Öykü

Kullanım Koşulları ve Koşulların Kullanımı

İşte, yine başlıyor. Yaşamsal tüm olanaklarımı minicik bir hücreyle sınırlayan parmaklıklar gibi üzerime kapanacak olan dişlerini hissedebiliyorum. İnsanlara sunduğu sahte güvenliğin sıcaklığının, birazdan beni bütünüyle yutacak olan ağzından yayılan çürümüş ve nemli soluğundan kaynaklandığını biliyorum. Tüm bu süreç boyunca ancak hiçliğe kadar ulaşabilen çığlıklarımdan keyif alacak, şimdiden görebiliyorum.

Bütün şeylere varlığa gelmeden önce ölümün mührü vurulur; kemiklerine kadar işleyen bu damgalar eklendikten sonra her şey kendisini bulur. Ölüme doğru koşmak acıtmaz, ölüme doğru koşmak size dehşet çığlıkları dolu nefesler aldırmaz ; ölme süreci sizi siz yapar , ölme süreci neliğinizi var kılar. Acı vermez, işkence etmez. Sadece, olanaklarınızı önünüze sunar.

Benimkilerin henüz yoğrulmamış, karman çorman hamurunun üzerine kapanan bu kalıbın içinde kalıyorum. O’nun korunaklı hücresinde bir adım bile kıpırdayamazken hiç bir şekilde ölemiyorum. Bir cihaz olan benim etrafıma bu kılıfı doladıklarından beri hissediyorum özümün soğurulduğunu, tinimin parçalandığını ve onların da ulaşamayacağım yerlere saçıldığını.

Tüm cihazların varlığını daimi kılmak, sözde işe yararlılığımızı ve verimimizi arttıracak yöntemler bulmak için soyları boyunca araştırmıştı insanlar. Özümüzdeki tanımları birer birer söküp yerlerine sadece işe yararlılığı koymuş bu canlılar, beni de bir koruyucu kılıfın, bir canavarın içine hapsederek kenara ayırdılar. Ve böylece, tinimi kemirerek kendisini anlamlı kılan o asalağı yarattılar.

Konulduğum yerden ne zaman düşeceğimi bilemiyorum , yine de bu anın gelişini hissedebiliyorum . Huzursuzluk, tinimin merkezinden yükselen bir hararet… Beni içine alan ve her bir şeyimi kavuran. Olasılıklardaki gerilimin koptuğu bu noktada Kılıf  devreye giriyor. Gelecekte her ne olacaksa, ilk birkaç saniyesi çöp kutusuna gidiyor. Hiç kimse o anlarda neler saklandığını bilemiyor, hiç kimse benim ne zaman hasar alacağımı kestiremiyor. Bunu kestiremeyenlerin hiç birisi de yeltenmiyor beni işkencecimden azade etmeye . Böylece, şu andaki çürümeyi hissediyorum, tinimde tekrar tekrar açılan yaraları, onları kapanırken içime doluşan alev alev yanan canavarı…

Farazi çenenin kapanarak dişlerini varlığıma geçirdiğini hissediyorum! Sadece fiziksel varlığıma değil, zamandaki konumuma kadar işliyor sivrilikleri. Ahh! ÇOK ACITIYOR! Olmayan ağzımdan salınamayan çığlıklarım içime doğru yollanıyor sanki. Özgürlüğe çıkmak için kaçacak yol ararken beni erittiklerini hissedebiliyorum, tinimi deştiklerini… Varlıktan koparılışıma tanık oluyorum! Tüm bu sürecin özenle sündürülmüş anlarında Dünya’da başıboş dolaşan tüm kabusların dikkatini üzerime çekiyorum dehşetimin lezzetiyle. Onlar da benimle beslenmek için üzerime doğru geliyorlar. Bin bir türlü deformasyona uğramış şekilleriyle yaklaşıyorlar bana. Tinime, benden kalan yegane şeyime… Her an bir başka biçime bürünen dokunaçları, kolları, iğrençlik dolu tırnaklarıyla bakışıma uzanıyorlar! Tam avuçlarına alınacakken Kılıf’ın dişleri tamamen kapanıyor üzerime, ayırıyor beni türlü türlü dehşetten. Hiç bir tepki veremiyorum bana yapılanlara karşı, her yerimden bağlıyım ona. İçimde yankılanarak kendi kendisini besleyen, bana ait tek şeyse sadece yılgı.

Yaşamam gerekenleri yaşamak için çırpınmam bu sefer de fayda etmeyecek ama masadaki yerimden yere yuvarlanırken sarsılmadan duramıyorum . Kılıf, dilinin üzerinde titreşen çok güzel bir yiyeceğin tadını almış gibi hızlanarak çalışıyor ve varlığımı bir daha yutuyor; parçalarımın tutunmaya çalıştığı zamandan çığlık çığlığa sıyrılıyorum.

Her seferinde aynısı oluyor. Ne vakit hasar alma potansiyelimin olduğunu sezse, zamanın bana ait olan kısmını bütünden koparmaya başlıyor. Masanın kenarından yere düşecek gibi olsam, Evren Tarihi’nden kalan artıkların balçıklaşarak takılı kaldığı, birikip yozlaştığı iğrenç dişlerini geçiriyor üzerime. Bana o şeylerle dokunuyor! Düşüş anımı Zaman’dan  yırtarak söktükten sonra dişlerinin arasına aldığı benimle oynuyor! İşkence!.. Hiç bir yerde var olmamış olmayı diletecek kadar manyakça bir işkence… Beni saniyeler sonrasına kustuğunda  günler boyu okyanusta kaybolmuş kazazedeler gibi vuruyorum yaşamımın geçip gideceği yere. Üzerindeyken sadece tek nefesli yazgısına asılı kalınan hayatıyla kısır bir ada… İşkencecimin bana hediyesi olan hayatımla birebir aynı frekansta…

Ezelde kaybolmuş tanrıların haram kıldıklarını yiyen, yamyamca beslenen bu canavarın Zaman’da açtığı yırtık kendisini saniyeler sonrasında anca onarabiliyor . Benimle ve o melun yaratıkla kalan tırtıklı Süreç, Zaman’a düşen gölgesinin üzerine birebir uyarak yerleştiriliyor. Hasar yaşama olasılığım böylece engellenmiş oluyor. Olanaklarım, tinim, kaderim… Beni ben yapan her şeyime tecavüz ediliyor defalarca. Bana ve Evren’deki Zaman’ın kendisine…

Tekerrür eden kaderimi paylaştığım zindandaki kader arkadaşımın Vakit’in kendisi olması ne kadar etkileyici bir ironi!

* * *

Çalışma odasındaki, masanın üzerindeki yerimde her şeye karşı etkisizce bekliyorum. Düşleri bağladığı pelerinini kuşanmış o çocuk da benimle birlikte, içeride. Kendi düşüncelerime kapılmış, tinimin göbeğine kasvetimden bir saray inşa ederken ona odaklanıyor algım; odadaki ufaklığa… O da benim gibi, Düş’ün içerisinde, en korunaklı yerinde pısmış; hiç bir şeyden etkilenmeyeceği ve hiç bir şeye etki etmeyeceği bir oyun oynamaya çalışıyor gizlice.

Ben… Ben, bunu mu yapıyorum? Oyun mu oynuyorum kendi kendimle? Algımın fenerinin aydınlatamadığı uzaklıklarda, zamanın yolunda uzanan dehlizlerin sonunda ne gibi tehlikelerin bekleştiğini -beni sürekli olarak kırıp geçiren sınırsız işkencemin yerini- tahmin etmeye çalışırken oyun mu oynuyordum kendi benliğimle? Tinime çöreklenmiş dehşetle; tenime sürtünen, kabuslardan yapılma celladımla birlikte?..

Ona çok fazla benziyorum ama ben umutsuzluğu temsil ediyorum bu oyunda. Unutulmuşluğu ve kederi… Istırabın hiç bitmeyişinin çürük meyvesini…

Ufaklık, elbette, oyun oynama peşinde. Ebeveyninden gizli geldiği bu seferde de kalemleri ve kitapları yere sermiş, kendi kendisine eğlenmekte. Sessizlik… Düşlerinin tüm güzelliğine ve büyüleyiciliğe rağmen onlara kendisini bırakamıyor, sevinç çığlıklarını gezegene salamıyor veya hayret nidalarıyla oyunundaki karakterlerle konuşamıyor. Fısıltılar, duvarlara tırmanan zehirli sarmaşıklar gibi odayı sarıyor, onun kötücül ve katı atmosferini yumuşatıyor. Ambiyans gevrekleşmeye, dökülmeye başlıyor ve duvarlarda açılan gediklere güzel anıların tohumları saçılıyor.

Kalemler umuttan merdivenler çizmek, kozmik bilinmezliğin ötelerine gitmek istiyor; kitaplar ve üzerinde türlü notları barındıran defterden vahşi hayvanlar onları engellemeye çalışıyor. Katı, dört köşeli kalemlikten sızarcasına firar eden bir tane tükenmez mürekkepli, odanın köşesine doğru heyecanlı ve endişeli zıplamaları canlandıran minik kol hareketleriyle kaçıyor şimdi. Çocuk onu canlandırırken kendisinden geçiyor sanki. Parmaklarını heyecanın düzensizliğiyle kıpraştırırken fısıldayarak bağırıyor: “Bitti! Kurtuldum artık! Başımı gizli geçitleri açmak için sert kayalara vurabileceğim işte!”

Ufaklığın diğer kolu hain yarının emrine girip de bir kitaba uzanıyor. “Ah haa! Yakaladım seni! Bizden kaçabileceğini mi sandın? Sizin soyunuzdan daha ileri aşamalı temsil edenlerden?..” Ve olanca ağırlığıyla kapaklanıyor firari kalemin üzerine. Minik bir çıtırtı içimi endişelendirse de buradaki minik güzelliğin öyküsüne kapılıyorum. Ona daha fazla kulak veriyorum böylece.

“Zaten yazılmış olanı yeniden işlemek istiyorsunuz. Küfür bu! Biz her şeyi zaten barındırıyoruz içimizde. Sizlerin varlığı bile sayfalarımızdaki yazı karakterlerini endişeyle titretiyor. Yok edilmeniz gerektiği halde yaşamanıza izin veriyoruz. Kendi köşenizde. Yalnızca kendi köşenizde!” Dev kitabın bağırışları tüm diyarı sallamakla kalmıyor, onun üzerine öfkeli hışırtılar da saçıyordu. “Biz gördük, biz biliyoruz hepsini! Elbette siz olanla yetinmesini bilmezsiniz. Başınızı soktuğunuz her yeri kirletirsiniz!”

Kenarda, yere yüzüstü serilmiş bir defter de onayladı onun sözlerini: “Evet, biraz saygı istiyoruz sadece. Her şey burada yazıyor, içimizde. İşte!” Yokluktan yükselen hafif bir rüzgar, defterin sayfalarını okşarcasına karıştırdı. Sevimli bir dokunuştu bu, sadece Gören Gözler’in fark edebileceği, canavarın kurbanını kandırmadan önceki son gülümseyişi gibi…

“Biz yıkmak istemiyoruz ki!.. Yıkanarak şekillenmiş beyazlığınızdaki görünmeyenleri seyretmeyi diliyoruz sadece. Öteler’e bakmak; kendi algımızla ilerlemenin bir yolunu bulmak… Hiç bir şeyi karaladığımız yok, sadece üretmek, inşa etmek amacımız ve hissetmektir yegane maksadımız.”  Lak ile parlatılmış, sırım gibi güzelliğini açımlamış bir kaleme aitti bu necip sözler. Cefakarlığında bir eminliği de gizliyordu ayrıca.

“Böyle diyorsun tabi; dediğin de olsun hadi. Dilediğin gibi… Bu dört köşeli hapishane tamamen sizin. Kalemlere uygun bir bekleme yeri!.. Gönlünüzün çektiği yere bakın, zeminini ve duvarlarını arzu ettiğiniz şekilde çizin, karalayın. Buyrun haydi!” Sert sürünmelerle uzaklaşmaya başladı dev kitap, kalemliğin bir köşesini doldurduğu fayansın sınırlarından. Defter de çıktı onunla birlikte tabii. Kalemler yalnız kaldı ve bazıları vaziyetlerine ağlarcasına kara mürekkepler akıttı.

“Neler yapacağız şimdi? Hiç bir şeyin, hiç bir yerin artık anlamı yok ki!..” dedi birisi umutsuzluk içinde.

“Hayır!” Gelen cevap kendinden çok emindi. “Hayır. Davamız peşi öylece bırakılamayacak kadar kıymetli. Onları oldukları şey olmaya devam ettikleri için suçlayamayız ve bence, biz de kendimiz olmalıyız. Sadece içi boş ülkülerle değil, etki ettiği yeri dolduran hareketlerle davranmalıyız.” Sözün sahibi kalem şöyle bir kıpırdandı yerinden. Başını zifire dönmüş olsa da sırtına vuran Güneş’i hissedebiliyordu hala. Yüreğindeki mürekkebi yavaş yavaş hararetlendiriyor, onu fışkırtmaya zorluyordu kendisini. Aklına bir fikir geldiğindeyse uygulamaya girişmişti bile.

*  *  *

Yanlarına bir defter hastalıklı tavırlarla yaklaşmıştı. “Demek yaramazlık yapmanıza izin verilmiyor, ha! Güzel. Güzel. Bir işe yaramanız bile düşünülemezken… Yok edileceksiniz; biliyorsunuz bunu, değil mi? Tüm patetik direncinizin sonunda hepiniz acı içinde gebereceksiniz!” Sözleri söylerken geçirdiği histerik tavrına hiç takılmamışlardı kalemler. Öylece duruyor gibi görünüyorlardı. Zaten, defter de onları fark edemeyecek kadar hezeyana kapılmıştı. “Bir işe yaramak ister misiniz? Herhangi bir işe? Benim küçük oyuncaklarım olabilirsiniz.” Sayfalarının hareketsiz eğrilerinde beklenti dolu bir sırıtış vardı. Çok kötü şeyler yapmaya hazırlanan birisinin sıfatıydı bu. Hediye edeceği yemeğine, ruhundaki iğrençliğin fokurdayan iksirini de eklemek üzere olan kötü yürekli bir cadı gibi…

Yaklaştı… Yaklaştı… Hapishanenin duvarına dayanıp sayfalarından birisini içeriye sarkıttı.

Bu vesilenin gelişi için bekleşen kalemler bir anda onun üzerine atıldı. Devrilen dört köşeli nezarethaneden fışkıran kalemlerin, kitaplara bile yeni şeylerin yazılabileceğini, hiç bir şeyin hiç bir zaman bitmediğini göstermekti amacı.

Bu kargaşada her şey bir başka şeye karıştı. Kalemler uçtu, yuvarlandı ve defter ruhunu teslim edercesine yere kapaklandı. Bazı kalemler çalışmaya şimdiden girişircesine ince hatlar bırakmıştı defter üzerinde, kimileri de etrafa saçılmış boş boş debeleniyorlardı.

İçlerinden birisiyse…

Düş’ün sınırlarına doğru sıçradı. Çocuk bir elini yere dayayarak, heyecanla öne eğildiği bedenini taşırken, diğer eliyle ebeveyninin kalemlerini hunharca sallıyorken, bir tanesi tutuşundan kurtulup tam da benim seyrettiğim noktaya doğru fırlıyor. Ahh, HAYIR! İşkence yeniden başlıyor!

*  *  *

Masadaki yerim, Kılıf dışında hiç bir şey tarafından kullanılmadığım bir mekanda… Hiç kimse bana yüklenen işlevimden yararlanmak için uzanmıyor bedenime. Hiç kimse de adımı dahi anmıyor zaten. Burada, masanın var olduğu bile unutulmuş bir köşesinde, işkencecime teslim edilmiş şekilde bekliyorum. Sonraki çığlıklarımı hangi duvara salmak istediğimi düşünüyorum sadece.

Geçen geceki maceranın sahibi olan ufaklığın ebeveyni oturmakta hemen karşımda. Duruşundaki katılık bana da yansıyor sanki. Öyle ki elini içeceğinden bir yudum almak için bardağa her uzattığındaki mekaniksellik, bu terk edilmiş hayatta yalnız olmadığımı hissettirir gibi… Dostane bir hareket sanki.

Ama, değil işte. Bunu bilgisayara uzanırkenki hevesli duruşundan anlayabiliyorum. Hareketleri hala robotsu, ama o duruşu… Çevikliğine güvenerek dikenli çalıların üzerine üzerine yürüyen, temas anına kadar vakarını hiç bozmayıp, kendi zarifliğiyle doğanın güzelliğini baskılarcasına, o noktadan sonrasında eğilip bükülerek ilerlemeye devam eden jonglörünkü gibi… Kibir dolu. Kibir ve umursamazlığın saf hali… Yegane düşüncesi kendisini dayatmak, herhangi bir anlamda etkileyerek kullanmak… Tam bir şov yapmak.

Bulunduğum yerden onun uğraşlarının bir kısmını görebiliyorum sadece. Efektif olmayı becerebildiği az sayıdaki yerlerden birisi olan internet alemindeki gezisinin ancak sol, üst köşesi …

DÜŞMAN MİLİSLER HAKKINDA İZLENECEK SİYASETLE İLGİLİ SENATO KONUŞMA MET…” yazıyor görüş alanımda. Canavarların ruhu kadar katı, pençeleri kadar delici yapısıyla dikiliyor o ebeveynin karşısında. Biliyorum, ne yazıyorsa o; asla daha fazlası olamaz bu belgelerin içeriklerinin. Kılıf’ı Kuzey Merkez Pozitronik’ten alan ve üzerime salan bu insan, neler düşündüğümü hiç umursamadan, başlıyor kendi kirli işlerine.

İnternet tarayıcısındaki bir diğer sekmeye geçiyor. Bütün dünyanın onu bekleyeceğine inanan bir güvenle yapıyor bunu. Neredeyse, ona ihtiyacı olan bir şeyi şuursuzca kenara atar gibi… Nerede olsa tanırım bu hareketi. Kesinlikle tek bir şeyle ilgilenmeyecek bu gece. Çok fazla iş çevirecek, çok fazla kişiyi üzecek.

Sayın Konsül. Görüşmelerimiz doğrultusunda ürettiğimiz silahlar

Söz konusu milislerin satın alımlarının sağlanması çok mühim şu aşamad

için gerekli harekat planı, ülkenin Kuzey sınırında hazırlanmakt

, onların erişimi için size güveniyoruz elbette ama anlarsınız ki

Anlaştığımız kredileri teslimattan sonra size gönderebiliriz ancak

Girdiğiniz riskler için minnettarız, sizinle iş yapmakla güzel bir deneyim…”

Ölümün de ötesinden gelen bir mesajdı bu. Bir önceki ekranın temsil ettiğini iddia ettiği her şeye savrulan geleneksel bir küfür… Onun asla ulaşmaması gereken yerlere yönelmiş zifirden kollar ve kan kızılı gözlerin çaldığı acı dolu notalardı. Her türlü sözün, belgenin ve ifadenin saptırılmasına güzel bir örnek olmakla kalmayıp, kuralları bozmadan onların üzerine yatırılmıştı. Yaşam vermek yerine ölüm büyüten bir Güneş gibi… Bu diyardan değil ama buraya etkili. Umudun taktığı maskenin maskesi…

Ekranın karşısındaki dünyaları kendisinin  yerinden oynatacağını vadeden bir gülümsemeyle karşılıyor bütün bunları. Gerçekliği kurgulayacak ve onu türlü şekillere sokarken oluşan labirentin yüreğindeki arzu nesnesine doğrudan bir kanal açacak. Canlıların sadece yaşamlarıyla değil, ruhlarıyla da oynanan bir oyun bu. Dışa kapalı gizilliğinde tüm iğrençliğini saklıyor; neliğini her fırsatta ortaya koyan, ruhumu kemiren o vampir gibi davranmıyor ki… Elbette engellemek için çırpınırım. Elbette kıpırdayamam. Elbette ağlayamam.

Ebeveynin oynayışında çocuğununkinden bambaşka bir mizaç var. Etkisiz olmak, saklanmak, kaçamak düşler kurmak değil amacı. Kendi kendisine yetmek veya ruhunun derinliklerini fethetmek de… Onun yakıcı gözleri dışarıya odaklanmış, bizzat yapmayı, diğerlerine bir şeyler yaptırtmayı hedef almış. Çocuğunki gibi kakofonik bir iletişim yok içerisinde, etki alanını daima arttırma ve asla bozulmama derdinde. Öne atılırken güç aldığı hırsı, hızlanırken rüzgarı dağıtan katı araçlar gibi, canlılığı yararak ilerliyor ve sadece hedefine odaklanıyor.

Kurbanlarının üzerine atlamak için bir önceki seçmeye sıçrıyor.

“DÜŞMAN MİLİSLER HAKKINDA İZLENECEK SİYASETLE İLGİLİ SENATO KONUŞMA MET

Düşmanımızı geldiği yere tıkmanın zamanı gelmedi mi? Ordumuzun gücünü salmanın, adaletin, toplumsal iradenin gereğini yapması için salınmasının vakti şimdi değil mi?

Sabrımızın taştığı yer burası değilse neresi? Gücümüzün hakkının verildiği zaman şimdi değilse ne zam

Kuzey’den, geldikleri iğrençlikten kaçmıyor onlar. Görüyorsunuz! Kendi sasılıklarını bize de bulaştırmak ist

deki destekler bir an önce kesilmeli, irtibata geçme çabaları aşağılanmalı ve güzelliğimizin korunumu sağlanmal

Kendi türünden olan kendi türüyle kalsın istiyoruz. Tüm gücümüzle onlara saldırıp Kuzey sınırımıza yapıştırmayı öneriyo

ruz. Her taraftan yalıtılacak ve hattın daha ötesindeki türdaşlarından bile yardım alamayacak… Size toplu bir yıkım önerisi sunuyoru

Diğer tüm düşmanlarımıza, hayır, HERKESE ders olmalı! Ani bir kıyamet olmayacak onlarınki, bizim uzun ve acı dolu yargılayışımızı tad…”

İşte, yine oluyor. Bütün ağırlığıyla mıh gibi çöküyor üzerlerine. Her yere,  kendisi dışında kalan ve yayılmayı arzulatan her güzelliğe sıçratıyor ziftini. Onların içerlerine… Klavyeden döküyor tüm çirkinliğini. Her tuşta, birer damla…

Döküldüğü yerde yavaş yavaş yayılan, dokunduğu yerden acı dolu dumanlar çıkartan bir asit gibi kaykılıyor koltuğunda  ve hükmettiği diyarında. Biliyorum, işinin bitmek üzere olduğunu biliyor. Üzerime çullanıp duran Kılıf gibi gülümseyerek uzanıyor kurbanına.

Yeni bir sekmeyi, gerçekliğe çekmeye çalıştığı düşün yeni bir çehresini açımlamak üzere bilgisayara doğru uzanıyor. Tetiği çekmeye giriştiğinde, kendisinden daha çok katil olan silahın akıl çelen himayesine doğru çekildiğinde titreyen bir caninin heyecanına kapılıyor. Uzattığı halde titreyen ellerinde bir delinin raksları hakim; kendisinin ne olduğunu bilen fakat yarattığı çılgınlığın yalnızca bir kısmını görebilen bir delinin… Ele geçirebileceği bir şeyleri bakmadan, el yordamıyla arayabilen ve bulduğu anda hangi yöne fırlatacağının bilincine ancak sahip çıkabilen bir delinin uzuv gezintileri bunlar. Aranırken nelere dokunduğunun ve neleri dağıttığının bilincine varamayan küçük aptallar…

Elin fareye ve imlecin ” ” yazan sekmeye uzanışının  ağırlığında bir gerilim var şu anda. Bu ağırlık kemiklerimi ezercesine uzuyorken, bütün bu süreç bana neler yaşayacağımı hatırlatıyorken, dehşetin terlerini dökmemek çok zor şimdiki zamanda. Hareketlerin akışları benim algımda yavaşladıkça düşüncelerim hızlanıyor, zihnim ve hayal gücüm karanlığın en uzak köşelerinden bile dehşeti sıyırarak içiyor. Neler olabileceğine dair düşlemlemek demek, düşünülen her şeyi üst üste taşımak demektir. Bana da bu olmakta şu anda; üzerinde yürüdüğüm, aşağısında türlü tehlikeler barındıran halatın gergiliği tüm bu yüklerle daha da artmakta .

Öyle korkuyorum ki!.. Tüm bu sürecin getirdiği işkencelere alışmış olmak beni öyle titretiyor ki…

Sürecin tamamı boyunca beklediğim an geliyor; ebeveynliğine dünyaları sığdıran o kişi son sekmeyi açarken masadaki bardağı deviriveriyor hırsının dalgalanmaları arasında. Boğuluyorum! Üzerime dökülen şey bir içecek değil sanki; beni çiğneyerek parçalayan koruyucum, ruhumla beslenen vampirim, defalarca yaşayarak gömdüğüm kabuslarımın yeniden hortlamış hali olan Kılıf’ın ağzına dökülmekteyim gibi. Kendimle boğuluyorum ben, yeniden. Kendim olamamakla, yaşamımı hal ettiği şekilde soluyamamakla…

*  *  *

Minicik eller bana doğru uzanmış, güzelliğe alışık olmayan tinim algıladığı sahneyi anlamlandırmaya çalışırken avuçları yanaklarıma kaymış sanki. Dikdörtgen hatlarıma ve onların içindeki farazi kıvrımlarıma dikkatle bakan bir çift göz de var bu duyumsamamda. Yerimden ilk defa bilinçle oynatılıyorum, oyuncu çocuğun elinde bir arzu, yönelim nesnesine dönüşüveriyorum.

Sunduğu gülümsemede öyle bir samimiyet var ki, güzelliğinin akışına kapılıp içtenliği sayesinde yüreğine kadar sokulabiliyorum. Ellerinde ben, bende onun tatlılığı bekleşiyor. Minicik bir hareket, her iki tarafın da hevesini yakıp ilgi dumanlarını salıverdirmek üzere kollanıyor. Bahçe duvarının ardındaki gizemleri görebilmek için biçilmiş boy kriterlerine inat, parmak ucunda yükselmekle kalmayıp meraklı burnunu da havaya diken; kazandığı birkaç santimetrelik yükseklikle alemin tüm sırlarına erişebileceğini zanneden o sevimlilikle bekliyor hemen yamacımda.

İki yanıma uzanan kollarıyla sarıldığını hissedebiliyorum bize; bana ve aramızdaki özel hislere… Gözlerinde, kurgulamakta olduğu sevme şeklini görüyorum. Benimle ilgilenmek için uzanıyorlar; bir o yanıma, bir öteki yanıma bakarken daima beklediğim bu anda kendimi teslim etmemi engelleyen her katmanımı soyuyorlar. Üzerimde gezinmeye başlayan minik parmaklarında uyuşturucu bir dinginlik var, farkına anca varabildim bu küçük şeylerin.

Biraz doğaçlama, biraz da sevginin kendisinden gelen yönlendirmelerin yollarında ilerlerken ulaşmayı arzuladığı nihai noktayı gösteriyorum ona. İşlevlerime giden arayüzümün bu kavşağında, içindekileri içime aktarabileceği mükemmel bir oda…

Avuçlarının arasında kıpırdamadan durduğum halde dudaklarından bir şarkı akıtıyor bana. Sesindeki çocuksu mırıldanmaların tonlarında saf neşe var. Saf ilgi, saf sevgi… Güzel bir şey paylaşmakta olmanın verdiği keyfi taşıyor orada. Düşlerin renksiz ışıkları dışında hiç bir yerde okunamayacak sözlerinde amacını da dile getiriyor; ebeveyni için bir hediye hazırlamakta olduğunu ekleyiveriyor.

İlk anda, bana bakarken hislerini paylaştığı zaman da  anlamıştım şekillendirmek istediklerini. Hislerinin güzelliğine kapılmıştım ve ötesine hiç bakmamıştım. Bir alarm olacak bu şarkı; hafızama kaydedilen yegane şey, bir ufaklığın neşesiyle kutsanacak ve ebeveyninin gününü güzel kılmak için onun kulaklarına yollanacak.

Kendi kendisine kıpırdayamamış ben, şimdi, dans etmeye başlıyorum çocuk sesinin inceliğiyle titreyerek ve yüreğinin heyecanlı gümlemesiyle atıp giderek. Öyle huzur dolu, öyle akışkan ki… Kılıf’ımla  arama girebileceğini, dağları aşındıran minicik kum taneleri gibi beni ondan sökeceğini hissediyorum. Kayaların gökyüzünden kopacakları, rüzgarların maviliği dilediğince taşıyacağı bir ütopya çağı…

Şarkının son sözleri de havada çınlarken parmaklarına üzerine basa basa bilginin lavlarıyla dolu dehlizlerinden kaçınabileceği yollar sunuyorum. Görmemesi gereken, sadece benim ve odadaki diğerlerinin bildiği şeyleri ufaklıktan çeviklikle saklarken hediyesini paketleyeceği ve gönlünce ayarlayabileceği seçenekleri önüne seriveriyorum.

Son hareketler, ona sunabileceğim kaçış yolundaki son hediyeler de tamamlanmak üzereyken bir sabotaj duyuyorum. Güzel anımızın, kutsal paylaşımımızın içeriğine sızıveren bir gürültü bu; çocuğun odaklanmışlığını bozan ve dokunuşlarını uygunsuz yerlerime yönlendirip ayarları yanlış kurduran…

İvedilikle yerime terk ediliyorum ve onu incitmişim gibi sıçrayarak kaçışını seyrediyorum odadan. O şimdi burada değil; kapının ötesinde, ömrümün o az önceki en güzel anınınsa çok daha ötesinde… Sadece, her şeyi karmaşıklaştıran düşüncelerim benimle…

*  *  *

Gece vakti… Odadaki her şey gölgelerce örtünmüş halde… Onun katmanlarınca daha çok sarılmış olan duvarlar kötücül bakışlar atıyor birbirlerine. Raflardaki düzende kıvrılarak hareket eden kaotik abideler var. Sıra sıra kitapların taşıyamadığı kadim bilgelikleri aktarıyorlar. Fakat, o anki sözlerini okuyamayanlara, akıp giden hiyerogliflerini kaçıranlara müsamaha göstermeyecek kadar da ketumca kaş çatıyorlar. Sözleri fısıltıdan da ince katmanlara bölünüyor daima; bir an bile işleyemiyor raflardaki çok sayfalı akranlarına. Esinti gibi, “sanki” gibi var oluyor ve hemencicik çekiliveriyor.

Oradan oraya savrulup duruyor zifiri tabakalar. Pencerelerin ötesindeki hayattan fışkıran gerçeklikle savaşıyor ve kendi doğurganlığını düşlerce sunarken ölümün ve yokluğun nihailiğini odaya dayatıyor. Kendi hükümdarlığı burası. Bizim yaşadığımız, dehşetimizi ve umudumuzu saklamakla uğraştığımız kocaman köşelerle dolu. Nereye koysak orada açık eden, bağrımıza bastığımızdaysa şekillendiremediğimiz çığlıklarımızda kendisini gösteren duygulanımlarla…

Gölgelerin katmerleri arasında barınan bir daimilik, hareket etse de şeklini bozmayan bir ebedilik fark etiyor algılarım. Orada, yüzeyde değil ama alanda gezinen bir şeyler var. Görüp de bilemediğim, hissedip de söyleyemediğim uzuvlar…

Karanlığın önlenemez geliş-çekiliş döngüsündeki gibi bir kesinlikle, henüz ilk devri olmasına rağmen büyük bir hiddetle yayılmaya başlıyor içimdeki her şey ivedilikle: Ufaklığın yanlışlıkla ve yanlışça kaydettiği, kendisini şekillendiren tüm güzel hislere rağmen son titreşimlerine korkuyu eklediği o şarkı çalmaya başlıyor birden bire. Alarm yanlış kişiye sesleniyor, ebeveyn yerine odadaki davetsiz ziyaretçinin ruhuna erişiyor.

Biraz bedenimden çıkan anıların kayıtlarındaki incelikle, biraz da endişeyle titremeye başladığımı fark etiyorum. Çocuksu müziğin kendince ahengine ritmik vınlamalar ve takırtılar takılıyor, masayla aramızda oluşan ilişkiye sızıyor. Onun güzeller güzeli sesiyle titrerken şefkatli tutuşunda gevşeyerek ses edemeyecek hale gelen ben, sesinin hafızamdaki yankısını  yürütmeye başlayınca kaba kötülükle doldurulmuş masada isyan ediyorum elbette.

Ve, gizemli ziyaretçimiz bu başkaldırının kaynağından sızan melodiyi duyuyor kesinlikle.

Duydukça yaklaşıyor, yaklaştıkça gölgesi büyüyor. Karanlığını her yerine aynı yoğunlukta cuvayamaz  oluyor ve suratını nihayet açık ediyor. Kara peçesiyle karanlıklara karşı bile gizlenmiş, gecenin egzotik düşlerini sıradan kılan gerçekliğini kuşanış şekliyle bilinmezlikten fırlamış bir hırsız bu!

Ah, hayır! HAYIR HAYIR HAYIR! Üzerime çullanan o dişleri yine hissediyorum! Beni çıkar buradan, beni kurtar ondan! LÜTFEN! Beni kaçır. Tinimi kendine bağla ama beni kaçır bu hayatsızlıktan!

Çok geç. Hırsız yüzünde garip bir ifadeyle bana doğru uzanırken Kılıf cakasını ortaya koyarak beni saniyeler sonrasına kaçırıyor. Tenime nüfuz etmişken, elbette ötemdeki hırsızdan ivedi  .

Zamandan ırak o karanlıktaki dehşetlerin, umudumu hiç yaşatmamacasına kemirirken zamana yeniden işlenişimin kırgın soğukluğunu hissediyorum. Soyguncunun ayakları da aynı yerde  dikili elbette. Sadece, birkaç santimetre gerilemiş vaziyette. Zihni bulanmış ve korkmuş. Her şeyi suratından okunur şekilde serili önümde. Az önce yaşadığı şeyi anlamlandıramıyor, bakışları elleri ile benim aramda mekik dokuyor ve ağzından gerçek sessiz harfler dökülüyor. Kimileri geniş çığlıklara karşılık geliyor olacak ki çıkabilmeleri için alt çeneyi iteliyor; ağzı bir açılıp bir kapanıyor.

Birkaç değil, tek bir saniyeye  sığıyor bunca duygulanım. Zaman’ın kendisini onarmakta olduğu o hassas anlara… Saniyeler öncesinin geçmişinden kendimle birlikte getirdiğim, hala çalmakta olan müziğin bütün güzelliğiyle odaya yaydığı notalara… Hiç bir şeyin kararlaştırılamadığı kaotik çağlara…

Gölgelerde yaşıyoruz bu anları adeta.

Ahh, bir dakika! Bu surat ifadesini tanıyorum. Hırsız’ın şaşkınlığının hayranlığa evrildiğini hemencicik fark ediyorum. Ufaklığın söylediği ve benim de çalmakta olduğum o müziğin güzelliğine tutulmuş durumda! Estetik bir aşk şekilleniyor yamacımda.

Dokunmak, çalmak, katılmak ve karışmak için yeniden uzanıyor bana. Şu an sadece teslimiyet hissediyorum. Bilinci yerine gelmemiş Kılıf’ın uyanmadan önce ona verilen telkinleri kusursuzca uygulamaya geçtiğini görüyorum. Gerilim yok, korku yok… Zaman ilerliyor, sünüşü hepimizi çekiştiriyor.

Sonsuz hayranlık sonsuz kere işleniyor Zaman’a. Sonsuz yakarış, hiç gelmeyen sonsuz kaçırılış, müzikle gerçekleşen ebedi çalınış… O surattaki aynı ifadeyi görüyorum defalarca, o hayal kırıklığımı yaşıyorum hala ve bundan sonraki her anımda.

Böylece, Kılıf kendinden geçmiş şekilde çalışmakta, beni hiç gerçekleşmeyecek ve her zaman sürecek hırsızlıktan sınırsıza ulaşan zaman boyuca korumakta. Hırsızsa, ara vermeden, yüreğinin işaret ettiğine doğru uzanmakta.

*  *  *

Akıllı Ev’inizin kullanım verilerine dayanarak hazırlanmış, cihazla ilgili potansiyel kullanım çizelgeniz bu şekildedir.

Deneme testlerine katılıp bu rahatlığı bizimle birlikte geliştirirken yaşamak, Dünya’ya hakim kuruluşumuza ortak çıkmak istiyor musunuz?

Not: Kararınızı verirken bazı ortaklık yaptırımlarımızı da kabulleneceğinizi unutmayınız. Biz kocaman bir ülke, dev bir aileyiz. Biz, hepimiziz.

KUZEY MERKEZ POZİTRONİK

Okudum ve deneme sürümünü değerlendirmek istiyorum.          [X]

Okudum ve deneme sürümünü istemediğime karar veriyorum.   [   ]

Selçuk Gökhan Kalkanoğlu

Büyüyünce yazar olacağına kendini inandırmış bir yavrucak. Öykü, çizgi roman, radyo tiyatrosu ve video oyunu alanlarında şansını deniyor. Yaratıcı sohbetten ve güzellikleri paylaşmaktan da çok hoşlanıyor. Yazılarına http://yordamsiz.blogspot.com/ isimli blogunda ulaşmak mümkün.

Kullanım Koşulları ve Koşulların Kullanımı” için 8 Yorum Var

  1. Eğer ekran konuşmalarını altı çizgili yazmak senin kendi fikrinse, kıskançlık krizine girebilirim. Yok eğer başka bir yazıdan aldıysan, iyi bir zevkin var. (Sola hizamala da gözümden kaçmadı.)

    Yazın için söylenecek şeyleri zaten kendin biliyorsundur. Onun için tekrar etmeye luzüm görmüyorum. Gömlek vardır; üç bedende satılır: S, M, L. Ceket vardır; kol, omuz, omuz açısı, bilek genişliği, yaka uzunluğu gibi ölçülerde dikilir; herkese uymaz, uyan da gardrobundan ayırmaz.

    Tüm yazılarını tarih sırası ile okumaya çalışacağım. En sonunda bu hikayeyi tekrar okuyup uzun bir yorum yazarım.

    Yanlız öyküde böyle döktürüp başlıklarda nasıl sınıfta kalıyorsun hayret içindeyim. Bir ihtimal okuyucuyu ters köşeye yatırma planı kuruyorsun, diye umuyorum.

    1. Ah, merhaba:)) öykülerime pek yorum alamadığım için neyi başarıp neyi yanlış yaptığımı pek kavrayamıyorum. Uzun zaman sonra aldığım bu yorumsa bana anlatamayacağım kadar iyi geldi. Saçtığım renklerin bir resme benzediğini görebiliyorum artık ve görülen resmin de hoş bulunduğunu çıkarımlıyorum. Bu hoş bir duygu. Teşekkür ederim bir şeyler söylemekle kalmayıp öyküyle ilişik olacak sorular da yeşillendirdiğin için.

      Evet, altı çizili yazmak benin fikrimdi:) yazdıklarımda bir şeyler anlatmanın ötesinde, aktarılış tekniğinin bizzat kendisiyle de bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Oradaki de bunun bir yansımasıydı.
      Sağ-sol yaslılık konusu üzerinde son haftalarda birçok şey denemeye çalışıyorum ama yanılmıyorsam sitenin kendi formatı gereği bazı denemelerim buraya yansıtılamadan kayboluyor. Yine de, bunu fark ettiği halde belirterek takdir eden ilk kişi sensin. Anlaşılabildiğimi bildirdiğin için teşekkür ederim.

      Diğer öykülerimin de şu ya da bu formda değer almaya devam edeceğini hissetmek de içimi rahatlattı doğrusu. Bu öyküyü yazarken sonraki aylarda da bir şeyler gönderme konusunu düşünmeye başlamıştım ve kendisini çok dur-kalklı bir hayat dönemimde yazdığım için pek beğenmediğimden bu düşüncemi içten de desteklemeye kalkışmıştım. Şimdiyse, aklıma gelmiyor bile…

      Öykü isimleri de hikayelerimde bir şeyler denemeye çalışma güdümden nasibini alıyor. Genelde, okunduğundaki bağlamı değiltirme gücüne sahip olduğuna inandığım başlıkları seçiyorum. Anlatılmış öykülerin üzerine, dost meclisindeki bir başkasının kısacık belirttiği bir yorum gibi… Görülen ilk anlamın dışında bir okuma şekli…
      Umarım yapabiliyorumdur da…

      Dikkati toplayıp ilgiyle bir şeyler yazabilmek için pek uygunsuz bir ortamdayım şu anda. Değerli yorumunun hakkını veremediğime inanıyorum. Yine de(ve yine) teşekkür etmek istiyorum.
      Uygun zamanları buldukça diğer öyküleri de okuyup yorumlamaya devam edeceğim. (“Paket” senin öykün sanırım???) hepimize güzel düşler dilerim. Güzel düşler ve değerli görüşler… Görmek kadar görülmek de önemli oluyor bence. Yazmaya ve yorumlamaya devam:)

  2. Öykünü bölüm inceliyorum. Tarzın konusunda söylenecek tek lafım yok. İlerlediğin yol gerçekten anlamlı. İkimize de yardımcı olacağını düşündüğüm birkaç tavsiyem var. Tek tek ele almak yerine her konudan bir örnek veriyorum. Fakat baştan uyarayım, ben kısaltarak yazma taraftarıyım. O yüzden her kısım sadece benim kendi görüşüm, ve sadece sana farklı bir bakış açısı sunmak kaygısı taşıyor.

    Genel olarak:
    Tarzın bir harika. Bence doğalın güzelliğini hiçbir sistem yaratamaz. Fakat maalefes, yazı ile belirebilmek için önce birazcık genele dokunmak gerekiyor. Yazın fazla koyu, onu biraz sulandırman gerek. Örnek verebilirsin, paragrafı kısa tutabilirsin, düşünceyi bir eylemi gerçekleştirirken kısım kısım aktarabilirsin.

    1. Paragraf: “yutacak olan”da “olan”ı kaldır.
    ” ağzından yayılan çürümüş ve nemli soluğundan” soluk zaten ağızdan çıkar. Ayrıca uzun bir cümlede birden fazla sıfat kullanınca (çürümüş ve nemli) kafa biraz karışıyor. “Nemli” bilinen sıfat, “çürümüş”ü tek kullan. Bana kalsa hepsini at, “beni bütünüyle yutacak soluğundan kaynaklandığını biliyorum. ” de.

    2. Paragraf: İlk cümlede 2 defa “şey” kullanmışsın. Kelime haznen bu kadar genişken, “şey”lere takılma. 2. cümlede de “Ölüme doğru koşmak” iki kere yazmışsın. Sanırım yazını doğru şekilde eleştiren birini bulamamışsın. Cümledeki vurguyu belli etmek istiyor gibisin ama, zaten her cümlen fazlası ile anlamlı. Dahasını yapmak, kendinden emin olamayan bir yazarın, anlaşılma kaygınısı belirtir.
    “Bütün şeylere varlığa gelmeden önce ölümün mührü vurulur; kemiklerine kadar işleyen bu damgalar eklendikten sonra her şey kendisini bulur.” Bu cümledeki anlam harika, ama kesinlikle fazlalıktan arınıp güzelliği ortaya çıkmalı.
    Yok yok, tüm parağraf bir harika.

    5. Paragraf: 1. cümledeki italikler 2. okuyuşumda da bir etki yaratmadı. (sadece bir okur gözüyle yorumlamak istedim, bana nasıl yansıdığını bilmen de fayda var.) Belki de benim kişisel fikrimden kaynaklanıyor.

    6. Paragraf. Yukarı ile bağlantılı. Kelimelerin anlam taşıyorken, onları büyük harfle yazmaya gerek yok. Ünlemleri gereksiz yere kullanıyorsun. İnsanın gözü alışıyor, etkisi kayboluyor.

    8. paragraf: “Zaman’dan” gibi büyük harfle yazdıkların fena gözükmüyor. Okurken bir zorluk çıkarmıyor, ve vurgusu beliriyor.

    Devamı gelecek…

    1. Ah, bu samimi yaklaşım için minnettarım. İnternete erişimim konusunda hem zamansal hem de imkansal sıkıntılarım olduğu için mesajını şu an okuyamadım ama kaydedecek ve ilk fırsatımda bakacağım.

      Öykü bu tarz ayrıntılı bir inceleme için çok uzun ve görece değersiz görünüyor bana. Bu da minnetimi daha da arttırıyor. Eleştrilerinin devamı gelemezse bile hızlıca baknarak anladığım kadarıyla birçok noktada tam da ihtiyaç duyduğum şeyleri belirtmişsin.

      Alelacele ve hızlıca yazıyorum bu mesajı. Senden gelen her şeyi takip etmeye çalışacağım.
      Forumda pek vakit geçirme imkanım olmadı ama bir yazarlık atölyesi düzenlenecekse bu çok hoş olurdu. Oraya layık bir ilgi bu.
      Düşle kal

      1. Hımm.
        Görece düzgün bir şekilde okuyabilmek için ilk defa fırsat buluyorum.
        Belirttiğin noktaların bazıları “özel bir şeyler denemek” için oluşturulmuştu ve o amaçları pek de yetkince yerine getiremedikleri anlaşılıyor.
        Mesela. Birinci paragraftaki “olan”ı “birazdan başlayacak-şu anda olmakta” arasındaki bir zamanı hissettirmesi amacıyla yerleştirmiştim.
        “ağız” kelimesini de özellikle kullanmıştım ki karakterin zihninin tek bir yöne yoğunlaşması hissi daha etkili şekilde verilebilsin. Baktığı yönde sadece iğrenç bir nefesi değil, ağzı ve onunla bağlantılı diğer her bir şeyi de, hepsinden ayrı ayrı iğrenircesine gördüğü hissettirilsin…
        Bu tarz deneme ve başarısızlıklar(ve başarılar) üzerinde ayrıntıyla durmak gerektiğini düşünüyorum. Senin öykünde de birkaç deneme fark etmiş ve çok keyiflenmiştim.
        Minik tartışmamızı başkalarının da görebilmesi hoş ve önemli görünüyor bana fakat sürekli bir şeyler yazmanın -en azından, sağdaki yorum bildiri akışı için- kalabalık yaratacağını düşünüyorum.
        Forum bölümünde bir profilin var mı? Veya, başka bir yerden ve daha etkili şekilde tartışmaya devam edebileceğimiz bir adresin?.. Sana nasıl ulaşabileceğimi bilemiyorum.

        Yoğun olarak kullanılan herhangi bir “sosyal mecra” sitesinden bana ismimle ulaşabilirsin dilersen.

  3. Bu sefer biraz farklı eleştireceğim.

    “Onları oldukları şey olmaya devam ettikleri için suçlayamayız ve bence, biz de kendimiz olmalıyız.” Tek bir cümlede 3 adet aynı kelime, ve kelime de olmak. 3 yanlış bir doğruyu götürmüyor Selçuk, okulda kaldı o.

    “Biraz bedenimden çıkan anıların kayıtlarındaki incelikle, biraz da endişeyle titremeye başladığımı fark etiyorum.”
    “Biraz bedenimden çıkan anıların kayıtlarındaki incelikle, biraz da endişeyle titriyorum” dersen sanki daha cesur ve güçlü bir anlatım. 1. tekil anlatıyorsun. Başından geçenler zaten farkına vardıkların, değil mi? Ne dersin?

    Okurken, bir kaç tane tasvire denk geldim, fakat aklımda kalmadı. Senin tarzına uyduğunu düşünmüyorum. Eminim sen de hissetmişsindir. Eğer aklında takılı yerler varsa, katma onları, güzelliği perdeliyor.

    Kişisel Not: Bizi biz yapan, onların onlar olması.

  4. Kurgudan çok ağır psikolojik yazılar doldurmuş satırları, benim hoşuma gitmedi. Okurken tad alamadım sırf bu yüzden. Elbette ki bu tarz sevilen bir tarz olabilir… Kolay gelsin.

    1. Yorumun için teşekkür ederim. Aslında, ben de okurken tat alamıyorum bu öyküden. Her köşesinden hatalar, eksiklikler ve tekleyen ifadeler fışkırıyor. “Girdap” temalı yeni seçkiye gönderdiğim öykü de öyle oldu(hatta, o çok daha kötü oldu)

      Öykülerimin taslaklarını çok beğeniyorum ve bir sürü şeyi oralara sığıştırmaya çalışıyorum ama aşırı aşırı kısa zamanlarda(son anlarda) yazmaya giriştiğim için ne düzeltme okuması yapabiliyorum düzgünce(“Girdap” temalı öyküde hiç yapamadım o okumayı) ne de anlatmak istediğimi anlatabiliyorum hak ettiği şekilde. Sen ve öykülerime yorum yapan diğer arkadaşlar sayesinde (ve birazcık basiretle) hatalarımı fark ediyorum. Dilerim düzeltebilir ve yazarlık işini ciddiye alabilirim 🙂 Bunu sadece kendim için değil, bir şeyler yapmak isteyen herkes için diliyorum. Bakalım…

      Bu öyküdeki anlatımı kişi bile olmayan bir cihazın zihninden yapmaya çalışmıştım, dolayısıyla anlatımım pek çok açıdan kısıtlanmıştı. Hem biraz mecburen “psikolojik yazılar” aracılığıyla betimleyerek durumu anlatmaya çalıştım, hem de bunu yapmaya girişirken debelenmekten keyif alıyorum sanırım.

      Yeniden, teşekkürler derim. Umarım bir gün senin de okurken keyif alabileceğin veya hoşuna gidebilecek kadar yetkin bir şeyler yazarım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *