, aklımı esir alan yanıtsız suallerin kararlılığımı düşürmesi neydi peki? Bu gidişle kaybedeceğimizi anlamak için sadece etrafa bakmam yeterdi. Herkes benim gibi savaş alanında kati tecrübeye tabii değildi. Kimileri ikinci, kimileri üçüncü seferlerine atılmıştı daha. Ve şimdi hepsinin bedenleri sere serpe yatmaktaydı. Neden savaşıyordum? Neden artık yenildiğimi bildiğim halde vuruşmaya devam ediyordum. Diğerlerinin de artık rakip bulamadıkları için bana sulanmaları ne açıklıydı. Her biri diğerlerinden de beter katiller sürüsü iken eli mızraklı bir yaşlı kurt ne kadar karşı koyabilirdi ki? Sorularımdan kaçmanın anlamı yoktu. Önemsizliklerini bilsem de aynı derecede onlara gözümü kapamak da önemsiz hatta daha da faydasızdı. Boş bulunan bir anımda saplanan bıçak darbesi bana yepyeni soruyu sunmuştu önüme. Sorular gerçekten önemsiz miydi? Zafer çığlıklarıyla hareket eden güruha sadece boş boş bakarken bu sorunun cevabını aramaktan kendimi alıkoyamıyordum. Ayak sesleri beraberinde eşlik ediyordu ölümüme. Hayır, buradan gelmiyordu. Dışarıdan gelen doktorların adımlarıydı bunlar. Sahibim gözünü açmıştı. Artık direnmenin anlamı yoktu. Savaşımızda en büyük yardımcımız olan uykudan uyanmıştı. Artık son anlarını pencereden bahçeyi izleyerek geçirmesi çok daha uygundu. Kaç dakika kalmıştı ölmesine? On, yirmi belki de otuz. Ne fark ederdi? Dudaklarını zorlukla açmıştı. Söylemek istediği kelimeler sessizliğe karışmıştı. Onun bu halini gören arkadaşı ise suyu yudumlarla vermişti. Serumlar çıkarılmış tamamen umudu kesilen bir hasta olarak yatağına öylece bırakılmıştı. Ne zaman varmışlardı bu kanıya, bilmezdim. Belki de taa en başından beri kaybedeceğimiz kesinleşmişti. Ölecekti. Yaşamımın amacı neydi? Bunu bilmeyerek ölmek, sorgulamanın verdiği yorgunluk ve acıdan çok daha keskindi. Belki de sahibim de öyle hissediyordu. Ölmek üzere olduğunun bilincinde olarak benim gibi sızlanıyor muydu? Dudakları aralanmıştı. Yanındaki arkadaşı ise can kulağıyla dinlemekteydi.

-Torunum iyi mi?

-Evet, pek iyi. Senin sayende… Onun için geldiğini duyduğunda azimle ameliyatta hayata tutundu. Tabii önceden yazdırmış olduğun direktifler de işin çabası.

-Onu görebilir miyim? İyi olduğundan emin olmak istiyorum.

-Camdan olursa, evet. Ama…

-Zamanım yetmeyecek, değil mi?

-1 saat…

-Ona bile yetmeyecek ha.

-Verilen narkozdan dolayı, uyanması bir saatten fazla olacak.

-Özlemiştim. Gerçekten çok özlemiştim.

-Üzgünüm. Ben gene de getirmeye çalışacağım.

-Onun mutlu olduğunu görmek istiyorum. Keşke gençliğimde de kurtardığım insanların gülümsemesi, var olma amacımın olduğunu bilebilseydim.

-Amacını fazlasıyla gerçekleştirdin dostum.

Torununu görmek mi? Ölürken dahi başkalarını nasıl düşünebiliyordu? Özellikle gençliğinde bencilin tekiyken nasıl olur da… Tıpkı onun gibi sorularımdan sakınmayacaktım artık. Neden savaşmıştım bunca zaman? Hayatta kalmak için mi? O zaman neden hâlâ savaşmak için müthiş bir istek duyuyordum? Sorularımın ruhumda akması, yanıtlarını bulmaya çalışması ne kadar da güzeldi. Rahatlatıcı, kafa karıştırıcı kimi zaman acıtıcı ama bulduğumda ortaya çıkan yanıt benim huzurla ölmeme yol açacaktı. Önemli miydi, ölümümün huzuru? Önemli olmasaydı, benden kat be kat zeki olan sahibim, kendi hayatını kenara atarak torununu görmeye gelir miydi? Bundan da önce eğer gençliğinde deneylerine devam etseydi mutlaka gelişme kat edebilirdi. Sonuca en yaklaştığı anda durdurmuştu çalışmalarını. Başkalarının omzuna binerek ulaştığı yanıttan vazgeçmesi, yaşama amacını tekrar ve tekrar sorgulaması onu mükemmelleştiriyordu işte. Sorular zannettiğim gibi önemsiz değildi. Her zaman içimden geleni yaptığımı düşünerek ruhuma ihanet etmiştim. Bilinçli değildi hareketlerim. Neden yaptığımı bilmeyerek gerçekleştirdiğim bütün eylemler herhangi değer taşıyor muydu içlerinde? Elbette hayır. Bilinmezliğin kilidini açacak anahtar olan, ruhumun yansıması olan sorularımın cevaplarını aramamakla hata etmiştim. Ama en önemlisi, ümitsiz değildim artık. Yenilsem bile kazanabilirdim! Çünkü neden savaştığımı anlamıştım. Çünkü onun mutlu olmasını istiyordum. Aynı şekilde arkadaşlarımın da kendimin de huzurla ölmesini arzuluyordum.

Mızrağımı kapmamla beraber virüslerin bedenlerini deşmeye, oradan oraya kaçınarak gücümün sınırlarını zorlayarak ürettiğim mızrakların havada süzülerek çeperlerine saplanmasını izlemiştim. Sayıları çoktu, yanıma gelmeleri zor olmuyordu. Silahımla gerek itekleyerek gerek deşerek gerekse vücutlarını yararak ilerlemekten alıkoymuyordum. Geriye kaldı yirmi dakika. Çeperime saplanan üç bıçak ve beraberinde sayısız kesik. Gücüm tükenmişti. Benimle zar zor direnen arkadaşlarımın hepsi artık ölmüştü. Bunu sezdirmemek istesem de korku sarmıştı her yerimi. On dakika kala ölmem, bütün her şeyi karanlığa teslim etmek anlamına geliyordu. Kırıntılarımı zorluyordum. Üstüme çullanıyorlardı. Üstlerine saplanan mızraklara rağmen tam bir kana susamışlıkla atlıyorlardı üstüme. Ve en sonunda odada bulunan guguklu saatin ötüşüyle saplanan bıçaklarla cama bakmam bir olmuştu. Doktorun kucağına atılmış minik yavrunun neşeyle gülümsemesini izlemiştim. Gördüğüm tüm tebessümler içerisinde en güzeliydi. Karanlıktan önce yanan son ışığım, sahibimin yavaşça kapanan ıslak göz kapaklarıyla son bulmuştu. Kazanmıştım savaşı.

Zübeyr Kocaaslan

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Aremas says:

    Öykünüzü analitik bir bakış açısıyla yorumlamaya çalışacağım.

    Saçmaca (akla aykırı bir şekilde, akıl dışı), ilgincime gitmiştir (ilginç gelmiştir) gibi kullanımlar dilimizde yok. Gündelik konuşma dilimiz ile yazı dilimiz aynı olmamalı. Hoş, konuşma dilimizde de kurallara dikkat etmeliyiz ama gençler arasında bu söylemlerin yaygın olması; doğru kullanımları gözden kaçırıyor olmanızdaki ana etken olabilir. Bunu daha iyi ve çok sayıda kitap okuyarak aşabilirsiniz. Yazıda benzer birçok hatalı kelime var, tek tek alıntılamıyorum.

    Metafor ve intak kullanmak isteyebilirsiniz elbette. Ancak eğer ciddi ciddi akyuvar hücresinden bahsediyor isek, ona bir zeka atfetmek, zorlama bir girişim olur. Gerçeküstü anlatımlarda bile hayata dair benzeşimler yapmamız veya yepyeni bağlantılar kurulan, kendi mantık evrenini yaratmış bir kurgu inşa etmemiz gerekir.

    Zihninizde düşünceler dağınık bir şekilde geziniyor ancak olgunlaşmış bir kurgu göremedim metinde. Anlatım açısından da yetersizlikler var. Örneğin, ilk paragraf; orada anlatmak istedikleriniz için fazla uzun ve cümleler çok dolaylı. Düz yazıda şiirsellik aramayız ancak sözcük seçimlerimizde bir ahenk olsa iyi olur. Bazı cümleler kurallı bazıları ise devrik. Öte yandan mecaz ve teşbihlerinizde de metne uygunluk açısından problemler var.

    Dili iyi kullanabilmeniz için çok daha fazla metin okumanız gerektiğini yineleyeyim. Lafı çok uzatmanız, söyleyeceklerinizi sağlam bir kurgu temeline oturtamayışınız ve gerçeküstülüğü oldukça abartıp inandırıcılık ölçütünün dışına taşmanız, öykünüzün en zayıf yanları. Gelecek seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Merhabalar. Öykü seçkisine hoş geldiniz. Öykü genelinde devrik cümleler, kelime hataları yoğunluğundan hikayeye odaklanmak biraz zorlanıyoruz. Özellikle bu platformda okurken zaten aklınızın bir köşesinde eleştirmek (bunu iyi anlamda söylüyorum. kendim de buraya eleştiri almak ve eksiklerimi görerek geliştirmek adına yazıyorum.) olduğu için ufak hatalar dikkat çekiyor. Öykünün kurgusu çok çok iyi olduğunda dikkat çekmiyor ama ne yazık ki (affınıza da sığınarak) öykünüzü orta/iyi olarak değerlendiriyorum. Elinize sağlık.

  3. Emrah says:

    Merhaba

    İlginç bir bakışla kaleme almışsınız temayı. Vucud içerisinde yaşanılan savaşı oykumek güzel bir dusunce
    Ama kurgusal anlamda bir şey eksik gibi ama gelişime açık bir öykü kurgunuz var düşüncesindeyim.

    Kaleminize saglik simdiden

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.