Öykü

Umbawa’nın Savaşı

Yıldız gemisinin içinde beni Kepler-21 gezegenine indirecek kapsüle doğru yürürken, yıldızlararası mesafeyi uyuyarak geçirmek için aldığım Kozmolin’in etkisindeydim. Kepler-21’e dünya federasyonu tarafından verilmiş bir arabuluculuk görevi nedeniyle gidiyordum ve boşa geçirilen her saat savaş riskini artırdığından yüzeye inmek için aceleci davranmıştım.

Yıldız gemisi mürettebatından bir görevlinin yardımıyla kapsüldeki koltuğuma oturup kemerlerimi bağladım. Son kontroller yapılıp gemiden ayrılmama onay verilince hangarın kapısı açıldı ve içinde bulunduğum kapsül gezegene doğru yavaşça kaymaya başladı. Kapsülün gezegenin atmosferine girdiği ilk saniyelerde inişin sorunsuz geçeceğini düşündüm. Oysa atmosfere girdiğimiz anda dört yanımızda mor şimşekler çakmaya başladı. Kapsülün gezegenin yüzeyine konduğu ana kadar uğultular, gürlemeler ve sarsıntılar devam etti. İniş sırasında rastladığımız fırtına kapsülün planlanan noktanın epeyce kuzeyine inmesine yol açmıştı. Demek ki yıldız gemisinde aylar boyunca suyun içinde uyuduktan sonra, dünyanın 1,8 katı yer çekimine sahip olan bu gezegende uzun bir yürüyüş yapmam gerekecekti. Göreve seçilmemde savaşlardan nefret etmemin yanı sıra fit bir bedene sahip olmam da etkili olmuştu. Dolayısıyla kalçalarımın bedenimin ağırlığı altında eziliyor olması ve kolumu kaldırırken bile zorlanmam üstesinden gelebileceğim güçlüklerdi. Görevimde başarısız olma korkum Kozmolin’in etkisine ağır bastığı için kemerlerimi çözdüm ve dikkatle ayağa kalkarak karşımdaki dış iskelete doğru yürüdüm. Yürütecinin içine girmeye çalışan bir bebek gibi, sarsak hareketlerle bacaklarımı boşluklara soktum ve yüzey kıyafetinin önünü kapadım. Cihazın başlığını başıma geçirip kilitlendiğine emin olunca artık dışarıya çıkmaya hazırdım.

Dış iskeletle desteklenmiş yüzey kıyafetim yüksek yer çekiminin yanı sıra güçlü atmosfer basıncı ve düşük oksijen yoğunluğu gibi problemleri de çözebilen bir teknoloji harikasıydı. İçindeki hava yastıkları göğüs bölgeme ve bacaklarıma verdikleri destekle kan dolaşımımı düzenledi ve başlığın içindeki alıcılar dış iskeleti kontrol edebilmemi sağladı. Kıyafetime alışmak için kapsülün içinde birkaç adım attıktan sonra dışarıya çıktım.

Kepler-21 ya da yerli ırkının isimlendirmesiyle Umbawa, kâğıt üzerinde Dünya’ya benzeyen bir gezegen olsa da ayağımı toprağına bastığım anda kendimi cüceler ülkesini ziyaret etmiş bir Gulliver gibi hissettim. Bu hissin nedeni çevremde tek bir yüksek ağaç, hatta kayda değer bir yükselti bile bulunmamasıydı. Ayağımın altındaki volkanik toprak gezegenin sert rüzgârlarının taşıdığı kumlarla aşınmış, neredeyse pürüzsüz, parlak bir hale gelmişti. Gökyüzü ufka kadar uzanan gri bulutlarla kaplıydı. Buluşma noktasına doğru yürürken en sık rastladığım bitkiler kalın dallı çalılar ve toprağın yüzeyine yılanlar gibi çöreklenmiş sarmaşıklardı. Bedenimi destekleyen dış iskelete rağmen birkaç dakika içinde terden sırılsıklam oldum. Savaş her an patlak verebilirdi ve ben iniş sırasında oluşan sapma nedeniyle kırlarda yürür durumdaydım. Umbawa kırsalının dehşetli atmosferi içinde adımlarımı iyice sıklaştırdım.

Kapsülün inmesinin planlandığı noktaya yaklaştığımda Umbawa’lı iki görevlinin portatif şezlonglara uzanmış halde sohbet etmekte olduklarını gördüm. Geniş omuzları, şişkin göğüs kafesleri ve kocaman burun delikleriyle Umbawalılar küçük Herküller gibiydiler. Dikkatlerini aralarındaki sohbete verdikleri için yanlarına iyice yaklaştığım sırada dahi beni fark etmediler. Beni birdenbire dış iskeletim içinde başlarında dikilmiş halde görünce telaş içinde ayağa kalktılar.

“Beklettiğim için kusura bakmayın, kapsülüm iniş sırasında bir fırtınaya yakalandı,” dedim. Çok uğraştığım halde Umbawa gezegeninin resmi dili olan Tuku’yu öğrenememiştim. Bereket başlığımın üzerindeki yapay zekalı aparat söylediklerimi Tuku diline çevirmişti.

Diğerine kıyasla iri olan Umbawalı, “Asıl sorun gezegenimize davetsiz olarak gelmiş olmanız,” dedi.

Boyu tahminimce bir metre bile yoktu; kocaman bir yumruyu andıran burnu ve aşırı geniş omuzlarıyla oldukça komik görünüyordu. “Gezegeninize iniş için izin alınmıştı,” dedim.

“Uzay geminiz trilyonlarca kilometre öteden gelip gezegenimizin yörüngesine girdi. Böylece bize emrivaki yapmış oldunuz.”

Tepelerinde dikilmem onlarla etkin bir iletişim kurmamı engelliyor olabilirdi. Bir an yeğenlerimle konuşurken yaptığım gibi yere oturmayı düşündüm, ancak o türden bir jest de yanlış anlamaya açıktı. Geriye doğru bir adım atıp, “Beni geri çevirmediğiniz için teşekkür ederim. Size dünyalıların sevgi ve selamlarını getirdim,” dedim.

“Buraya Peralıların hayatını kurtarmak için geldiniz. Aslına bakılırsa hayatlarına kastetmek gibi bir amacımız yok. Gezegenimizdeki işgali sona erdirip yurtlarına dönmeleri halinde canlarının bağışlanacağını biliyorlar.” Geniş omuzlarını daha da haşmetli gösteren apoletlerle bir generali andırsa da konuştuğum Umbawalı bir diplomat olmalıydı.

“Peralılarla yaşadığınız anlaşmazlığın çözülmesini istediğimiz doğrudur. Bunu etkin bir arabuluculukla gerçekleştirmek istiyoruz.”

“Umbawa Pera karşısında avantajlı hale gelince arabuluculuk siyasetini devreye soktunuz,” dedi Umbawalı diplomat.

“Geçmişte yaşadığımız problemler oldu. Ancak bu kez size cazip bir teklif sunmak istiyoruz,” dedim.

“Başkan Vlad’ın Dünya’dan gelecek bir teklifle ilgileneceğini sanmıyorum. Yine de konuyu kendisine açacağım,” dedi Umbawalı diplomat.

Birkaç dakika sonra bana tahsis ettikleri aracın içinde büyükelçilik binamızın bulunduğu bölgeye doğru ilerliyordum. Gökteki gri bulutlar kaybolmuş ve yerlerini koyu mavi bir gökyüzüne bırakmışlardı. Yolda gördüğüm uvarda gerginliğimin bir parça olsun azalmasına yardımcı oldu: Minicik bir file benzeyen bu sevimli hayvan yerde yuvarlanarak avına yaklaşmaya çalışıyordu. Yolun devamında Peralı nüfusunun yoğun olduğu zamanlardan kalma bir oksijen çeşmesi gördüm. Umbawa atmosferindeki oksijen düzeyi Peralılara yeterli gelmediğinden, özellikle ticaretin merkezi konumundaki başkent çevresinde bu çeşmelerin yaygın olduğunu okumuştum. Şimdilerde kimse kullanmadığı için çeşmenin yan yüzeyleri tozlanmış, hatta üzerinde otlar bitmişti.

Yeşil ve mavinin tonlarına boyanmış olan başkonsolosluk binası büyük okyanusun kıyısına inşa edilmişti. Beni binanın önünde karşılayan başkonsolos üzerini sıkı sıkıya saran tunikle bir devlet görevlisinden çok sporcuyu andırıyordu. Bedeninin halterciler gibi kaslı hale gelmiş olması yine de duruşundaki zarafeti azaltmamıştı.

“Umbawa’ya hoş geldin Ohrin, düşündüğümden de gençmişsin.”

“Siz tam düşündüğüm gibisiniz. Umbawalılara kök söktüren efsanevi büyükelçi Norma.”

“Sizli bizli konuşmaları bir kenara bırakalım bence.”

“Nasıl istersen, izin verirsen şu dış iskeletten kurtulmak istiyorum.”

“Dış iskeletini içeride çıkarıp direkt havuza girebilirsin.”

Birkaç dakika sonra büyükelçilik binasının bodrum katındaki havuzda sırt üstü uzanmış Norma’nın gelmesini bekliyordum. Güçlü yer çekimi suyu yoğunlaştırdığı için havuzda oluşan dalgalar bile farklıydı. Aynı durum geniş pencerelerden görünen muhallebi kıvamındaki okyanus için de geçerliydi. Ürkütücü bir yavaşlık içinde hareket eden dalgalar kıyıda kırılmıyor, sahilden yansıyıp zayıflayarak geri dönüyordu.

Suya ilk girdiğinde Norma’nın atletik vücudunun Umbawa’da tümüyle farklılaşmış olduğunu sandım. Yanıma yaklaşınca deniz kızlarını hatırlatan biçimde parlamasının transparan mayosu nedeniyle olduğunu anladım.

“Suyun içinde kalmak uyumunu kolaylaştıracaktır,” dedi Norma.

“Yolculuk boyunca suyun içindeydim, şimdi de öyleyim.”

“Son onyedi yılımın belki yarısı bu havuzun içinde geçmiştir.”

“Seni burada bu kadar uzun süre tutmaları bence haksızlık.”

“Galiba bir dönemin sonuna geldik. Artık Umbawa’da istenmiyoruz.”

“Sence ne değişti?”

“Geçtiğimiz yıllarda yarı bilinçli algoritmalar geliştirdiler. Robotları bu sayede öz farkındalığın sınırına ulaştı. Ayrıca yüksek enerji kimyasında sağladıkları gelişmeler de var. Güçlendikçe Peralılara tahsis ettikleri bölgeleri daralttılar ve yıldız ötesi uygarlığımızı umursamamaya başladılar.”

Dışarıda rüzgâr sertleşmiş, bir devin göğsü gibi yükselip alçalan okyanusun yüzeyinde diş izlerine benzeyen desenler oluşmuştu. Koyu mavi gökyüzünün üzerinde helyumun mora boyadığı bulutlar ürkütücü bir görünüm sergiliyorlardı. Bulunduğumuz ortamın güvenliğinden emin olamadığım için asıl konuya girmeyi ertelemiştim. Oysa belki kaybedecek bir dakikamız bile yoktu. “Sence burada iş konuşmamız uygun olur mu?” diye sordum.

Norma havuzdan çıkarak onu izlememi işaret etti. Havuzdan çıktığımda kendimi yük taşıyan bir hamal gibi hissettim; fazladan efor harcamam gerekse de bizi üst kata çıkaracak asansöre kadar yürürken çok zorlanmadım. Üst katta Norma bana hırsızların siyah maskelerine benzeyen bir telepati başlığı verdi ve onu izleyerek hayatımda gördüğüm en karanlık odaya girdim. Odanın kapısı kapandığı sırada iyice şaşkınlaşmış olduğumdan Norma’ya çarptım. Norma elini belime sararak beni yarı yatar pozisyona ayarlanmış bir koltuğa oturttu ve telepati başlığı üzerinden, “Burada bizi dinleyemediklerine eminim,” dedi.

Daha önce kimseyle telepati aracılığıyla iletişim kurmamıştım. “Acaba büyük saldırının ne zaman olacağını biliyor mu?” diye düşünerek şansımı denedim.

“Büyük saldırıyı yarın akşam gerçekleştirecekler.”

“Barışı sağlamak için bazı hazırlıklar yaptık.”

“Onları ikna edebileceğimizi sanmıyorum.”

“İkna yeteneğimden çok yaptığımız hazırlığa güveniyorum.”

“Başkan Vlad’ı tarafımıza çekmemiz önemli, tabii Peralılar da ek ödünler vermeye razı olmalılar.”

“En büyük sorun gereksizce yükselmiş özgüvenleri. Umarım bizimle görüşmeyi kabul ederler.”

“Büyük saldırı başarıya ulaşırsa bizi rehin olarak tutmak isteyeceklerdir.”

Görüşmenin devamında savaşı önlemek için yaptığımız hazırlıkları olası senaryolarla ilişkilendirerek Norma’ya aktardım. Anlatımım sona erdiğimde beni elimden tutup koltuğumdan kaldırdı ve karanlık odadan çıktık.

Biz içerideyken iki hizmet gynoidi okyanus manzaralı yemek odasında sofrayı kurmuş, yemekleri servis etmek üzere masanın yanındaki yerlerini almışlardı. Umbawa’daki bu ilk yemek deneyimimi kazasız belasız atlattım ve Norma başkanlık sarayından gelebilecek bir çağrıyı havuzun içinde dinlenerek beklememiz gerektiğini söyledi; eğer oraya dinlenmiş olarak gidersek astronot puseti gibi destekleyici bir araç kullanmamız gerekmeyecekti.

Havuzdan sorumlu android yüzüme suyun içinde nefes almamı sağlayacak bir maske ve bedenimi saran mayonun iki yanına ağırlıklar taktı. Havuzun dibine dalar dalmaz kendimi bir meditasyon seansının ortasındaymış gibi hissettim. Gözlerimi kapayıp bedenimi tümüyle gevşettikten sonra Başkan Vlad’a söyleyeceğim sözleri zihnimde tekrarlamaya başladım ve oynayacağımız tehlikeli kumarın ayrıntılarını yeniden düşündüm. Norma acil görüşme talebimizi başkanın sekreterine iki kez hatırlatmıştı ve o aşamada yapabileceğimiz başka bir şey kalmamıştı.

Başkan Vlad’ın bizi beklediğine dair haber büyükelçiliğe ulaştığında saat gece yarısını geçmişti. Büyükelçilik binasından çıkarken Norma gülümseyerek, “Elimizde ne olduğunu merak ediyorlar,” dedi. Onu askılı mor elbisesi içinde yürürken gören biri dünyanın ilk siborglarından olduğunu tahmin edemezdi. Yürüyüşünde hoş bir zarafet ve yüzünde yaşadığı zorlu hayatın silemediği masum bir ifade vardı.

Başkanlık sarayının girişindeki görevliler bizi abartılı bir saygıyla karşılayarak içeriye buyur ettiler ve yüksek tavanlı giriş holünün sol tarafındaki duvarın içine saklanmış asansöre bindirdiler. Asansörün içindeki koltuklara oturmamızı işaret eden görevli, “Bugün başkan çok yoğundu, size ancak sıra gelebildi,” dedi. Asansörde koltuk olmasını garipsemiştim, çünkü içine girdiğimiz bina iki katlıydı. Güler yüzlü görevli başkanın çok sayıda odası olduğunu ve güvenlik prosedürleri gereği yerini sadece asansörüne bildirdiğini söyledi. Asansör üst kata çıktıktan sonra labirentteki bir fare gibi keskin dönüşlerle ilerledi ve uzun süren bir yolculuktan sonra bizi başkanın odasına ulaştırdı. Başkan Vlad apoletleri, madalyaları ve şiltleriyle bizi şatafatlı bir şezlonga benzeyen koltuğuna uzanmış halde karşıladı. Yıllardır görmediği yeğenlerini yanına çağırır gibi bir jestle, “Hoş geldiniz, geçin şöyle uzanın,” dedi. Umbawa kültürünü benden daha iyi bilen Norma Sezar’ı ziyaret eden Kleopetra edasıyla başkanın yanındaki şezlonga uzandı, ben de tedirginliğimi gizlemeye çalışarak onu taklit ettim.

Bütün ırktaşları gibi aşırı kısa boylu ve toparlak bir adam olan Başkan Vlad, “Dünyalı dostlarım, sizlere nasıl yardımcı olabilirim,” diyerek görüşmeyi başlattı.

“Bizi makamınıza kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Şahsınızda tüm Umbawalılara selam ve sevgilerimizi sunuyorum, eğer izin verirseniz size bir teklif sunmak istiyoruz,” dedim.

“Bana gençliğimi hatırlattın sevgili dostum, elbette seni dinliyorum,” dedi Başkan Vlad babacan bir tonda.

“Dünyada son dönemde geliştirilen Huan itişini mutlaka duymuşsunuzdur. Uzay yolculuklarının maliyeti bu teknoloji sayesinde radikal bir biçimde azaldı. Özgün yer çekimi koşulları nedeniyle Umbawa’nın gezegenler arası ticaretten pay alamadığını biliyoruz. Bu teknolojiyi size aktarmak niyetindeyiz. Böylece gezegenler arası taşımacılık konusunda Peralılara olan bağımlılığınız ortadan kalkacaktır.”

“Bu alicenaplığız karşılığında bizden bazı talepleriniz olacaktır.”

“Pera ile Umbawa’nın topyekün bir savaşa girişmesini istemiyoruz. Bunu neden mi umursuyoruz? Şahsen ben şiddetin her türlüsünden nefret ediyorum. Gezegenimizin yetkilileri ise ticaretin kesintiye uğramasından endişe ediyorlar.”

“Savaşı ancak Peralıların meselelere daha makul bir biçimde yaklaşmasını sağlayarak önleyebilirsiniz.”

“Peralılara ısrarla gezegeninizdeki üslerini boşaltmalarını tavsiye ediyoruz. Kaygılarını birlikte giderebilirsek ortak hedefimize savaşa gerek kalmaksızın ulaşabiliriz.”

Bu diyaloğun üzerine Başkan Vlad’ın yüzünde bıkkın, sıkıntılı bir ifade belirdi. Koltuğunun yanındaki sehpadan çıkan pipetlerden birine dokundu. Pipet havada kıvrılarak ilerleyip Vlad’ın ağzına yaklaştı ve minik kapağı açıldı. Pipetten çıkan sıvıyı bir süre emdikten sonra, “Umbawa’nın iç dengelerinden habersiz olduğunuz için zorunluluklarımı anlayamıyorsunuz,” dedi.

“Bildiğim kadarıyla bilge kişiliğinizi tüm Umbawalılar takdir ediyor. Sizin liderliğinizde barış mümkün olabilir.”

“Sevgili dostum, ben halkımı gayet iyi anlıyorum. Dış güçler tarafından geçmişte çok defa kandırıldık. Artık karşınızda güçlü ve birleşik bir Umbawa var. Muhataplarımız bu gerçeği kabullenmekte zorlanıyor.”

Norma hafifçe doğrularak, “Halkınız Umbawa’nın gücünün sınırlı olduğunu kavrayamıyor,” dedi.

Başkan Vlad, “Sevgili dostlarım, bu tartışma sabaha kadar sürebilir. Sizden sözünü ettiğiniz Huan itişiyle ilgili daha detaylı bilgi rica ediyorum. Peralıların gezegenimizde işgal ettikleri yerleri boşaltması konusunda pazarlığa açık değiliz. Şimdi dilerseniz bu tatsız konuları bir kenara bırakıp biraz sanatla meşgul olalım. Birazdan göstereceğim üç boyutlu tablo bugün elime ulaştı. Ressamı aynı zamanda yakın bir dostumdur. Bugün açıp üç kez baktığım halde sırrını çözemedim,” dedi ve ardından üç boyutlu bir film sahnesi gibi görünen tabloyu karşı duvara yansıttı.

Biz tabloyu incelerken Başkan Vlad, “Resimdeki direk gibi kadınlara bakar mısınız? Öndekinin bacaklarından çekmeceler çıkmış, arkadaki ise yanmış ahşap bir heykele benziyor. Soldaki o tuhaf, uzun boyunlu yaratığın yanıyor olması üzücü tabii. Gezegenimizle kurabildiğim tek bağlantı göğün mavi olması. Aslında gülünç bir tablo, yine de beni etkiledi,” dedi.

“Sanatçı burada korkularını resmetmiş olabilir. En üstteki kara bulutlar bana yanan binaların tavanlarında biriken dumanı hatırlattı. Tam bir felaket tablosu; orman yangını ya da savaş sonrası gibi,” dedi Norma.

“Sevgili Norma, sözü yine savaşa getirdiğin için seni kınıyorum. Halkım da ben de savaşın acılar getireceğinin farkındayız. Ve konuklarımızın iç işlerimize müdahil olmasından hoşlanmıyoruz,” dedi Başkan Vlad. Öfkesinin ardında tablodan neden bu kadar etkilendiğini kavramış olması vardı; savaşı doğurabileceği yıkımın farkındaydı ve halkını barışçıl bir politika konusunda ikna edemiyordu.

Başkanın odasından savaşın diplomasi yoluyla önlenemeyeceğine karar vererek çıktık ve gezegeni çevreleyen asteroid kuşağı içine gizlenmiş olan silahımızı devreye soktuk. İçine Huan itişli roketler yerleştirilmiş asteroid Umbawa’ya doğru yola çıktığı sırada biz de özdenetimli otomobilimize bindik. Meteorumuz yüksek enerji kimyası endüstri kompleksinin ortasında patladığında oradaki her şey buharlaşacağı için bunu yapanın kim olduğunu bilemeyeceklerdi. Buna rağmen saldırının gezegende dizginlenmesi güç bir öfkeye yol açacağı ve derdest edilerek hapse atılacağımız açıktı.

Büyükelçiliğe vardığımızda Norma elinde kasapların et asmak için kullandığına benzer bir kancayla yanıma geldi. Bu aletin et kancalarından farkı içinin enjeksiyon iğneleri gibi boş olmasıydı. “Zindan günlerimize hazırlık için ensene bir bilgisayar enjekte edeceğiz. Böylece temel seviyede bilişim yetkinliklerine sahip olacaksın.”

“Canım yanacak mı?”

“Evet, biraz. Eğer Donald hata yaparsa daha fazla. O bir droid ve uzman bir cerrah. Seni uyuşturmayacak çünkü aksi halde hata yaptığını anlayamaz.”

“O zaman bir an önce yapalım, acının beklentisi kendisinden daha kötü.”

Tekerlekli bir çöp kovasına benzeyen Donald doğrusu bana hiç güven vermiyordu. O koca kancayı enseme geçirdiğinde acı içinde iki büklüm oldum. Hemen ardından boyun bölgemde bir uyuşma meydana geldiği için acı yavaş yavaş hafifledi ve Donald kancayı ensemden çıkarırken hiçbir şey hissetmedim.

Operasyon tamamlandığında Norma, “Ensene enjekte edilen bilgisayarın sinir sistemine uyumu biraz zaman alacak,” dedi. Uyumamıza yardımcı olması için birer kadeh şarap içip mayolarımızı giyerek alt kattaki havuzun içine yattık. Suyun içinde yatmaya alışık olduğum halde gece boyunca uykum kâbuslarla bölündü.

Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyandığımda göktaşımızın yüksek enerji kimyası endüstri kompleksine çarpmasına bir saatten az kalmıştı. Gözlem istasyonları aracılığıyla meteoru tespit etmiş olduklarını tahmin ediyordum. Uzayda askeri varlıkları olmadığı için onu ancak atmosfere girdikten sonra vurabilirlerdi; bu hamle meteoru bir ihtimal parçalasa bile yönünü değiştirmezdi. Tesisi çoktan boşaltmış olmalıydılar ve düştüğü yerin özelliğinden yola çıkarak bunu birilerinin organize ettiğini tahmin edeceklerdi. Peralıların saldırıdan haberi olmasa da muhtemelen sorumluluğu reddetmeyeceklerdi. Her durumda saldırıdan Peralıların müttefiki olarak gördükleri biz dünyalıları sorumlu tutacaklardı. Gönlüm böylesi bir saldırının tekrarını önlemek için masaya oturmalarından yanaydı, ancak içimden bir ses narsisizme varan gururlarının buna engel olacağını söylüyordu. Norma ile birlikte oturup kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde neler yapacağımızı bir kez daha gözden geçirdik.

Umbawa federasyon polisi henüz patlama gerçekleşmeden büyükelçilik binasına geldi ve gösterişli bir baskın eşliğinde bizi gözaltına aldılar. Atmosferde yanıp yok olmayacak kadar büyük olan göktaşı polisler bizi başkanlık sarayına götürürken hedefine ulaştı. Yolda ilerlerken patlamanın sesini duyduk, sarsıntısını hissettik ve yol açtığı mantar bulutunu gördük. Polislerin gözaltı işlemi ve nakil sırasında kaba kuvvet, küfür ve hakaret gibi ilkelliklere başvurmaması iyiye işaretti, sağduyunun galip çıkacağına dair umudumu koruyordum.

Sorgu sırasında saldırının bizim işimiz olduğunu kolayca itiraf etmemiz onları şaşırttı. Laf arasında daha onlarca meteorun barışı sağlamak için yola çıkmaya hazır olduğu palavrasını sıktım. Sözlerimin doğruluğunu test etmek için beni yalan makinesine bağladılar, ancak makineyi yanıltmayı bildiğim için bu girişim kafalarının daha fazla karışmasından başka bir işe yaramadı. Sorgunun bir aşamasında Norma’nın telepati mesajlarını alabildiğimi fark ettim, fakat beynimdeki sinir ağları henüz mesaj göndermeyi öğrenememişti.

Polis içimizdeki yarı-organik kuantum bilgisayarları tespit edememişti, bu sayede tutsaklık koşullarında dış dünyadan haber alabiliyorduk. Saldırı Umbawa genelinde galiz bir öfkeyi tetiklemişti; halk intikam için sabırsızlanırken yönetim tahminime göre uygun hamlenin ne olacağına karar vermeye çalışıyordu.

Akşama doğru standart dünya dilini komik bir aksanla konuşan tercümanımız sorgumuzun hapishanede devam edeceğini söyledi. Bizi birer sandalyeye oturtup ellerimizi ve ayaklarımızı fosforlu turuncu bantlarla bağladılar. Başkanlık sarayının önündeki akvaryumu andıran kamyoneti görünce yüzümüze takılan oksijen maskelerinin ne işe yarayacağını anladım. Bizi kocaman birer balıkmışız gibi vinçlerle kaldırıp kamyonetin akvaryumu andıran kasasına indirdiler. Kamyonetin önündeki iki bayrak direğinde kollarımızı ve bacaklarımızı saran fosforlu bantlarla aynı renkte olan Umbawa federasyonu bayrağı dalgalanıyordu. Polis araçlarının eşlik ettiği kamyonet bizi egzotik balıklarmışız gibi sergileyerek şehrin merkezine doğru yola çıktı. Yolda idam mahkumlarına yapıldığı gibi üzerimize çeşitli yabancı maddeler atılıyordu. Şehri geride bıraktığımızda oksijenim azalmıştı ve gideceğimiz yere bir an önce varmayı diliyordum. Çok geçmeden içinden lavlar akan bir nehrin kıyısına ulaştık. Burada yoğun bir kalabalık bize olan nefretlerini kusmak için toplanmıştı. Polisler konvoyun önünü kesen kalabalığı ancak havaya ateş ederek yarabildi ve kalabalıktan açılan ateş sonucu kamyonetin camları çatlaklardan oluşan ağlarla kaplandı. İçinden lav akan nehrin üzerindeki yüksek köprüden geçerken girmekte olduğumuz arazinin lav nehriyle sarılı olduğunu gördüm. Bu görüntü bana ateşle çevrelenmiş akreplere ilişkin söylenceyi hatırlattı. Şimdi oksijenim iyice azaldığından muhafızlara sesimi duyurmak için kamyonetin cam duvarlarını yumruklamaya başlamıştım. Bu sırada Norma’nın bana içindeki bilgisayar aracılığıyla, “Hepsi geçecek, biraz daha dayan,” dediğini duydum. Kamyonet durduktan sonra bizi suyun içinden çıkardılar ve yüzümdeki maske çıkarıldığı anda Umbawa’nın oksijeni yetersiz havasını tutkuyla solumaya başladım. Havadaki metanın zehirleyici özelliği o anda aklımdan tümüyle çıkmıştı, neyse ki çok geçmeden başıma sağlıklı biçimde soluk almamı sağlayacak bir başlık geçirdiler. Lav nehrinin çevrelediği arazinin ortasında galiba yarı aktif bir volkan vardı. Şaşkın bir halde ne olduğunu anlamaya çalışırken bir polis bizi hoyratça iterek kraterin içine inen asansöre bindirdi. Kapısı kapanır kapanmaz asansör hareket etti ve bizi yedi kat aşağıya indirdi. Aşağıda dev siyah böceklere benzeyen iki robot tarafından karşılandık. Ayaklarımızdaki bağları çözdükten sonra oturmamız gereken yeri işaret ettiler. Bulunduğumuz zemin asma kat gibi bir yerdi ve aşağıdaki lav damarları ortalığı aydınlatmak yerine karanlığı yoğunlaştırıyormuş gibiydiler. O karanlık kraterde böceksi robotlar tarafından koltuğa bağlandıktan sonra biraz da kükürt dumanının etkisiyle gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Sinirlerim yaşadığım yoğun stres sonucu altüst olmuş ve sandığım kadar dayanıklı bir adam olmadığım gerçeğiyle yüzleşmiştim.

Norma telepati düzeneği üzerinden, “Kazanmaya çok yakınız, merak etme,” dedi.

Bu sözleri beni avutmak için söylediğini tahmin ettiğimden, “Bunu nereden çıkarıyorsun?” diye sordum.

“Pis işleri hep bizim gibiler yapıyor,” dedi düşünceli bir sesle. “Çünkü kahraman olmaya ihtiyacımız var. Gerçi benim için fark etmez. Bir cehennemin içine doğdum ve hâlâ oradayım.”

Sözün bu noktaya nasıl ve neden geldiğini anlayamamıştım. Norma’dan sözlerini biraz açmasını rica ettim.

“Siyam ikizim Adele bizi ayırdıkları operasyon sırasında öldü. O sırada dokuz yaşındaydım ve hâlâ hayattayım. Adele o kadar tatlı bir kızdı ki, bunu asla hak etmemişti.”

“Sevdiklerimizin anıları hiç kaybolmuyor. Aynen iç savaş sırasında kaybettiğim abim gibi.”

Abimden söz ettiğim anda Norma’nın yüzünde derin bir hüzün ifadesi belirdi. Gözlerini kırpıştırarak göz pınarlarında biriken yaşları dağıttı ve “Nöbetçi robotları ele geçirdim,” dedi.

Gerçekten az sonra siyah böceklere benzeyen nöbetçi robotlar yanımıza gelip bağlarımızı çözdüler. Norma’nın bedeninin sol tarafında yapay organların yanı sıra güçlü bir kuantum bilgisayar olduğunu biliyordum, bu sistemin robotları ele geçirebilecek kadar güçlü olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum.

“Şimdi doğruca Başkan Vlad’la görüşmeye gidiyoruz, değil mi?” dedim.

“Evet, şansımızı deneyelim.”

Büyük saldırının başlamasına kırk dakikadan az bir zaman kaldığı için acele etmemiz şarttı. Asansör sisteminin kontrolü Norma’nın ele geçirdiği robotlarda olduğundan yüzeye çıkmamız zor olmadı. Yüzeyde ne yazık ki bizleri devasa iki robotla birlikte Umbawalı askerler karşıladı. Norma rakipleriyle karşılaşmış bir kovboy gibi kolunu hızla kaldırarak üç askeri birden anında indirdi. Bunu galiba sol elinin parmaklarına gömülü olan mikro dalga tabancaları sayesinde başarmıştı. Mikro dalga tabancası sersemletici bir silah olduğu için bize doğru koşmakta olan robotlar üzerinde herhangi bir etki göstermemişti. Norma telepati yoluyla bana onları oyalamamız gerektiğini söyledi. Robotlar hoyrat hareketlerle kollarımızı bağlarken kendimi yere bırakıp sara krizi geçiriyormuşum gibi titremeye hatta ağzımdan köpükler saçmaya başladım. Sinirlerim zaten bozuk olduğu için bu teatral gösteriyi sergilerken hiç zorlanmıyordum, sadece aşırı efor sarf ettiğim için başım ağrımaya başlamıştı. Norma robotlara kriz geçirdiğimi, acilen hastaneye götürülmem gerektiğini, aksi halde gezegenler arası bir diplomatik krize yol açacaklarını söyledi. Eğer beni hastaneye götürmezlerse türdeşi oldukları tüm robotların zihinlerinin silinmesine yol açabilirlerdi. Robotlar ne yapmaları gerektiğini sormak için amirlerine ulaşmaya çalışıyor ancak Norma sinyallerini bozduğu için bunu başaramıyorlardı. Robotlardan biri ölümcül bir kilitlenmeye maruz kalarak olduğu yerde donup kaldı. Bu arada ben de titreme ve kasılmalarıma hız verdim. Sonunda robotlardan biri hastaneye götürme niyetiyle beni kucağına aldı ve Norma’ya, “Sen burada kalacaksın,” dedi.

Norma ona, “Eğer yolda başına bir şey gelirse sorumlusu sen olursun,” diye cevap verdi.

Robot Norma’nın sözlerini umursamadan ona arkasını döndü ve beni askeri minibüse doğru taşımaya başladı. Durumu kurtarmak için çareler düşünürken bir patlama sesi duydum ve robot beni bırakarak yere yuvarlandı. Düştüğüm yerden dönüp geriye bakınca ateş edenin Norma’nın ele geçirdiği askeri robot olduğunu anladım. Kilitlenip olduğu yerde kalmış robotu geride bırakarak yanıma geldiler ve Norma ayağa kalkmama yardımcı oldu. Başlığımın kırılmış olması dışında bir problemim yoktu. Askeri robotumuz minibüsü çalıştırdı ve lav nehrinin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladık. Bu sırada çatlayacakmış gibi ağrıyan başıma rağmen başkanı ikna etmek yapacağım konuşmayı düşünüyordum. Norma’nın ele geçirdiği askeri robot lav nehrinin üzerindeki portatif köprüyü aşağıya indirdi ve köprüden geçerek volkanın bulunduğu bölgeyi geride bıraktık.

Başkanlık sarayına ulaşıp askeri minibüsten indiğimiz anda gözaltına alınacağımız kesin gibiydi, bu nedenle Norma telefonla Başkan Vlad’a ulaşıp yolda olduğumuzu ve kendisiyle gizli bir görüşme yapmak istediğimizi bildirdi. Başkan Vlad bizimle kesinlikle görüşmeyeceğini ifade etmiş olsa da yolumuza kararlılıkla devam ettik. Umbawa atmosferinde bulunan metan baş ağrısından sonra bedenime uyuşukluk da vermeye başlamıştı, neyse ki Norma gayet sağlıklı görünüyordu.

Başkanlık sarayına ulaştığımızda bizi başkanın özel sekreteri karşıladı ve telaş içinde asansöre bindirdi. Başım döndüğü ve bacaklarım titrediği için kendimi hemen asansördeki koltuğa bıraktım, içimden bir ses başkanın telefonda söylediğinin aksine bizi makamına kabul edeceğini söylüyordu, telefonun dinlenme olasılığını dikkate alarak aksi yönde görüş bildirmiş olabilirdi. Norma başkanın sekreterinden bana bir başlık bulmasını rica etti. Sekreter ikimizi başkanın yanına bıraktıktan sonra konuyla ilgileneceğini söyledi. Asansör ilk seferinde olduğu gibi sarayın karmakarışık koridorlarında uzunca bir süre dolaştı ve en sonunda durarak kapısını açtı. Sekreterle birlikte karşımızdaki açık kapıdan geçerek içeriye girdik.

Başkan Vlad bu kez bizi sade döşenmiş bir odada üzerinde bol bir tişört ve şortla karşıladı. Yüzünde önceki sefere kıyasla daha sıkıntılı bir ifade vardı. Yüzlerimize dikkatle baktıktan sonra, “Burada ne yaptığımı biliyor musunuz?” diye sordu.

“Bilmiyoruz ama bizi kabul ettiğiniz için minnettarız,” dedi Norma.

“Yüksek enerji kimyası kompleksimize saldırmak kötü bir fikirdi. Yenisini inşa etmeye başladık bile,” dedi Başkan Vlad. Bu sırada bizler de şezlonglarımızdaki yerlerimizi almıştık.

Yüreğimin derinliklerinden gelen bir ilhamla, “Savaş kararını salim kafayla son bir kez değerlendirmek istediniz,” dedim.

“Seni tebrik ederim delikanlı, zeki bir adamsın. Sağlıklı düşünebilmek için unvanlardan, şaşaa ve gürültüden uzakta olmak gerekir.”

Norma Peralıların Umbawa’ya davet üzerine geldiklerinden, Umbawa’da asla askeri güç kullanmadıklarından, gezegendeki bütün üslerini ve üretim merkezlerini devretmeye hazır olduklarından, bunun için gerekli ödemenin yapılmasını istediklerinden söz etti. Umbawa’nın uzaydan gelen tehditlere karşı tümüyle korunmasız olduğunu, Huan itişi teknolojisini aradaki güç dengesini bozmamak için Pera’ya vermediğimizi, topyekün bir savaş başlarsa bunu yapmamızın yüksek ihtimal olduğunu söyledi.

Başkan Vlad’ın ihtiyar yüzü kararsızlığın sancısıyla allak bullak olmuştu. “Bu saatten sonra saldırıyı durduramayız,” dedi.

Şimdi baş dönmesi ve uyuşukluğa kalbimin ani ataklarla hızlanıp yavaşlaması eklenmişti. Son bir çabayla, “Barışa bir şans verseniz olmaz mı?” diye sordum.

Başkan Vlad’dan bir süre ses çıkmayınca, “Sizce de Umbawa’nın arkaik korkularını geride bırakmasının vakti gelmedi mi? Barış görüşmeleri için bize bir ay süre verin. Bu sırada Peralıların gezegeninize yeni güç indirmeyeceğini garanti edelim,” dedim. Baş dönmem ve uyuşukluğum iyice artmış, gözlerim kararmaya başlamıştı; başkanın verdiği yanıtı duyamadan bayılmışım.

Uyandığımda bedenimi güçlü bir biçimde destekleyen bir astronot pusetinde yatıyordum. Bulunduğum mekânın zarif iç tasarımından Peralıların bölgesinde olduğum sonucunu çıkardım. Enseme enjekte edilmiş olan bilgisayarın çalıştığından emin olduktan sonra telepati yoluyla Norma’nın zihnine ulaştım. Artık belirgin hale gelmiş düşüncelerinin yanı sıra genel duygu durumunu da okuyabiliyordum ve zihninin atmosferi üzerimde rahatlatıcı bir etki yapmıştı. Ona seslenip savaşın son durumunu sormak yerine bir süre daha zihnini dinlemek istedim.

Az sonra Norma bulunduğum odaya gelip, “Zihnime bağlandığını hissettim,” dedi.

“Neredeyim, başarabildik mi?”

“Pera ana üssünün uzay limanındayız. Birazdan bizi yüksek yörüngedeki yıldız gemisine çıkaracak mekiğe bineceğiz. Başkan Vlad saldırıyı erteledi ve önümüzdeki hafta barış görüşmeleri başlayacak.”

“Senin de geliyor olmana sevindim. Artık vakti gelmişti.”

“Barışın koşullarından biri de Umbawa’yı terk etmemizdi. Halk bizi düşman olarak görüyor.”

Peralıların piramide benzeyen uzay mekiğinin altında roketler patlamadan hemen önce kalkış tanklarının içine girdik. Suyla dolu tankımın içinde kalkış pozisyonu almışken kalp atışlarımla birlikte Norma’nın zihninin çalışırken çıkardığı hoş mırıltıları da duyuyordum.

Murat K. Beşiroğlu

1971 yılında doğan Murat K. Beşiroğlu 1994 yılında Gazi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. 2016 yılında ilk bilimkurgu romanı Ogox yayınlandı. 2018 yılında 21 yıl boyunca çalıştığı bankadan ayrılarak edebiyatla tam zamanlı ilgilenmeye başladı. Bu dönemden itibaren sırasıyla Aşk Algoritması, Dördüncü Dünya, Rüya Sanatçısı ve Schrödinger'in Papağanı kitapları yayınlandı. Evli ve iki çocuk babası olan yazar Anadolu Üniversitesi felsefe bölümünde eğitim görmekte ve bilimkurgu eserleri yazmaya devam etmektedir.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Bilim-kurgu ve Murat K. Beşiroğlu…

    Ne diyebilirim ki ? Harika !

    Bu ayın seçkisinde okuduğum ilk ve büyük ihtimalle favorim olacak öykü.

  2. SJack says:

    Gezegenler arası savaş ve gerilim temalı güzel bir öyküydü. Bazı hataların dışında seçilen konunun öyküye yedirilme şekli biraz aceleye gelmiş gibi.

    Öyküdeki hataları yazarın görememesi bazen çok doğal. Ama seçkiye hazırlayan arkadaşlar kontrol etmiyor mu acaba dedim bir an.

  3. Merhaba,

    Hayalgücünün başat olduğu güzel bir mini kurguydu. Belki biraz kolay çözüldü ancak yine de keyifliydi. Bilimsel konseptler güzel yedirilmişti. Karakterlerin de derinliği vardı.

    Tek geri bildirimim, yanan zürafa tablosunun savaş öncesini tarif ettiğinin ve lav nehrinin yedi kat aşağısının cehennem olduğunun açıkça kelimelere dökülmesiydi. Bence söylemeseydiniz daha etkili olurdu.

    “All we are saying is give peace a chance.” Beğendim bu kısmı…
    Ellerinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.