Öykü

2071

Asım Aralı, bacak bacak üstüne atıp ellerini de kucağında birleştirince düzgün bir görünüme sahip olduğunu düşünüyordu. Kumaş pantolon kıçını kaşındırdığında kollarını kıpırdatmadan sandalyenin tepesinde tepindi bu yüzden. Karşısındaki gazetecinin fark etmemiş olduğunu umuyordu. Kız hafifçe gülümsedi ve Asım utandı. Aslında bu tebessümün yaşlı adamın kıçıyla hiçbir ilgisi yoktu. Gazeteci, sağlıklı bir röportaj yürütebilmek için kendisine öğretilenleri uyguluyordu yalnızca. Zaten Asım da utandığını gizlemeyi iyi bilirdi.

“Öncelikle beni kırmayıp röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.”

“Aslında sizinle ilgisi yok genç bayan. Danışmanlarım hisseler açısından iyi olacağını söyledi.”

Gazeteci kız, “Pek de açık sözlüyüz,” deyip kıkırdadı ama karşısındakinin buz gibi gözlerini görünce buna pişman oldu. “Sizi yalnızca iş alanındaki başarılarınızla değil, kendinize has üslubunuzla da tanıyoruz. Peki bu konuşma tarzı sizin neslinizin ortak özelliği mi, yoksa Asım Aralı’ya mı özgü?”

“Ne varmış benim konuşmamda?”

“Yani insanlar artık çok çok önemli birine hitap etmedikleri sürece ‘siz’ demiyor. Ayrıca ‘bayan’ gibi kelimeler biraz eskide kalmadı mı?”

“Anlıyorum genç bayan. Söylemeliyim ki laubali ve aptal bir nesle mensubum. Zaten babalarınız, dedeleriniz öyle olmasa siz de bu kadar ciddiyetsiz olmazdınız. Birazdan soracaksınız, Asım Aralı’nın başarısının sırrı ne? Çoğu kişi bunun fırsatlarla falan ilgili olduğu gibi zırva cevaplar verir. Ben hayatım boyunca çalıştım genç bayan. Benim gençliğimde herkes kolay yoldan para kazanmanın derdine düşmüştü. Kripto-paracılar, uygulama-oyun yapıp satmaya çalışanlar, influenzırlar (artık ne demekse), bilişimciler, bilmem neciler… Bense babamın iki karışlık toprağında katırlar gibi çalıştım, gerektiği zaman kendi arazimde ırgat oldum, her kuruşu tırnaklarımla kazandım. Biriktirdiğim parayı borsaya, aptal saptal şeylere yatırmadım. Arsa satın aldım. Geniş arazilerimde herkesin gözü var. Ben elimdeki her bir dönümü bizzat satın aldım.”

“Siz Türkiye’nin en zengin insanlarından birisiniz. Sizin kadar çok çalışan herkesin sizin bulunduğunuz yere gelebileceğini düşünüyor musunuz? Yoksa siz özel biri, bir dahi misiniz?”

Asım, gazeteci kızı tepeden tırnağa süzdü. Kısa eteği bacaklarının çoğunu açıkta bırakmış, bu bacaklar yarı saydam külotlu çorapla daha düzgün ve çekici bir görünüm almıştı. Asım Aralı, fantezilerini bilinç altına geri gönderip röportaja odaklanmaya çalıştı. Allah aşkına, kaç yaşındaydı bu kız? Yirmi üç? En fazla yirmi dört… Eda’dan beş veya altı yaş büyük olabilirdi.

“Ben zaruri olmayan tek bir kuruş bile harcamam. İsrafa kesinlikle karşıyım. Müsrif bir adam, ne kadar çalışırsa çalışsın kazandığını çarçur eder. Çalışan ve biriktiren bir adam hedeflediği her şeyi başarabilir. Tabii bu nadir bir erdemdir. Pilavcıya gittiğinizde niye tabağın yanına kaşık koyarlar ama çatal koymazlar?”

“Bilmem, hiç pilavcı görmedim.”

“Beyni fesfutla yıkanmış bir nesil bilmez tabii. Aslında bu bir semboldür. Sana çatala ihtiyaç duymayan, tane tane, lezzetli pilav getirdiklerinin sembolü. Ayrıca oraya pilav yemeye gidiyorsunuz, çatalı ne yapacaksınız ki? Bazı insanlar azıcık çaba harcamak yerine kaşıklarına gelen pilavı çatalla desteklerler. İşte bunlar müsriflerin en kötüsü, müsriflik gündelik yaşamlarına tezahür etmiş berbat dejenere insanlardır.”

“Ama tabakta birkaç pirinç tanesi kalınca bunları kaşıkla almak pek kolay olmuyor.”

“İşte! Bundan bahsediyorum. Çalışmıyorsunuz. Çaba harcamıyorsunuz. Bizim babalarımız, dedelerimiz her türlü siyasi bunalımın yaşandığı on yıllarda hayatta kaldılar. Mücadele ettiler. Bir fark yaratmaya çalıştılar. Ama milenyum nesilleri her şeyin önlerine hazır gelmesine alışık. Benim evimde robot yoktur. Yatağımda uzanırken susarsam kalkıp mutfağa gider ve kendi suyumu kendim doldururum. Kendine su koymaktan aciz faydasız insanların tembellikleri yüzünden icat ettiği ev robotlarından da tiksiniyorum. Artık gençler yalnızca oturdukları yerden bilgisayarlarıyla bir şeyler yapmayı ve çizgi film izlemeyi biliyor.”

Kız, ihtiyarın herkesi aşağılayan tavrı karşısında kabalaşmamak için sustu. Bir sürü soru hazırlamıştı ama hiçbirini sorası gelmiyordu. Ayrıca adamın gözlerinin bacakları üzerinde dolanması onu iğrendiriyordu. İstemsizce eteğini çekiştirdi.

 

2018

Asım’ın sol yumruğu kum torbasının yüzeyinde hafif bir dalgalanma yarattı. Bu hafiflik tahmin ettiği ve istediği bir şeydi. Sol yumruk dikkat dağıtmak için atılır; vücudun döndürülmesiyle asıl darbeye, sağ yumruğa, momentum sağlanırdı. Oğlan, sağ yumruğunu vurduğunda hedef parçalanırcasına ileri geri gitti. Yumrukları, nokta atışı bir dirsek ve ustaca bağlanan sağ-sol diz vuruşları takip etti. Aynı hareketi yüzüncü defa falan yaptığı için kan ter içinde kalmıştı. Gardını indirmeden geri adımladı, antrenmanını bitirip dinlenmeye çekildi.

Galip Bey’in gür sesi, spor salonunu delikanlının adıyla doldurdu. Asım derhal duruşunu dikleştirip “Buyurun hocam!” dedi.

“Kaç yaşındaydın sen?”

“On yedi hocam.”

“Güzel. Son zamanlarda çalışmanı beğeniyorum. Kilona dikkat et, Hürriyet Kupası’nda maça çıkacaksın.”

Asım’ın dudakları neşeyle gerildi ama hocasına olan saygısından hızla ciddileşti. “Teşekkür ederim hocam.”

Spor salonundan çıkınca neşeyle bisikletine atladı. Sahil kenarında durup telefonunu çıkardı. “Alo, Vıcı. N’aber? Evet evet, spor yeni bitti. İyiyim iyim, çok iyiyim hatta. Oğlum hoca beni maça çıkaracakmış. Lan dayak yiyecek olsam niye çıkarsın? Hadi ordan, siktir git. Tamam tamam. Bu akşam mıydı o? Çok yorgunum ya… Karaşın da gelecek miymiş? O it gelecek miymiş peki? Amınakodumun… Tamam tamam, gideriz. Tamam dedim ya oğlum. Lan tamam. İyi hadi. Sen de selam söyle. Eyvallah.”

Asım yorgundu yorgun olmasına ama eve gidesi gelmiyordu. Ev hayatı problemli olduğundan falan değildi bu, problem Asım’ın kendisindeydi. Kendini oraya ait hissetmiyordu nedense. Nereye ait olduğunu da bilmiyordu. Kendini bir yere ait hissettiği tek zaman, hiçbir şey düşünmediği zamanlardı. Yani spor salonunda kum torbasını yumrukladığı zamanlar. Hayatta her çabası boşa gibi hissediyordu. En azından düşünmeden geçen zamanları bir işe yarasın diye dövüşecekti turnuvada. Dışarıdan bakan biri bunu ergenliğin her oğlana getirdiği horozlanma dürtüsünden geldiğini sanabilirdi ama öyle değildi işte, değildi…

Bir şekilde her şey Karaşın’a bağlıydı. Belki kendini ispatlamak istediği doğruydu ama ailesine veya diğer oğlanlara değil Karaşın’ına ispatlamak istiyordu kendini. Bunu kendi kendine bile itiraf edemiyordu. Fazla sıradandı, klişeydi. Bir kızı etkilemeye çalışmak Asım Aralı’ya yakışmıyordu.

İyi de Asım Aralı kimdi ki? Niye böyle büyütüyordu kendini? Hayır… Onun kaderinde çok büyük işler yapmak vardı. Asım, içten içe biliyordu öyle olduğunu. Günün birinde Asım Aralı ismini duymayan kalmayacaktı. Yine de şimdilik hiç kimseydi o. Bisikletini park edip sahilde biraz yürüyünce kabullendi bunu. Telefonunu çıkardı yeniden. “Alo, Vıcı. Hürriyet Kupası’na gelirsin de mi? Lan dayak yemeyeceğimi söyledim ya. Bak ne düşündüm. Sen yanında Sıla’yı getirsen, o da tesadüfen Karaşın’ı davet etmiş olsa?.. Dayak yemeyeceğim oğlum anlaman mı kıt? Tamam. Söz mü? Aslansın lan Vıcı. Tamam, tamam. Görüşürüz birazdan.”

Delikanlı kahkaha atmamak için zor tutuyordu kendini. Sonra vaz geçip anıra anıra gülmeye başladı. Bisikletine bindi, evinin yolunu tuttu.

 

2071

“Bu cıgarayı, Anadolu’nun Türk yurdu olmasının bininci yılı şerefine yakıyorum!” diye bağırdı Eda. “Bir de yasal vasim olan ihtiyar puşttan kurtulmama bir sene kalmasına.”

Yağmur, arkadaşını çekiştirirken “İyi ki doğdun ama abartmasan mı?” dedi. Cılız sesi, nasıl olduysa bangır bangır müzik ve gürültünün arasından sıyrılıp kızın kulağına ulaşmıştı.

“Abartalım Yağmur,” dedi Eda. Kafası dumanlı dağlarda, sesini duyurabilmek için bağırarak konuşuyordu. “Bugün benim günüm!” Cıgarayı kenara bırakıp önündeki bardağı aldı. İçkiyi kafasına dikince bir an sersemledi. Kusacakmış gibi iki büklüm oldu. Yağmur bundan istifade edip onu barın dışına sürükledi.

Bulantısı geçen kız kahkahalarla gülüyordu. Öyle ki arkadaşı onun katılıp kalmasından korktu. “İyi misin?”

Eda cevap vermek için ağzını açtı, hıçkırmaktan konuşamadı, gülmeyi bıraktı ve gözleri doldu. “İyi misin?” dedi Yağmur yeniden.

“Annemi özledim,” dedi genç kız. “Babamı özledim. Çocukken doğum günlerimi birlikte kutlardık.”

“Sakin ol. Ben yanındayım.”

“On iki yaşındaydım. Beş sene olmuş. Onlar…” Hıçkırık, göz yaşlarıyla birleşip Eda’nın nefes borusunu tıkadı. Kız öksürerek kendine geldi. “Onlar öldüğünde o ihtiyar puşt beni yanına almak istemedi, biliyor musun?”

“Biliyorum,” dedi Yağmur. Kolunu kızın omzuna koydu. “Seninle ilgili her şeyi biliyorum, unuttun mu?”

“Babam ondan kaçmış. Ölene kadar görüşmemişler. Ben de kaçacağım. Bir sene sonra bugün. O piç ne biliyor musun? Ülkenin en cimri adamı. Sadece maddi olarak değil ha, kimseye bir gram sevgisini bile vermez. O kadar malı mülkü de mezara götürecek sanki.”

“Fazla yükleniyorsun. Sonuçta seni yanına aldı değil mi?”

“Torununun yetimhanede büyümesi imajını sarsacağı için. Şunu yapma, bunu yapma, para harcama dışında tek kelime etmedi bana bugüne kadar. Ben yıllarca annem-babam için ağladım, bir defa kızım iyi misin neyin var diye sormadı.”

“Düşünme dedeni artık. Bugün senin günün.”

Arkadaş grubundan biri çıkıp nasıl olduklarını sordu. “Oksijen iyi geldi,” dedi Eda. Boğaz’da, üzerinde yalnızca bir bar ile sahil olan yapay adalardan birindelerdi. Genç kız denize ve yukarıdaki yıldızlara göz attı.

 

2018

Asım duş alıp antrenmanın yorgunluğundan kurtuldu, en güzel kıyafetlerini giyip sahile döndü. Hava kararmıştı. Arkadaşı onu bekliyordu. “Kardeşim!” diye bağırdı Vıcı, abartılı bir şekilde. “Harbi janti olmuşsun ha!” Kafa tokuşturdular. Oğlan, Asım’ın bakışlarından neyi merak ettiğini anlayabiliyordu. “Ece burada. Sevgilisi de yanında.”

Asım kumun üstüne bir adım attı, bir anda vaz geçip ayağını geri çekti. “Aslında ben çok yorgunum ya… Siz eğlenmenize bakın. Hem yarın dersane var.”

“Hadi be oğlum… Ne takıntılı adamsın ya. Hayatın oldu Ece.”

Asım, kolunu arkadaşının omzuna koyup onu kendine çekti. “Takma ad, bilader. Takma ad. Biri duyacak.”

“Abuk sabuk işlerin var. Ne diyorduk? Karagöz mü?”

“Karaşın.”

“Böyle garip şeyleri nereden buluyorsan?..”

“Garip değil, ikinci yeni. Her neyse…”

İki arkadaş, birlikte deniz kenarına yürüyüp oturdular. Hafif bir müzik çalıyordu ve tanıdıkları herkes oradaydı. Asım gözünü kızdan ayıramıyor, onu sevgilisiyle gördükçe kıskançlıktan ölüp gömülüyordu. “Sen salaksın,” dedi Vıcı.

“Hadi lan oradan.”

“Kaç senedir aşıksın sen bu kıza?”

“Buraya taşındıklarından beri işte. Herhalde on yaşında falandık.”

“Lan bu kadar senedir kız seni tanımıyor bile adam akıllı. Anca adını biliyordur.”

“Selamlaşıyoruz arada.”

“Allah belanı versin Asım.”

“Bela okuma yerli yersiz. Yersiz herif.”

“Niye konuşmadın kızla?”

“Utandım. Ailesi komşumuz sonuçta. Kızlarına göz koymuş gibi. Bize yakışmaz.”

“On yaşındayken bunu mu düşündün?”

“Evet.”

“Allah belanı versin Asım.”

“Lan bela okumasana!”

“Biz sana başka kız bulalım.”

“İstemem.”

“Nedenmiş?”

“Karaşın’dan hoşlanıyorum.”

“Konuşamıyorsun ama… Ayrıca kızın sevgilisi var.”

“Ayrılırlar. Ergen aşkıdır.”

“Seninki ne peki?”

“Benimki sönmeyen bir ateş. Dante’nin ilham perisi Beatrice’i biliyor musun?”

“Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Gene başladı saçma sapan hikâyeler.”

“Dante Beatrice’i ömrü boyunca yalnızca iki defa görmüş. İlkinde ikisi de dokuz yaşındaymış. Bir partide tanışmışlar. İkinci seferinde ikisi de on sekiz yaşındaymış, farklı insanlarla evlilermiş, hatta çocukları bile varmış. Beatrice yirmilerinin başında ölmüş. Dante yetmişine gelip önemli bir şair, yazar ve devlet adamı olduğunda bile Beatrice’i sevmeyi bırakmamış. İlahi Komedya’yı ondan aldığı ilhamla yazmış.”

“Sen Dante değilsin.”

“Evet. Daha kötü değil mi? Peki John Keats’i biliyor musun?”

 

2071

“Osmaaaan!” diye bağırdı Asım. Ondan yalnızca birkaç yaş küçük olan yardımcısı, bir ihtiyardan beklenmeyecek hızla yanına koştu. “Buyurun Asım Bey.”

“Bugün önemli bir iş var mı?”

“Ali Bey’in ölüm yıldönümü. İsterseniz ailesine çiçek gönderelim.”

Vıcı öleli bir sene oldu mu, diye düşündü Asım. İhtiyarlıyoruz. İş dünyasına girdiğinde çocukluk arkadaşıyla yolları ayrılmış, kırk beş sene birbirlerini görmemişlerdi. Sonra Vıcı bir anda ortaya çıktı, onun para istediğini düşünen Asım pek yüz vermedi. Halbuki en eski dostunun derdi, yaşamının son günlerinde geçmişin masum arkadaşlıklarını canlandırmaktı. Vıcı tam da doktorların kehanet ettiği zaman öldü.

“Boş ver. Bari öldükten sonra vaktimi çarçur etmesin. Bizim dakikamız para Osman.”

“Nasıl isterseniz Asım Bey.”

“Eda nerde?”

“En son bahçede, babaannesinin mezarının başında gördüm.”

Allah’ın belası… Bu kız beni delirtecek. Ömründe görmediği ölü bir kadınla ne dertleşiyorsa…

Aslında ikisinin de ortak bir noktası vardı. Asım karısı Maya’yı da hiç sevmemiş, yalnızca onu çekici bulduğu ve yatırımcıların evli bir adama daha çok güveneceklerini düşündüğü için evlenmişti. Kadın, tek çocuklarının doğumu sırasında ölünce bu mutsuz evlilik bitti ve oğluna mutsuz bir yuva miras bıraktı.

“Dün gece geç gelmiş.”

“Bara gitmişler. Sahte kimlikle girmeye çalışmış. Mekân sahibi polise verecekmiş ama sizin torununuz olduğu anlaşılınca dokunmamış.”

“İyi bok yemiş. Niye bana haber vermemişler?”

“Haber verdiler ama siz istirahat ediyordunuz. Bu yüzden ben görüştüm. Uzaktan takip etmeleri için de birilerini gönderdim.”

“Sen de iyi bok yedin. Tutup kolundan getirseydin ya.”

“Asım Bey, zaten bu kızı çok sıkıyorsunuz. En azından doğum gününde…”

“Tamam Osman, konuştukça batıyorsun. İstasyon işi ne oldu?”

“Halloldu. Artık sizin.”

Asım Aralı’nın dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ve suratında gülümsemeyi anımsatan bir ifade oluştu. “O zaman gidelim de istasyonumuzu bir teftiş edelim. Sonunda Ay’a turist gönderebileceğiz ha…”

“Kendiniz de gitmeyi düşünüyor musunuz?”

“Saçma sapan konuşma Osman. Benim öyle bir boş vaktim var mı? Git Eda’yı getir. Mezar başında boş oturacağına benimle görünsün de bir işe yarasın. Gazetecileri de topla, reklam olur.”

“Gelmek istemeyebilir.”

“Gazeteciler mi? Onlara beleş haber sunuyoruz işte.”

“Eda gelmek istemeyebilir.”

“Tut kolundan getir Osman. Bunu da ben mi söyleyeyim? Benim olan her şey bu kıza kalacak ama hiç merakı yok iş dünyasına. Anca giyinip süslenip gezip para harcasın…”

“Daha on altı yaşında Asım Bey.”

“On yedi oldu Osman. Yine de çocuk gibi davranıyor. Ben onun yaşındayken neler neler yapıyordum…”

 

2018

“İleride çok zengin olup Ay’a gideceğim!” diye ilan etti Asım. Saatler ilerleyince uykusu gelmişti. Yeni yıkanmış olduğunu umursamadan kafasını kumlara koydu. Yıldızlar çok güzel görünüyordu.

“Astronot mu olacaksın?” diye sordu arkadaşı. “Türkiye’de astronot yok ki.”

“Uzay turizmi Vıcı. İleride zenginler parayı basıp Ay’a, hatta Mars’a gidecek.”

“Yemin ediyorum sen bu dünyadan değilsin Asım.”

Oğlan cevap vermedi. Arada suratını gıdıklayan deniz rüzgârı uykusunu açsa da çok yorgundu. Kumların üstünde döndü, dönünce Ece’yle sevgilisini gördü, suratı yere düştü, kendi kendine homurdandı.

“Hiç ilişki kurmadığın, hatta adam akıllı konuşmadığın bir kızı nasıl kıskanabiliyorsun? Yani bilader bu ne acısı? Neyin kafasını yaşıyosun sen?”

Asım zar zor doğrulup oturdu. “Ben gidiyorum.”

“Oturuyorduk ya ne güzel.”

“Zaten anca oturuyoruz Vıcı. Bir halt yaptığımız yok.”

“Ne yapmamızı istiyorsun? Takılıyoruz işte.”

“Mesela desem ki bir kitap kulübü kuralım. Aynı kitabı okuyup tartışalım. Okur musun?”

“Tamam lan. Seç bir tane, senin için okuyacağım.”

“Hadi ordan Vıcı, siktir git.”

“Lan sen emekli hayatı yaşamaya bu kadar meraklıysan ben napiyim? Gelmişiz buraya güzel güzel oturduk, müzik dinliyoruz. Tutturmuşsun bir kız için… Zevk al ulan biraz hayattan. Zevk al.”

“Alamıyorum Vıcı. Ayrıca gerçekten gitmem gerekiyor. Geç oldu, çok uykum geldi ve yarın dershane var.”

 

2071

Araba, şimdiden AA tabelası asılmış kapıdan geçip istasyona girdi. Yol boyu tek kelime etmemiş Eda, bu tabeladan ne kadar nefret ettiğini düşünüyordu. Yaşadıkları evin ve arazilerin her köşesinde durmadan karşısına çıkan çift A, çukura düşmüş de kaçamıyormuş gibi hissetmesine sebep oluyordu. “Gazetecilerin yanında biraz gülümse,” diye uyardı yanında oturan dedesi. Ancak Eda, doğum gününde taze ciğerlerini zorladığı alkol ve esrarın beynini şamarlaması sebebiyle o gün ancak Asım Aralı kadar gülümseyebiliyordu.

Yaşlı adam, bunu fark ettiğinde yıllardır ilk kez birkaç saniyeliğine kalbinin attığını hissetti. Torunu için üzülmüş, onu neşelendirmek istemişti. “Kendi uzay istasyonumuz var. Ay’ı görmek ister misin?”

“Biraz daha düşünürsen beni gönderecek daha uzak bir yer bulabileceğine eminim.”

Şoför koltuğundaki Osman, o sırada elektrikli arabalar yüzünden artık duyamadığı motor sesini özlediğini düşünüyordu ama genç kızın lafını işitince bu trajikomik dede-torun ilişkisine gülesi geldi. Kendini tutmayı başardı. Yalnızca Asım Aralı’nın gazabından korktuğu için değil, onlara üzüldüğü için de…

Asım Bey’in kalbi yeniden durdu. “Ne halin varsa gör. İyilik de yaramıyor. Senin geleceğin için canımı dişime takıp çalışıyorum ben bu yaşımda.” Yalan söylüyordu. Kendisi öldüğünde Eda’nın çatur çutur onun mallarını yiyecek olması uykularını kaçırıyordu aslında.

“Evet, Eda Hanım.” diye seslendi Osman. “Asım Bey sizi çok seviyor aslında.”

“Bu arabada beni seven tek kişi sensin Osman Amca.”

“Hadi ordan,” diye mırıldandı Asım Aralı. Araba durmuştu. Kapıyı açıp dışarı çıktı.

Kurulmuş gazeteciler düşman ordusu gibi bekliyordu onları. Röportaj verdiği kız geldi Asım’ın aklına. Bakındıysa da göremedi. Gazeteci kızın ondan itinayla uzak duracağını bilmiyordu. Bir yandan gururla yeni mülkünü inceleyip bir yandan kendine uzatılan mikrofonlara konuşarak yürümeye başladı. Hemen arkasındaki Eda boş gözlerle etrafa bakıyordu.

Osman, genç kızın omzuna dokunup “Roketlerin içini görmek ister misiniz Eda Hanım?” diye sordu.

Kız omuz silkti, “Neden olmasın?”

Osman, onu boğucu kalabalığın arasından çekip çıkardı. “Maşallah,” dedi roketin yanında. “Nasıl yapıyorlar bu kocaman şeyi? Uçuruyorlar bir de… Keşke üniversitede uzay mühendisliği okusanız Eda Hanım.”

“İşsiz kalırım Osman Amca. Artık roketleri robotlar yapıyor.”

“Robot mühendisliği okuyun siz de…”

“Mühendis olmak istemiyorum. İlgimi çekmiyor.”

“Ne okuyacaksınız?”

“Moda tasarım.”

“Dedenizin buna izin vereceğini zannetmiyorum.”

“Canı cehenneme. Üç yüz altmış dört gün sonra yüzünü bile görmeyeceğim.”

“Ama siz onun tek mirasçısısınız.”

“Lanet girsin ona da parasına da. Parayı sevdiğinin yüzde biri kadar babaannemi, babamı veya beni sevseydi…” İkisi rokete tırmanırken dışarıdan gelen bağrışlar Eda’nın sözünü böldü. Koşup ne olduğuna baktılar. Asım Aralı yerde yatıyor, çember oluşturmuş gazeteciler de neyi olduğunu anlamaya çalışıyordu.

 

2018

“Sakın gardını düşürme,” diye uyardı Galip Hoca. “Karnına alacağın en sert darbe seni yere atar ama suratına yiyeceğin yumruk bayıltır.”

Bunu zaten bilen Asım’ın gözü tribündeydi. Vıcı’yı buldu. Vıcı’nın kardeşi Sıla tam yanında oturuyordu. Onun yanında da… Karaşın, diye düşündü. İlk maçımı aldığımda benden çok etkilenecek. Suratına yediği çok hafif tokat, düşüncelerini böldü. “Oğlum senin kafan başka yerde,” dedi Galip Hoca. “Bana bak, herif sana belirgin bir üstünlük kurarsa hemen havlu atacağız.”

“Pes etmek yok hocam.”

“Başlattırma lan pes etmeye. Rakibi bilmiyoruz. Kemiklerinin kırılmasına gerek yok. Havlu atar şansımızı sonraki turnuvalarda deneriz. Nakavt olsan da eleniyorsun, havlu atsan da eleniyorsun.”

“Ama hocam…”

Galip Bey onu dinlemedi. “Kim var tribünde? Bakıp duruyorsun…” Oğlan başını yere eğince onu omuzlarından tuttu. “Odaklan oğlum. Sen bu işi yapacaksın. Kafan dağılmasın yeter.”

Asım, maçın başında tam olarak odaklanmıştı. Rakibiyle selamlaşıp gard aldı. Rakipten geldi ilk hamle. Onu denemek için yumuşak bir sol yumruk… Asım’ın gardı suratını koruyordu. Yumruğu eldivenleriyle karşıladı. Rakibin ikinci hamlesi sağlam bir sağ kroşeydi. Yumruk kaskında patlasa da onu sersemletmişti. Asım, ona çok yaklaşan rakibinin karnına diz çekti. Karşısındaki oğlan, sağa kaçıp sağlam bir aparkatla karşılık verdi. Aparkat Asım’ım gardını delip çenesini vurmuştu. Ağızlık olmasa dişlerini kıracak kadar güçlü bir yumruktu bu.

Tüm bunlar, aşağı yukarı bir saniyede gerçekleşti ve zaten sersemlemiş olan Asım yere devrildi. Hakemin yaklaşıp saymaya başladığını duyuyordu. Bir… İki… Üç… Dört… Rakibi kendisinden iyiydi. Beş… Altı… Galip Hoca, oğlan kalkabilse bile havlu atmaya hazırlanıyordu. Yedi… Sekiz…

Dokuz…

Asım ayağa fırlayıp yumruklarını gösterdi. Devam edecekti. Dönüp önce hocasının gözlerine, sonra da ifadesizce maçı seyreden Karaşın’a baktı. Tribünden iki dövüşçü de minnacık; yumrukları, tekmeleri, acıları, tepkileri, yaraları önemsiz görünüyor olmalıydı.

Rakibine fırsat vermeden onun kafasına doğru bir tekme savurdu. Bu cesur ve beklenmedik bir hareketti. Ancak ıskaladı ve bütün vücudu rakibin önüne düştü. Tekme yiyen kendisi oldu ama karnına yemişti.

İki büklüm olursa suratına darbe alacağını, muhtemelen de burnu kırılıp nakavt olacağını bildiğinden sağlam durmaya çalıştı. Boşa bir-iki yumruk salladı. Dinlenebilmek için rakibi boynundan yakalayıp kendine çekti. Diz vurmaya çalışsa da karşısındakinin ayakları daha seriydi ve Asım’ın hamlelerini blokluyorlardı. Oğlan, artık bu işten keyif almadığını fark etti. Kum torbasına vurmak eğlenceliydi çünkü torba karşılık vermiyordu.

Rakibinin de onu boynundan yakalamasıyla Asım bir dövüşte yapılmaması gereken bir numaralı şeyi yaptı, psikolojik savaşı kaybetti. Artık savaşmak için değil, rezil olmamak için dövüşüyordu. Nihilist bir karşıt-heyecanla hayatta kalmaya çalışıyordu. Yine de hocasının havlu atmasına izin vermedi.

İkinci raund, Asım’ın bacaklarına yediği bir tekmeyle başladı. Artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Vücudunda en güvendiği yer yani gardı bile bozuluyordu. Rakibin alelade bir yumruğu önce gardı, sonra Asım’ın burnunu parçaladı. Delikanlı kendini yumuşak zeminde buldu.

Bir… İki… Üç… Dört… Beş…

Karaşın’ın, daha doğrusu Ece’nin çünkü bu saatten sonra onun Karaşın’ı olmayacaktı, acıyarak kendisine baktığını gördü yahut hayal etti. Kız, arkadaşı Sıla’nın kulağına bir şeyler fısıldayıp kalktı; spor salonunun kapısında bekleyen birinin, muhtemelen sevgilisinin, yanına gitti.

Altı… Yedi… Sekiz…

Bu saatten sonra havlu atmak veya nakavt olmak önemli değildi. Ece ona acıyarak bakmıştı. Belki Asım bu maça çok anlam yüklüyordu. Belki de çoktan o kadar çok anlam yüklemişti ki bu etraftakilere de sirayet etmişti.

Dokuz…

Ece ona acıyarak bakmıştı işte. Sanki senden dövüşçü olmaz, hatta hiçbir halt olmaz der gibi bakmıştı. Tabii ki kızın aklında öyle bir şey yoktu. Bunu Asım da düşünebilirdi ama Asım bazı şeyleri düşünmüyordu. Kızın nasıl baktığını tam olarak görememişti bile… Ece’nin yönünde dayak yemiş olmak yeterliydi. Ayağa kalkmak için çaba harcamadı ve bilincinin kayıp gitmesine izin verdi. Keşke geri dönmeseydi.

On…

Asım ölecek gibi hissetse de oldukça sıradan bir nakavttı. Her turnuvada onlarca kişinin başına geldiği gibi burnu kırılmıştı yalnızca. Galip Hoca, yüzüne su çarparak ayılttı onu. Hakemle birlikte doğrulmasına yardım etti. Asım’ı ringin ortasına getirip kaybettiğini ilan ettiler.

Delikanlı’nın dövüşmek için bir sebebi kalmamıştı. İçin için intikam istiyordu. Ece’den değil, kızın sevgilisinden değil, dayak yediği rakibinden değil, herkesten. Başta kendinden. Farklı bir ring bulacak, orada herkese üstün gelecek ve en büyük olacaktı. Devrilmişti ama Zümrüdüanka gibi yeniden doğacaktı.

 

2071

Asım Aralı en önemli hedeflerinden birini gerçekleştirdi. Kendi uzay istasyonunu satın aldı. Kimsen ihtiyarın servetinden kuşku duymasa da bunu yaptığında zenginliğinin belgelenmiş olacağına inanıyordu. Madden olmasa da manen göğe ulaşmıştı. Artık roketleri her gün onun adını uzaya taşıyacaktı.

Asım Aralı aynı gün kalp krizi geçirip geberdi.

Rahmetli karısına, rahmetli oğluna ve tek mirasçısı olan torunu Eda’ya sorsanız adamın fazla bile yaşadığını söylerlerdi.

Eda ve Osman, ambulansın peşinden son sürat hastaneye gitmiş, Asım Aralı’nın önce ameliyathaneye sonra da morga götürülmesini seyretmişlerdi. “Üzüldünüz mü?” diye sordu Osman.

“Hayır. Vasim kim olacak?”

“Dedenizin vasiyetine göre on sekiz yaşınıza kadar benim sorumluluğumdasınız. Yani bir yıllığına.”

“Üç yüz altmış dört gün,” diye düzeltti Eda. “Problem değil Osman Amca. Seni seviyorum.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Elinize sağlık, güzel bir öykü olmuş. Zamanda git geller olayı daha ilgi çekici hale getirmiş. Ama başından beri Asım Aralı’nın yeniden doğmasını bekledim zümrüdüanka gibi. Tekrar elinize sağlık

  2. Avatar for Entlovin Entlovin says:

    tek solukta okudum, ustaca yazılmış, böylesi detayları romanlarda bile bulmak zor, çok güzel işlemişsiniz hikayeyi :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar