Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

39. Fedakarlık

Bu hikâye, ayrı okunabilir ancak, Baykuş’un İşareti ve Yıkıntılarda Yitirdiklerimiz adlı öykülerimle bağlantılıdır.

“Polis raporları, Yeni İzmir’i dehşete düşüren yamyam çetesinin yok edildiğini bildiriyor, geçtiğimiz saatlerde gerçekleşen polis baskını sonucu çete üyelerinden sadece biri kurtuldu.

* * *

Ladin televizyonu kapatıp uzandı ve tavana odaklandı.

Baykuş ile işi bittiğinde, Baykuş onu 2020 yılı Türkiye’sine bırakmıştı, Ladin ise Kent Polisi’nde bağımsız araştırmacı olarak çalışmaya başlamıştı…

Yamyamlık olayı onun ilk göreviydi, olaylar bundan bir yıl önce başlamıştı.

İçten içe merak ediyordu, aslında bu görevi seçmesinin de nedeni buydu. Neden bu insanlar -ki son derece zengin ve durumu iyi insanlardı- başka insanlara saldırıp onların etinden beslenmişti? Ladin hem dehşete düşmüş hem de meraklanmıştı…

Dışarda kar yağıyordu, İzmir için eskiden alışılmamış olan bu durum, artık iklim değişikliği ve küresel ısınma derken en sonunda alışılagelen bir görüntü hâline gelmişti adeta.

Gazeteler ondan bahsediyordu, şeref madalyası alacağı söylentileri dolanıyordu, Ladin olayların bu raddeye gelmesinin nedenini düşündü…

* * *

… 14 Aralık 2020 yılıydı, bundan bir gün öncesi, polis görüşlerine karşı çıkmış ve belirttiği bölgelere polis göndermeyi kesinlikle reddetmişti…

Bunun üzerine Ladin şu an yıkıntılar halinde olan Alsancak sokaklarına bizzat gitmişti. Ezoterik Kopuk Kol Örgütünü bulup, binayı basmıştı.

Oldukça uzun bir çatışmaydı, ancak Ladin galip geldi, en sonunda birçoğu olay yerinde hayatını kaybetti, başlarındaki adamsa tutuklandı.

Ladin daha sonra tuttukları zavallı insanları serbest bıraktı.

* * *

Şimdi, eski dostu Ayça’nın evinde otururken ne yapması gerektiğini anladı, Lucius von Hamburg ile konuşmalıydı…

Dostu Ayça oldukça etkili bir örgüt olan Ok’un başındaydı, bu yüzden adamla ilgili birçok bilgi bulmaları uzun sürmedi. Eğer bilgiler doğruysa 1990 yılında Almanya’da doğmuştu ve ailesi soyluydu. Çocukluğunda garip suçlamalarla baş başa kalmış, en sonunda 2016 yılında Almanya’dan kaçmış, ama Lihtenştayn’ın Vaduz şehrinde o sırada tesadüfen diplomatik bir görevde olan Ok yetkilileri tarafından yakalanmıştı.

Berlin’e yargılanmak için getirilirken kaçmış ve bir şekilde kendini Türkiye’de bulmuştu. Gençken dahi mistik, büyülü ve karanlık olaylara karşı çok ve tekinsiz bir yakınlığı vardı. Bu yakınlık onu Kopuk Kol’u kurmaya itmiş olmalıydı, Baykuş İnancının şeytanı Lucien’e tapan gizli bir örgüt.

Bu bilgileri aklında tartarak Umutsuzluk Hastanesi’ne doğru yola koyuldu.

* * *

O gece karanlığında adamı tam olarak tartamamıştı, ancak eski resimlerinden hali yoktu.

Tanrı yaptıklarının cezasını vermiş, Kuru hastalığına yakalanmıştı, bu bütün yakışıklılığını yok etmiş, yüzü beyazlamıştı.

Karşısındaki adama üzülmesi mümkün değildi Ladin için. Ancak yine de bir sandalyeye oturup önünde duran viraneyi incelemeye başladı.

Neden sonra, ağzını açtı ve konuştu Ladin:

– Neden?

Adam duraksayıp Ladin’e döndü, Ladin konuşmaya devam etti, “Ey düşmanımın hizmetkârı, neden böyle bir vahşete alet oldun?”

Karşısındaki adam ki bir mahlukattan ibaretti, ona bakmayı sürdürdü, gözlerinde anlam yoktu, ancak Ladin bir zamanlar olduğunu hissediyordu, şimdi ona bakan cam gözlerde belki bir zamanlar kıvılcımlar vardı.

Ladin durup düşündü, bu adam konuşmayacaktı, ancak bir yol daha vardı… Çok daha garip bir yol. Arkadaşı Ayça onun isteği üzerine bir ilaç getirmişti, Epilex Firması’nın son deneysel ilacı, geçici bir süre için her türlü beyin hasarını tersine çevirebiliyordu.

Lucius’a ilacı enjekte etti ve birkaç saniye sonra, gözleri artık içinden karanlık bir anlam taşıyan gözlerle buluştu. Bu gözler biliyordu öldüklerini ve belki de bu yüzden, bilginin paylaşılması gerekliliğini hisseden monoton bir sesle anlatmaya koyulurlar hikâyelerini:

“Bundan yıllar önceydi bu hikâye başladığında düşmanımın hizmetkârı, çok iyi hatırlıyorum o geceyi. Otuz dokuz arkadaş ve başlarındaki öğretmenleri Yüce Tanrı Lucien’e bağlılık yemini ettiklerinde.

Ancak cevapsız kaldı bu bağlılıkları, bunun üzerine anladılar ki bir fedakârlık gerekir.

Birinci gece, altınlarını yığdılar, Lucien cevap vermedi.

İkinci gece, bir fahişe öldürüldü ayinler eşliğinde, Lucien cevap vermedi.

Üçüncü gece, bir köy dolusu insan ölüme yollandı, Lucien cevap vermedi

Böylece sürüp gitti, ta ki, otuz sekizinci geceye değin.

O zaman söz verdiler Lucien’e; insanlık dışına çıkacaklardı. Lucien dedi ki: Acta Non Verba, konuşmayın ama harekete geçin emri idi bu.

Böylece Otuz Dokuzuncu gece, otuz dokuz arkadaş öldürdüler öğretmenlerini otuz dokuz bıçak darbesiyle ve onları oracıkta yediler…

…Artık insan değillerdi.

Lucien onlara yol gösterdi, bize, böylece yaydık insanın gerçek doğasını: Ölüm’ü.

Kaç bin kişi öldü ben de bilmiyorum, Avrupa savaştayken bizi durduramadı, belki de orada kalmalıydık, belki de buraya gelmemeliydik, ancak denemeliydik, amacımız insanları öldürmek değildi sadece, yıkım ve kargaşa getirmekti, başaramadık.

Lucien bilincimi çağırıyor şimdi, düşmanımın hizmetkârı, beni sonsuz cezama çağırıyor ve ben gitmeliyim artık. Görüşürüz.

Ah, ancak senden son bir ricam var. Beni öldür, bırak efendim ile beraber olayım. Bırak bitsin bu çile.”

Ve böylece sözünü kesti adam, bitmişti söyleyecekleri.

Tiksinmişti Ladin, çıkıp gitti o odadan ve yürüdü sahil kenarında.

En sonunda, bu düşünceleri uzaklaştırmadan kafasından ufka döndü ve merak etti:

“Bu adamların güç için yaptıklarına değmiş miydi? Kendi insanlıklarını içten içe öldürmüşlerdi, artık her biri güçsüz kalmış, mahvolmuş ve unutulmuş, cesetlerini alacak bir aileleri, kemiklerini gömecek bir dostları, anılarını hatırlayacak bir tanıdıkları kalmamış bu insanlar, aslında başka insanları değil, kendilerini yemişlerdi belki de. Gelecek nesiller bunu Yeni İzmir’de bir vahşet hikâyesi olarak hatırlayacaktı sadece, ancak bu insanlar Tanrıyı oynamaya kalkmış ve kendi isteklerine göre can almışlardı, Tanrı onları affedecek miydi?

Hayatta bazı şeyler… Değer miydi?”

Bu sorular eşliğinde, Yeni İzmir sahillerinden uzaklaştı Ladin, şehrin içlerine doğru. Bir daha bu konu üzerinde düşünmeyecekti, çünkü insanlığını kaybedenler bunu hak eder, unutulmayı ve tozlanmayı, eylemleri hatırlansa bile isimlerinin üzerine tükürülmesini… Hatta bu insanlar, inançları için öldürmemişlerdi, hırsları için, güç için öldürülmüşler ve cezalarını çekmişlerdi.

Artık onları En Büyük Yargıç ve Tarih yargılayabilirdi sadece. Hikâyeleri unutulmaya mahkûmdu, aynı kendileri gibi olan diğer birçokları gibi…

39. Fedakarlık” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *