Öykü

Abidik Gubidik Bir Göç Hikayesi

1. BÖLÜM

Bitkilerin arasında sinsi bir ahtapot gibi gizlenmiş, avının kurduğu tuzağa düşmesini bekliyordu. Ortam karanlık ve soğuktu. Kuru diyar çoktan gece denen varlığın egemenliği altında can çekişmeye başlamıştı. Ama Nuk’nuk inadından ve gururundan taviz vermeden sebatla beklemeye devam ediyordu…

– Keser misin şunu artık?

…diye sordu Nuk’nuk. Ciddiyetinden zerre taviz vermeden…

-Sana şunu kes dedim!

-Neyi?

-Şunu…işte…Anlatmayı!

…diyerek gözlerini yana devirdi. Sıkılganlığını belli etmemeye çalışırken bile ne kadar beceriksiz olduğunun farkında bile değildi…

-Sinirlenmeye başlıyorum artık!

-Tamam be tamam. Şurada iki çift lafın belini kıralım dedik hevesimizi kursağımızda bırak hemen. Gelmeyecek diyorum işte! Niye hala bekliyoruz burada?

– Gelecek. Gelmek zorunda…

– En son iki saat önce de aynı şeyi söylemiştin. Hatta ve hatta on sekiz saat önce de buna benzer bir şey gevelemiştin. Yanlış mı hatırlıyorum yoksa?

– Off!

…diyerek gözlerini kurduğu tuzağa çevirdi Nuk’nuk. Günlerini ve dahi gecelerini bu tuzağı planlamak için heba etmişti. Plan basitti. Key’key parlak nesnelere karşı çok düşkündü. Hatta herkes onun bu diyardaki en iyi koleksiyoncu olduğunu bilirdi. Bu yüzden fazlasıyla kibirli bir arkadaştı. Nuk’nuk onun bu zaafını kullanarak çok parlak bir cisim bulduğunu, bunu mutlaka görmesi gerektiğini, koleksiyonundaki en parlak nesne olabileceğini söylemişti. Fakat Nuk’nuk bir detayı kaçırıyordu…

– Neymiş o?

-Çok basit. İki hafta önce, şölende, Key’key seni bütün topluluğun önünde aşağılamadı mı? Sana hakaretler yağdırmadı mı?

– “Nuk’nuk bu diyardan gitmelidir, sürülmelidir, bizden biri değil ve hiç bir zaman da olamayacak!” demedi mi?

– Eee ne olmuş yani?

– Biraz aklını çalıştırsan onun bu tuzağa kanmayacağını bilirsin. Kesin bir şeylerden şüphelenecektir.

– Pekala sayın çok bilmiş. Sen benim yerimde olsan ne yapardın?

– Bu sorunun ne kadar saçma olduğunun farkındasın değil mi!? Sen ve ben zaten….

– Sessiz ol!

…diye tısladı dişlerinin arasından Nuk’nuk. Gözlerini karşıdaki karaltıya dikti. Bir şey yavaş yavaş tuzağa doğru ilerliyordu. Key’key parlak nesneyi görür görmez bir köpek balığı gibi fırladı. Tam tuzağın ortasında cismin etrafında turlarken Nuk’nuk gergin ipi tutan taş parçasını yerinden oynattı ve tuzak göz açıp kapayıncaya kadar Key’key’i kapana kıstırdı.

-Nuk’nuk?

-Efendim?

-Şimdi ne yapacağız?

-Onu öldüreceğiz…

ARA

Huk’zuk ve Nek’neh birbirlerine ilk görüşte aşık olmuşlardı. Hemen evlendiler. Her ikisi de topluluk tarafından sevilen ve saygı duyulan bireylerdi. Tabi bu durum Nek’neh’in yumurtlaması ile sona erdi.

Nek’neh aslında gayet sağlıklı ve doğurgan bir bireydi. Fakat nedendir bilinmez, diğerleri gibi yüzlerce değil de sadece tek bir yumurta yumurtlamıştı. Böylece topluluğun gözünde ilk defa olan bir durum vuku bulmuş, ihtiyarlar ve koca karılar çeşitli masallar ve hikayeler anlatmaya başlamıştı. Hatta ipin ucu kaçmış, bu durumun bir lanet olduğunu bile söylemişlerdi.

Tüm bu olup bitenin içinde Huk’zuk ve Nek’neh yavrularını sevmekten ve onu korumaktan asla vazgeçmemişti. Topluluğun düşüncelerinin değişeceğine olan inançları tamdı. Ta ki Nuk’nuk hayata gözlerini açana kadar. Yumurtadan çıkan küçük Nuk’nuk’u gördüklerinde yaşadıkları sorunların daha da büyüyeceğini anlamışlardı.

* * *

Küçük Nuk’nuk her geçen gün büyüyordu. Büyüdükçe, dışarıdaki diyara ve halkına olan merakı daha da artıyordu. Mağaradan çıkmayı her denediğinde annesi ya da babası ona engel oluyor, nedenini sorduğunda ise “Seni korumak için.” cevabını alıyordu.

Günün birinde cesaretini toplayan ergen Nuk’nuk, hiç bilmediği dünyaya ilk kez dalıp mağaradan çıktı. Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Ailesinin topluluk hakkında anlattığı bilgileri aklından geçiriyordu. Çoğunlukla kümeler halinde bulunurlardı. Diyar hakkında çok az şey biliyordu. Yaşadıkları mağara zeminden hayli yüksekteydi. Bu yüzden önce aşağıya, kumdan zemine ulaşması gerekiyordu. Bu sırada hangi günde olduklarını hatırlamaya çalışıyordu. Böylece topluluğun bu gün neler yapabileceğini ya da  nerede olabileceğini tahmin edebilirdi.

Cek Günü; Toplu av günüydü. Bu günün öğle saatinde tüm topluluk bir araya gelip ava çıkardı. Ganimet paylaştırılırdı.

Nek Günü; Şölen günüydü. Bir önceki gün yapılan av iyi ya da kötü geçmiş olsa da günün ilk ışıklarıyla topluluk merkezde bir araya gelir hep birlikte eğlenirdi.

Zek Günü; Aile günüydü. Bu gün topluluk bireyleri aileleriyle zaman geçirirlerdi.

Gek Günü; İbadet günüydü. Göç sırasında seçilen topluluk bireyleri anılırdı. Göç bu topluluk için çok kutsal bir olaydı. Senenin belli bir zamanında, aralarından biri seçilir ve götürülürdü. Giden asla geri dönmezdi. Önce çığlık benzeri gürültülü bir ses çıkar sonra parlak beyaz şeritler seçileni alıp götürürdü. Tanrının seçim yaptığına, seçilen kişinin sonsuza kadar mutlu yaşayacağına inanılırdı.

Mek Günü; Serbest zaman günüydü. Topluluk bireyleri eğer isterlerse diyarı dolaşmaya çıkabilirlerdi. Bu günün dışında topluluktan ayrılmak kesinlikle yasaktı.

Hek Günü; Üreme günüydü. Yavrulamak isteyen çiftler sadece bu gün çiftleşebilirlerdi.

Evden gizlice çıkmanın vermiş olduğu heyecanla minik kalbi tık tık atan Nuk’nuk kumdan zemine ulaştı. Karşısındaki parlak kayaları ve aralarından yükselen gri-yeşil bitkileri görünce büyülenmekten kendini alamadı. Sonunda hangi günde olduğunu hatırlayıverdi. Bu gün Nek günüydü. Şölen günü. Bir hışımla kayaların ve bitkilerin arasına daldı. Biraz ilerleyince kulağına gelen garip ama eğlenceli sesleri duydu ve seslerin geldiği yöne hızlıca ilerlemeye devam etti.

Karşısında beliren küçük yarıktan dışarıya çıktı ve bir anda kendini halkının içinde buldu. Herkes eğleniyordu. Genci, yaşlısı, evlisi, dulu, her yaştan topluluk bireyi buradaydı. Anne ve babasının anlattığına göre şölen günü; eğer önceki gün av iyi geçmişse bol yemekli yok eğer kötü geçmişse bol içecekli olurdu. Nuk’nuk etrafına göz attı ve herkesin yiyip içtiğini ve taşların üzerine koyulmuş türlü yiyeceği görünce avın iyi geçtiğini anladı. O sırada biraz önünden geçen orta yaşlardaki birini gördü ve ona doğru ilerledi.

– Afedersiniz. Benim adım Nuk’n…

Nuk’nuk daha adını bile söyleyemeden, orta yaşlı hemcinsi küçümseyici bir bakış attı ve hemen yanından uzaklaştı. Nuk’nuk ne olduğunu anlamamıştı. Bu konunun üzerinde fazla düşünmeme kararı alıp ileride en çok sevdiği yemişlerin bulunduğu taşlara doğru yöneldi. Babası bu yemişlerden ara sıra eve de getirirdi ve Nuk’nuk bunları çok severdi. Özellikle de mavi renkli olanları. Taşın önüne gelip aranmaya başladığı sırada yemişlerin sahibi bir anda bağırmaya başladı. Nuk’nuk daha ne olduğunu anlamadan etrafı sarıldı. Yaygarayı duyan herkes oraya toplandı. Sonunda Nuk’nuk koca kalabalığın arasında tek başına kaldı. Her ağızdan bir ses çıkıyor, bir şeyler kulaklarında çınlıyordu. Nuk’nuk’u ne söyledikleri değil, nasıl söyledikleri daha çok üzüyordu.

“Iyy bu ne böyle…” diyordu biri. Bir başkası ise “Ucubeye bakın!” diyordu.

“Bu da kim böyle?” dedi bir diğeri “Nasıl bir yaratık bu?”

“Bizden biri mi?”

“Bizden biri olamaz?”

“Tanıyorum onu! Kardeşlerini öldüren çocuk bu!”

“Lanetli yavru!”

“Lanetli!”

“Lanetli!”

“Lanetli!”

Nuk’nuk ne yapacağını bilemez halde sağa sola bakınıyor çaresizce kalabalığın ortasında can çekişiyordu. Bir kaç yavrunun annesinin arkasına saklanıp kendisine korkan gözlerle baktığını görünce Nuk’nuk daha fazla dayanamadı ve bir hışımla kalabalığın içinden kurtulup bütün gücüyle evine doğru ilerledi.

Annesi ve babasının şaşkın bakışları ile mağaraya giren Nuk’nuk yavaşça onlara yaklaştı. Annesi ve babası ne olduğunu anlamış, tedirgin bir halde biricik çocuklarının gözlerinde toplaşan yaşlara bakıyordu. Nuk’nuk gözlerinden akan yaşlara aldırmadan bakışlarını onlara çevirdi.

– Ben lanetli miyim?

* * *

Önce annesini kaybetti Nuk’nuk. Biraz daha büyüdü. Acısı yüreğinde devasa bir kor yaratmıştı. Babası ona kol kanat germiş, tüm yaşananlara rağmen onu korumuş  Nuk’nuk’a sığınacak liman olmuştu. Zaman geçti. Nuk’nuk biraz daha büyüdü. Sonunda bu hayatta ona sevgiyle bakan tek kişiyi, babasını da kaybetti. Mağaradan dışarı çıkmaz oldu. Kendi kendini tutsak etti. Hem mahkum hem gardiyandı. Dışarı çıkmak istemiyordu ancak yemek yemeliydi. Yaşamak için mecburdu. Dışarı çıktı Nuk’nuk. İtildi, kakıldı, küçümsendi. İğrenen ve korkan bakışların altında ezildi. Ezildikçe öfkelendi. Öfkelendikçe tekrar doğruldu. Onu hayatta tutan, yaşama bağlayan Anne ve babasının sevgisiydi. Onların yokluğunda sevginin yerini öfke aldı. Öfkelendikçe de topluluktan uzak durdu. Her gece yalvardı, dua etti. Gözlerinden akan yaşlarla feryat etti.

“Sadece bir kere!” diyordu hıçkırıklar içinde, “Yalvarıyorum Tanrım. Göç olsun. Beni al yanına! Kurtar beni buradan.”

Ancak hiç cevap gelmiyordu Tanrı’dan. Sonunda umudunu tamamen yitirdi. Mağarasına asla dönmedi. Kayaların arasında, oluklarda yatıp kalkıyor bir meczup gibi dolanıyordu. Topluluk kısmen ondan korkmayı bırakmış ancak bu kez de acıyarak bakmaya başlamıştı. Nuk’nuk artık hiç kimseyi sevmez, herkesten her şeyden nefret eder olmuştu.

Günün birinde -Nek günüydü- Nuk’nuk uzun bir aradan sonra ilk defa topluluğun yakınına girmişti. Dışarıda yiyecek bir şey bulamamıştı ve aklına gelen ilk şey şölen olmuştu. Karnını doyuracak kadar yiyecek almak için gizlice şölene girecek, eğer başarılı olursa bir iki lokma bir şey araklayıp uzaklaşacaktı. Bitkilerin arasından kuytuda olan bir taşı görünce ona gitmeye karar verdi. Şölen meydanı çemberimsi bir yapıdaydı ve alanın tamamı kaya ve bitkilerle çevrelenmişti. Nuk’nuk kimseye görünmeden dolanabilir ve biraz şansın yardımıyla hızlıca bitkilerin arasından çıkıp yemişlerden alıp hemen geri dönebilirdi. Öyle de yaptı. Çemberi dolandı. Bitki ve kayaların arasından kafasını çıkarıp etrafı gözlemeye başladı. Yemişlerin bulunduğu taş biraz ilerideydi. Tahmininden daha uzaktaydı ama ziyanı yoktu. Bunu başarabilirdi. Nuk’nuk uygun anı bekledi, taşın etrafındaki kalabalık dağılmaya başladı.

Tam bu sırada muazzam bir şey gerçekleşti. Tam tepelerinden kocaman bir yaratık geçiyordu. Babası bu yaratığı ona anlatmıştı. Kocaman cüssesi ile geçtiği her yeri karanlığa gömerdi. Kalabalık hayranlıkla başını yukarı kaldırmış yaratığın geçişini ilgiyle izliyordu. Nuk’nuk beklediği fırsatı yakalayınca bir anda fırladı ve taşın üzerindeki yemişleri tıka basa yemeye başladı. Aslında planı alıp tüymekti ancak öyle acıkmıştı ki dayanamayıp yemeye başlamıştı. Nuk’nuk tıka basa dolu ağzına rağmen sonradan yemek için biraz daha almaya karar verdi. Bu sırada yaratığın geçişi tamamlanıyor etraf yavaş yavaş aydınlanıyordu. Nuk’nuk gitmek için geri dönmüştü. Biraz ilerlemişti ki taşın biraz yanında yerde küçük bir kabın içindeki mavi renkli yemişleri gördü.

Nuk’nuk olduğu yerde dondu kaldı. Annesi geldi aklına. Sonra babası. Birlikte geçirdiği vakitler, anılar, geçmiş geldi aklına. Annesinin sevgi dolu gözleri, babasının kahkahaları. Kımıldayamadı Nuk’nuk. Gitmesi gerektiğini biliyordu ancak gidemiyordu. Dudakları titriyor, gözleri yaşarıyor, ruhunun çok uzak bir dehlizinde eskiden yaşadığı hisler kıvılcımlanıyordu.

“Hey” diye bağırdı biri arkasından. Nuk’nuk anılarından sıyrılıp şimdiye döndü. Sesin geldiği yöne baktı. Key’key tam karşısında duruyordu. Biraz iriceydi Key’key. Her gördüğü yerde Key’key onu hırpalıyordu. Canını yakmıyordu ancak topluluktan uzaklaşsın diye yapmadığını bırakmıyor, bulduğu her fırsatta onu aşağılamaktan geri durmuyor, söylemediği hakaret kalmıyordu. Şimdi de o yakalamıştı Nuk’nuk’u. Arkadaşları Nuk’nuk’un kaçış yollarını çoktan kapatmış onu yarım daire içinde kıstırmışlardı. Kopan yaygarayı fark eden herkes oraya toplanıyor, köşeye sıkışan Nuk’nuk’a acıyan ve küçümseyen gözlerle bakıyorlardı. Key’key’in arkadaşları ise ona tezahürat yapıyor, lanetli ucubeye haddini bildirmesi için onu cesaretlendiriyorlardı.

Key’key bir an Nuk’nuk ile göz göze geldi. Sonra da bakışlarını onları izleyen topluluğa yöneltip konuşmaya başladı.

“Nuk’nuk bu diyardan gitmelidir, sürülmelidir, bizden biri değil ve hiç bir zaman da olamayacak!”

Nuk’nuk önce kalabalığa, sonra da Key’key’e baktı. Elindeki yemişleri yere bıraktı. Yavaşça ilerleyip Key’key’in yanından geçti. Bu sırada kısa bir süreliğine gözleri birbiri ile buluştu. O an, Key’key’in bakışlarında bir şey gördü. Ne olduğunu bilmediği, adını koyamadığı ancak içinde bir şeyleri tutuşturan bir şey yakaladı o bakışlarda Nuk’nuk.

2. BÖLÜM

 Key’key çaresiz şekilde kapana kısılmıştı. Nuk’nuk gözlerini avına dikmişti. İçinde kopan fırtınaları dindiremiyor, yüreğinden kopup gelen coşku gözlerinden dışarı taşıyordu. Kin ya da nefret değildi bu. Nuk’nuk’un gözlerindeki ışıltı başka bir şeydi…şey…gibi…saygı.

– Saygı mı?

…diye sordu Nuk’nuk.

– Evet saygı. Neden bu kadar şaşırdın ki? Hadi artık itiraf et kendine. Ondan nefret etmiyorsun. Tam aksine ona saygı duyuyorsun…

-Neden böyle bir şey yapayım ki?

– Çünkü; yıllarca  topluluğun içinde sana karşı düşüncelerini ve hislerini açıkça söyleyebilen tek kişi oydu. Herkesten, topluluğun her bir üyesinden nefret edebilirsin ama Key’key onlardan biri değil. Onun aslında ne yapmaya çalıştığını çok iyi biliyorsun. Sadece kendine itiraf edemiyorsun o kadar.

-Ben…

…dedi Nuk’nuk. Sonra sustu. Başını öne eğdi. Her ne kadar çaresiz gibi görünse de bunun doğru olduğunu biliyordu. Key’key hiç bir zaman onun canını yakmamıştı. Evet hırpalamış, bağırmış itip kakmış hakaret etmişti. Ancak hiç bir zaman ona zarar vermemişti. Nuk’nuk başını kaldırdı. Yavaşça tuzakta debelenen Key’key’in yanına yaklaştı.

– Sen…Dedi Key’key, Nuk’nuk’a bakıyor gözlerinden ateşler saçıyordu.

– Sen bana tuzak kurdun! Tahmin etmeliydim!

Nuk’nuk gözlerini kapattı. Ne yapacağına karar vermeye çalışıyor ancak beceremiyordu. Anılarını düşündü. Key’key’i düşündü. Gitsene diyordu Key’key her fırsatta. Neden hala buradasın? Seni burada tutan bir şey yok? Defol git buradan! Defol!  Tam bu anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Çığlık!  O kulakları yırtan çığlığımsı gürültü giderek yaklaşmaya başlıyordu. Göç gerçekleşiyordu. Birazdan ya Key’key ya da biz Göç tarafından seçilecektik.

-Key’key…

..dedi Nuk’nuk. Ona yaklaştı ve minnet dolu gözlerle gözlerinin içine baktı. Şu an söyleyeceği şey çok değerliydi. Birazdan ikisinden biri ebediyen ortadan kaybolacaktı. Çığlık yaklaştı. Beyaz şeritler bir anda üzerimize gelmeye başladı.Nuk’nuk, Key’key’in ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Aslında zaten biliyordu ancak itiraf edemiyordu.  Key’key ona git derken aslında kendini kurtar demek istiyordu. Key’key, annesi ve babasından sonra topluluk içinde belki de ona değer veren tek kişiydi. Nuk’nuk, Key’key’e daha da yaklaştı

-Key’key…Teşekkür ederim…

…dedi Nuk’nuk. O lafını bitirir bitirmez şeritler bir anda bizi Key’key’den uzaklaştırdı. O kadar hızlı oldu ki bilincimiz dalgalandı ve kendimizden geçtik…

SON SÖZ

Gözlerimizi açtığımızda kendimizi tanıdık bir yerde bulduk. Tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı…

-Kes şunu!

-Neyi?

-Anlatmayı…

…dedi Nuk’nuk, bıkkınlıkla başını iki yana sallayarak. Bu yeni dünyayı anlamaya çalışıyorduk. Şeffaf bir kutunun içindeydik. Garip bir şekilde hala hayattaydık. Ancak bu şeffaf kutunun ardı tamamen Kuru Diyar’dan oluşuyordu. Bu tıpkı şey gibiydi…

-Mucize.

…dedi Nuk’nuk. Biz hayranlıkla dışarıdaki Kuru Diyar’ı izlerken içeriye devasa büyüklükte iki canlı girdi. Biri diğerinden hayli küçüktü…

– Ve şapşal…

…evet. Şapşaldı. Büyük olan canlı şapşal olanı havaya kaldırdı ve kutunun tam önünde tuttu sonra da konuşmaya başladı…

-Burası artık onun yeni yuvası. Ve sen onu besleyip seveceksin. Bunu sakın unutma…

…dedi bizi göstererek. Nuk’nuk bu duruma hayli bozulmuş olacak ki kutunun içinde gezinmeye başladı.  Büyük canlı konuşmaya devam etti…

-Bak evlat. Bunun adı Oscar. O artık senin yeni arkadaşın.

…dedi. Donup kaldık olduğumuz yerde. Şapşal şey eliyle kutuya dokundu. Gözlerini gözlerimize dikti…

– Oscar…

…dedi ve devam etti konuşmaya, sevgi dolu kocaman gözbebekleriyle bakarken…

-Oscar…Merhaba arkadaşım.

Not: Oscar; Astronot balığının diğer adıdır.

Abidik Gubidik Bir Göç Hikayesi” için 25 Yorum Var

  1. Ishamael dedi ki: dedi ki:

    Umut bey diye girişimi yapayım. Ne zaman aşırı resmi girsem yazının sonuna doğru Umutcumlara dönüyorum fark etmeden. : D

    Öncelikle bir iddiada bulunacağım. Bu öykü benim okuduğum en iyi öykülerden biriydi. Bu temayı kast etmiyorum genel olarak okuduğum en iyi öykülerden biriydi. “Yok ya abartma” diyecekler çıkacaktır ama üzülmesinler hemen açıklayayım. Yazım tekniğin aşırı hoşuma gitse hatta anlatıcı ile diyaloglar arasında atışmavari geçişler beni benden alsa da asıl sebep bu değil. Ben bir kurguya zor giren zor çıkan bir insanım. Yani tek kitaplık eserler bile kesmez beni çoğu zaman bir yazarın hayatına mal olan külliyatları tercih ederim. Çünkü karakterlere, olaya, dünyaya zor ısınırım ama ısınırsam da defalarca okuyabilir içinde yüzebilirim.

    Haliyle öykülerde bunu başarmak çok zor. Bu sebeple ki okuduğum öykülerin de yazdıklarımın da olay anlatmasından çok düşünce anlatmasına odaklanıyorum. Olaya fazla girince durum hikayeciliğine dönüyor ki ben hiç sevmem. Bazıları Sait Faik’den iki kişinin karpuz satılan bir arabayı izledikleri benim “niye” diye düşündüğüm öyküleri sevebilir ama ben başı ve sonu olsun ama aynı zamanda beni de bağlasın istiyorum. Benim ne istediğimi de öğrendiğimize göre devam edeyim. : )

    Öykünüze adapte oldum ve sayfalarca okumuşum gibi sonunu merak ettim. Aslında sonunu merak ettim demek doğru olmaz devamını merak ettim diyelim. Çünkü sonunu tahmin etmek çok kolay oldu. Beyaz şeritler filan bunların bir kafes hayvanı olabileceğini ve ana karakterin sonlara doğru seçileceğini anladım. Okurken başta bu hayvanların tavuk olduğuna emindim ama sonra laboratuvar faresi olduğunu düşündüm. Haksız çıktım ama seçimle ilgili yüksek ihtimalle bilerek ipucu bıraktınız veya bilerek belirgin yaptınız diyelim.

    Bir yorumda diyaloglarda kimin konuştuğunu anlayama sorunu olduğunu okudum ama ben böyle bir şey yaşamadım. Bariz bir hata da görmedim ama bu benim kaptırıp okumam yüzünden de olmuş olabilir. Anlatımın diyaloglarla birleşmesi gerçekten çok hoş bir ayrıntı olmuş. Şunun gibi:

    " Fakat Nuk’nuk bir detayı kaçırıyordu…
    – Neymiş o?"

    Daha fazla uzatmak istemiyorum. Kullanılan tarz hem başarılı olmuş hem de ortaya sıcak, samimi bir öykü çıkarmış. Çocuk kitabı olması konusunda ise hem fikir değilim. Bence öyküyü güzel yapan en önemli etken ilahi bakış açısı ile ikincil bakış açısının melezi şekilde bir anlatımın tercih edilmesi. Bir çocuk bunu kafa karıştırıcı bulabilir. Düz yazarsanız da esprisi kalmayabilir.

    Eline sağlık, başka seçkilerde de yazarsan okumaya çalışacağım. O kadar üşengeç bir insanım ki yüksek ihtimalle senin yeni bir öykü yazman benim onu okumamdan daha az önemli bir olay. : D

    Not: yazdıklarımı okurken başta söz verdiğim gibi ciddiyeti elden bıraktığımı gördüm. Kusuruma bakma Umutcum sen affedersin beni. : D Tekrar görüşmek üzere.

  2. Bence çocuklar daha hayalperestler ki hep imrenmişimdir, ve okudukları sırada da önyarğıları yok, her şeye açıktırlar, şahsen kafalarinin karışacağını düşünmesem de öyle olsa bile bu hoşlarına gidecektir :slight_smile: Bir nevi hayali dost gibi.

  3. Atasagun dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar :slight_smile: ,

    Word’ün azizliği gibi duran boşluklu uzun, boşluksuz kısa konuşma çizgileri, nokta sonuna denk gelen "dedi"nin ilk harfinin büyümesi ve ayrı düşen hiçbirler gibi çok ufak, hatta genel okur için değinmeye değmeyecek şeyler benim gibi yazım/şekil kurallarına takıntılı olan birini bile Nuk’nuk’un öyküsünü merakla okumaktan alıkoyamadı. :slight_smile: O sebeple zihninize sağlık.

    Bazı yorumlarda bahsedilen anlatıcıyı takipten ziyade, konuşma cümlelerinin ardında değil de, bir alt satırda yer alan "dedi"lerden kaynaklı az da olsa bir isteksizlik yaşadım başta. :wink: Sonra alıştım sanırım.

    Genel kullanımdaki haliyle konuşmalar bu şekilde olsa benim gibi bazıları için metin daha mı rahat okunabilir olurdu bilemiyorum. :slight_smile: Tamamen kişisel bir beklenti. :smile: Ki Nuk’nuk dışında kalabalığın dediklerini tırnak içinde vererek aradaki farkı göstermişsiniz. Son kısımda Nuk’nuk’un konuşmasının ardından büyük olan canlıda konuşma çizgisiyle devam edilmiş. O kısım da tırnak içinde olsa ayrım daha bir net mi olurdu diyeceğim ama bu güzel öyküye, anlatılanlara odaklanıp şekli önemsemeyi sonraya mı bıraksak?! :smiley:

    Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle zihninize sağlık tekrardan. :smile:

  4. Merhaba,
    Anlatıcı ve Nuk’nuk ilişkisi ve karşılıklı atışmaları çok başarılı olmuş.Bence bir karışıklık da yok, kimin ne dediğinin tamamen anlaşıldığını düşünüyorum.
    Gizemler yerli yerinde verilmiş sonunda da çok güzel açıklanmış. Bence dört başı mamur bir öykü olmuş.
    Sadece (bunu da bir şeyi de eleştireyim diye yazıyorum esasen çok subjektif birşey) key’key ile nuk’nuk ilişkisi finalde bana biraz fazla iyimser geldi. Yani Key’key ve Nuk’nuk daha önceden açık açık konuşabilirlerdi aralarında diye düşündüm. Ama tüm öykünün omurgasını oluşturan gizemin bir parçası olarak ne yapmak istediğinizi de anlıyorum.
    Gelecek seçkilerde de görüşmek dileğiyle…

  5. Umut selamlar,

    Geç olsun güç olmasın değil mi? Biraz geciktim sanki ama henüz okuyabildim öykünü. Eline sağlık. Hani bazı futbolcular vardır; hep belli bir standartta oynarlar ve kötü maç çıkardıklarını belki hiç görmezsin, belki de nadiren görürsün; senin öykülerin için de böyle düşünüyorum. Benim için senin öykülerin hep belli bir standardın üzerinde. Okumaya başlarken daha beğenmeyeceğim bir şey okumayacağımı biliyorum. Bazen daha çok bağlanıyorum öyküye, bazen daha az. Ama bitirmekte zorlanmıyorum hiç. Bu öykü özelinde konuşacak olursam, sevimli ve hoş bir öykü olduğunu söyleyebilirim. Cihangir’in söylediği şeylere katılıyorum bu arada yazım ile ilgili olarak. Ama bunlar kolaylıkla düzeltilebilecek olan şeyler.

    Osman’a da isimler konusunda katılıyorum. Gerçekten isimler kalp ben :slight_smile: Ancak Key Key i sevmedim. Bir projede çalışırken Key Key Saha isimli bir müdürümüz vardı. Sevmezdim keratayı. O yüzden de senin Key Key’e de bi kuruldum açıkçası :smiley: . Neyse kaçıyorum şimdi ufaktan!

    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere…