Öykü

Aşkın Bir Rengi Olsa

Ne kadar da sakin uyuyor. Kıpırtısız ve huzurlu… Gözleri birer çizgi gibi mühürlenmiş, içeride neler olup bittiğini kestiremiyorum. Ağzı kapalı, sanki gülümsüyor. Burnundan yayılan sakin sıcaklığı duyumsuyorum. Bazen o kadar yavaşlıyor ki nefesi, verdikten sonra bir daha almayacak sanıyorum. Birkaç saniyelik o bekleyişte kalbim ağzıma yürüyor. Ya bir kez daha nefes almazsa? Ya dört harflik adı, hayatımda “erken yitirilen hayat arkadaşı” olarak anılırsa!

“Hayat arkadaşı” Başka bir evrende yol alıyor gibi uyuyan bu adam, arkadaşlıktan yana sınıfı hep geçti bugüne kadar. Peki ya âşıklık, yarenlik, sevgililik işte adı her neyse bunlar, müfredatın neresindeydi? Parmaklarımı kullanarak tek tek sayınca çıkıyor hesap. Tam 11 yıl. Başı filmlerdeki bayat tanışma hikâyelerine benzeyen ama onlarınki gibi ilerlemeyen bir ilk görüş.

Üniversitenin bahar şenliklerinde, coşkulu kalabalığın içinde aceleyle geçmeye çalışan delikanlı ile müziğin ritmine kendini kaptırıp dans eden kız çarpışmış, kızın içeceği delikanlının üstüne dökülmüştü. Bu kazanın sonrasına karşılıklı özürler, tatlı bakışmalar ve telaşlı bir tanışma yakışırdı. Oysa öyle olmadı. Sırılsıklam olan gömleğine aldırmayan delikanlı, koşar adım yürüyüşüne devam etmiş, hiçbir şey olmamış gibi hızla oradan uzaklaşmıştı. Kız şaşkınlık ile öfkenin birbirine karıştığı bakışlarıyla gidenin ardından kalakalmıştı.

Biraz önce nefesinin duracağından deli gibi korkan ben, şimdi o nefesi kesmek istiyorum. Nefretle güçlenmiş ellerime bakıyorum. Taktığım günden bu yana bir gün dahi parmağımdan çıkarmadığım alyansım acı acı gülümseyedursun, parmaklarımdaki kudret içimdeki merhametin üzerine toprak atıyor. Düşünüyorum. Bir anda sarılırım beyaz boğazına. Var gücümle sıkarım. Ne olduğunu anlayıp çırpınmasına bile fırsat vermeden, hareketsiz kalması için tüm gücümü akıtırım parmaklarımdan. Derisi, damarları, kemikleri eriyiverir ellerimde. Gözleri fal taşı gibi açılır. Şaşırır, dehşete kapılır belki. Parmakları bir kerpeten gibi boğazına yapışmış parmaklarıma sarılır. Gücü yetmez. Ayıramaz onları kendinden. Belki de hiç çabalamaz. Kim bilir öylece bırakır kendini. Gözlerime bile bakmaz. Onu dünyaya ben getirmedim, aslına bakılırsa hayattaki resminin hiçbir karesinde olmadım. İşte beklediğim fırsat! Hayatının sonunu getirdiğimde öyle ya da böyle adım bir yerlere kazınır, varlığım bir anlam kazanır.

Havada asılı kalan parmaklarımı kapatıp, yerimden kalkıyorum. Çekmecenin dibine attığım sigara paketini çıkarıyorum. Şuralarda bir de çakmak olmalı. Pencereyi açıp yakıyorum bir tane. Aylardır içmemiştim. Aceleyle çektiğim nefes, boğazımda dertop oluyor, gözüme yaş yürüyor. Onu öldürebilirim. Bu gece, şimdi! Evet, yapabilirim bunu. Ama yapmayacağım. Korktuğumdan ya da ona merhamet duyduğumdan değil. Bunun içimde yanan ateşi söndüreceğinden emin olamadığım için. Gereksiz bir vicdan yükünden başka hiçbir işe yaramaz bu yaptığım. Olabildiğince sessizce öksürüp, izmariti pencereden fırlatıyorum.

Dönüp omuzlarından sarsıp uyandırmak istiyorum bu kez. Mahmur ve şaşkın bakışlarına aldırmadan bağıra çağıra “İnsanın en güçlü, en gaddar, en savunmasız, en öfkeli ve en yılgın olduğu zamanlar, kalbinin tamir edilemeyecek kadar kırılmış olduğu zamanlarmış, sayende anladım.” demek istiyorum. Vazgeçiyorum. Kendi kendime konuşmak en iyisi… Hem sesim de çıkmaz, kimseyi incitmez. Çocukluğumu düşünüyorum. Kalp kırıldığında, ruh incindiğinde kimileri kırıklarını toplayıp içinde eritir, kimileri karşısındakine batırırmış. O zamanlar kalbim camdan bir oyuncaktı. Kırgınlığım küskünlüğe dönüşürdü çabucak, bir köşeye büzüşürdüm. Sessizce… İçimde kopan fırtınalardan kimsenin haberi bile olmazdı. Artık çocuk değilim, kırgınlığım öfkeye, öfkem güce dönüşüyor. Bunun hareketi tetiklemesi için biraz daha yolum olmalı. Yoksa hiç farkında olmasa ya da umursamasa da kalbimi lime lime etmiş bu adamı cezalandırmaktan çekinmezdim.

Çok basit bir şey istedim ben. Sevilmek… Tutunulmak, adanmak, vazgeçilememek. Benim lügatimde aşk kelimesinin karşısında bunlar yazıyordu. Uğruna feda edilemeyecek şey olunmamasıydı, o olmadan nefes alamamayı seçmekti. Ve aynı yolu gözü kapalı yürümekti. Tüllü pullu beyaz bir elbise giyip, nüfus kâğıdındaki kütüğü değiştiğinde arkasına yaslananlardan, defteri kapatanlardan değildim. İstediğim şey, ömürlüktü. Ama ne oldu? Tam da onlardan biri haline geldim. Zorla, çaresizce, mecburen… Yetinmeyi bilmeyen kalbim, kör bir umutla bekledi durdu. Üstelik evlilik denen tiyatroyu oynamayı, yo hayır oynamayı değil yönetmeyi ben istemiştim. Başrolü de ona vermiştim. Kolay olmadı. Ulaşılması güç biriydi, ikna edilmesi için mücadele etmek gerekiyordu. Tanışıklık, arkadaşlık, yoldaşlık derken amacıma ulaşmayı başardım. Ya da öyle sandım. Bugün tekrar ve tekrar görüyorum ki o asla benim yazdığım senaryoyu oynamadı. Bir tek replik bile söylemedi. Sahnede kıpırtısız duran bir dekordan fazlası olmadı hiçbir zaman. Aynı çatı altında aynı soyadı paylaşan bir kadın ve bir erkekten öteye geçemedik. Geçemedi. Seviyormuş gibi sevdi, sevişiyormuş gibi sevişti. Ruhuna, kalbinin derinliklerine hiç nüfuz edemedim. Bir an bile.

Tuhaf biri olduğunu biliyordum. Onu ilk gördüğüm gün hissetmiştim bunu. Zamanla bunu içine kapanık ve sessiz karakteri ile tanımladım. Onu tanıdığım günden bu yana hiç değişmedi aslında. Mesela sesli güldüğünü hiç duymadım, bir damla gözyaşına tanık olmadım. Sanki başka dünyalardan gelen bir varlık gibi yabancı yaşadı her şeyi. Duyguları da o bilinmeyen dünyaların duygularıydı sanki. Pek çok insana acı veren şeyler onu etkilemez, hemen hiçbir şeyden tiksinmez, hiçbir şeye bağımlı olmazdı. Vücudu hiçbir heyecana tepki vermez, coşkuyla sevinmez hemen hemen hiç öfkelenmezdi. Ve hiçbir şeyden korkmazdı. Bünyesinde korku barınmayan çoğu insan gibi inanmaya da ihtiyacı yoktu. Ne bir tanrısı ne de bir şeye inancı vardı.

Onu, farklı bu yüzden de çekici kılan da bu sakin duruşuydu belki. Yoksa öyle parmakla gösterilen bir görünüşü olmamasına rağmen bulunduğu hemen her ortamda, ışığa gelen kelebekler gibi tüm kadınları etrafında toplamayı nasıl başaracaktı? Bu durumdan çoğu kez hoşlanmazdım. Kalbim hızla çarpar, nefesim daralırdı. İğreti hayatımızda bir başkasına yer yoktu. Bazen de rahatlardım. Sahip olduğu oyuncağı ile böbürlenen çocuklar gibi omuzlarım yukarı kalkardı. Ne de olsa bu durumdan ne rahatsız olur, ne etkilenirdi. Umursamaz duruşu, hiçbir şey için bozulmazdı.

Onun hiçbir şeyini anlamadığım gibi yaptığı işi de anlamıyordum. Yazılım dili denilen şey onun dili kadar bana yabancıydı. Klavye ve ekranla bütünleşip saatlerce kıpırdamadan oturabilirdi. Gerçi yaptığı her işe böyle odaklanıyordu. Bir filmi neredeyse nefes almadan izler, bunu yaparken bir şey yiyip içmez, asla konuşmazdı. Garip takıntıları vardı. Otomobil kullanırken, kitap okurken ya da başka bir işle uğraşırken müzik dinlemezdi mesela. Müzik onun için huşu içinde yapılması gereken bir ayin gibiydi. Oturarak, kıpırtısız ve sessizce dinlerdi çoğu kimseye tuhaf gelen müziklerini. Konuşmak, yemek, sevişmek ise mecburiyetten yapılan şeylerdi onun için. Bunları yaparken sıkılmış ve huzursuz görünürdü. Sadece uyku! Uykunun onun için bir kaçış olduğunu biliyordum. Uyurken sanki her şeyden herkesten kaçıyor, rahatsız ruhu sadece uyurken huzur buluyordu. Bir gün hayatının uyurken sonlanacağını bilse yine de aynı hevesle uykuya kaçacağına emindim.

Ben, aptal ben, çaresiz ve boş bir umutla bu adamdan aşk bekledim. Hiçbir zaman bunu vaat etmediği halde. Mezun olduktan birkaç ay sonraya denk gelir, “Evlenelim,” dedim. Ne de olsa aylardır arkadaştık. O panayır günü olmasa da sonrasında benim ısrarcı çabamla tanışmış, arkadaş olmuştuk. Henüz sevgili bile olmadan karı-koca olmak istememe şaşırmamış, “Evlilik aynı gemide birlikte seyahat etmek gibi bir şey olmalı, neden olmasın. Ama aşk dersen, beni bu konuda mazur görmelisin.” demişti. “Olsun demiştim. Biz yola çıkalım da…”

Bazı şeyler zamanın çözebileceğinden çok daha zor ve karmaşık olur. Aşk da böyle bir şeymiş. Bunu birlikte yol aldığımız 11 senenin her dönemecinde yaşadım. Birlikte zor günler geçirdik, gerçek hayatın ağırlığında gençliğimizin ezildiği zamanlar oldu ama atlattık. Kuş hafifliğinde günlerimiz olmadı değil. Birlikte seyahat ettik, değişik manzaralar gördük, yeni insanlarla tanıştık, güzel müzikler dinledik. Dedim ya iyi arkadaştık biz. Ama en pembe anlarda bile sessiz ve uyumlu yol arkadaşlığının sevgililiğe dönüşmesine izin vermedi. Uzunca bir süre bunun benim başarısızlığım olduğunu düşündüm. Bunca yıl bir kez bile bana tutkuyla bakmadığı için kendimi suçladım. Oysaki o, dürüst ve sözünün arkasında duran bir adamdı. Bu anlaşmayı böylece kabul eder gibi görünen ama aslında reddeden bendim. İnatla her gün tazelenen bir umutla ondan aşk umdum, bazen dilendim bile. Kızdım, öfkelendim, hırçınlaştım. Bir çocuğun yapmayacağı şeyleri yaptım. Onu bensiz bırakarak cezalandıracağımı bile düşündüm. Tanrım ne ahmakça! Hayatta hiçbir şeye bağlı-bağımlı olmayan biri için ben sıradan bir sınavdım. Ve o, sınavları hep AA ile geçerdi.

Demek ki aşk, gerçekten onun bünyesinin reddettiği yabancı bir maddeydi. Belki de bir virüs. İçine girebildiğinde onunla bütünleşebileceğini, kendine yer edinebileceğini sanan aptal bir virüs. Bu pek çoklarını alaşağı eden şey, onun duvarlarının kenarından yalpalaya yalpalaya dolaşıyor, tutunmak için her yolu deniyordu. Ne kadar güçlü, ne kadar inatçı olsa da bu virüsü onun hücreleri tanımıyor, kendinden saymıyor asla içine almıyordu. Onun aşkla olan ilişkisini böyle kabul ettiğim zamandan sonra işler daha kolay olmuştu. Canımın acısı, hırsım biraz olsun törpülenmişti. Onun elinde değildi işte! Yapısı böyleydi. Belki hasarlı belki de kusursuz olarak yaratılmıştı. Durumun benimle bir alakası yoktu.

Şimdi umarsızca bu yatağın üstünde otururken sürekli değişen ezberlerimin bozulduğunu öfkeden kanım çekilmiş bir şekilde anlıyorum. Onu çözmeye bu kadar yaklaşmışken, bugün öğrendiğim şey aslında tüm bildiklerimi yalanlıyor. Yıllarca milim milim üzerinde çalıştığım bu antik kazı çalışması, tam sona gelmişken yerle bir oluyor. Düşüncelerim hiç olmadığı kadar bulanık. Kalbim kırık evet ama asıl sorun asla çözemediğim bu problemi en azından ezberlemişken aslında soruyu yanlış anlamış olmanın verdiği hezeyan.

Sessizce yataktan kalkıyorum. Geceliğimi bir çırpıda çıkarıp, komodinin üstüne attığım pantolonumu ve kazağımı giyiyorum. Sanki bu evden, şimdi çıkıp gidecek, onu sonsuza dek hayatımdan çıkaracakmış gibi çabucak hazırlanıyorum. Terliklerimi çıkarıp bir çift çorap almak için çekmeceye doğru attığım üç adımda ayaklarım buza kesiyor. Hiç düşünmeden yatağa oturup, sıcaklığının yayıldığı yorganın içine sokuyorum ayaklarımı. İçimden iki kordan daha sıcak olduğuna emin olduğum ayaklarına ayaklarımı yaslamak geliyor. Elbette yapmıyorum. Hiç yapmadım. Hiç o kadar yakın olmadık. Kendime kızıyorum. Yoksa her şeye rağmen, tıpkı seneler önce kabul ettiğim aşksız yol arkadaşlığı ile mi yetineceğim? Yorganı bir çırpıda açıp, fırlıyorum yataktan. Terliklerimi ayağıma geçirip odadan çıkıyorum. Ne yapacağıma, kütüphaneyi düzenlerken üniversite kitaplarının birinin arasından düşen notu, bir kez daha, belki onlarca kez daha okuduktan sonra karar vereceğim.

Ders arasında yazıldığı, elden ele uzatıldığı belli bir ajanda defterinden koparılmış kenarı tırtıklı bir kâğıt. Farklı el yazılarıyla yazılmış, biri kurşun kalemle olduğu için silinmeye yüz tutmuş iki yazı. Öncesinde ve sonrasında ne olduğunu asla bilemeyeceğim o tatlı Mayıs Çarşamba’sında yazılmış iki not.

“Sen ruhumun karanlığını aydınlatan kadın! Aşkın bir rengi olsa saçlarının rengi olurdu. Güneşte parlayan, geceleri daha da kızıllaşan saçlarının rengi… Ders çıkışı panayırda buluşalım. Kalabalıklardan sıyrılıp çimenlere uzanalım. Saçların güneşte parlasın, ben sana âşık olmak için dünyaya geldiğimi bir kez daha hatırlayayım…”

* * *

“Sen nefes alışı bile coşkulu, rengârenk adam. Heyecanına yetişmek için koşacağım. Aşkını doyasıya hissettiğim tüm hücrelerimle orada olacağım…”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,
    Okuduğum her öykünüz sonrasında yüzümde hoş bir tebessüm oluşuyor. Yine öyle oldu. Aslında sizi çok başarılı bulmamın altından yatan temel sebep tam da bu. Öykünüze başlayan bir okuyucu, hayal ettiği şeylerin karşılığını buluyor.
    Anlatım, yoğunluk çok güzeldi. Tattırdığı duygularsa kısa bir yolculuğa çıkardı beni. Elime fincanımı alıp balkonda tek başıma otururken keyifle okumak isterdim.
    Eleştirim yok. Kaleminiz çok doğru. Tebrik ediyorum.

  2. Çok vurucu bir öykü öncelikle. Bir ilişki ancak bu kadar gerçek kelimelerle anlatılır. Keyifle okudum ama çok daha keyifli bir zamanımda tekrar tekrar okuyacağım öykünü. Kalemin daim olsun Hande!

  3. nyphe says:

    Sağol Sitare:) Ah o keyifli zamanlar. @Umutunjelibonu da söylemiş, sen ben sanırım hepimiz şu anda arkamıza yaslanıp keyifle ve kafamızı vererek öykü okumayı düşlüyoruz. En kısa zamanda gerçekleşsin dilerim. Sevgiyle…

  4. ebuka says:

    Selam @nyphe;

    Seçkide öykünüz varsa kaçırmayıp okuyorum. Bir defa kısalar, çok vaktimi almıyor. :slightly_smiling_face: Daha da önemlisi duygu yüklü, arkadaş canlısı, masum ve de çok güzeller.

    Elinize emeğinize sağlık. Laf olsun diye değil, hakikaten çok beğendiğimi belirtmek isterim. Ayrıca öykünüzle beraber geçmişe döndüm. İstemeden de olsa mutsuz ettiğim kızlar geldi aklıma. :grinning:

    Görüşmek üzere, iyi bakın kendinize…

  5. Merhaba @nyphe

    Duygusunu iliklerime kadar hissettiğim bir öykü yazmışsın. Bence zor bir metin çünkü tek kişilik tek perdelik oyunlar gibi. Tüm sorumluluk anlatıcının üzerinde, biz onun gözüyle bakmışız, adeta o olmuşuz. Sen de bu tekilliği bu duygu anlatımlarını bir okuyucu olarak bana çok iyi geçirebildin. Tam öykü olmuş. Eline emeğine sağlık

    Sevgiler

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

11 cevap daha var.