Öykü

Adım Adım Yalnızlığa

… Uydular tepemizde dolaşırken, hava kirliliğinden korunmak için kümelendiğimiz Akvaryumu hatırlıyorum da sonsuz kızıl gökyüzünde zehirli gazlar iç içe girmiş, renklerin karmaşası ile göze hoş gelen ama bir o kadarda ölümcül manzara geleceğimize tehdit oluşturuyordu. Üretim fabrikalarının amacına zıt, tüketim odaklı kaynak yaratma yarışı, dünyanın dengesini bozmuş, nüfus yoğunluğu ile oluşan ihtiyaç artışı yaşam dinamiklerini körelterek doğanın kendini yenileme olanaklarını sonsuza kadar yok etmişti. Zehir tabakası gök yüzünde nefes almayı bile güçleştirdiği bu dönemde, zehirli atıkların önce denizleri, sonra toprağın üst katmanlarına yayılması ile doğa ölümünü ilan etmişti. Azalan nüfus, koloni halinde Akvaryum denilen izole edilmiş şehirlerde yaşamaya başlamıştı…

     Dünya tarihi, Yerküre gazetesi, M.S.: 2124

1. Adım

“…”

Hatırlıyorum. Işık patlaması, sert bir savruluş, uzayın derinliklerine doğru hareketsiz sürüklenişim, parlak yıldızlar ve karanlık.

“…”

Hissettiğim, kulağımı çınlatan bu duygu ne? Uzaktan birisi sesleniyor, anlamsızlığı ve imkansızlığı aynı anda yaşamak, sonsuz boşluk diyarında bir duvara çarpmak gibi. Beynime hükmetmeliyim önce, odaklanmalıyım. Hareket edemiyorum, hislerim kayıp, duyularım sadece varlığımı haykırıyor, somut izler kayıp.

İlk acının, ilk fiziksel tepkinin gelmesini bekliyorum. Kalp atışı hissetmiyorum, damarlarımda kanlar çekilmiş, bedenimle ilgili hiçbir iz yok, derin karanlık.

“…”

Çınlama, varlığından emin olamadığım kafama, kulaklarıma baskı yapıyor, uzaktan bir şekilde zihnime ulaşmaya çalışıyor. Kim olduğumu bulmalıyım. Hatıram yok. Geçmişe ait tek izler; ışık patlamaları, savruluş, parlak yıldızlar ve sonsuz karanlık.

Bilincimin farkındayım, düşünebiliyorum, fikir yürütebiliyorum, anılarım yok, olay örgüsü yaratacak, tanımlanacak bilgilere muhtacım. Sadece kendimi biliyorum, kendim derken geçmişte öyle olduğumun bilincindeyim, daha dikkatli düşününce ne olduğumdan emin değilim. Bir bedene sahip olmalıyım yaşamsal öğeleri hatırlıyorum. Daha özüme inmeliyim hapsedildiğim karanlıktan kurtulmalıyım.

“…”

Anlam veremediğim konuşmalar. Çınlama daha net, dilini çözemediğim sesler, melodik ve şiirsel. Uzaktan sesleniyorlar, ulaşmaya çalışıyorlar, yankının yönünü anlayabilsem, hareketlenebilsem, bir el beni alıp çıkartacak bu derinden. Sessizce bekliyorum. Zihnimi en ufacık tepkiye anında cevap verecek konuma getirdim. Boşluğumda, titreşimleri bile yakalayacak bir odaklanmayla dikkatle dinliyorum. Hissediyorum. Kafamda ince ince titreşimler, bir noktadan süzülürcesine kapsama alanını yayarak genişliyor. Dalga dalga zihnimin koridorlarında dolaşıyorlar, anlık kayboluşlar, şiddetli tepkimeler, algı deryasında sebepsizce sürükleniyorum sese doğru.

“Temas.”

Anlayabiliyorum. Aklım benimle oyun oynuyor? Kafamdaki ses; “İlk etkileşim kuruldu. Özümseme başarılı. Bozulmamış noktalar belirleniyor.” Konuşan ben değilim. Delirmiş olmalıyım, kazadan etkilenmiş olmalıyım.

“Fiziksel bağlantıya geçiliyor.”

Acı. Beynim korkunç tepkimeler veriyor. Anlık görüntüler. Etrafa savrulmuş parçalar, uzayda süzülüyorum.

Tekrar karanlık.

* * *

… Bürokratlar düştüğümüz cehennem çukuru hiç olmamışçasına, yalancı gülümsemeleriyle halkı sakinleşmeye çağırıyordu. 2050 yılında uluslararası sanayi anlaşması ile Merkezi Devlet Sistemi’nin ilk yapılandırması başlamıştı. İlk 5 yıl zorunlu eğitim ile her yaştan insan yeteneklerine göre sınıflandırılmış, bireysel yeteneklerine göre aileleri ile hayır diyemeyecekleri ücretlerle dünyanın farklı bölgelerinde çalışmaya gönderilmişti.  2060 yılı ile Kıtalar Birliği adı altında ülkeleri birleştiren ilk büyük anlaşma imzalanmış, Merkezi Devlet Sistemi’ne bağlı 7 kıta federasyonu kurulmuştu. İkinci yapılandırmada; asimilasyon çabaları şiddetini arttırmış tek dil, tek kültür, zorunlu mesleki eğitim, zorunlu meslek seçimi, yeteneklerine göre zorunlu yerleştirme ile %100 insan gücünden faydalanma politikasına dönüşmüştü…

Dünya tarihi, Merkezi Devlet Sistemi Üzerine Notlar

2. Adım

“Duygusal tepkimelere olumlu cevap verdi. Anılarını silme işlemine başlıyorum.”

Korkunç acı beynimin her tarafına yayıldı, vücudumu hala hissetmiyorum, deliriyor olmalıyım. Baş ağrısı, duyularımı hala kullanamıyorum, ama dur, ev, aile, bir şeyler hatırlıyorum.

“Duygu karmaşası başlamak üzere, duygu yoğunluğu had safhaya çıkıyor.”

Elektrik fırtınaları, neon titremeler, Akvaryumda küçük yaşam ünitemizde bir sohbetimizde; “insanın yüreğine korku veren bir geceydi” demişti annem, zehirli yoğun hava tabakasının güneşi unutturduğu dünyamızda doğduğum saatleri anlatırken. Çok nadirdi o katılaşmış suratında memnuniyet duygusu, az da olsa gülümseme görmek. Sabah siren sesleri ile mekanik şekilde uyanıp Federasyon toplanma alanlarına giderler, ikinci uyarıya kadar düzenlerini bozmadan bekler, aynı mekanik hareketlikle yeraltının metrelerce derinliklerinde su kanalları açmak, özümseme makinelerinde toprağın en küçük tanesine kadar incelenerek, ayrıştırılıp, sınıflandırılarak verimli kısmı alınıp, kullanılmaz toprağın dışarı atılma işlemine başlanırdı. Akvaryum dışında ise kullanılmayan topraklarla cam kürenin etrafına set örülür, statik panellerde havada toplanan verimli enerji depolanır, setlerin sakladığı değirmen denilen, akvaryumun çevresinde dönerek hareket gücüyle rüzgârdan enerji yaratan ikinci güç odağını hareketlendirir, oradan gelen güç akvaryumun altındaki su pompalarını çalıştırır, arıtma bölgesine giden suyun kanallardan akarak oluşturduğu enerji yaşam alanımıza hayat verirdi. İlkel teknoloji insan gücünü önemli kılıyordu, vardiyalı olarak toplumdaki her birey kendi yaşam alanlarının hayatta kalması için var gücüyle çalışmak, en küçük sorunda hemen müdahale etmek zorundaydı.

Yedi yaşıma geldiğimde üç siyahlı adamın evimize geldiğini hatırlıyorum. Benim gibi onlarca çocukla bindirildiğim araçla ilk defa akvaryumun dışına çıkartılmış, farklı dünyaların olduğunu öğrenmiştim. Uzun yolculuğumuz boyunca, gezegenin ölü yüzeyinde, kurumuş ve çatlamış toprağın değil bitki, bir canlı yaşaması için bile ne kadar tehlikeli olduğunu aracın arkasındaki ızgaraların aralıklarından gözlemlemiştim. Karanlık bir tünele girince, karanlık ara ara şoför kabininden gelen ışık yansımaları ile bozuluyordu. Yol yokuş aşağıya devam etmeye başladığında zaman geçtikçe dünyanın kalbine indiğimiz, su pompalarının ritimli seslerinin kalp sesi olduğu, değirmenden büyük borularla sağlanan uğultulu hava tünellerinin dünyanın ciğerleri olabileceği yaşımın verdiği hayal gücüyle aklımı oyalıyordu.

Sonraki günler, binlerce karmaşık parçanın bulunduğu, çöplük denilecek bir odada, yaşamam için gerekli ne varsa gösterilen alana dizmem ve kalan nesneleri cinsine göre ayırmam istendi. Yaşıma göre sıkıcı ve zorlayıcı bir işti, ama sonunda görevimi bitirmiştim. Hiç dinlenmeden ikinci görevi vermişlerdi. Uzun koridorlar, tümsekler, derin yarıklar, olumsuz onlarca engelle göz korkutucu bir parkur, daha da zor olan onlarca farklı boyutta, farklı şekilde ve ağırlıkta eşyaları verdikleri dört tekerlekli bir el arabası ile gösterilen noktaya ulaştırmaktı. Nasıl yapmam gerektiği konusunda oldukça düşünmüştüm, göründüğü kadarıyla imkânsız bir durumdu. Parkuru uzunca incelesem de o yarıklardan tümseklerden, koridorun yükseklik ve darlığından geçmem mümkün değildi. Umutsuz durumdan kurtulmamı sağlayan ilk an ilk yarığın doğal olmadığı ve belli bir şekle bağlı kaldığı idi. Böylece aslında yükümün, yolumdaki engelleri aşılabilir kılacak aletler olduğunu fark etmiştim. Görevimi bitirmiştim.

Rahat yoktu, devamlı yeni istekler, yeni bulmacalar, fiziğimi, aklımı zorlayan onlarca görev geliyordu. Başarılı oldukça daha fazlası, daha fazlası.  Yıllar geçiyordu, dil bilimi, dünya tarihi, aritmetik, fizik, kimya, biyoloji, daha neden öğretildiğini bilmediğim bir sürü ders veriliyordu. Hepsinde doğal bir yeteneğim vardı, zorlanmıyor ve her öğretileni kavrayıp, her sınavı, görevi başarıyla bitiriyordum.

Zaman hızla geçiyordu. On beş yaşıma gelmiştim, fiziğim ve aklım normal bir dünyalıdan daha gelişmişti. Benim yaşımda ki bir dünyalı çoktan yaşam alanı için çalışmaya başlamış, ruhsal ve fiziği birçok yara almıştı. Ben ise iyi beslenen, ruhsal olarakta her türlü testte tabi tutulmuş güçlü bir iradeye sahiptim. Üç siyahlı adamı ikinci görüşüm bu döneme rastlar.

Memnunluk ifadeleri yüzlerinden okunuyordu. Birçok soruya tabi tutup, övgülerini eksik etmediler. “4659898” dedi bana verilen kod ismimle içlerinde beri; “eski dünyayı hiç düşlermisin, eski insanların inançlarındaki cennet isimli yeri duydun mu?” hayır anlamında kafa sallamıştım “bugün yeteneklerin sayesinde, umutlarında ötesinde bahsettiğim cennete gitmeye hak kazandın.” yolculuğuma çıkmadan önce eski insan inançlarında adı geçen ölümden sonra iyilerin gideceği yer olarak tasvir edilmiş böyle bir yerin varlığı aklıma yatmamıştı. Oysa dünya o kadar zarar görmüş, iklim ve doğanın olmadığı yaşanmaz bir yer olmuştu. Okudukça anlatılan güzellikler hayal gücümün sınırlarını zorluyor farkına varmadan vücudum mutluluk ve heyecanla doluyordu.

Cennet eski dünya zamanında da el değmemiş, kurak bir iklimde karanın çok uzağında bir adacık kümesinin ortasında, kirli havadan uzak, yeşillik barındıran, federasyonun büyük bütçeler ayırarak korumaya aldığı bir bölgeydi. Gri tonlu yoğun bulut kümeleri, gökyüzü yarılmışçasına adanın üstünde geniş çaplı delik oluşturmuştu. Hayatım boyunca bu kadar net güneşi görmemiştim. Ufukta korkutucu karanlığa dikkat etmezseniz insanın görebileceği en güzel manzaraya bakabilirdiniz. Yeşillik ve küçük bir ormanı olan, alışık olmadığım canlı renkleri ile cennet adını hakkediyordu. Ormanın sonundaki devasa büyüklükteki binaları, gökdelenleri andıran göz alıcı yapıları görünce yaptığım yolculuğun sebebini düşünmeye başlamıştım.

Eğitimim daha da zor hale geliyordu. Benden istenilenler sınırların çok üstündeydi. İşler zorlaştıkça başarma isteğim daha artıyor, hırsla cesaretle bilimsel, fiziksel tüm zorlukların üstesinden geliyordum. İkinci yılımda alışmış olduğum düzeni bozan, amacımı tekrar sorgulatan bir olayla karşılaştım. Sınırlarım hep kâğıt üstünde, benden istenilen rakamsal değerlerle ölçüyordum. Rakip olarak karşıma kimse gelmediği için odaklanmam oldukça kolaydı. Gözlerimi hırs ve öfke ile dolduran bir eğitim günü, 3 siyahlı adam yanında yeni rakibimle bilim odasında beni karşıladıklarında özel olmamın verdiği duygu strese dönüşmeye başlamıştı. İyi düşünemiyor, rakip kavramı beynimi zonklatıyordu.  “6276284” kodlu rakibim o gün bilimsel her konuda beni zorlamış, sportif yeteneklerim karşısında geri kalsa da ondan üstünlüğüm hırsımı azaltmış, kendisini daha dikkatli incelememi sağlamıştı. Kazınmış saçları ve güçlü fiziğine rağmen, daha dikkatli suratına bakınca o güzel gözler ve yüzün bir erkeğe değil bayana ait olduğunu anlamıştım. O an yüreğimde ikinci bir yarış başlamıştı.

Duygularım sahipsizce onun izlerini arıyordu. Yıllar birbiri ardına geçerken o tanıdığım tek arkadaş, tek kadın ve doğal duygularıma yenik düşerek bağımlı kaldığım tek insandı. Ufak yaşlarda bana dayatılan düzen ve kurallar zinciri üstlerimden onay almadan onu görmemi engelliyordu. Duygularımı paylaşmak, sevmek, bağlı kalmak bana öğretilmemişti. Belli saatlerde, istenilen bir yerde aynı eğitim ve öğrenim süreleri haricinde kalbim delice istese de onu görmek, dokunmak, konuşmak mümkün değildi. Yine de onun varlığı aile kavramı ve mutlulukla eşdeğerdi.

24 yaşıma geldiğimde, simülasyon çalışmaları başladı. Hedefim uzaydı. Yavaş yavaş eğitimimin sebebi görev hakkında bilgilenmeye başlıyordum; 2038 yılında üçüncü dünya savaşı bitince, büyük acı ve şehirlerden geriye büyük enkazlar kalmıştı. Büyük devletler savaşta maddi kayıplar ve ülke bütünlüğünü kaybedince, ticaret şirketleri parayla satın aldıkları topraklarda Ticaret Cumhuriyetleri kurmaya başlamıştı. Çevrelerindeki ülkeleri para yardımları ile kukla yönetimlere dönüştürmüşlerdi. Zamanla güçlenerek bölgesel hakimiyetlerini sağlamış, iç siyasetlere karışarak birçok ticari anlaşmalar ile insan gücünü kendi üstlerine almışlardı. 2042 yılın da Avrupa Uzay Araştırma Şirketi ilk tesislerini kurmuş, araştırmalarının ışığında insanlardan saklanan bir bilgiye ulaşınca, Ticaret Cumhuriyetlerinin ortak kararıyla büyük paralar dökerek Merkezi Devlet Sistemi projesini gerçekleştirmişlerdi. Büyük Sanayi çağının başladığı bu dönemde enerjiye dönüştürülecek her kaynak kullanılmaya hazır hale getiriliyordu. Federasyonlar nüfus artışı ve iş gücü için yeni politikalar geliştiriyor, zamanla insanları sosyal hayatları olmayan, emir almayı benimsemiş robotlara çeviriyorlardı. Uzay araştırmaları son sürat sürüyordu, uzaya her yıl onlarca uzay araştırma uyduları gönderiliyor, sadece üst yöneticilerin bildiği gizli hedefler için dünya bilmeden seferber oluyordu.

Uzay araştırmalarına en büyük darbeyi tarihçilerin verdiği isimle veba ayaklanması vurmuştu. Dünya genelinde yayılan bir hastalık işçileri çalışamaz hale getirmişti. İş gücünün azalması federasyonu telaşlandırmış, uyguladığı esnek politika kitleler halinde insanların isyanı ile sonuçlanmıştı. Fabrikalar çalışmayı durdurmuş, işçiler kaçmış, askeri güçlerin kanlı engellemeleri milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı. Oysa daha sonra salgının insan hakları örgütleri tarafından yıllardır hayata geçirilmeye çalışılan bir plan olduğu ortaya çıkmıştı.

Sonraki yıllar karanlık ve umutsuz bir geleceğin habercisiydi. Uzun zamandır süren nükleer çalışmalar, yarım kalmış deneysel projeler iş gücü olmadığı için tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. İlk ayaklanma zamanı yok edilen devasa fabrikalar, dünyanın merkezinde yapılan enerji çalışmalarının verdiği sızıntılar, zaman aşımına uğrayarak bozulan kimyasallar dünya için büyük bir tehlike oluşturmuştu. Yıllar boyunca insanlık gerçek vebalar, hastalıklar, toplu ölümler görmüştü. Erozyonlu toprak, azalan temiz hava, ölen bitki tabakaları, soyu tükenen hayvanlar, hastalıklı doğumlar yaşamı çekilmez kılıyor, ömürleri kısaltıyordu. Federasyon ölümleri umursamıyordu. Uzay çalışmalarını eski verimliliği ile olmasa bile devam ediyordu ve ben yıllarca araştırılarak ve eğitilerek bu görev için özel olarak hazırlanmıştım.

Yolculuğumun başlamasına çok az kalmıştı. Fiziki ve psikolojik testlere tabi tutuluyordum. Ormanın sonunda ki devasa gökdelenler rampalarla birleştirilmiş, ortaya görkemli bir uzay aracı çıkmıştı. Korkum yoktu, çok küçük yaşlarda bu göreve hazırlanmıştım. Ruhumun derinliklerinde karşı koyamadığım tek düşünce bir kadına olan karşı konulmaz duygularımdı. Eğitimlerle katılaştığını düşündüğüm kalbim, görev sadakatim bu duyguyu yenmeme izin vermiyordu. Kafamın içinde onun varlığı ile oyalanmak karşı konulamazdı. Öğle vakti, batıdan gelen toz bulutu, ayaklarımın altından yol gösterirmişçesine tarlaların tarafında siyah bir gölgeyi işaret ediyordu.  Yaklaştıkça kalbimin sesini duyuyordum, ayaklarıma ağırlık biniyor, cesaretim kırılıyordu. O ise işine odaklanmış, toprakla ilgileniyor, ben yokmuşum gibi çalışmaya devam ediyordu. Gölgem ışığını kestiğinde bana baktı, yüzü ve dudakları tozla kaplı, çatlak elleri hiç olmadığı kadar güzel görünüyordu. Rüzgâr kesildiğinde, tozlar yere indiğinde, ayağa kalktı, ruhumun sancılı bekleyişi, onun güçlü bakışları, hayattan soyutlandığım o vakit, onun varlığı kendi varlığımla birdi. Onu öpmeyi bıraktığımda hayat eski haline döndü.

* * *

… Yaratıcılığını kaybetmiş bir insan olabilir mi? Eskiden inançlarımız, kültürümüz, bizi mutlu eden yaşam yöntemlerimiz vardı. Federasyonlar yıllar geçtikçe insanları tek bir görüşe sahip, programlanmış canlılara dönüştürmüştü. Dünyanın her tarafında çalışan devasa fabrikalar, doğanın kalbine iniyor, özünü çekiyor, nükleer çalışmalar bilinmeyen bir nedene hizmet ediyor ve güç ve kaynak depolama sanki çağın en önemli meselesiymiş gibi durmadan, insanlık değerlerini ayaklar altına alarak büyümeye devam ediyordu. İnsan mı doğaya hükmetmeli, yoksa biz zaten doğanın doğal birer parçası mıyız? Öldürdüğümüz doğaya nasıl hükmedebiliriz? Parçası olduğumuz bedeni öldürürsek yaşamımızı nasıl sürdürebiliriz?…

Merkez Devlet Sistemi’ne Karşı Ortak Bildiri

3. Adım

Işıklar, göz kapaklarımın altında parlayıp sönüyor. İğne deliği kadar küçük yaşam hissi, gittikçe büyüyerek vücudumu dolduruyor.  Yaşam, kaybettiğimi sanırken buldun yine beni. Sıcaklığın umutla dolduruyor, bir daha kaybetmemeye yeminliyim. Yaşam, o değerli ve o kadar huzurlu ki! Kendime geliyor olmalıyım. Sıcaklık kendime geldiğimin kanıtı, vücudumun her noktası yanıyor, enerji ile doluyor.

“Temastan sonra koza alanı yaratma çalışmalarına başlandı. Beyin tepkileri ölçüldü, refleks ve davranış, iletişim ve algılama, yaşamsal durum tespiti yapıldı. Koza taze ve misafirliğimiz için elverişli. Uzun iletişim çabalarımız sonrası binlerce yıllık başıboş yurt arayışımıza cevap alındı.”

Neden bahsediyorsunuz?  Beni duyabiliyor musunuz?  Bedenim nasıl olurda başkalarına ev olabilir? Dünyanın verdiği emekler; savaşlar, sanayi çalışmaları, ölümlerle son bulan ayaklanmalar, bu noktaya gelmek için insanlık özünü kaybetti. Yapılanlar kandırmaca mıydı? İletişim çabalarınız bencilce, korkunç. Tanrım, tanrının insanlığa verdiği bir cezamı? Aç gözlülüğümüzün, azla yetinmeyişimizin, güce tapınmalarımızın bir cezası. İnsan yaşar ve ölür, mutlulukta özgürlükte insana hastır, oysa yıllarca hakları elinden alındı, çalıştırıldı, sömürüldü, cehenneme çevrilmiş bir dünyada yaşamaya zorlandı, güneşi soldu, havası öldü, toprağı kurudu, denizi kirlendi, boş bir istikbal için ne büyük bir yük. Köleleştirilerek gelecekleri, robotlaştırılarak hayalleri elinden alındıktan sonra çalıştırılarak kendi dünyalarını yok eden insan oğlu, üstüne yok ettiği dünyada yaşamaya mecbur edilerek kendi cezasını kendi verdi. Tanrı sadece izledi, insanların tanrılaşma arzuları kendi sonları oldu.

“Transfer tamamlandı. Vücutla bağlantı sağlandı. Beynin hakimiyeti için son adım başlanıyor.”

Acı, ışık geldiği gibi kararıyor. Görüyorum. Işık patlaması, sert bir savruluş, uzayın derinliklerine doğru hareketsiz sürüklenişim, parlak yıldızlar ve karanlık.

“Koza işlemi tamamlandı. Geçici yaşam alanımız elverişli durumda. Yeni kozalar için iletişime geçmeye hazırız.”

“6276284 beni duyuyor musun? Burası çok soğuk gemiye dönmeliyim. Seni özledim. Artık evimize dönelim…”

* * *

… Tarihte kimsenin gitmediği noktalara ulaştık. Keşif görevimizin 16’ıncı yılı. Asıl görevin açıklanmasından beri 3. yıl. Avrupa Uzay Araştırma Şirketi’nin kuruluşundan beri almaya devam ettiği bilinmeyen ses dalgalarını takip ediyoruz. Yeni yaşamın kaynağı olabilir. Belirlenen koordinatlarda keşif yapmaya devam ediyoruz. Dış seslerle iletişim, sistemlerimizde halen devam ediyor. Görünürde kaynak yok. Ses çok yakın. Çevrede yaşam alanı yok. İncelememiz günlerce sürerken gemimizde olağandışı olaylar gerçekleşiyor. Sakin kalmaya çalışıyoruz. Fiziksel ilk temastan şüpheleniyoruz. Çevre analizi yapılıyor. Gemimizin etrafında milyonlarca tanımsız mikro enerji kaynağı keşfediyoruz. Düzenli ve grup halinde çok hızlı hareket ediyorlar. İletişim teknikleri deniyoruz. 4659898 fiziksel temas için gemiden ayrılmayı öneriyor. Gemiden ayrılışında sorun yaşıyoruz. Mikro yaşamlar kapıya hücum ediyor. Patlama. 4659898 uzaklara savruluyor. İletişim yok. Yaşam sinyali alamıyorum. Öldü. Mikro yaşamlar bedeni istila ediyor…

Astronot giysisinden temas için çağrı alıyorum. Korkuyorum…

6276284: Keşif Raporları (Kısaltılmıştır)

Adım Adım Yalnızlığa” için 3 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @rann

    Hikayenizi merakla okudum. Açıkçası bir hikaye için aklınızda bir romana yetecek kurgular oluştuğunu gördüm. Daha önce üzerinde çalıştığınız bir konu muydu emin değilim ama halihazırda yazdığınız kahraman karakteri, amacı, onu zorlayanlar ve yalıtılmış bir dünyada insan olma ihtiyacı ile zorlanan duygusal altyapısı bana üzerinde çalışılmayı hak edecek bir potansiyel taşıdığını gösteriyor.
    Bunun için okuyucun olarak aklıma gelen bir kaç husus var. Paragrafların düzeni ve ilerleyişi için ritmi bozmadan akıyor. Ancak bazı cümleler paragrafların içinde sanki amacı yok gibi ya da paragrafın geneline bir kez daha yazılarak bağlanması faydalı olabilir. Bunlar biraz havada asılı kalıyor. Örneğin;
    “Delirmiş olmalıyım, kazadan etkilenmiş olmalıyım”
    “Karanlık bir tünele girince, karanlık ara ara şoför kabininden gelen ışık yansımaları ile bozuluyordu.”
    “Oysa daha sonra salgının insan hakları örgütleri tarafından yıllardır hayata geçirilmeye çalışılan bir plan olduğu ortaya çıkmıştı.”

    Bununla beraber kahramanın yaşadığı tecrübeyi kişiselleştirmesi beni de içeri çekiyor. Özellikle bu çok başarılı. Yönteme örnek olması için buraya bırakıyorum.”… dünyanın kalbine indiğimiz, su pompalarının ritimli seslerinin kalp sesi olduğu, değirmenden büyük borularla sağlanan uğultulu hava tünellerinin dünyanın ciğerleri olabileceği yaşımın verdiği hayal gücüyle aklımı oyalıyordu.”

    “Neden bahsediyordunuz…” ile başlayan cümle bir çok açık ucu birleştirme görevi verilmiş olduğunu anlıyorum. Ancak onu bir kez daha yazarak içindeki potansiyeli parlatıp gün ışığına çıkarman vurucu etkiyi arttırmak için sana güzel bir fırsat verebilir.

    Mikro istilacılara dikkat :blush:
    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. rann dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Dipsiz

    Öyküm ilgini çektiği için çok mutlu oldum. Çok basit bir düşünceyle başladığım hikaye, sonunda bol fikirli ve oldukça karmaşık bir hal aldı. Üzerinde eskiden çalıştığım fikirler yoktu. Ama günümüzde yasadığımız devlet yapıları oldukça kaygı verici görünüyor. Dünyanın son haline bakınca “dünyanın şirketleşmesi” düşüncesi gelecekte başımıza gelecek bir komplo teorisi gibi hep aklımı kurcalardı. Ayrıca son dönemlerde okuduğum Joe Haldeman - Bitmeyen Savaş ve Isaac Asimov - Vakıf kitaplarından etkilenmiş olabilirim. Çıkmaza girdiğim ve bitiremeyeceğimi düşündüğüm anlar oldu. Oldukça fazla fikir ile uğraşmak zorunda kaldım ve hepsini kullanmam bir öykü için abartılı olacaktı. Tek temennim uygun konu çıkarsa devamını yazabilecek kadar bir altyapının sağlanmış olması.
    Akıcılık konusu önemli bir nokta, hikaye ne kadar dolu ve fikirler ne kadar çarpıcı olursa olsun, akıcılık yoksa okuyucuyu için yorucu bir iş yapmış olurdum. Düz yazı işler konusunda ne kadar başarılıyım bilmiyorum. Eski bir amatör şiir yazarı olmam akıcılık konusunda bana fayda sağlıyor. Bazı cümlelerin amaçsızlığın konusunda daha dikkat ederim diyeceğim. Tekrar okuduğumda duyguyu vermek için gerekliymiş gibi geldi. Yinede benden daha eski bir yazar olduğunuz ve tecrübelerini göz önünde bulundurarak bundan kesinlikle kendime pay çıkartacağım.
    Yazdığım öykü ne kadar çok kişiye ulaşacak bilemiyorum. Potansiyelim ve yeteneğim konusunda fikir sahibi değilim ama kaliteli olması için emek harcıyorum. İlk öyküm ve bu öyküyü tekrar okuduğumda beni gerçekten mutlu ve tatmin etti.
    Yazım işi bir yere kadar kendimi tatmin etmek için bir araç ama inanın yorumlar bu işin devamını getirmek için bir etken. Bu etkiyi sağladığın için teşekkür ederim.

  3. Tanrı sadece izledi, insanların tanrılaşma arzuları kendi sonları oldu. Bu aslında bütün zamanları anlatan güzel bir cümle. Hikayenizi beğenerek okudum. Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!