Öykü

Afarüz’ün Tufan Kopartması Hakkındadır

divane değilsem hâlâ zaten budur divanelik
Hz. Mevlânâ

 ayakkabılar görüyorum

Ayakkabılar görüyorum, sadece ayakkabılar. Çizgili pantolon paçaları, pileli etek uçları, renkli renksiz her türden çorap da tabii. Şanslıysam, mevsim de yazsa, güzel ayaklı kızlar terliklerini geçirmişlerse ayaklarına… Kıllı ve tırnaklarını kesmekten aciz erkekler midemi bulandırıyor ama yine de seviyorum penceremi. Yerin bir kat altında, pencerenin tam karşısındaki koltuğuma oturup, gelip geçenlerin ayaklarına, ayakkabılarına, paçalarına, bileklerine, parmaklarına, topuklarına bakmayı seviyorum.

Bazen duran bile oluyor pencerenin önünde. Pencere açıksa, seslerini de duyuyorum. Genellikle telefonla konuşurken duruyorlar. Karşısındakine laf anlatmaya çalışan insan durur. Durmalı. Ya da bir ses, çak, durup sigarasını yakıyor biri. Bir başkası duruyor, yere attığı izmarit son nefesini vermeden turuncu tek gözünü kırpıyor, görüyorum. Sonrası ayakkabı altında rezil bir ölüm. Az önce iki dudağının arasında tutup zevkle emdiğin, içine çektiğin şeyi nasıl hiç vicdanın sızlamadan, hiç utanmadan yere atıp bir de düşmanca ezebilirsin? İnsansan, her boku yersin.

Ev arkadaşım Münif de bir insan ve burnu boktan kurtulmaz. Başına bir iş gelmediği zaman, meraklanırız, nazar falan mı değdi bu çocuğa diye. Gerçi meraklanmaya fırsat vermeden, kendisi bir işler çevirip o kepçe kulaklı koca kafasını mutlaka bir belaya sokar yine. Başkasına anlatsan da üzülür, “Ne bitmez çilesi varmış bu çocuğun!” diye ah vah eder. Çile, dervişlerin manevi mertebeleri aşmak için iradelerini ortaya koyup razı oldukları bir yolculuk değil mi? Kelimenin anlamı nasıl da değişmiş, olumsuz bir anlam yüklenmiş…

Münif de kendi iradesiyle yaptığı saçmalıklarla postmodern bir derviş mi olmaya çalışıyor yoksa?

 

afrika’dan abim gelmiş

Afrika’dan abim gelmiş, ama evimiz yok ki bayram havasına girelim. Yine de sevindim. Patır patır gürültüleri duyunca, her zamanki hengâmelerden biri sandım. Geleni gideni çok oluyor buranın, normal yani. Geçenlerde hele biri geldi, çok komikti ya… Bıyığı falan, acayip komik bir tipti. Bana çok bakmadı ama annemi uzun uzun inceledi. Elinde de bir defter vardı, bakıp bakıp bir şeyler karaladı defterine. Sapık mıdır nedir? “Ne bakıyorsun lan öyle değişik değişik, orospununkunladığı!” dedim ama anlamadı tabii piç. Annemin resmini yaptı galiba. İtoğlupuşt.

Neyse. Ne diyordum? Böyle tırlar, arabalar bir şeyler, gürültüler… Etraf toz duman oldu. Çok da merakım yoktu ama yine de şöyle yalandan bir boynumu uzatıp bakayım dedim, sesin geldiği tarafa. Bir de baktım ki ne göreyim: Afrika’dan abim gelmiş! Yok canım, benziyor olmasın? Aa, olur mu canım hiç öyle şey, insan abisini tanımaz mı? Tanımaz. Bu insanoğlu denen yaratık, kendi çıkarına bir şey yoksa ortada, abisini bile tanımaz. Ama biz zürafalar tanırız, biz insan mıyız? Tövbeler olsun.

Annem bu hayvanat bahçesine getirildiğinde, bana hamileymiş. Tabii bu şerefsiz insanların umurunda mı bu? Babamdan, abimden, eşinden dostundan komşusundan koparıp getirmişler annemi buraya. Sonra da ben doğmuşum. Oh mis, bir kafesle iki zürafa! Yetmemiş olmalı ki, şimdi bir tane daha getiriyorlar. Hem de abimi! Yani, en azından ben öyle olmasını istiyorum. İnşallah abimdir gelen. Beraber oyunlar oynarız, güzel vakit geçiririz. Bu kafeste ömür mü geçer böyle.

Yoksa… Yok canım…

Bana cici baba getirmiyorlardır herhalde, değil mi?

 

toynaklar görüyorum

Ayakkabılar görüyorum, sadece ayakkabılar. Her zamanki, ezberlediğim markalar. Ders çalışma aralarımda oturup hep bu manzarayı izliyorum. Bir tane de sigara yakıyorum… Yok yok, ben en azından izmaritimi kibarca küllüğe bastırıyorum. Sonra yine başımı kaldırıp pencereye doğru bakıyorum ki Münif’in ömrü boyunca silmeye hiç gönlü olmadığını bildiğim, yanlarından patlamış kırmızı bez ayakkabısını görüyorum. Münif yalnız değil: Kırmızı bez ayakkabıların yanında, siyah toynaklar görüyorum. Siyah toynaklar ve sarı-turuncu renkte incecik dört bacak.

Ders çalışmaktan ya da ayakkabı izlemekten beynim mi sulandı, bu gördüklerim hayal mi, yoksa koltukta uyuyakaldım da bilinçdışımın musluklarından rüyalar mı akmaya başladı?

Apartmanın kapısı paldır küldür açılıyor, itiş kakış seslerine Münif’in nefes nefese ettiği küfürler karışıyor. Duyuyorum, öyleyse uyanığım. Freud mu daha haklı bu halde, yoksa Descartes mı?

Hemen koltuktan fırlayıp kapıya koşuyorum. Kapıyı açar açmaz, upuzun boynundan tutup zapt etmeye çalıştığı yavru bir zürafayı üzerime doğru itekliyor Münif. Şimdi şaşırmanın zamanı değil, hemen kendimi kenara çekip yol veriyorum Münif’e ve tabii ki zürafaya. Kurbanlık koyun ya da keçi aldığımızda, babam da böyle zorlaya zorlaya, yürümeye direten hayvanı çekip getirirdi eve. Halıları kirletmemeye çok dikkat ederek ve güzel sözler söyleyip hayvanı okşamayı da ihmal etmeyerek balkona götürür, balkon demirlerine bağlardı hayvanı. Ben evde bulduğum maruldan, maydanozdan, artık hangi yeşillikten olursa ondan, verirdim yesin diye…

Fakat zürafa, yani ne bileyim…

Bence şaşırabilirdim artık.

 

kaçış

Pılımı pırtımı toplamama lüzum bile kalmadan, ne yaptım ettim, kaçıverdim kafesten. Pılım da pırtım da yoktu ya zaten. Bana ne gerek? Hayvanım ya ben! Ulan, insansınız ama hiç sormuyorsunuz, düşünmüyorsunuz, ben istiyor muyum bu herifi yanımda? Hadi beni siktiretgeç, annemin yanında istiyor muyum bu piçi?

Anlamışsınızdır tabii, abim falan değilmiş gelen. Cici baba getirmişler bana. Yahu, anlamıyorum gerçekten… Annem de dünden razı ya, işe bak! Nasıl sevindi, nasıl sevindi herifi görünce! Ne azgın karıymış, tövbe tövbe… Kafaları yedirecekler bana, hiç olmadı katil olacağım ama herifçioğlunda da bir boy var ki sorma. Şöyle karşısına geçip de yüzüne tüküreydim bari, “Elin namuslu kadınlarına, hem de çoluklu çocuklu kadınlara damızlık öküz gibi yanaşmaya utanmıyor musun!” diye bağıraydım ama nerde… Alan memnun, satan memnun. Annem benden utanmasa, görür görmez kucağına atlayacaktı herifin ya… Neyse.

Kaçtım kafesten. Zaten daha yavruyum, hem de beklenmeyen bir doğumla bu kafes dünyasına düşüvermiş bir garip yavru. Kafes, annemin boyutlarına göre yapılmış. Demir parmaklıkların arası falan geniş yani. Tabii, ben doğduktan sonra birkaç düzenleme yaptılar ben kaçmayayım diye ama işte insan aklı! Her boku bilirim sanırlar ama bir boktan da anladıkları yok aslında. Şöyle iki zorladım, yaptıkları tüm düzenlemeler yerle bir oluverdi.

Tabii iş kafesten kaçmakla bitmiyor. Asıl kimselere görünmeden hayvanat bahçesinin sınırlarını aşmak mesele.

Hadi onu da aştım diyelim, nereye gideceğim ki?

 

afarüz

Hokus pokus! Benim adım Afarüz. Hem sihirdir hem keramet, el çabukluğunu bebelere yutturun siz! Tabii bilmeyen bilmez, sanır ki benim adım Münif. Hem de öğrenciymişim, hem de yeraltında bir bekâr evinde, boş konuşmayı felsefe yapmak sanan bir ev arkadaşım bile varmış. O sokaktan geçenlerin ayaklarına, ayakkabılarına bakıp dururken, ben minicik gibi görünen odamda ne düşünceler içindeyimdir. Sığmaz da aklımdakiler kafama, çekmecelere doldururum düşüncelerimi. İçi sizi yakar, dışı dünyayı: Kalan sağlar üzülsün! Eh, yani.

Nihayetinde, kimse de kalmayacak ya gerçi geride. Nuh’un gemisini sadece Nuhlar mı yapar? Ne alakası var? Benim de bir gemim var. Dışarıdan baksanız, kâğıttan gibi görünür size. Topluyorum hayvanlarımı bir kenara, işim iş. Sonra ver yağmuru, ver suyu, kalmasın hiçbir şey kuru! İnsanlıktan utanmanın sonu gelsin! Gemimde insana yer yok. Hayvanlar, hayvanlar ve yine hayvanlar. Belki birkaç kâse de aşure. Şanımız yürüsün.

Uğraştım durdum, kendimi dişi bir zürafaya dönüştürecek formülü çoktan buldum. İnsanlığı bitireceğiz, insan olarak mı binelim gemiye? Fakat eşim olacak hayvanı doğal yollardan, bizzat tutup kendim getirmem gerekiyor gemime. İşin sırrı burada. Sihir yok, keramet yok, formül yok, efsun yok. Nereden bulayım bir erkek zürafa? Sokak kedisine dönüşebilmeyi becerebileydim, çoktan getirmiştim dünyanın sonunu, ama, ah ki vah… Evdeki sihir, tufana uymuyor her zaman. Kala kala, zürafalık kaldı sonunda bana. Erkek de olamadık, tüh kalıbımıza.

Haha.

 

afarüz’ün zürafayı binip şahlanışıdır

Benden selam olsun insanoğluna
Çıkıp yeryüzünde dolaşmalıdır
Topuk gıcırt’sından korna sesinden
Şehir gümbür gümbür inlemelidir

Hayvanlar hey tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Modernite çıktı insan bozuldu
Kalpler göğüslerde paslanmalıdır

Afarüz düşer mi gene şanından
Atlar gemisine er meydanından
Tufan kopup sular çıksın çığ’rından
Son kere tüm gözler ıslanmalıdır

 

tufan

Sağanak mı diyorlar buna? Yok yok, ahmakıslatan.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Keyifli ve eğlenceli bir öykü, sürükleyici bir kurgu. Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.