Öykü

97090001

“Komutanım!”

94 endişeyle odama daldığında, masamda içinde bulunduğum durumun tersine olan keyifli ruh halimle ilk günlerimden kalan aklıma kazınmış bir şarkının beni motive eden son nakaratını tekrarlıyordum. Ama 94’ün söylediği tek bir kelime ruh halimi içinde bulunduğum durumun paraleline çekmeye yetti.

“Torch…”

Olamazdı, sadece savunmamız için ifade ettiği taktik anlam açısından değil bir arkadaş olarak da kaldıramazdım duyacaklarımı.

“Ne olmuş Torch’a?”

“Torch, eee Torch”

“Söylesene, ne olmuş ona?” Bu sefer sesim savaş sırasında çıkardığım hırıltıyla çıkmıştı, bu 94’ü daha da heyecanlandırdı. Onu sakinleştirmek için masamdan kalktım ve yanına gidip iki elimle omuzlarını kavradım, mümkün olduğunca paniklememiş görünmeye çalışarak paniklemiş askerimin gözlerine baktım ve sordum. “Öldü mü?” Sorunun cevabını zaten biliyordum ama yine de bunu ondan duymaya ihtiyacım vardı.

“Evet”

Evet! Güçlü görünmek zorundayım, her şeyi bilmek, her duruma hazır olmak ve askerlerimi bir arada tutmak zorundaydım. Bu benim görevimdi, ben onların komutanıydım. “Nasıl?” diye sordum.

“Düşman bir nanny cadısına sahipmiş, Torch’un kanatlarını dondurdu… Öylece yere çakıldı.”

“Sen gözünle gördün mü?”

“Evet, eminim. Öldü.” 94 bunu o ana kadar ki paniğinden eser olmayan bir kesinlikle ifade etmişti.

Savaşın beşinci yılında; metaller işgal ettikleri ülkemizde açtıkları üç cephede de durduruldukları için; batıda Ephos cephesinde, ana muharebe hattının güneyindeki bu sahil kasabasının çıkartma gemileri için yeterince derin olan limanına bir tugay askeri çıkartmalarından tam bir hafta sonra Torch –en büyük silahımız ve benim dostum – artık yoktu. Oysa her şey nasıl da bizim istediğimiz gibi gidiyordu. Gece yaptıkları ilk çıkartmada hareketli savunmamızla onları sabaha kadar hırpalamış ve sahil hattından ileri gitmelerini önleyerek geri çekilmiştik. Ve Torch, ey gidi koca Torch; üzerlerinde birkaç kez kanat çırpıp ateş kusarak göklerin bizim olduğunu onlara göstermişti. Loch ve Tuşba da denizde aynısını yapmışlardı, Loch’un sarılıp paramparça ettiği çıkartma gemilerine eşlik eden Tuşba bunu dişleri ile yapıyordu. Şimdi de sıra onlarda mıydı? 94’ü omuzlarından silkeleyip soğukkanlılığını korumasını telkin ederken aklıma ilk bunlar geldi.

Sonrasında yeraltına çekilmiştik, ikmal hatlarını vuruyor, periferi her genişletmeye çalıştıklarında onları taciz ediyorduk. Önemli olan bu kasaba değildi, onu alabilirlerdi ama limanı kullanamazlardı. Sahilin açıklarında bekleyen filonun kıyıya yanaşamadığı her gün, kuzeyimizdeki ana cepheden arkamızdaki dağlık Mougla şehrine takviye kuvvetlerin gelmesi ve hazırlanmaları için onlara zaman kazandırmış oluyorduk. Kim bilir, belki şehirle kalmaz bize bile yardıma gelebilirlerdi. Peki aradan yedi koca gün geçtikten ve Mougla bir tugaya yakın askerle dolduktan, yani sürpriz tamamen bozulduktan sonra buraya bir nanny fahişesi göndermenin anlamı neydi? Bizden intikam almak mı istiyorlardı? Ama biz ne idik ki zaten?

“Çık ve biraz sakinleş 94, sana 3 saat izin veriyorum.” Dedim. Sonra 9709094’ün izin kaydını bölük hafızasına girdim.  Masama geri oturduğumda kendime itiraf etmekten korktuğum şeyi yine de itiraf ettim. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Artık göklerdeki hakimiyetimiz bitmişti ve onlar bu gökleri bize karşı kullanacaklardı, hatta denizde bile işimiz artık daha zordu. Yine de dayanmalıydık. Yerin altı hala yeterince güvenliydi çünkü biz bu saldırının gelebileceğini tahmin ettiğimiz için yeraltını bir köstebek sürüsü gibi çalışarak tünellerle doldurmuştuk. Loch ve Tuşba da sert çocuklardı, kendilerini korumayı bilirlerdi. Onlar açısından gemilerden ve uçanlardan o kadar korkmuyordum ama nanny cadısı yerlerini belirlerse onları da avlayabilirdi. Yine de artık onlar için yapabileceğim bir şey yoktu. Aklım sürekli bunlarla meşgul oluyordu ama bir çıkış bulamıyordum. 2 bu sırada odama girdi, astsubayım ve yardımcımdı.

“Artık kapıyı çalmıyoruz anladığım kadarıyla”

“Durum çok ciddi”

“Biliyorum, Torch…”

“Bildiğinizi biliyorum 94’ü buraya ben gönderdim. Ona 3 saat vermişsiniz peki ya diğerleri ne olacak?”

Bunu düşünmemiştim, gerçekten 2 doğru bir noktaya parmak basmıştı. Torch’un ölümünü duyan herkes üç aşağı beş yukarı aynı hisler içinde olmalıydı. Bölük aynı kaynaktan geliyordu dolayısıyla farklı düşünmeleri için bir sebep yoktu, hepsi panik olmuş olmalıydılar. Bu arada Torch’u sadece bir savaş aracı olarak düşündüğümü fark edip bir an kendimden utandım. Ama ben komutandım kayıplara takılıp kalmamalıydım. Kayıp! Kendimden bu sefer nefret ettim. 2 git gellerimi fark etmiş olmalıydı.

“Burada mısınız?”

“Evet, devam et lütfen”

“Herkes şaşkın, artık hava desteğimizin olmaması bir sebep ama diğer sebep daha önemli; bir cadı var, Torch’u tek hamlede haklayan bir cadı…”

İçimde bir öfke belirdi ama korkuyla hemen söndü. Bir cadı en kötüsüydü, nefret onu yenmeme yardımcı olmayacaktı soğukkanlı olmalıydım.

“Ne öneriyorsun?”

“Geri çekilmeyi”

Geri çekilmek mi? Bizim işimiz bu değildi…

“Saçmalama 2, burayı tutmalıyız.”

“Burayı yeterince tuttuk arkamıza ciddi bir yığınak yapılmış olmalı”

Bu doğruydu ama benim beklentim farklıydı.

“Onları oyaladığımız fazladan her gün şehirdekilerin başarı şansını arttırır.”

2 sessizce yüzüme baktı ve birkaç kez diyeceğini yuttu ama sonunda hırlayarak bana çıkıştı

“Ne için?” dedi “Ne için savaşıyorsun? Kim için, insanlar için mi? Yapacağımızı yaptık, yardıma geleceklerini, gelip bizi kurtaracaklarını mı sanıyorsun?”

Sessiz kaldım, önce Torch sonra bu. 2 bunu düşünüyorsa kalan 74 askerim de bunu düşünüyor olmalıydı. Hatta belki kafaları bu tür şeylere pek çalışmayan Loch ve Tuşba bile bunu düşünüyor olabilirdi. Bilge bir tavır takınarak 2’yi sakinleştirebileceğimi düşündüm ama yanılmıştım.

“Bunu her ne sebeple yapıyor olursan ol bu bir cinayet, bizi öldürteceksin. Eğer bunu bir varoluş anlamı olarak yapıyorsan belki anlayabilirim ama eğer sadece egon için, sadece komuta becerilerine dair bir meydan okumaysa bu, işte bunu anlamam ve arkanda durmam.”

Kafamı 45 derecelik bir açıyla sağa yatırdım ve gözlerimle “Gerçekten mi?” diyen bir bakış attım. Bu onu daha da sinirlendirdi, bağırarak çıkıştı.

“Anlamıyor musun? Torch öldü ve bir cadıları var. Bu iş bitti. Neden hala inat ediyorsun?”

Ama artık ben de sinirlenmiştim, iki elimle masayı yumrukladım ve ayağa kalkarak sorusuna bağırarak cevap verdim. “Küçük bir umut kıvılcımı çakmak için…” gözlerindeki ikilemi fark edince sesimi alçaltıp devam ettim “Anlamıyor musun? Eğer onları burada durdurabilirsek başka her yerde durdurabiliriz. 94 kişi bir tugayı burada durdurabilirse Byzant’da,  Ephos’da, Taurus dağlarında ordularımız neler yapmaz?”

2 sessizce dinledi ve bir süre de kendi kendine düşündü, sonrasında karşısında durduğu masama ellerini koyarak gözlerini gözlerime dikti ve benim de daha sonra uzun uzun düşünmeme sebep olacak bir cümle edip arkasını dönerek odadan çıktı.

“Kim için ve ne pahasına?”

* * *

2 ile bir sonraki konuşmamız ertesi günün akşamında oldu. Bu sefer ben komutan o da astsubayımdı. Torch olmadığı için düşman uçanlarının desteği ile sahilden ilerlemeyi başarmıştı ve bizi göğüs göğüse bir çarpışmaya zorluyordu. Bu ayrıca limanı da güvenli kıldıklarının bir göstergesi idi ve biz bunu kabul edemezdik. Onlarla savaşacaktık 76 kişi ve iki deniz canavarı… Hava desteğine sahip bir tugaya karşı bir bölük, ama herhangi bir bölük değil, bizim bölüğümüz… Sonuçta klasik bir taktiğe başvurmaya karar verdik, 2 bana bu sefer bir şey söylemedi ama hala kendimizi boşuna öldürteceğimizi düşünüyordu. Bununla birlikte ben henüz ölmeyi planlamıyordum, 2 bunu planımdan da anlayabilirdi. Yine de sanıyorum plana da güvenmiyordu.

* * *

“Dimdik, diiiiimdik. Bir dağ gibi, güçlü ve vakur. Artık geri çekilmek yok bu savaşı bugün burada bitireceğiz”

O sabah, askerlerim içgüdülerinin etkisiyle hırlar ve silahlarını daha bir iştahla kavrarken ve ben diğer birimlerimle iletişime geçmekten arta kalan zamanımda barikatte bir ileri bir geri, hiç korunmaya çalışmadan yürürken, ateş altında kalan askerlerimi böyle motive ediyordum.  Ve işe yarıyordu. Sahilden uzaktaki dar sokaklardan birine kurduğumuz barikat düşmanın amansız saldırıları karşısında kalan son engeldi artık, ya da düşmanımız öyle sanıyordu. Birkaç barikatten geri çekilmiştik ve her seferinde daha kısa süre kalıyorduk siperlerimizde. Bu son barikatti ve biz bu barikatte 16 kişiydik! Diğer 60 askerim yerlerine geçtiklerini rapor ettiklerinde tüm birimlere emrimi verdim. “4-4-4” Yani hücum.

Önce karşımızdaki düşman birliğinin sağından ve solundan çıktı askerlerim, metalleri paramparça ettiler. Sonra ben ve küçük birliğim çıktık siperlerimizden, koşmaya başladık ileri doğru. Diğer müfrezelerim bir fermuarın çekilmesi gibi sağdan ve soldan metalleri dar sokaklarda sıkıştırıp telef ederken biz koştuk, önümüze çıkan herşeyi yıkarak… Bu sırada limana bombalar atıp duruyordu destek birliklerim. Loch ve Tuşba da boş durmuyordu, limandaki iki ikmal gemisini sağlı sollu yanaştıkları iskelenin dibine çekerlerken sadece o gemileri değil daha sonra gelecekleri de bir süre için engellemiş oluyorlardı böylece.

Sahili görebiliyordum, düşman bizi olduğumuzdan kalabalık sanıyordu, paniklemişlerdi ve artık kaçıyorlardı. Evet bu bir geri çekiliş değildi, kaçıyorlardı. Biz savaş çığlıkları ve kükremelerle korku salarak koşarken 26 bana meşum bir mesaj iletti.

“Komutanım düşman kırık ok emri veriyor”

Kırık ok mu, şimdi mi? Bağırdım, olağanüstü bir nefret ve güçle “Hayır” diye bağırdım. Bağırışım dışarıdan sadece bir kükreme olarak duyuldu. Ama bu sadece; kesin, nefret dolu ve kırgın bir yenilgi ilanıydı aslında. Toparlanıp 26 aracılığıyla emrimi verdim, “2-4-4-2”. Emrime karışık duygular içeren ama daha çok duyduklarına inanamayan askerlerden gelebilecek cevaplar geldi; “Neden?”, “Neler oluyor?” “Emrin tekrar edilmesi hususu…”

26’ya sinirle baktım ve tekrar “2-4-4-2” dedim “Geri çekilmezlerse ölecekler, seçim kendilerinin”. Sonra etrafımdaki askerlerimi de kendim uyararak gizli geçitlerimize girip sığınağıma çekildim, askerlerim de emrime uydular, içten içe benden nefret etseler de…

Dakikalar sonra düşman uçanları kasabayı ateşe boğarken haklı olduğumu anlamış olmalıydılar, ben ise sadece Torch’u düşünüyordum ve maalesef yine sadece taktik yönüyle düşünüyordum. Tıpkı insanların bizi düşündüğü gibi… Ama her ikisini de kabullenmiştim, bu sefer kendime karşı bir nefret duymadım.

Aradan saatler geçip şirin sahil kasabasının beyaz boyalı evleri artık yanmaktan bitap düşüp karardığında, toprak ısındığında ve Torch varken burnunu dışarı çıkartamayan o korkak uçanlar inlerine çekildiğinde 26 yanıma geldi ve düşman komutanının benimle yüz yüze görüşmek istediğini söyledi. Düşünmeden onayladım bu isteği, o cadının yüzünü görmek istiyordum. Sabah saat yedi için kasaba meydanında buluşmak üzere sözleştik. Yorgundum, uyudum.

* * *

Sabahın taze esintili o bahar havasının temizlemekte yetersiz kaldığı is kokusunun eşliğinde kasaba meydanına doğru yürürken içim biraz olsun soğudu. Metallerin taklit bedenlerinin yerlere serilmiş yanmış parçaları, yüzlercesini hakladığımızı gösteriyordu zira. Yine de biz onlardan daha değerliydik ve 14 askerimin kaybı bu yüzlerce taklidin zayi edilmesi kaynaklı başarı duygusuna nazaran çok daha yıkıcıydı benim için. Onlara borcumu ödeyecektim… Ama sonra, şimdi güçlü durma zamanıydı.

Kasaba meydanına, pusudaki askerlerim sayılmazsa yanımdaki 2 ile çıktım. 2 yol boyunca sessiz kalmıştı, ne düşündüğünü bilmiyordum ve görüşme sırasında beni zor duruma sokmaması için içimden dua ediyordum. Cadı maiyetinde iki metalle bizi bekliyordu. Pusuda kaç adamı olduğunu bilmiyordum ama etraftaki vücut parçalarına bakılırsa burada çıkacak bir çatışma, her ne kadar efsanevi olabilecek bir Patroklos’un Cesedi çatışmasına dönebilecek ise de büyük ihtimalle sonumuz olurdu. Bu sebeple kontrollü davranmaya karar vermiştim. Ama cadı pek öyle görünmüyordu. Metalden yapılmış dizlikleri, yine metalden uzun eldivenleri, üzerindeki işlemeli zırhı, çifte boynuzlu şapkası, o çok tehlikeli asası ve nihayet küçümseyen bakışlarını tamamlayan müstehzi gülümsemesi ile insan standartlarında çok güzel olan bu cadıya karşı karışık duygular besliyordum. Cadı, savaş alanındaki tek insandı. Türdaşları, sahaya kendileri için zerre kadar değeri olmayan bizleri ve metalleri sürerken onun kendi canını burada tehlikeye atması saygıyı hak ediyordu. Yine de o bir insandı ve bize karşı sadece düşünceleriyle değil asasıyla da yıkıcıydı. Ben onu böyle dikkatlice ve kendi çapımda adaletli olmaya çalışarak süzerken o bana değer vermediğini bir kez daha belli eder tarzda konuştu.

“Gel bakalım koca oğlan”

Cevap vermedim

“Adın ne senin?”

“9709001”

“Ooo daha bebeksin sen. Bu arada bir adın yok değil mi? Tipik.”

Bir adım yoksa da bir değerim olduğunu belirtmek istedim. “Typical”

Cadı bunun üzerine gülümsedi “Genel dili de öğretmişler sana ha, göründüğünden daha zeki olmalısın.”

“Benimle ne görüşmek istiyorsunuz”

“Çok açık değil mi? Ejderhanız artık yok, bu savaş bitti. Teslim şartlarını konuşmak için çağırdım seni buraya”

“Bizi neden teslim almak isteyesiniz ki, biz insan değiliz.” Bizi öldüreceklerdi.

“Ne yapmamızı tercih edersin?” Sanırım bizi öldürün dememi bekliyordu. Daha önce belli ettiğim gibi o kadar değersiz değildim…

“Burayı terk etmenizi tercih ederim. Burada istenmiyorsunuz ve işgalcisiniz. Üstelik taktik olarak kazanabilecekseniz de stratejik olarak zaten kaybettiniz. Evet, bu savaş bitti. Her iki açıdan da…”

“Bizi burada istemeyen kim, sen misin yoksa tasmanı elinde tutan insanlar mı? Sen onlar adına konuşmaya yetkili olmadığını bilmiyorsun anlaşılan.”

“Beni çağıran sizsiniz, ben sadece sizin talebiniz üzerine konuşuyorum.”

“Evet sizinkilerde ellerini kirletecek yürekte insan olmuyor genelde, ama merak etme onlara ulaşacağız. Şu ana kadarki konuşmalarından onları önemsediğini anlıyorum.”

Onları önemseyip önemsemediğim derin bir konuydu, o an bunu düşünmemeyi tercih ettim. Konuyu değiştirip beklemediği bir şekilde onu övdüm “Ellerinizi kirletmenize saygı duyuyorum. Sorun şu ki siz Torch’u öldürdünüz.” Bu aynı zamanda tasmamın olmadığına dair açık bir göndermeydi ama cadı bunu es geçti ve yine bizi aşağılamayı seçti.

“Torch? Şu ejderhadan mı bahsediyorsun? Bebeğim, Torch onun sınıfının ismidir muhtemelen ve onun da bir seri numarası vardır sadece. Tıpkı senin gibi”

“Onun adı Torch’du” 2 bu sözüyle araya girerek dualarımın kabul olduğunu belli etti. Benim tarafımda yer almıştı, Torch’un yanında, kendi yanında…

“Sen kaç numarasın, 2 mi?” Cadı istifini bozmamıştı. 2 bozulunca üzerine daha da gitti “1 ile konuşuyorum 2, sen çeneni tut olur mu? Bak benim yanımdakiler de konuşmuyor.”

2’nin damarına basılmıştı, onu metallerle bir tutmak cadıyı eğlendirmişti. 2 ağzını açacakken ben araya girdim, sözlerime 2’yi de katarak cadıyı cevapladım. “Siz teslim olmamızı biz ise gitmenizi istiyoruz ve bu şartlardan geri dönüş olacağını da sanmıyorum. Yine de bir teklifimiz var.”

Cadı dinliyordu.

“Adamlarınızın parçalarını alabilirsiniz. Bunun için bir ateşkes önerebilirim.”

“Adamlarım söylediğin gibi parçalandı ve yandı.”

“Yine de bazıları kullanılabilir olmalı.”

“Adamlarım, adamların ve siz ikiniz buna değmezsiniz. Kendi adamlarınızı toplamaya kalkarsanız sizleri köpek gibi avlarım ki benim gözümde zaten bir farkınız yok. Böyle bir şey olmayacak. Onları gömemeyeceksiniz”

Boğazımdan engelleyemediğim bir hırıltı çıktı, cadı suratıma bakıp gülümsüyordu ama asasını daha sıkı kavradığını fark ettim. Anlaşılan benim onu oracıkta öldürmek için dayanılmaz bir istekle yandığımı anlamıştı. Kendimi sakin olmaya zorlayarak ama yine de hırıltılı bir sesle ve tamamen gönülden bir şekilde son sözlerimi söyledim. “Seni savaş alanında arayacağım.” Bu da genel dilden direkt bir çeviriydi. Sonra arkamı dönüp 2 ile birlikte meydana açılan sokaklara yöneldik.

Meydandan çıkıp sokaklardan birine girdiğimizde 2 bana bakmadan “Sen bu cadının ima ettiği kadar şeysin” dedi. Şey ne diye sormadım ne olduğunu biliyordum, çok öfkeliydim ve bir de 2 ile uğraşamazdım. Ayrıca o kadar da şey olduğumu düşünmüyordum en azından cadının ima ettiği kadar –ki ima etmemiş direkt suratımıza vurmuştu düşündüklerini- şey değildim hatta cadıdan daha şey de değildim. O da stratejik olarak kayıp bir davayı buradaki yegane insan olarak güdüyordu. Bunları düşünürken kendimden beklemediğim bir şekilde seri davranarak ve düşüncelerimin daha da arkasından gelen bir tür acil durum fikriyle 2’ye döndüm ve “15 adam alıp Mougla tarafındaki acil durum mevziine geç. Her ne olursa olsun benden emir gelene veya ben ölene kadar da kafanı kaldırma.” dedim, sonra da ekledim “Sana planı daha sonra bildireceğim…”

* * *

Cadıyla buluşmamızdan sonraki iki gün boyunca metaller etrafımızı yavaş yavaş ve oldukça geniş bir çember içine alıp sarmışlar ve sürekli olarak bu çemberi daraltmışlardı. Ne yaptıklarını görmüyordum ama biliyordum. Aldığım taktik eğitim bunu öngörmemi sağlıyordu. Etrafımızdaki çember sayısı kesinlikle üçten aşağı değildi, bunun sebebi de yapabileceğimiz ve önlemek isteyecekleri bir yarma harekatıydı.

Biz de boş durmamıştık tabi, son harekatımızı planlamış, hazırlıklarımızı yapmıştık. Ve o harekat bugün; cadıyla konuşmamızdan itibaren üçüncü, çıkartmadan itibaren de onbirinci günde  yapılacaktı. Muhtemelen sonumuz olacaktı gerçi ama epik bir final hazırlamıştık. Loch ve Tuşba da bizimle beraber saldırıya geçecekti. Ölümümüze bir koyun gibi gitmeyecektik, o önlemek istedikleri yarma harekatını yapacak ve kendimizle birlikte yüzlerce metali götürecektik.

Bu duygularla hazırladığımız barikatlardan birinin üzerine çıkıp etrafımıza ördükleri çemberin deniz tarafında kalan kısmına yüzümü dönerek ve sırtımı dağlara vererek bağırdım.

“Bugün bu savaş bitecek, öyle ya da böyle. Gelin üzerimize de bitirin işimizi hadi” İşaret parmağımla dağları gösterdim “İşte bu dağlar gibi duracağız karşınızda. Hadi gelin cesaretiniz varsa”

Bunun üzerine baktığım yönden üç tane uçan havalandı ve ben de yumruğumu göğsüme bastırıp başımı eğerek sözlerimi tamamladım; “Düşmanım seni selamlıyorum.” Sonrasında da barikatten aşağı atladım. Gördüklerim ve gelen raporlar düşmanın üzerimize her yönden geldiğini gösteriyordu.

Yemi yutmuşlardı, ne de olsa birkaç çemberleri vardı ya bizi yok etmeye gönül rahatlığıyla gelebilirlerdi. Geldiler de… yaklaştılar, yaklaştılar ve istediğim yakınlığa ulaştıklarında, 26’ya dönüp şifrelemeye ihtiyaç duymadan emrimi verdim “Şimdi…”

Etrafımıza çember kuranlar sadece metaller değildi, biz de kendi çemberimizi kurmuştuk. Emrimle birlikte bu çemberdeki patlayıcılar korkunç bir dizi gürültü ile patlayıp etrafımızı bir ateş yumağına çevirdi, metallerin ilk halkası böylece kendi sesleri çıkmadan –ki zaten pek de bir sesleri yoktu- patlayan bombaların korkunç sesi ile çekildiler savaş alanından.

Loch ve Tuşba’nın gemilere saldırdığını hayal ederek ve patlayan bombaların kimyasal kokusunu içime çekerek yüzümü Mougla’ya çevirip elimi kaldırdım ve hem bağırarak hem de 26’ya işaret vererek askerlerimi ikinci çembere doğru hücuma kaldırdım. Bu çember de patlamadan etkilenmişti ve bu sadece gökyüzüne yükselip üzerimizi kaplayan dumanla ilgili değildi. Anlaşılan bu saldırıyı beklemiyorlardı. Onlar organize olamadan geçtik aralarından ve hatta içlerinden, bazı adamlarımızı da kaybettik ama adrenalinin etkisi öyle güçlüydü ki damarlarımda, gözüm görmedi hiçbir şeyi.

Üçüncü çember ise tamamen hazırdı ve bize saldırmak için pozisyonunu almıştı. Sadece koşarak onları geçmek mümkün olmayacaktı ama biz de zaten bunu yapmayacaktık. Koşarken 26’ya döndüm ve “2, 5-5-5” emrini verdim. Kısa bir süre sonra karşımızdaki saf dalgalandı ve bir perdeyi yırtar gibi safların arasından çıkan 2 ve adamlarını gördüm. Biz onlara yetişip kalan birkaç tanesinin işini bitirdiğimizde zaten karşımızda kayda değer bir savaş gücü kalmamıştı. Çemberleri yarmıştık ve ben de bunun üzerine kalan askerlerime uçanlara yakalanmamak için Mougla yönündeki dağlara doğru koşmalarını emretmiştim.

Bir süre koştuktan sonra dağlık bölgenin ilk ağaçları görünür olduğunda ise birden karşımızda 50 kadar metal ile cadı bitti, onları buraya taşımıştı. Askerlerimi durdurdum ve öne çıktım, cadı da aynısını yaptı ve askerlerinin ellerindeki kılıçları sopaya çevirttikten sonra konuştu.

“Seni hayvan, hatta hayvan bile olmayan yaratık. Şimdi göreceksin gücümü. Ejderha arkadaşın yok ettiğim ilk ejderha mı sandın. Sen kimsin ki onların yanında? Gücümü tat şimdi”

Ona cevap verdim. “Ben senin adamlarını defalarca tuzla buz eden komutanım. Taklit bedenlerinin yanık kokusu burnuma geldikçe kan açlığı artanım. Çoktandır gerçek bir insan kanına talibim. Sen o kana kaynak olacaksın.” Sonra da bütün gücümle kükredim.

“Seni ahmak, hadsiz şey. Sen kimsin ki? Ben çevrendeki doğayı değiştiririm, yakarım ve dondururum. Parçalara ayırırım ve bölerim, sen kimsin ki?” dedi cadı karşılığında ve asası ile gökyüzünü göstererek orada küçük bir patlamaya sebep oldu.

Sıkılmıştım, ayrıca uçanlar gelmeden bunu bitirmek istiyordum. “Yeter konuştuğun lanet fahişe, geldin sonuna ömrünün” dedim ve bağırarak ona doğru koşmaya başladım. O da sağ elindeki asasını kaldırıp kendi soluna doğru havada bir çapraz çizecek şekilde savurdu. Aynı anda ben de sol omzumdan sağ leğen kemiğime kadar bir acı hissettim, kısa bir an kendime baktım ve bu hatta kürkümün yandığını fark ettim. Mesafeyi çok iyi ayarlamıştı ama ben de iyileşiyordum. Sonra ben koşmaya devam ederken o asasını yere koyup sağa sola çevirmeye başladı, her çevirişinde yakınlarımda patlamalar oluyordu ama ben buraya kadar bu küçük patlamalarla durdurulmak için gelmemiştim. Kimi patlamalara yakalanarak kiminden sıyrılarak koşmaya devam ettim, canım acıyordu ama vücudum da kendini yeniliyordu bunu hissediyordum. Cadıya on adım kadar yaklaştığımda “Dur” diye bağırdı ve asasını yere paralel olarak kaldırıp bana doğru itti. Birden etrafımdaki hava buz kristalleri ile doldu ve kendimi koşarken ince bir buz tabakası içinde bulup taklalar atarak yere devrildim. Soğuktu ama kürküm beni koruyordu, cadı üç adım kadar önümde duruyordu ve tekrar konuşmaya başlamıştı.

“Aciz köpek, ne oldu şimdi? Şimdi alacağım canını…” o bunları söylerken ben kükreyerek etrafımdaki buzulları parçaladım ve zaman geçirmeden üzerine doğru fırladım “Ben soğuk yaratığıyım beni böyle durduramazsın.”

Fakat tam onu elime geçirecekken, cadı asasını iki eliyle tuttu ve kendi içine göçerek yok oldu. Boşluğa salladığım pençelerimle yeri kavradığımda etrafıma baktım ve cadıyı iki eli yine asasında olarak kendi adamlarımın önünde dikilirken buldum. Ona bağırdım “Sonsuza dek kaçamazsın cadı.”

O da cevap verdi “Fahişe dememene şaşırdım hayvan” ve yine sağ eline aldığı asasını göğe doğru kaldırdı, havada bir değişiklik hissettim ve içgüdüsel olarak kendimi geriye fırlattım, tekrar yere düştüğümde çatırtısını yeni duyduğum şimşek yere çarpmış ve çoktan yok olmuştu. Bu sefer yüzümü sakince cadıya çevirip ellerimi belime koydum, “Bütün yapabildiğin bu mu?” dedim, aynı anda belimden bombamı çıkartıyordum, devam ettim “Bana söylüyorsun ama sen de asan da sadece birer taklitsiniz cadı.” Cadı ne demek istediğimi anlamadığını işaret eden soran gözlerle bakınca “Boşver” dedim “İnsan kibri, ne de olsa.” Sonuçta benim bir ruhum olmadığını sanan cadının inancımı anlaması için bir sebep yoktu. Fakat gözleri sonunda sanki söylemek istediğimi anlamış gibi bir ışık vermişti.

Ama söylediğimin ne olduğuna dair bir kavrayışa erdiğini ima eden bu kırılmış bakışlarına rağmen cadı, hiç oralı olmamaya çalışarak, sadece “Acıyor mu?” diye sordu. Aslında bana sorduğu sorunun cevabı onun için de aynıydı: Acıyordu. Ama onun aksine ben acımı belli etmemeliydim, yürümeye devam ettim. Cadı ilginç bir şekilde sakince beni izliyordu, koşmaya başladığımda asayı kafasının üzerine kaldırdı ve çevirmeye başladı. Sonrasında da onu bana doğru yöneltip, ben zig zaglar çizip ve taklalar atarak kaçmaya çalışırken asasından bir metre kadar sonra çıkan alevleri bana doğru kusmaya başladı. Alevlerinden kaçıyordum ama ısı korkunçtu, kürkümden yanık kokusu geliyordu. Sonunda ona yeterince yaklaştığımda ateşi kesip asasını tekrar yere koydu ve sol elini asasına götürdü. Geç kalmıştı, elimdeki bombayı ona fırlattım ve patlayan bomba cadının etrafına belli belirsiz görünen mavi şeffaf bir alan kurdu. Cadı bunu fark edememiş olmalıydı ki yine içine çöktü ama bu sefer alandan çıkamadığı için birden tekrar açılarak alanın içinde görünür oldu. İşte tam o anda kükreyerek üzerine atıldım ve tek bir hamleyle gözlerinde bu sefer affallamışlık ve korku gördüğüm cadının şah damarını pençemle parçaladım.

Cadı boynundan kan fışkırır bir halde bir süre öylece dikildikten sonra önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra da yüzüstü yere kapaklandı. Güzel zırhı üzerinde şangırdadı. Görmedi korkmuş gözleri bir daha güneşin ne doğuşunu ne de batışını.

Komutanlarının öldüğünü gören metaller sopalarını tekrar kılıç haline getirip savunma pozisyonuna geçtiler. Herkes için anlamsızlaşan bu savaş onların da saçmalamalarına sebep olmuştu belli ki. Ben de adamlarıma döndüm ve “Torch için, düşen dostlarımız için” diye bağırarak metallerin üzerine atıldım. Bizim için kolay bir av oldu.

Herşey bittiğinde ve ağaçlığa girdiğimizde koşmayı bırakıp yürümeye başladık, sonrasında da Mougla garnizonunda birleşmek üzere üç kola ayrıldık.

Birkaç saat daha yürüdükten sonra kendi koluma mola vermelerini emrettim ve bu sırada durumu bölük hafızasına girmeye karar verdim. “Logu aç” dedim ve sonrasında resmi şekilde olayı anlatmaya başladım.

“23 Mayıs 2101 Nano/Genome Savaşları 5.yıl;

Tank-Bred Yeti Sınıfı Üsteğmen 9709001’in durum raporudur.

12 Mayıs 2101’de Ephos Cephesi güneyindeki Bodhalrum kasabası ve limanına deniz destekli 1 adet Nano Android Tugayı çıkmış olup bu tugay, 94 adet Yeti sınıfı piyade, 1 adet Tuşba, 1 Adet Loch sınıfı deniz biyolojik platformu ve bir adet Torch sınıfı ejderha ile karşılanmıştır. İşgalci tugay, 11 gün boyunca kasabada tutulmuş ve bu süre boyunca ikmal gemilerinin de limana yaklaşmaları engellenmiştir. Çatışmalar sırasında 1 adet Torch sınıfı Ejderha ve 49 adet Yeti sınıfı piyade zayi olmuştur. 1 Adet Tuşba ve 1 adet Loch sınıfı deniz biyolojik platformunun akıbeti bilinmemekte olup plana sadık kalmış olmaları halinde güney denizindeki toplanma bölgesine gelmeleri beklenmektedir.

Düşman android kaybının 500 ila 700 adet arasında olduğu tahmin edilmekte olup, düello prosedürü içinde bir adet insan Nano Operatörü, tarafımca kullanılan elektro manyetik alan bombası ve ardından fiziksel müdahale sonucu zayi edilmiştir.

23.05.2101 tarihinde gerçekleştirilen yarma harekatı sonrasında düşman kuşatması kırılmış olup an itibariyle kalan 45 adet Yeti sınıfı piyade üç kol halinde Mougla’ya doğru geri çekilmektedir.

Bodhalrum kasabası Nano Android tugayının eline geçmiştir. Logu kapat.”

Bölük hafızasına kaydı tamamladıktan sonra keşke 2 yanımda olsaydı diye düşündüm. Benimle gurur duyduğunu gözlerinden okuyabilirdim o zaman. Orada hepimizi manasızca ölüme terk edeceğimi sanmıştı. Ama asıl Mougla’dan sorumlu insan komutanın bizi canlı olarak karşısında gördüğü anı hayal ediyordum. Bu tabi ki sadece hologramik olarak mümkün olacaktı ama komutanın, bir tank-bred Yeti’nin kendisini feda etmemesine anlam veremeyen gözleriyle bana bakışını hafif mavimsi bir tonda da olsa göreceğimi bilmek beni mutlu etmeye yetmişti. Bu keyifle ilk günlerimden kalan ve bize öğrettikleri o şarkıyı hatırladım tekrar. Şarkı genel dildeydi ve tüm amacı bizi zorluklara hazırlamaktı ama yine de çok güzeldi. Üzerine oturduğum kütüğe bu sefer kafamı koyarak uzandım ve bu şarkının son nakaratını tekrar tekrar mırıldanarak ağaç dalları arasından gökyüzünü seyre daldım, ne olursa olsun ben bir tank-bred Yeti’ydim ve Mougla’da da benden beklenen şey kendimi insanlar için feda etmem olacaktı. Bunu düşününce sesimi daha da yükselttim, buna ihtiyacım vardı…

But you’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

Well you’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

Hold on, hold on, hold on, hold on, hold on, hold

Well you’re gonna have to hold on

You’re gonna have to hold on

To me…

97090001” için 20 Yorum Var

  1. Selamlar.
    Genel olarak okuması keyifli bir öyküydü, ellerinize sağlık öncelikle.
    Aksiyon dozu ve betimlemeler oldukça yerindeydi.
    Öykünün bir bilimkurgu öyküsü olması da oldukça keyif verdi okurken.
    Ancak ufak bir eleştirim olacak.
    Ortada bir savaşın olduğu anlaşılıyor, olaylar da çok güzel yansıtılmış ancak arkaplanda eksikler var gibi. Anlatıcı kimdir, karşı tarafın amaçları nelerdir, bu savaş nasıl çıktı tam olarak anlayamadım. Belki de ben gözden kaçırmışımdır ya da romanlara alışık olduğumdan çok fazla detay istiyorumdur.
    Yine de tüm bunların içyüzünü öğrenmek çok hoş olurdu.
    Ellerinize sağlık.

  2. SJack dedi ki: dedi ki:

    Ben de öyküyü sevdim. Turan taktiği hala eskimemiş demek ki. :slight_smile: Merak ettiklerimi ilk yoruma cevap olarak vermişsiniz zaten. Başka bir öyküde görüşmek üzere.

  3. Yazar türk olunca tabi taktikler de türk taktiği oluyor :grinning:. Begenmenize sevindim teşekkürler.

  4. Kesinlikle, tam olarak bunun için yazıyorum ben de. İyiye götürmedikten sonra eleştirinin bir anlamı yok bence de.

    Alıntı konusunda kendime yenildim diyeyim, birkaç yere gönderme yapma hastalığım var Bu hataya farklı şekillerde zaman zaman düşebilirim.

    Pinpon ciddi bir sorun bu açıklamaya göre. Doğrusu zor bir başlık olacak izale etmek için. Öykü bu haliyle 3.933 kelimeydi max. 5.000 zaten. O açıdan söylediğinizi anlıyorum. Yetilerin hayatlarının ne ifade ettiğine dair 1 ve 2’nin yapacağı gerçek hayatı tam anlamıyla taklit eden derin bir diyalog bile 2 sayfa sürebilir aslında. Esasen temelde sorun sanırım öykünün salt ne olduğuna dair biraz da. Benim yazdığım şey bir romanın bir parçasına salt bir öyküden daha fazla benziyor olabilir. İşte eleştiri bu açıdan önemli.

    Yine “Olay güzel olsun kafi” metaforuna bir yerde düşmüş olabilirim. Öykünün temelde 2 amacı vardı. 1- Genetik olarak üretilmiş bir canlının hayatının değerinin ne olduğu ve 2- (ki tongaya düştüğüm diğer öğeleri gölgede bırakan şey bu olabilir.) Öykünün finaline kadar bir yüksek fantazya eseri sanılmasını ve finalde bilimkurgu olduğunun anlaşılmasına çalıştım.

    Neyse. Eleştiriniz çok faydalı oldu. Bunlara dikkat edeceğim. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Bu yazdıklarıma cevap vermenize gerek yok. Daha fazla zamanınızı çalmak istemiyorum.

    İyi günler dilerim.

  5. Öncelikle teşekkür ederim. Genel anlamda begenmenize de çok sevindim. Özellikle uzun olmasına rağmen sıkılmamış olmanız beni ziyadesiyle mutlu etti.
    Aslında birçok kez üzerinden geçtim ve ekleme çıkartmalar yaptım. Sorun şu oldu ki öykülerimizi karşılıklı editledigimiz arkadaşım 2.göz için seçki son tarihine yetişemedi. Normalde oldukça acımasızdır ve bu sayede çok ciddi değişiklikleri mümkün kılar ama bu sefer yetişemedi soyledigim gibi.
    Çatisma diyalogları konusunda bir gerçeği vurgulamak gerek. Ben ilyadadan direkt alıntı yapmadım sadece onların meydan okumalarını taklit ettim ve ben Homeros değilim aramızda bir tık yetenek farkı var :wink: Dolayısıyla bu kadar oldu.
    Zaman ayırdığınız için tekrar teşekkür ederim.