Öykü

Aga

– Pardon, bu kahvede Selman Bey diye biri var mi? Beni aşağı köydeki kahveden gönderdiler.

Hemen önündeki masada oturan yaşlı adam kasketini geri itip kafasını sıvazlarken soruyu soran genci baştan aşağı süzdü. Uzun kumral saçlı, kirli sakallı gencin buralardan olmadığı hem giyiminden hem de konuşmasından belliydi. Bej rengi şortu dizlerini bile kapatmiyordu. Şile bezinden, ince gömleğinin altından kaslı vücudu ve şekilli karnı belli oluyorudu. Sırtındaki kocaman sırt çantası, kafasındaki kırmızı bandanası ve ayağındaki sarı Caterpillar botları yakışıklı delikanlı yabancı olduğunu dosta düşmana haykırıyordu.

Kasketli adam başını sıvazlamaya devam ederken sordu:

– Napcan sen Selman Agayı baham?

Delikanlı aynı soruları defalarca kez cevaplamış olmanın verdiği rahatsızlıkla:

– Eğer buradaysa bana gösterebilir misiniz?

– Otur, soluklan. Selman Aga avşam namazına gitti. Ezan okunur birazdan. On dakka sona da gelir, Selman Aga.

Delikanlı, çaresiz masaya çökerken çay ocağına iki çay işareti yaptı.

– E, vaktin var şindi. Anlat bahalım, adın ne? Napçan Selman Aga’yı?

– Adım Ertuğrul. Ben halkbilimi öğrencisiyim. Peri bacaları ve buralaradaki yeraltı kentleri hakkında hikayeler ve efsaneler topluyorum. Civar köylerde Selman Bey’in ismini birkaç kez duydum. Buraların en yaşlı kişisiymis. Kaç yaşında var Selman Bey?

– Neee bilim, hep yaşlıydı Selman Aga. Ben diyim yüz, sen de yüz on. Ama nalet bir adamdır aazindan laf alaman.

Kahveci çırağının çayları masaya koymasıyla akşam ezanı başladı.

On dakika boyunca Ertuğrul karşısında oturan yaşlı amcanın sorularını kısa cevaplar vererek savuşturuyordu. Selman Ağa’yi gerçekten merak etmeye başlamıştı. İsmi her geçtiğinde insanlar iki şey üzerinde ittifak ediyorlardı: Bir, buraların en yaşlısı oydu. İki, huysuz herifin tekiydi.

Az sonra köy meydanı ve cami tarafından beş on tane daha yaşlı adam kahveye geldi. Ertuğrul’un gözleri iki büklüm, eli bastonlu birisini aradı ama göremedi. O esnada karşı masaya laf atan masasındaki kasketli adama döndü. Daha ağzını açmadan gözleri soruyu sormuş olacak ki, adam kahvenin arkasındaki tenha köşeye tek başına yerleşmiş birini çenesiyle işaret etti.

– Aha, orda seninki.

Ertuğrul yere bıraktığı North Face marka gri dağcı çantasını almadan alacakaranlık köşeye doğru yürüdü. Yanına yaklaştığında, pos bıyıklı, kel kafalı bir adamla karşılaştı. Ertuğrul’un hiç beklediği gibi beli bükülmüş, titrek sesli bir ihtiyar değildi. Altmış- altmış beşten bir gün fazla bile göstermiyordu. Yaşlı adama “Selman Bey“ diye seslendi. Selman kafasını kaldırdığında, Ertuğrul’un gördüğü yüzdeki kırışıklıklar ve koyu yeşil gözlerdeki hüzün, onu bu adamın göründüğünden çok daha yaşlı olduğuna ikna etti. Selman sert bir sesle cevap verdi:

– Buyur.

Ertuğrul bu köy kahvesinde ne kadar ilginç ve yabancı görünüyorsa Selman’ın aksansız ve buyurgan sesi de bir o kadar alışılmadıktı. Ertuğrul beklemediği bu otoriter tavır karşısında bir an bocaladı.

– Ee, efendim, benim adım Ertuğrul. Size bir kahve ısmarlayabilir miyim?

– Turist misin, sen?

– Hayır efendim, öğrenciyim. Bir araştırma yapıyorum. Size bir kaç soru sormak istiyorum. Kahvenizi nasıl alacağınızı söylemediniz.

– Gerek yok.

– Anlamadım?

– Kahveye gerek yok. Ne soracaksan sor.

Ertuğrul yüzünde zayıf bir gülümsemeyle “Sesinizi kaydetmemde bir mahzur var mı?“ diye sordu.

– Evet var. Kaydetme.

– Peki, efendim. Ben halkbilimi öğrencisiyim. Ülkemizin geçmişine ait efsaneler ve hikayeler topluyorum.

– Bunun benimle ilgisi ne?

– Peri bacaları özellikle de buradaki yeraltı kentleri benim özel ilgi alanım. Siz de bu civardaki köylerin en yaşlı kisisisiniz. Muhakkak büyüklerinizden buralara dair hikayeler duymuşsunuzdur.

– Yok duymadım.

– Nasıl yani? Üç güzeller? Revan ile Gülperi’nin aşkı? Bunların hiçbirini duymadınız mi?

– Sen duymuşsun, işte. Bana niye soruyorsun?

Ertuğrul adamın huysuz değil neredeyse düşmanca tavrı karşısında şaşırmıştı.

– Ama bu anlatılanlar yeraltı şehirlerini açıklamıyor. Bu şehirleri kim yaptı? Neredeyse yüzbin kişinin yaşayabileceği bu şehirler niçin yapıldı?

O esnada çırak portakallı bir oralet getirdi ve Selman’ın önüne bıraktı ve hiç konuşmadan çekti, gitti.

– İlk hristiyanlar yapmışlar da Romalılardan saklanmışlar diyorlar ya işte.

– Onlar burada yaşamış olabilir ama bu kadar büyük şehirleri hangi ara oymuş olabilirler. Bu kadar kalabalık insan yer altında ne yedi, ne içti?

– O zaman kim yapmış bunları?

Selman’in yumuşamayan sert tavrı karşısında Ertuğrul da sinirlenmeye başlamıştı. Öbür yandan içinde nerden geldiğini bilemediği bir coşku yükselmeye başlamıştı.

– Ben de sizden bunu öğrenmek istiyorum zaten.

– Bilmiyorum kim yapmış. Umrumda da değil.

– Buralarda UFO gözlemlerinin çok sık olduğunu duymuştum. Bununla ilgili bir şey biliyor musunuz?

Selman sinirlendiğini gizlemiyordu, artık. Sesindeki ölçü kalıntısı ve sahte kibarlık tamamıyla kaybolmak üzereydi.

– Evladım sen laftan anlamıyor musun?

Ertuğrul anlamadığı bir şekilde kontrolünü kaybediyor, kendine hakim olamıyordu.

– Peki bu yeraltı şehirlerinin İç Dünya’ya, Agarta’ya bağlandığı ile ilgili söylentilere ne diyeceksiniz?

Selman, sinirle genç adamın gözlerinin içine baktı.

– Bak evlat, ben bu yaşıma kadar ben gece gündüz çalıştım. Bu saçmalıklara ayıracak vaktim hiç olmadı. Şimdi de yok.

İçmediği oraletin parasını masaya çarptı ve kalktı.

* * *

Saat gece yarısını geceli epey olmuştu. Selman yün yatağının üstünde, yaz, kış kullandığı pamuk yorganın altında masal canavarlarını kıskandıracak horultularla uyuyordu.

Aniden yüzyıllık gövdesi sarsıldı ve doğruldu. Şimdi yatağında oturuyordu. Gözleri hâlâ kapalıydı. Yeryüzünde artık hiç kimsenin kullanmadığı bir dilde yakarmaya başladı. Yakarışın temposu gittikçe artıyor ve Selman’in gövdesi anlaşılmaz sözlerle harmonik bir şekilde sallanırken bir yandan tüm vücudu da mavi bir ışıkla parlıyordu. Yakarış zirveye ulaştı ve Selman’dan yayılan ışık yatak odasını tamamıyla aydınlatıyordu. Işık azalmaya başlarken yaşlı adam az önceki yakarışı şimdi Türkçe söylemeye başlamıştı.

– Yüce atalarımız, merhametli koruyucularımız, siz dönene kadar bize sırlarınızı koruma gücü verin.

Selman aynı yakarışı tekrar ederken soğuk mavi ışık kaybolmuş, ve biraz sonra odadan tekrar horultular yükselmeye başlamıştı.

Aynı dakikalarda kilometrelerce ötede, Ertuğrul kayaların arasındaki bir yarığa bakıyordu. Yarığı köyler arasında yürürken birkaç gün önce bulmuştu. Keşfedilmemiş bir yeraltı şehrine gittiğini düşünüyordu; en azından umuyordu. Yarıktan inmeden önce ismini her köyde duyduğu Selman Ağa’yla konuşmak istemişti. Yaşlı adamın, yarığın sonunda kendini neyin beklediğini öğrenmek için son şansı olduğunu düşünüyordu. Ama Selman Ağa’yla görüşmesi beklediğinden çok daha kötü gitmişti. Her nedense konuşurken içinde buraya geri dönme isteği yükselmiş, çılgın bir hevese dönüşmüştü. İşte gece yarısı olmasına rağmen buradaydı. Zifiri karanlıkta yarığı eliyle koymuş gibi bulmuştu.

Yarığın tam karşısında içeri girip girmemek konusunda tereddüt yaşıyordu. Hiç kimseye haber vermeden, hazırlıksız bir şekilde oraya inmek sonu olabilirdi. Aşağıda hiçbir tehlike olmasa bile düşebilir, kaybolabilirdi. Diğer yandan içinde kabaran heves onu bir an önce içeri girmeye zorluyordu. Duyguları ve mantığı arasındaki bu amansız mücadele sürerken yarığın içerisindeki kayalar hafifçe parlamaya başladı. Kayalardan çelik mavisi bir ışık yayılıyordu. Herbir parlamayla ışık güçleniyordu.

Ertuğrul bir an etrafına baktı. Dudaklarını yaladı ve yarığa ilk adımını attı.

Aga” için 13 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    “savuşturdu” olmalıydı, sanırım gözden kaçmış.

    Marka adı kullanma konusunda Stephen King’den etkilenmiş olma ihtimaliniz var mı, ya da Dan Brown’dan? Onlar da çok yapar. Marka belirtmek bence hoş durmuyor yazı içinde, çünkü gereksiz bir detay.

    Ertuğrul Selman Ağa’yla konuşmaya değil de sanki ondan hesap sormaya gelmiş gibi bir hava var öyküde. Bu bence olumsuz bir etki yaratıyor, çünkü Ertuğrul karakteri inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor.

    Konu güzel, dil daha da geliştirilmeye açık. Kurgu biraz daha detaylandırılabilir, Ertuğrul ve Selman karakterleri biraz daha tanıtılabilir ve öykü uzatılabilirdi.

    Elinize sağlık.

  2. Merhaba,
    Ilk once okudugunuz ve yorum yazdiginiz icin cok tesekkur ederim. Yorumlariniz cok isadetli.
    “savusturuyordu” konusunda haklisiniz; gozumden kacmis.

    Marka konusunda da haklisiniz. Stephen King`i cok severim. Fakat sizin aksinize ben markalarin genelede hikayenin gercekle bag kurmasini kolaylastirdigini dusunuyorum tabii, ben burada becerememis olabilirim ki o ayri bir konu.

    Ertugrul konusunda da hakli olabilirsiniz. Ilk basata muallak bir karakter olacakti ama hikaye ilerledikce vazgectim. Belki yeterince inandirici gelmemis olmasi benim kararsizligimdan olabilir. Bu arada ilginc bicimde marklari Ertugrul icin kullanmisim.

    Bu hikayeyi daha genisletmeyi ve uzerinde calismayi dusunuyorum, zaten.

    Son olarak, bu seckiye elestiri almak icin katilmak istiyordum. Aldigim nitelikli elestiriler beni memnun etti ve edecek.

    Saygilarimla,
    Murat

  3. enlied dedi ki: dedi ki:

    Bir konuda araştırma yapmaya gitmiş bir halkbilimi öğrencisi gibi davranmıyor bence Ertuğrul. Tamam, çok yaşlı bir adam olduğunu duymuş ve onunla konuşmak istiyor ancak onu beklerken birlikte oturduğu daha az yaşlı adamla konuşmak istemiyor. Bu bana mantıksız geldi açıkçası. Ona da araştırdığı konuyla ilgili sorular sormalıydı bence.

    Burada da “ben“ tekrarı var.

    Bence de kurgu biraz daha detaylandırılmalı. Elinize sağlık.

  4. Merhaba,
    Ilk once okudugunuz ve yorum yazdiginiz icin cok tesekkur ederim.
    Bir onceki yoruma yazdigim gibi Ilk basta Ertugrul isimsiz ve belirsiz bir karakter olacakti. Ama hikaye gelistikce bu karakteri biraz daha belirginlestirmeye karar verdim ancak anlasilan pek becerememisim.

    Yorumunuz icin tekrar tesekkur ederim.

    Murat

  5. Merhaba,
    Yorumunuz icin cok tesekkur ederim. Uzerinde calisip tekrar yayimlamayi dusunuyorum zaten.

    Murat