Öykü

Mühür

Şehir kan kusuyordu.

Rae sarayın üçüncü katında sivri bir cumbanın üstünde duruyor, üzerlerine çöken illetin yadigârına, vebanın doğurduğu çarpık bir ceset yığınına bakıyordu. Alevlerin, halkını ve ailesini dünyadan usulca silişini, geleceğini kor edişini izliyordu.

Ve Rae uyandı; yaşanmamış bir anıdan, gecelerine musallat olan bir kâbustan; halkının içene düştüğü cehennemden, asla evlenmediği bir kadının ölümüne duyduğu acıdan ve asla doğmamış olan çocuğunun alevlerin kömürleştirdiği bedenine bakmanın verdiği kahırdan araladı gözlerini. Bakışlarını tavana dikti, yutkundu ve küfretti. Olmayan karısının adını bir tanrının ismini zikredercesine dilinden düşürmedi. Ölmüş çocuğunun kendine benzeyen yüzü, yanık bedeni ve üzerinden gökyüzüne yükselen duman gözünün önünden saatlerce gitmedi. Ve Rae o gece bir kez daha ölmek istedi.

* * *

Rae gün doğumunda kendini saraydan dışarıya attı. Peşine takılan yaver, arkasından bir şeyler söylüyordu. Rae duymadı, umursamadı. ‘’Atım,’’ dedi.

Oğlan koşuşturarak kayboldu. Rae Ata’nın büstünün mermerine oturdu, gözlerini çimenlere dikti ve kâbuslarının ne zaman başladığını anımsamaya çalıştı; babasının ölümünden sonra mıydı? Annesi gittikten sonra? Bilmiyordu, bilse de fark etmezdi. Ana’ya bile yalvarmıyordu artık. Bir keresinde Başimam ‘Tövbe et,’ demişti. ‘Kâbusun, bir günahın bedeli olmalı.’

Olmayan günahları için tövbe etmişti Rae. Günahsız değildi lâkin Ana’yı gücendirecek kadar büyük bir günahı yoktu. Hiçbir zaman sınırları aşmamıştı; annesine el kaldırmamış, oğlanlarla yatmamış, bir bebeğin canına kıymamıştı. Şirk koşmamış, mescit yakmamış ve Kitab’ın ötesinde bir arayışa girmemişti. Yine de umursamamıştı Rae. Yüzlerce gece dizleri yerde tövbe etmişti, gözlerinde yaş kalmayana dek ağlamış, sol ayağının serçe parmağını Ana’ya kurban vermişti. Buna rağmen kâbuslar artmış, azalmamıştı.

Ve Rae bugün sınırı aşacaktı.

Yaver elinde bir değil iki atın yularıyla döndü. ‘’Sizinle geleceğim,’’ dedi. ‘’Her nereye gidiyorsanız… Kovsanız da takip ederim.’’

Rae çocuğun sesine musallat olan kaygıyı işitebiliyordu. ‘’Halkım beni seviyor,’’ dedi. ‘’Endişelenmene gerek yok.’’

‘’Seviyorlar,’’ dedi Jeef. ‘’Ama sizden korkmuyorlar.’’ On dördündeydi yaver, Rae’nin kuzeniydi. Babasının kahverengi saçlarına ve annesinin kara gözlerine sahipti. Aralarında pek yaş farkı olmamasına rağmen ufak bir çocuktan başka bir şey değildi Rae’nin gözünde. Başını öne eğip, ‘’Kusura bakmayın,’’ diye ekledi Jeef.

Ağlayan Kral, diye düşündü. Bu lakap kâbuslarının eseriydi. Hâlbuki Rae Başimamdan başka kimseye bundan bahsetmemişti. Bilen tek kişi oydu; gördüklerini, geleceğini; o da çoktan ölmüştü. Ama insanlar duyuyordu. Muhafızlar. Kapılar sesleri engellemiyordu. Onların da konuşmaktan başka yapacak pek bir şeyleri yoktu. Beni seviyorlar, belki bana acıyorlar ama benden korkmuyorlar. Çocuk doğruyu söylüyordu. ‘’Sır tutabilir misin?’’ dedi, sağ elini Jeef’in omuzuna koyarak.

‘’Tabii,’’ dedi yaver. ‘’Tutabilirim, yani tutarım.’’

‘’Peki,’’ dedi Rae. ‘’Eğer tutmazsan seni öldürmek zorunda kalırım. Atları bırak ve benimle gel.’’ Rae kuzenine sırtını döndü ve yürüdü. Peşinden birkaç nabız geride başlayan ayak sesleri az da olsa bir tereddüdün göstergesiydi.

Dakikalar sonra Rae saray berberinin sandalyesine çöktü. Saçını ve yüzündeki her kılı siyaha boyattı. Perçemlerini kısalttı, sol kaşına sahte bir kesik iliştirtti. Sonra üzerine bulabildiği en sıradan giysileri geçirip sırtına başlıklı kara bir pelerin attı. Aynı pelerinden yavere de verdi ve yola koyuldular.

At sırtında, yüzleri birer başlığın gölgesinde kasabaları geçtiler. Onlara bir bakan bir daha bakmadı, Rae konuşmadı, yaver soru sormadı. Köyleri geçtiler ve neden sonra bir dağ yamacına vardılar. Rae başını kaldırıp tepedeki mabede bir göz attı; ahşaptandı, etrafında bir tane ağaç yoktu, kayalıkların arasına inşa edilmişti ve bilmeyen birinin tavla zannedebileceği kadar bakımsız duruyordu; üzerindeki yegâne süs kan kızılı boyasıydı. Başını çevirip yavere baktı ve oğlanın yüzündeki endişeyi gördü, endişenin altındaki korkuyu, korkunun altındaki öfkeyi.

‘’Efendim,’’ dedi yaver, boğazını sıkan bir el varmış gibi. ‘’Bunu yapmamalısınız.’’

Rae konuşmadı, atı mabede doğru sürdü, yaver de takip etti. Mabedin önünde iki mürit dikiliyordu, kovulmuşların koyu kızılına bürünmüştü ikisi de. Boyunlarında muska niyetine taşıdıkları kızıla boyanmış kafatasları ikizdi; iki iri sıçana aittiler. Müritlerden biri kadındı, zayıftı, yanakları çöküktü, gözlerinin etrafı uykusuzluk emareleriyle doluydu. Adamsa nispeten uzundu, kazınmış saçı ve sakalsız yüzüyle, uzun burnu ve çıkık gırtlağıyla doğal bir otoriteye sahipti. Başlarını azıcık bile kaldırıp onlara bakmadı ikisi de.

Rae atından indi. Selam mahiyetinde, daha çok dikkat çekme gayesiyle kaldırdı elini. ‘’Şeyhiniz müsaitseler biz iki misafiriz,’’ dedi.

Adam kıpırdamadı. Kadın başını kaldırıp Rae’ye gelişigüzel bir bakış attı. ‘’Bekle,’’ dedi zor duyulan bir sesle, sonra döndü ve parmaklarının eklemleriyle ahşap kapıya vurdu. Dünyanın her türlü süsünden uzak bu kapının bir tokmağı bile yoktu. Kapı aralandı ve kadın içeriye girip gözden kayboldu. Ardından tok bir sesle kapandı kapı.

Mürit, altındaki dağ kadar kıpırtısız duruyor, yaver atından inmiş, gözleriyle mabedi tarıyordu. Pelerininin başlığını açtı ve düşürdüğü bir şeyi ararcasına yere baktı oğlan, sonra Rae’nin iyice yanına sokuldu, ‘’Annem Kovulmuşlar’dan çok korkardı,’’ diye fısıldadı. ‘’İnsan olmadıklarını söylerdi.’’

Rae kapıda duran müride baktı. Belki asabiyetten belki de yorgunluktan kaynaklanan ürkütücü bir hali yok değildi. Ama neticede insandan başka bir şey değil. Annesi kovulmuşlardan bahsederken sesi huşuyla dolardı. Ama babam… ‘’Benim babam da insanlıklarını geride bıraktıklarını söylerdi,’’ dedi, Jeef’e dönerek.

Yaverin yüzünde bir şaşkınlık belirir gibi oldu, belki de Rae’den tasdikleyen bir cümle beklemiyordu. Eli belindeki kamaya meyletti, sonra vazgeçti. Gitmek istermiş gibi geldikleri yola baktı, yutkundu ve ‘’Efendim,’’ dedi en sonunda, bir yalvarış tınısıyla. ‘’Emin misiniz?’’

Oğlan şüphe duymakta haklıydı ama onun yaşadıklarını hayal bile edemezdi. Rae yorulmuştu artık. Neyin doğru olduğunu düşünmekten, belini büken yaşanmamış anılardan ve Ağlayan Kral olmaktan. ‘’Beni burada bekle,’’ dedi bakışlarını kaçırarak. ‘’Dönmezsem gidersin.’’

Oğlan karşı çıkacak gibi oldu bir an, sonra duraksadı. ‘’Beklerim,’’ dedi.

Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından ahşap kapı tekrar açıldı, içeriye giren mürit eşikte durup ‘’Gel,’’ dedi. ‘’Sadece sen. Çocuk dışarda kalsın.’’

Rae yürüdü, mabede girerken eli ahşap kapının kuru dokusunu hissetti; boyanın kapatamadığı kıymıkları, kalitesiz işçiliği; tıpkı üstünkörü örtülmüş bir kabir gibi. Mabede adımını atar atmaz ise içeride bir dizi kırmızıyla daha karşılaştı. Duvarlar kırmızı, tavan kırmızı, taban tahtaları kırmızı ve mabedin ortasına serilmiş ufak halı bile; içerideki her şey kanla yıkanmış gibi duruyordu ve bu bir şekilde farklıydı, rahatlatıcıydı.

Mürit mabetteki yegâne eşyayı, kırmızı halıyı işaret ederek, ‘’Ayakkabılarını çıkar ve bağdaş kur,’’ dedi. ‘’Şeyhimiz gelecekler.’’

Birinden emir almayalı ne kadar olmuştu? Rae söyleneni yaptı. Halıya kadar yürüyüp ayakkabılarını çıkardı ve usulca bağdaş kurdu. Yapmak üzere olduğu şeyi aklında defalarca kez tartmıştı; ama bu şuan bile şüphe duymasını engellemiyordu. Bir insanın Kovulmuşlar’dan medet umması kabul edilemezdi, kâfirlikti; hele bir de kralsa hiç. Halk onlardan biriyle yüz yüze baktığını bile duyacak olsa isyanlar çıkardı. Yapması gereken en doğru şeyse taht üzerindeki hakkından feragat edip bir daha arkasına bakmamak olurdu. Tüm bunları göze almıştı Rae. Bir gece daha o kâbuslara katlanacak gücü görmüyordu kendinde. Zorunda kalmadıkça saraydan dışarıya bile adımını atmamıştı senelerdir. O kadını, gelecekteki karısını karşısında görür diye ödü kopuyordu. Karşısında görür de sesini duyarsa diye. Karşısında görür de gözlerine bakarsa diye.

Başka bir kadınla evlenmeyi düşünmüştü. Kendine tüm kâbusların bir yalandan ibaret olduğunu söylemiş, eğer herhangi biriyle evlenecek olursa son bulacağına inanmıştı. Ama yapamamıştı. Onu tanıyorken, çocuğunu görmüş, kokusunu içine çekmişken başka biriyle nasıl evlenirdi? Ölümü aklına koyduğu, bir arzudan gerçekliğe dönüştürmeyi düşündüğü zamanlarda onu engelleyen şey de buydu; içten içe kaçtığı kadını, karısını bulma arzusuydu: Onu görmeyi, ona dokunmayı, kendine benzeyen o oğlanı kucağına almayı, onlara hayattayken bir kez bakabilmeyi… Ama ölümlerine kâbuslarda bile katlanamıyorken gerçek olsa ne yapardı?

Gerilerde bir kapı açıldı ve kızıllar içindeki genç bir kadın halıya kadar yürüdü. Boynunda dışarıdaki müritlerin taşıdığı kafataslarının üçüzü asılıydı. Kızıl saçları cübbesine karışıyor, omuzlarının arkasında kayboluyordu. Teni beyazdı, yeşil gözleri giysileriyle tezattı ve duygu yoksunu bakışları güzelliğini gölgeliyordu. Dışardaki müritlerden tek farkı sol kulağında sallanan iç içe geçmiş iki halkadan ibaret bir küpeydi. Ayaklarındaki terlikleri çıkarıp Rae’nin karşısına bağdaş kurdu.

Rae kadına baktı, kadın da ona. Gözler birbirine kenetlendi ve ilk konuşan Şeyh oldu: ‘’Ağlayan Kral,’’ dedi, başını azıcık eğerek. ‘’Hoş geldiniz.’’

Rae yutkundu, gözleri kırmızı halıya kaydı. ‘’Neden geldiğimi de biliyor musunuz?’’ diye sordu.

‘’Sadece bana gösterildiği kadar,’’ dedi kadın. ‘’Bir derdiniz var; size lâkabınızı veren şey.’’

‘’Evet,’’ dedi Rae, sesi çıkmasını istediğinden daha alçak. ‘’Gerçek olduğunu hissedebildiğim kâbuslar görüyorum.’’

Kadın ellerini kulaklarına kadar kaldırdı ve Rae’ye bakarak saçlarını örten hayali bir başlığı çıkarır gibi yaptı. Rae imayı anlayıp kendi başlığını geriye attı. ‘’Rüya değil kâbus dediniz,’’ dedi kadın, ‘’gördüklerinizin hepsi kötü müydü?’’

‘’Güzel olan kısımlar, içinde olmayı istediğim anlar da var,’’ dedi Rae. ‘’Ama en sık gördüğüm, tekrar ve tekrar yaşamak zorunda kaldığım tek bir tanesi… onları zehir ediyor. Hatta o güzel düşler en büyük kâbusumu daha da acı kılıyor.’’

‘’Anlıyorum,’’ dedi Şeyh, ‘’ama yeterli değil, görmem gerek. Bana sağ elinizi verir misiniz?’’

Rae tereddüt etti. Neden, diye soracaktı; sormadı, uzattı elini. Kadın uzatılan eli tuttu, usulca ters çevirdi ve avuç içine parmağıyla görünmez bir daire çizdi. Eğildi, çizdiği dairenin merkezine kuru bir öpücük kondurdu. Sonra başını kaldırıp Rae’nin gözlerine baktı.

Rae yeşil gözlerde kendini gördü. Görüntü bir bahar günü kadar parlaktı, bir an sonra dağıldı, karararak bulanıklaştı, soldu ve çürüdü. Başı döndü, gözleri karanlığa gömüldü ve Rae bilincinin son zerrelerinde başının halıya düştüğünü ayrımsadı.

* * *

Şehir kan kusuyordu.

Rae peşinde iki muhafızla sarayın dış kapısından çıktı.

‘’Aptal çocuk,’’ diye haykırdı arkasından general. ‘’Ne yaptığını sanıyorsun? Geberip gideceksin.’’

‘’Halkım ölüyor,’’ dedi Rae. ‘’Bir şeyler yapmazsam Küllerin Kralı olacağım.’’ Bunu söyleyip söylemediğinden bile emin değildi. Bilmiyordu, başı dönüyor, gözleri kayıyordu. Sokak taşları bile ayaklarının altında kımıldıyordu sanki. Dengesini koruyabilmek adında yanındaki Ruafel’e yaslandı. Muhafızın yüzünde dehşetli bir eda vardı; dudakları hafifçe aralık duruyor, bir şey söylemek istermiş gibi ona bakıyordu. Ellerini uzatıp Rae’nin yakasını kavradı ve onu dikleştirdi. Kendi kendine ayakta durabildiğinden emin olunca da kemerindeki kılıca uzandı, kınından söktü ve usulca Rae’nin ayakucuna bıraktı. ‘’Üzgünüm,’’ diye fısıldadı, ‘’benden bu kadar. Annemin yanına gitmeliyim… çoktan gitmeliydim.’’ Arkasını döndü ve koşuşturarak uzaklaştı.

Rae nefes aldı, diğer muhafıza döndü. Onun yüzündeki ifade de Ruafel’inkine benzerdi. Ama o konuşmadı, yüzünden ayan beyan dökülen kelimeler diline varmadı.

‘’Git,’’ dedi Rae. ‘’Beni bir hastalıktan koruyamazsın Calel.’’

Calel etrafına bakındı, sonra hoşnutsuz ama boyun egen bir ifadeyle başını oynattı. Bu bir onay olabilirdi yahut bir selam, belki de bir veda.

Adam uzaklaştı. Rae kendini yürümeye zorladı. Sokaklar vebanın tükürdüğü bedenlerin ufunetiyle ağırdı. Ufunetin altındaki bin bir pisliğin senteziyle ağırdı: Dışkı, idrar, küf, yağ, ilaç, kireç… Ama tüm bu kokuları bastıran, onların iğrençliğini, dayanılmazlığını gölgede bırakan tek bir tanesi vardı ve o koku Rae’yi deliliğe sürüklüyordu. Öyle ki o koku zihnini bulandırıyor, midesini büküyor, genzini yakıyordu. Öyle ki o koku Rae’yi kahkahalara boğuyordu.

Rae başını gökyüzüne dikti, gözleri şehrin dört bir yanından ağan kara dumanlarda asılı kaldı ve ‘’Et,’’ diye fısıldadı.

Şehir pişmiş et kokuyordu. İnsan eti. Çocuk eti.

Kahkahalarla gülerken gözlerinden yaşlar süzüldü. Koku beynini sarıyor, bilincini boğuyor ve Rae bedeninin ağırlığı altında eziliyordu. Bacakları boşaldı ve dizleri sokak taşlarına çarptı; midesinde bir şeyler kımıldadı ve gri taşlar kusmuğuyla boyandı. Bir an sonraysa suratı kendi kusmuğuna daldı.

Uyandı, beyaz bir yatakta, sıcak bir odada. Alelade bir yatak değildi bu, işlemelerinde kartallar süzülüyordu, tutacaklarında yılanlar geziniyordu. Kendi yatağındaydı Rae. Nasıl geldiğini umursamadı, döndü ve yanında karısını aradı. Yoktu. Yok?

Göğsü kesif bir garezle daraldı. Yumruğunu sıktı, doğruldu ve kapıya kadar sendeleyerek yürüdü. Zembereği kaldırıp açtığında karşısında amcasını buldu. Adamın yakasına yapıştı, ‘’Karım nerede?’’ diye tısladı.

‘’Bir cesetle uyuyamazsın,’’ dedi general. Kralını geriye itti ve kendini kıskaçtan kurtardı. ‘’Onu aşağıya taşıttım,’’ dedi. ‘’Oğlunun yanına.’’

Rae burnundan soludu. ‘’Emrime karşı geldin,’’ dedi. ‘’Sen… Sen beni yok saydın!’’

‘’Aklını yitiriyorsun çocuk,’’ dedi general. ‘’Gerçeğin altında eziliyorsun. Beni dinle-‘’

‘’Kes sesini!’’ diye çemkirdi Rae. ‘’Kim olduğumu unuttun mu? Ben kralınım. Amirinim!’’ Bakışlarını amcasının gerisinde duran iki muhafıza çevirdi ve ‘’Yakalayın!’’ diye haykırdı. ‘’Ne bakıyorsunuz, tutuklayın şunu.’’

Muhafızlar kımıldamadı. General başını iki yana salladı, ‘’Sabrımı zorluyorsun çocuk,’’ dedi. ‘’Babanın hatırını tüketiyorsun.’’ Eli ileriye atıldı ve Rae’nin yakasını kavradı. Kralı sürüklercesine odaya geri katıp balkona çıkardı. Sonra elini kaldırıp Ata’nın büstünün karşısındaki yığınını gösterdi, ‘’Bak,’’ dedi. ‘’Bak ve kabullen artık.’’

Rae baktı; akrabalarının, askerlerinin ve dostlarının oluşturduğu yığına; ölü bedenlerle örülmüş bir piramide. Bir düzine adam yığına her dakika yenilerini ekliyor, bir tanesi de cesetleri gazyağıyla suluyordu. Rae’nin gözleri piramidin tepesine kaydığında cesetlerin arasında karısını ve çocuğunu da gördü. Hastalığın kararttığı bedenler ölümün gerçekliği karşısında katılaşmıştı, gözleri gülmüyordu.

Rae, yanaklarına ılık sular dökülürken ‘’Hayır,’’ diye fısıldadı. Amcasına baktı ‘’Ne olur,’’ dedi yakarırcasına. ‘’Ne olur bunu yapma.’’

Amcası bakışlarına karşılık verdi. Bir müddet süzdü onu. Sonra başını yığına çevirdi ve ‘’Yakın,’’ diye buyurdu.

Cesetlerin üzerine birkaç meşale fırlatıldı. Bedenler alev alırken Rae düşmemek için duvardan destek aldı. İzledi onları; yanışlarını, tutuşan saçlarını ve bedenlerinden yükselen dumanı. Elleri saçlarına gitti, tırnakları derisini yüzdü, var gücüyle sıktığı dişleri çatırdadı.

Ve Rae pişen eti soludu.

Ve Rae deliliği, histeriyle boğulmuş bir dizi kahkahayı tükürdü.

Omuzuna bir el dokundu. Başını çevirdiğinde islenmiş gözleri, amcasının durması gereken yerde kırmızılar içindeki bir kadını seçti. ‘’Bu kadarı yeterli,’’ dedi kadın. ‘’Uyanın.’’

* * *

Rae yavaşça açtı gözlerini. Başındaki kadın onu kollarından destekleyerek doğrulttu ve ‘’Üzgünüm,’’ dedi, ‘’görmem gerekiyordu.’’

‘’Gördün,’’ dedi Rae küfredercesine. Gözlerini kol yeniyle temizledi ve duraksadı,  kadına baktı. ‘’Beni bundan kurtarmaya gücün yeter mi?’’

‘’Güç,’’ dedi kadın, kelimenin anlamını bilmiyormuş gibi. ‘’İsminizi sizden alabiliriz,’’ dedi sonra. ‘’Tabii eğer isterseniz. Artık Ağlayan Kral olmazsınız. Yapabileceğimiz tek şey bu. Yazılmış olanı silememeyiz.’’

Bu da ne demekti? Rae anlamıyordu. ‘’Açık konuşur musun?’’ dedi, usanmışlığı sesinden uzak tutmaya çalışarak.

‘’Unutmak Tanrı’mızın bize bahşettiği en güzel mükâfattır,’’ dedi kadın. Dudakları hafifçe kıvrıldı; gülümsüyor muydu? ‘’Evet,’’ diye ekledi. ‘’Kâbuslarınızla ilgili olan her şeyi unutmak ister miydiniz? Buraya geldiğinizi bile.’’

‘’Yine de günün birinde bunları yaşayacağım,’’ dedi Rae. ‘’Öyle değil mi?’’

‘’Günün birinde yaşayacaksınız,’’ dedi kadın. ‘’Her gün yaşamayacaksınız.’’

Rae çığlık atmak istedi. Etrafında herhangi bir şey olsa alır duvarlara fırlatırdı, ama hiçbir şey yoktu. Yumruğunu sıktı, kabul etmeliydi, başka ne seçeneği vardı ki? Kâbusların son bulması hep istediği şey değil miydi? Başını kaldırdı, ‘’Karşılığında?’’ diye sordu.

‘’Aramızda bir anlaşma yapılacak,’’ dedi şeyh, ezberden okuyor gibi. ‘’Anlaşma kanınızdan biriyle mühürlenecek, böylece her iki taraf da sınırlarını bilecek.’’

Rae kaşlarını çattı, karşı çıkacaktı. Kadın bir elini kaldırarak onu durdurdu ve konuşmaya devam etti: ‘’Anlaşmanın bize düşen taraflarından biri de kanınızdan olana asla zarar vermeyecek olmamız.’’

Kanımdan biri, diye düşündü Rae. ‘’Benim çocuğum yok,’’ dedi. Henüz yok.

‘’Beni yanlış anladınız,’’ dedi Şeyh. ‘’Dışarıdaki çocuk, o da sizin kanınızdan, hissedebiliyorum. Anlaşma için uygun.’’

Ona zarar vermeyeceklerdi. Öyle söylemişti. Rae anlamıyordu. ‘’Lütfen,’’ dedi, ‘’başım ağrıyor. Ona ne yapacaksınız? Anlaşmanın mührü kuzenim. Sen beni kâbuslarımdan kurtaracaksın ve ben… Ben ne yapacağım?’’

‘’Tanrımıza hizmet edeceksiniz,’’ dedi kadın. ‘’İkiniz de. Çocuk müritlerimizden biri olacak. Yanlış anlamayın onu zorlamayacağız. Kimseyi zorlamayız. Bunu kendisi isteyecek. Herkes ister. Hatta siz bile. Gerçeklerin gösterilmesi kâfidir.’’

Rae derin bir nefesle ciğerlerini doldurdu. ‘’Peki ben?’’

‘’Siz Tanrı’mız adına ülke genelinde her şehre ikişer mabet inşa ettireceksiniz. Bu, o kadar zor olmamalı.’’

‘’Elbette zor,’’ diye atıldı Rae. ‘’Siz halkın gözünde neredeyse iblissiniz.’’

‘’Ama değiliz,’’ dedi Şeyh. ‘’Olmadığımızı biliyorsunuz. Bizi şu ana kadar sizlere karşı ayakta tutan şey korkuydu. Artık bunun değişmesini istiyoruz. Tanrı’mız merhametlidir, merhameti buyurur.’’

‘’İnsanlar Ana’dan başka Tanrı’yı kabul etmezler,’’ dedi Rae hızla. ‘’Bunu kabul edersem saltanatım sona erer.’’

‘’Orası bize kalmış,’’ dedi Şeyh. ‘’Ana’nın bir Tanrı değil peygamber olduğunu onlara hatırlatacağız. Elbet gerçeği göreceklerdir. Saltanatınızı düşünmekse size kalmış.’’

Rae’nin başı çatlayacak gibiydi. Beyni mantıksız, diye çığlık atıyordu. Kabul edemezdi. Kabul etmek zorundaydı. Hayır. Kabul ederse hayatı mahvolurdu. Hayatım daha ne kadar mahvolabilir ki? Kadına baktı, ‘’Ağlayan Kral,’’ dedi usulca. ‘’Ben unutsam bile insanlar hatırlayacaklar.’’

Kadının yüzünde anlık bir öfke belirir gibi oldu. ‘’Anlaşmanın bize düşen kısmını kurcalıyorsunuz,’’ dedi. ‘’İsminizi sizden alabileceğimizi söyledim. Unutacaksınız, herkes unutacak, biz hariç. Ama anlaşmamız aklınızın bir köşesinde duracak. İyiliğimizi hatırlayacaksınız, ne olduğunu değil ama iyilik ettiğimizi. Anlaşmaya uyacaksınız.’’ Ellerini önünde birleştirdi. ‘’Tabii kabul ederseniz.’’

Başka ne seçeneği vardı ki? Genç kadına baktı, kalbi hızlanmıştı, terden sırılsıklam olmuştu. Başka ne seçeneğim var ki?  Başıyla usulca olumladı. ‘’Kabul ediyorum,’’ dedi.

Kadın sağ elini yavaşça kaldırdı. Rae’nin gerisinde mabedin taban tahtaları gıcırdadı. Baktığında başka bir müridi gördü: Yaşlıca bir adamdı, ellilerinin sonundaydı belki. Adam adım adım yaklaşırken Rae, sağ elindeki küçük bir bıçağı ve sol elindeki katlı parşömeni gördü. Yaşlı adam halının yanında durup ikisini de Rae’ye uzattı.

‘’Başparmağınıza küçük bir kesik açın ve kanınızı kâğıda basın,’’ dedi Şeyh.

Rae söyleneni yaptı. Kanı, iki satır yazının altına başparmağının kızıl bir kopyasını bıraktı. Parmağını çektiğinde kanın fazlası gerisinde ince bir çizgi bırakarak parşömenin altına doğru süzülüyordu; tıpkı bir gözyaşı gibi.

‘’Artık gidebilirsiniz,’’ dedi Şeyh, yaşlı adam Rae’den aldığı parşömenle uzaklaşırken. ‘’Çocuk burada kalacak. Yarın gün doğumunda huzurlu uyanacaksınız.’’

Rae kalktı, pelerininin başlığını taktı, ayakkabılarını giydi. Çıkışa yönelmeden evvel duraksadı, yavaşça dönüp Şeyh’e baktı. ‘’Son bir şey daha,’’ dedi, neredeyse fısıldayarak.

‘’Dinliyorum.’’

‘’Kâbuslarımın sebebi neydi? Gördüklerimin gerçek olduğunu, gerçek olacağını zaten söyledin. Ama tüm bu görüler doğal değil, bir sebebi olmalı. Gecelerimi zehir eden şey neydi? Beni Ağlayan Kral yapan şey?’’

Kadın gülümsedi. Gerçek bir gülümsemeydi; yüzünde beliren, Rae’nin doğal olduğunu düşündüğü tek duygu. ‘’Size gerçeği söyleyebilirim,’’ dedi kadın. ‘’Ama bu hoşunuza gitmez.’’

‘’Yarın onu da unutmuş olacağım öyle değil mi?’’ dedi Rae. ‘’Her neyse onunla bir gün yaşayabilirim.’’

Kadın başıyla onayladı, sonra gözleri sağına yöneldi, bir müddet aklındakileri toparlamaya çalışır gibi kırmızı taban tahtalarına baktı. Sonra tekrar Rae’ye dönüp, ‘’Siz başka bir anlaşmanın mührüydünüz,’’ dedi. ‘’Tıpkı kuzeniniz gibi.’’

Mühür. Rae babasının ani ölümünü anımsadı. Annesinin ortadan kayboluşunu, on iki yaşında başına konan tacı. Gözleri yaşardı, boynuna bir kar tanesi düşmüşçesine içi ürperdi.

‘’Devamını da duymak istiyor musunuz?’’ diye sordu kadın.

İstiyor muydu?

Rae Şeyh’e sırtını dönüp mabetten çıktı. Kuzenine başıyla gidiyoruz işareti yapıp atına bindi. Sonra çevresine baktı. Mutluydu; gözleri kırmızıdan başka bir rengi görebildiği için.

-SON-

Mühür” için 23 Yorum Var

  1. Merhabalar,
    Gözüme takılan iki şey dışında öykü muhteşemdi. Muhtemelen o takılan iki şey de dalgınlığınıza denk geldi diye düşünüyorum. Bunları belirteceğim ama önce tebrik ederim, harikuladeydi. Başından sonuna dek geçişler, öykünün akışı ve su gibi olan akıcılığı gerçekten şapka çıkarmama sebep oldu. Yazdığınız öykülerden okuduğum ikincisiydi. Uzun zamandır bu kadar lezzetli bir öykü okumadım sanırım. Keşke dedim, o küçük hatalar da olmasaymış. Peki nedir bu küçük hatalar?
    Birincisi; tek tırnak kullanımınız. Tek tırnakların kullanım şekli yanlıştı. Bu pek tabi çok teknik bir şey. Belki tercihen yaptınız. Belki gözünüzden kaçtı ,bunu bilemiyorum ama bu beni rahatsız eden bir durum. Kişisel bir yorum olduğu için gözardı edebilirsiniz pek tabii. Bunu anlayabilirim.
    İkincisi ise; son kısmı. Çocuğun orada kalması gerektiği birkaç paragraf üstte vurgulanırken, son paragrafta “gidiyoruz,” demesi rahatsız ediciydi. Belli ki dalgınlığınıza geldi.
    Naçizane bir de şunu eklemek isterim. Öykünün akıcılığına tek uymayan yüklem; olumladı idi.
    Öykü o kadar hoşuma gitti ki, aman bunlar da oluversin o kadar yahu dedim. Umarım bana darılmazsınız. Kendinize iyi bakınız.

    1. Merhabalar. Aslında teknik bilgime güvenirim. Tek tırnak kullanımıyla ilgili ise yanlış olduğunu değil ama doğru olmadığını biliyordum aslında. Biraz mecburiyettendi o kullanım. Zira geçmişe ait kısımlarda çift tırnak kullanımını yahut virgülle bölünen cümleleri sevmiyorum. Bu bir şekilde yanlış geliyor. Eğer başka türlü bir kullanım öneriniz varsa alabilirim 🙂

      ”Çocuğun orada kalması gerektiği birkaç paragraf üstte vurgulanırken, son paragrafta “gidiyoruz,” demesi rahatsız ediciydi. Belli ki dalgınlığınıza geldi,” demişsiniz: Aslında burada hatalı bir kısım yok. Finalin bu şekilde olması umarım beğeninizi etkilemez 🙂

      Olumladı. Haklısınız, alışılmadık bir kelime olduğu için akışı kötü yönde etkilemiş. Bazı kelimelerin kullanımında ısrarcı olabiliyorum nedense, dikkat çektiğiniz için sağ olun.

      ”Umarım bana darılmazsınız,” demişsiniz; bilakis ayrıca mutlu oldum irdelemenize. Hatasını arayacak kadar ilgi göstermiş, değer vermişsiniz demek ki. Seçkide yazan isimlere baktım ve arasında sizi de gördüm. Meraklandım! Korkun benden 🙂
      Güzel sözlerinize, geri bildirimlerinize ve ayırdığınız zamana teşekkür ediyorum. Zamanınız dediğiniz gibi lezzetli geçtiyse ne mutlu. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umarak siz de kendinize iyi bakın.

      1. Tekrar Merhaba,
        Tek tırnak kullanımı tercih meselesi olarak görürüm. Dediğim gibi tamamen kişisel bir serzeniş. Burada tek önerebileceğim şey sanırım; italik yazım şekli kullanmanız olabilir.
        Darılmamanıza çok sevindim. Ben biraz , bazen irdeleyici olabiliyorum. Mükemmeliyetçi yanıma denk geliyor sanırım. Ben her türlü görüşün yazarı biraz daha geliştirdiğini düşünürüm. Yazan kişi için yorumların ne denli olduğunu biliyorum. Bu yüzden takıldığım yerleri belirterek hem kendime cevaplar bulmuş oluyorum hem de belki bir faydam dokunur diyorum.
        Son olarak siz meraklanınca ben de bir endişelendim. 🙂 Yorumunuzu bekleyeceğim.
        Diğer seçkilerde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakınız. ^^

        1. Tekrar merhaba 🙂
          İrdeleyici yorumlar en makbule geçen yorumlar değil midir? Mükemmelliyetçi olmak da her zaman iyidir diye düşünüyorum.
          Öneriniz için çok teşekkürler. Gayet yerinde. Bunu düşüncelerle karıştırmadan nasıl kullanacağıma bakacağım. 🙂
          Kendinize iyi bakın. Sağlıcakla.

  2. Merhaba,

    Öncelikle öykünüzü hiç takılmadan ve sıkılmadan okudum. Bunu büyük bir olaymış gibi söylüyorum çünkü genelde değerinden emin olmadığım eserleri okurken çok sabırsız ve sıkılgan oluyorum. Tebrik ederim.

    Veba temasını çok başarılı bir şekilde kullanmışsınız, ki ben başaramadığım için bir öykü yazamadım. Böyle bir temadan beklenilecek kadar karanlık bir tad bırakıyor öykü.

    Yazım biçiminiz akıcı, akılda canlanması için yeterli detaya sahip ama boğucu olacak kadar değil. Diyaloglar sırıtmıyor.

    Bir diğer önemli nokta da girişteki başarınız. İlk cümleden itibaren okuyucuyu hapsedecek türden bir giriş.

    Eleştirecek bir şeyim yok, tekrar tebrik ederim.

    1. Merhabalar. Öncelikle zamanınıza ve değerli yorumunuza teşekkür ediyorum. Sözleriniz zamanınıza değdiğine işaret ediyor; öyleyse ne mutlu 🙂
      Eminim siz de güzel bir öykü çıkarırdınız bu temadan; başlamak bitirmenin yarısıdır derler, keşke katılsaymışsınız. Sağlık olsun, gelecek temalara diyelim artık.
      Girişi başarılı bulmanıza sevindim. Öykülerde uygulamaya çalıştığım kendimce bir matematiğim var. Etkili bir giriş de bunlardan biri.
      Karanlık tatları da severim, kasvet kelimesi neredeyse üzerime yapıştı 🙂
      Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle teşekkürler.

  3. Öykü her zamanki gibi akıcıydı ve kasvet doluydu 🙂 ama temaya yakışır bir kasvetti bu. Dikkatimi çeken şey öyküleriniz de genellikle ya kral ya da ona eş değer biri ana kahraman oluyor ya da kötü krala karşı savaşan halktan biri oluyor 🙂 . Öykü tarzınıza karışmak olmaz ama bence sizin öykü tarzınıza korku gerilim tarzı öyküler daha iyi gider , lovercraft tarzı bir yazım; mesela bir gencin yaslinin ya da bir grubun karşılaştığı gizemli korkunç bir yaratıkla olan mücadele. Içinde kral kraliçe olmayan sadece normal bir kişi ya da kişilerin karşılaşmış olduğu fantastik bir öykü sanki daha zevk verir. Bunları söylememin sebebi , öykülerinizi ve yazım tarzınızı sevmem ve bu tarzda farklı tatlardan öyküler görebilmeyi istemem. Geçen seferde söylediğim gibi belki diğer arkadaşlar görüşüme katilmaz hatta saçma bulurlar ama sizinde bildiğiniz gibi ben öykülerde yazıma , imlaya vs pek dikkat etmiyorum 🙂 benim dikkatimi her zaman konu ve kurgu çekiyor. Gelecek seçki de görüşmek dileğiyle ( bu arada gelecek seckideki oykunuzu çok merak ediyorum. Umarım okuduğum bir kitaptan yazarsınız da daha iyi yorumlama ve kıyaslama şansım olur )

    1. Merhabalar. Öykülerimdeki kahramanlar dediğiniz gibi genellikle Krallar, Tanrılar yahut kendince farklı, dönemimiz için fantastik karakterler. Neden böyle? Çünkü gerçek hayatın boğuculuğundan kaçıp farklı bir ortamda, farklı kurallarla yaşamayı hayal etmiyor muyuz fantezi severler olarak. Bu, bunun gereği diye düşünüyorum. Korku en sevdiğim türlerdendir ve korku öyküleri de yazıyorum kendimce. Lovercraft’ı severim, Poe’ye hayranım. Ama içinde krallar kraliçeler olmayacaksa neye yarar ki farklı bir dünya kurgulamak 🙂 Ki korku edebiyatının epik fateziyle kan bağı olduğunu düşünüyorum ve ikisini harmanlayarak kullanmayı seviyorum.
      AH. Yine imla 🙂 Her görüşe saygı duyarım ama imla farklı bir mevzu. Üzgünüm ama imlaya dikkat etmezseniz ne kadar harika şeyler yazarsanız yazın amatör basamağını aşamazsınız. ‘Bu dünya senin için de güzel,’ cümlesi ile ‘Bu dünya senin içinde güzel,’ cümlesi birbirinden çok farklıdır ve farklı şeyler ifade ederler. Okuyucu hangisini söylemek istediğinizi nasıl anlasın, en basitinden? Umarım en kısa zamanda ilgi gösterir, dikkatinizi o yöne çevirirsiniz.
      Aslında iyi ve kötü kavramını kesin çizgilerle ayırmayı sevmem. Kötü karakterlerin de kendilerince bir sebebi olduğunu düşünürüm. Genellikle karakterlerim gridir.
      Son sözleriniz için umarım merakınıza değer bir iş çıkarabilirim. Normalde 100. sayı için öykü yazmayacaktım. Ama beni yazar olmaya iten isimlerden birinin kaleminden yazmak o isme bir şekilde teşekkür olur. Minnetimi en azından bu şekilde göstermiş olurum. Yorumlarınızdan da anladığım kadarıyla kitap arşivimiz benzer olmalı. Öyküsünü yazacağım seriyi okumuş olduğunuzu umuyorum. Güzel sözleriniz ve ilginiz için teşekkürler. Sizin de seçkiye daha sık katılıp kendinizi geliştirmenizi umuyorum. Bu seçkinin asıl amacı bu çünkü. Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle…

  4. Merhaba Osman. Yine kasvetli ve karamsar bir öyküyle karşımızdasın. Bu öykü beni karma karışık bir ruh haline soktu. Öncelikle ellerine sağlık. Çok akıcı bir kalemin var. Rüzgarda salınan yaprak gibi kapıldım öyküye. Karakteri ve içinde olduğu durumu çok güzel aktarmışsın. -Rae- İsim çok güzel, ama zor telaffuz ediliyor. Sürekli Rea dedim durdum karaktere. Gerçi bu benle alakalı bir şey 🙂 Öykünün sonununda Rae’nin, cevabının açıklığa kavuşması çok iyi olmuş ve cevap beni de şaşırttı. Ancak yaverin de ona katılıp gitmesi? Bu bir çentik bıraktı kafamda. Anlaşmayı mı yok saydı? Yoksa başka bir şey mi oldu? Bu kısım kafamı kurcaladı. Bir şeyler eksik kalmış gibi. 🙂
    Gelelim hayal kırıklığıma! 🙁
    Yahu bu kadar güzel akan bir öykü neden çabucak biter? Bilgisayarın karşısında şaşkın vaziyette kaldım ” eee? Bitti bu?” dedim resmen. 🙂 Yapmayın böyle şeyler, bir parmak bal çalıp dilimize kaçıp gittin hemencecik. 🙂 Diğer seçkilerde görüşmek üzere 🙂

    1. Merhaba Umut 🙂 Evet yine bir kasvet. Ruhumda sadist bir yaratık olmalı. Şaka bir yana teşekkür ediyorum ayırdığınız zamana ve güzel sözlerinize. Rae ismini beğenmenize sevindim. Benim de hoşuma gitmişti. Rea dedim demişsiniz bana da bu söyleyiş zor geldi. Telaffuzla alakalı olabilir dediğiniz gibi. Ben de zamanında Deanerys’i nasıl okuyacağıma bir türlü karar verememiştim 🙂
      Öykünün sonuna gelirsem bu sefer Sayın Deniz Eksilen’i kıskanıp birazcık kapalı yazdım finali. Spoiler olmaması adına sadece hata olmadığını, bilerek o şekilde yazdığımı söyleyeyim. Ne kadar iyi? Tartışılır tabii.
      Hayal kırıklığınıza gelirsem 🙂 Şımartmayın beni. Çok teşekkürler, teşvik edici sözleriniz ve dikkat çektiğiniz durumlar için, umarım zamanınıza değiyordur. Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle.

  5. merhaba,
    Tüm beklentimi karşılayan bir Osman Eliuz öyküsü. Çok çok güzeldi. Temayı kullanış şeklin, kurgu, karakterler, diyaloglar, geçişler ve elbette anlatım.
    “Ufunet” kelimesini kullandığın için kendi adıma teşekkür ederim zira bazı kelimelerin yerine koyulabilecek başka kelime yok, bu da onlardan biriydi. Ve benim de sevdiğim kelimelerden biridir, yakın zamanda bir öykümde kullandım ben de. Bu öyküde görünce hassaten sevindim.
    “sol ayağının serçe parmağını Ana’ya kurban vermişti.”/ güzel detay.
    öykü yazarken gösterdiğin özen için de bir okur olarak teşekkür ederim.
    Önümüzdeki seçkide de muhakkak yaz, eminim çok güzel bir öykü çıkar kaleminden.
    Kalemine kuvvet.

    1. Merhabalar. Zamanınıza ve birbirinden güzel sözlerinize teşekkür ediyorum, yorumlarınızın her zaman yeri ayrıdır bende 🙂
      Ufunet kelimesini ben de çok severim. Ne tür bir metin olursa olsun sırıtmayacak bir kelime. Bazı kelimelerin özel bir tınısı oluyor, bu da onlardan biri sanırım.
      ”Öykü yazarken gösterdiğiniz özen,” demişsiniz; olsa olsa sizden örnek aldığım içindir bu özelliğim. Teşekkür ediyorum.
      Önümüzdeki seçki gerçekten çok güzel ve anlamlı. Altından kalkabilmeyi umuyorum. Bu özel seçkide sizin de aramızda olmanızı diliyorum ayrıca. Ben de eminim ki benden çok daha güzelini yazar, altından rahatlıkla kalkarsınız.
      Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle, hepimizin kalemine sağlık.

  6. Merhaba;
    Bu güzel öykü için teşekkürler. Katmanlı öyküleri severim sizinki de güzel bir örnek. Kutlarım. Özellikle kurduğunuz döngü ciddi ciddi merakta bırakıyor insanı. Ellerinize yüreğinize sağlık.

    1. Merhabalar. Zamanınızdan kısıp öykümü değerlendirdiğiniz için ben teşekkür ederim. Katmanlı öyküleri ben de seviyorum açıkçası; başarabilmişsem ne mutlu bana. Merakınızın boş çıkmadığını umuyor daha iyilerinde görüşebilmeyi ümit ediyorum 🙂

  7. Osman merhaba,
    Son iki öyküne nazaran biraz geride buldum bu seferkini.
    Bu ay çok imla hatalı bir öykü yazmış olsam da imla bizi profesyonelliğe götürecek. Soru işaretini öyküde ben de severim ama şahsen sonunu anlaşılması güç buldum. Genelde sona doğru haaa dedirten bir üslubun vardı.
    Korku yazman konusunda önceki herkesle hem fikirim.
    Kral tanrı gibi üst düzey yüksek karakterler yazma fikrine katılmadım onlar da olacak ama küçük insanları da yaz bence.
    Sonuç olarak eline sağlık yine iyi bir iş çıkarmışsın. Gibta ile okuyorum. Bir sonra ki temada-mutlaka!- görüşmek üzere 😄

    1. Merhabalar. Tabii ki zevkler ve renkler değişebilir. Son iki öykümü unutmamanıza sevindim. Evet genelde açık yazarım ama bu seferkinde yukarıda da söylediğim gibi birazcık kapalıydı. Yine de çok derin değildi elbette.
      Korku öyküleri de deniyorum. İlerleyen seçkilerden birinde katılabilirim bir tanesiyle.
      ”Kral tanrı gibi üst düzey yüksek karakterler yazma fikrine katılmadım onlar da olacak ama küçük insanları da yaz bence,” demişsiniz. Tabii ki; aslında yazıyorum da. Hatta bir sokak çocuğunun gözünden bakmaya çalıştığım öyküm (Benim Adım Yesif) bile var seçkide. Yukarıda demek istediğim her zaman Kral, Tanrı, Kraliçe, Ruh gibi karakterler de kullanacak olmamdı. Her insanın kopamayacağı şeyler var sanırım.
      Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle, zamanınızı ayırdığınız ve yorumladığınız için teşekkürler 🙂

  8. Osman merhaba,

    “Yine” ile başlayan ve olumlu ifadeler taşıyan birçok cümle kurmak geldi aklıma. Sonra da bu şekilde ifade etmek daha makul göründü: :)) Bravo gerçekten. Bazı öykülerini diğerlerinden ayırıyorum ve bu okuyucu olarak sahip olduğum bir lüks. Bazı finallerini ise öykülerinden bile ayırıyorum. Finalde Rae’nin anlaşmayı bozması içerisinde resmen bir öykü daha barındırıyor. Aklından geçenler, planladıkları vs. Ne diyelim. Vallahi bravo 🙂

    Önümüzdeki seçkide görüşmek üzere,

    1. Merhaba Cem 🙂
      Öncelikle zaman ayırıp öykümü okuduğun için ve güzel dönütün için teşekkürler. Öykümü beğenmene ama daha ziyade finali beğenmene sevindim. Yaptığın yorumlardan ve öykülerinden bu işin matematiğini anladığını, çıkarımlarının neredeyse hepsinin doğru olduğunu düşünüyorum. O yüzden yorumuna güvendiğim isimlerdensin 🙂 Final hakkında az çok şüphelerim oluşmadı değildi gelen yorumlardan sonra. İçimi rahatlatan bir yorum oldu seninki.
      Gelelim sana? Neredesin sorması ayıp. Bana seçkiye katılmalısın deyip kendin katılmıyorsun. Çok özel değilse sebebini merak ettim. Özelse kendine saklayabilirsin; ama gelecek seçkiye yaz bari. 100. sayı. Bazı isimleri yazanlar arasında göremeyince moralim bozuluyor 🙂
      Daha iyilerinde görüşebilmeyi umarak kendine iyi bak.

      1. Teşekkür ederim Osman. Ben seni övmeye geldim öykünün altına, seni takdir etmeye geldim. Sen mahcup ettin beni. Ezildim. Böyle yükler yükleme omuzlarıma. :)) Şaka bir yana, teşekkür ederim. Bilmukabele. Bizi daha iyi hale getiren en önemli olgu eleştiridir.

        Bu ayın seçkisinde yer alamadım. Bir önceki aydan gelecek ay görüşürüz dedik. Haklısın ne diyeyim :). Doğrusunu istersen iş ile ilgili çok yoğun bir ay geçirdim. Öykü yazayım diye ne zaman otursam bilgisayarın başına, ki dediğim gibi çokça vakit bulamadım yazmaya, beceremedim. Bir şey çıkmadı. Çıkanları da ben beğenmedim. Yazan yazdıklarını beğenmez, işin sırrı da buradadır derler ama ben kendimi bir yazar olarak tanımlayamam. Bana ağır gelir. O yüzden de öyküde kendimce bazı ölçülerim var. Asgari olarak bir beğeni besleyemez isem öyküme, sizlerle paylaşmamayı tercih ediyorum. Okuyucuya saygısızlık gibi geliyor bana bu. Belki de yanılıyorumdur.

        Gelecek ay için güzel planlarım var. Hem hoş hem de dezavantajları olan bir tema oldu bu ayın teması. Umuyorum görüşeceğiz 100. ayda 🙂

        Sağlıcakla kal. Tabi bu esnada da bir şeyler karalamayı ihmal etme. Takipteyiz 🙂

  9. Merhaba, çok beğendim. Tebrikler. Sadece en sonunda bir hata yaptığını zannetmiştim, (gidiyoruz) ama bilerek yapmışsın. Bu da beni öykünün göze çarpan tek olumsuz tarafına getiriyor: Kısa hikaye dedikse kısacık hikaye istemedik ki! Keşke daha uzun olsaydı. Özellikle sonunda bize kral efendinin bir hinlik peşinde olduğunu gösterebilirdin. Bu sonla kral kuzenini tapınakta bırakmayı unutmuş gibi olmuş. Onun dışında on numara bir hikaye. Eline sağlık.

    1. Merhabalar. Zamanınıza ve değerli yorumunuza teşekkürler. Evet, son kısım biraz fazla kapalı olmuş; bu sebepten de hata gibi algılanabiliyor. Aslında bir iki cümleyle finali desteklesem muhtemelen yeterli olurdu. Kendi kopyamda üzerinden geçeceğim. ”Kısacık hikaye,” cümlenizi iyiye yorup olumlu olarak alıyorum 🙂 Çünkü bazen ipin ucunu tutturamayıp çok uzun öyküler yazabiliyorum.

      Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle, beğenmenize sevindim.

  10. Merhabalar,
    Bazı durumlar nedeniyle pek zman bulamıyorum. Geçen ayki öykünüzü okudum fakat yorumlayacak zamanı bir türlü bulamamıştım.

    ‘’Seviyorlar,’’ dedi Jeef. ‘’Ama sizden korkmuyorlar.’’ On dördündeydi yaver, Rae’nin kuzeniydi. Babasının kahverengi saçlarına ve annesinin kara gözlerine sahipti. Aralarında pek yaş farkı olmamasına rağmen ufak bir çocuktan başka bir şey değildi Rae’nin gözünde. Başını öne eğip, ‘’Kusura bakmayın,’’ diye ekledi Jeef.
    Bu anlatımdaki kıvraklıktan bahsetmek istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi üslubunuzda bir ahenk taşıyorsunuz. Diyalogdan sonra kısa bir anlatımla Jeef’in dünyasına dalmışsınız.

    ‘’Tabii,’’ dedi yaver. ‘’Tutabilirim, yani tutarım.’’
    ‘’Peki,’’ dedi Rae. ‘’Eğer tutmazsan seni öldürmek zorunda kalırım.
    Ardarda gelen cümlelerde aynı kelimeyi kullanmamanızı tavsiye ederim, (tutabilirim)
    ‘’Tabii,’’ dedi yaver. ‘’Tutabilirim, yani tutarım.’’
    ‘’Peki,’’ dedi Rae. ‘’Yoksa seni öldürmek zorunda kalırım.

    Mürit mabetteki yegâne eşyayı, kırmızı halıyı işaret ederek, ‘’Ayakkabılarını çıkar ve bağdaş kur,’’ dedi. ‘’Şeyhimiz gelecekler.’’
    Yaver’in konuşmasını anlıyorum fakat buradaki Müritlerin biraz korkunç, biraz kaba olduğu için ağızlarını açmamaları gerek diye düşünüyorum. Şöyle örnek vereyim. Ahmet ve Mehmet. Ahmet bir kafeye oturur, uzaktaki garsona el sallar, göz teması kurduğunda havada hayali bir çay bardağını karıştırır gibi yaparak sipariş verir. Mehmet garsona bakar, göz teması kurduğunda hafifçe elini kaldırır. Garson yanına gelince, iyi günler gibi bir dilekle konuşmayı açıp, bir bardak çay alabilir miyim, diye sipariş verir. Kaba insanın davranışı ve kibar insanın davranışı.
    Şimdi bu noktayı bu bölüme uygularsak, ya varolan müridi daha sessizleştir, ya da kısa boylu, yaşlı bir başka müridi ortaya atıp ona biraz kibarlık – biraz eziklik ekleyerek konuşturabilirsin.

    Mürit mabetteki yegâne eşyayı, kırmızı kilimi (kilim daha küçük olduğu için oturacağı yer daha belli olur. Yada kırmızı halının üzerindeki minderi) işaret etti. Birinden emir almayalı ne kadar olmuştu?(anlatımın arasına giren, karakter düşüncesi. Harika) Rae söyleneni yaptı. Halıya kadar yürüyüp ayakkabılarını çıkardı ve usulca bağdaş kurdu.

    Karekter çatışmasını iyi düşünmüşsün. Son ana kadar Rea vazgeçmek düşüncesi ile yanıp tutuşuyor.

    Ve Rae pişen eti soludu. (Harika)
    Ağlayan Kral (güzel bir isim)

    Kaleminize sağlık,
    Tekrar görüşmek dileğiyle.

  11. Merhabalar.

    Diyalog hakkındaki sözleriniz çok doğru. Metinde kelime tekrarına özellikle diyaloglarda düşüyorum.

    ”Yaver’in konuşmasını anlıyorum fakat buradaki Müritlerin biraz korkunç, biraz kaba olduğu için ağızlarını açmamaları gerek diye düşünüyorum…” demişsiniz; güzel düşünmüşsünüz. Diyaloglarda görsellik de ön plana alınmış olur bu şekilde. Üzerine düşüneceğim.

    ”Kilim daha küçük olduğu için oturacağı yer daha belli olur. Ya da kırmızı halının üzerindeki minder…” demişsiniz. Aslında ben de küçük bir halı olarak düşünmüştüm. Ama işaretin tam olarak bir ögeye odaklanması için dediğiniz gibi bir çift minder ekleyebilirim. Tüm önerileriniz için teşekkürler.

    Zaman konusunda ise kendinizi sıkmanızı ya da belli açılardan bir zorunluluk hissetmenizi hiç istemem.
    Kendinize iyi bakın. Okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *