Öykü

Emanetler ve Peri Bacaları

Sen emanet ne demek bilir misin eşim?

Bilseydin, ne var bunda der gibi bakmazdın yüzüme.

Şimdi bu sözcük nereden gelip dilimize yerleşmiş, sıfat mı, isim mi, fiil miymiş, hepsini bilirsin. Hatta cümle içinde bile kullanırsın sen onu.

Bütün bunlar diline gelir de ne demeye geldikleri bir türlü işlemez içine.

Ağzının içinde bey gibi yan gelip yatar kelimelerin, değdirmezler ellerini soğuğa, sıcağa. O yüzden de tatsızdırlar.

Kelimeler ancak dağ tepe dolaşıp, denizler, kutuplar aşıp, kana, tere, göz yaşı ve acıya bulaşınca kendilerini bulurlar.

Demem o ki eşim; kendini bulmuş emanet sadece bir kelimeden ibaret değildir.

“Sen emanet ne demek bildin mi eşim?”

O halde dinle; buğday saçlı Eleni’nin hikâyesini anlatayım sana.

 

Ona fotoğraf kulübüyle çıktığım bir gezi sırasında, Kapadokya’da rastladım.

Cuma gecesi, sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerini yüklenip, bizi durakta bekleyen otobüse doluştuk. El ayak çekilirken, boşalan ışıklı caddelerden süzülür gibi geçtik. Şehrin kıyısında çoktan uykuya dalmış evleri arkamızda bırakıp, otobüsümüzün farlarıyla aydınlanan asfalt yolda ilerlemeye başladık. Ay ışığının sessizce parladığı bozkırda yıldızlar üstümüze yağarken çoğumuz çoktan başlarını koltuklara yaslayıp uykuya dalmıştı bile.

Güneş ufka ince, kızıl bir çizgi çekerken doğanın binlerce yıllık bir sabırla meydana getirdiği muhteşem zariflikteki peri bacalarıyla çevrili yoldan kasabaya vardık.

Rehberimiz, bir saat sonra kasabanın meydanındaki küçük bir çay bahçesinde kahvaltı edeceğimizi, o vakte kadar etrafı dolaşıp fotoğraf çekebileceğimizi söyledi.

Kışın son günleriydi; baharın eli kulağındaydı ama sabahın o saatinde hava oldukça soğuktu. Otobüsten inenler, montlarını üzerlerine geçirip, atkılarını boyunlarına sararak sokak aralarında kayboldular. Onların peşi sıra, üstü başı dökülen, perişan kılıklı evlerin karşılıklı sıralandığı tozlu bir sokağa daldım.

Sokak bomboştu. Etrafta hiçbir çocuk sesi, kuşların cıvıltıları, satıcıların hiçbir gürültüsü duyulmuyordu. Bu sokaklarda yüz yıllarca koşturmuş çocuklar, pencereden komşusuna seslenen kadınlar, sokak satıcıları, çarşı esnafı hayaletlerini de alıp gitmiş, kasabanın üstüne dertli bir hava çökmüştü. Kasabanın yüz yıl önceki günlük hay huyunun, sokaklarının şimdikinden çok daha yavaş seyreden telaşının yerini sitemsiz bir kabulleniş almıştı.

Duvarlar suskun, pencereler insansızdı, canım evler kimsesizlik içinde kaderlerine terk edilmiş bir halde kalakalmışlardı.

Evlerin sımsıkı kapalı pencerelerine beyazı griye dönmüş, dantelleri yırtık perdeler asılmıştı. Kalemle çizilmiş gibi muntazam bacalar küskün bir sessizliğe çekilmişlerdi. Pencere pervazları ve evlerin alınlarındaki ince ahşap işlemeler nemden çatlamış, bakımsızlıktan yer yer dökülmüştü.

Kuyruğunu havaya kaldırmış, kapkara gözlü bir çoban köpeği sokağın köşesinden tin tin koşarak yanıma kadar geldi. Önümde durup kafasını eğdi, botlarımı, ardından pantolonumu kokladı. Sarkık karnının üstüne üç dört sakırga yapışmış, kandan renkleri koyulaşmış, patlayacak kadar şişmişlerdi. Sakırgaları görür görmez, üzerime atlamışlar gibi bir kaşıntı tuttu beni. Güzelim köpek kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Çevresine kurumuş çapaklar birikmiş iri gözleri kim bilir bana neler söylüyordu. Sakırgalarını temizlemek geçti içimden. Sırtındakilere doğru elimi uzattım. Aynı anda kafasını kaldırarak geri çekildi. Yan yan yürüyerek sokağın sonuna doğru uzaklaştı. Köşede durup döndü. Kafasını aşağı yukarı sallayıp biraz bekledi. Bir şeyden ürkmüş gibi birden koşarak yandaki sokağa daldı.

Sokağın diğer ucuna doğru dönerek yürümeye devam ettim.

Issız kasabanın sokaklarının birbirlerinden farkı yoktu. Evlerin birkaç fotoğrafını çektim.

Belli belirsiz bir yel esti. Muhteşem bir çiçek kokusu yayıldı sokağa. Ciğerlerim genişlemişti birden. Bir sevinç delirdi içimde.

Kasabanın etrafındaki çayırlıklarda, dağların eteklerindeki çimenliklerde çiçekler hep birlikte topraktan başlarını kaldırmış, kokularını rüzgâra verip kasabaya kadar uçurmuşlardı.

Yaşamak ne güzel şeydi.

Dolaşırken zaman epey ilerlemiş, anlamamışım. Kahvaltı saati yaklaşıyordu. Aynı sokaklardan geçerek araya araya çay bahçesini buldum.

Çay bahçesi, iri bir kayanın girişine kondurulmuş yatay, uzun tek katlı bir bina ve önünde alçak tahta çitlerle çevrelenmiş orta büyüklükte bir bahçeden oluşuyordu.

Çitler, kasabanın perişanlığıyla tezat, koyu bir yeşile boyanmıştı. Çitin kenarlarına boydan boya çiçekler ekilmiş, yeni dikilmiş birkaç fidan, iplerle tahta çubuklara bağlanmıştı.

Bahçenin ortasındaki bir çukura büyükçe bir ateş yakmışlardı. Birkaç kişi etrafına tabureler atıp oturuyorlardı.

Bir tabure çekip ateşe sokuldum.

Bahçe girişinin karşı cephesindeki binanın kapısından çiçekli şalvar giymiş, yemenisinin uçlarını başının üstüne düğüm yapmış bir kadın çıktı dışarı. Bana doğru yürüdü. Yemenisinden fırlayan buğday renkli bukleler alnından yanaklarına doğru dökülüyordu.

“Acıktınız mı? Kahvaltı iki dakikaya hazır olur.”

“Hayır, çok aç değilim. Yolda bir şeyler atıştırdım.”

“Gözleme yapıyoruz; sıcak sıcak yensin diye siz gelmeden pişirmeyelim dedik.”

Binanın kapısından genç bir delikanlı kafasını uzattı.

“Eleni abla, çay hazır!”

“Geliyorum!”

Alnına dökülen buklelerini geriye atıp;

“Siz de ister misiniz çay?” diye sordu. “Yoksa kahvaltıya geçince mi içersiniz?

“Alayım bir tane!”

Yüzü tertemiz aydınlandı. Dönüp girdi içeri.

İki dakika sonra elinde çay bardaklarıyla dolu tepsiyle çıktı kapıdan. Ateşin çevresinde oturanlara çaylarını verdikten sonra, kalan bardağı bana uzattı.

İçimde bir merak kıpırdıyordu.

“Adınız Eleni mi?”

“Evet!”

Gülümseyip yürümeye davrandı.

“Şimdilerde pek koymuyorlar böyle isimleri.”

Bir şey söylemeden gözlerimin ta içine baktı.

“Buralı mısınız?”

Duraladı. İyi gözleri bulutlanır gibi oldu. Duralamasında bana aşina olan bir şeyler vardı. Ben de nereli olduğum sorulduğunda, ne diyeceğimi bilemez, böyle donakalırdım. Bana çok tanıdık gelen bir şeyin ortaklığı gibi bir ışık gelip geçti gözlerinden.

“Evet, burada doğdum.”

Söyleyişine gizlenmiş bir ama vardı belki.

“Aileniz? Onlar da buralı mı?”

“Mübadelede göçmüşler.”

“Yunanistan’dan mı göçmüşler?”

Duraladı yine.

“Yunanistan; evet.”

Tepsiyi çevirdi elinde hızlı hızlı. Gözleri uzak bir yerlere daldı bir an.

“Keşke herkes yerinde kalsaymış. Oradakiler orada, buradakiler burada!”

Gözlerini gözlerime dikti.

“Ha deyince anlatılacak bir hikâye değil!” dedi. Arkasını dönüp, hızla yürüdü. Binadan içeri girdi.

Dilimi ısırarak oturduğum yerde kalakaldım. Münasebetsizlik etmiştim; sırası mıydı, ne vardı şimdi böyle şeyleri pat diye soracak. Yüzüm utançtan kızarmış, kulaklarım cayır cayır yanıyordu.

Elimde tuttuğum bardakta çay soğumuştu. Kurumuş boğazımdan zor geçti.

Bir süre kendimi unutarak gözlerimi ateşe dikip oturdum.

Fotoğrafçılar birer ikişer bahçeye doluştular. Ortalık birden kahkahalarla, keyifli seslerle hareketlenip şenlendi. Ben de onlara katıldım.

Biraz sonra masaların hazır olduğunu söylediler. Hep birlikte içeri girip beyaz örtüler serilmiş masalara oturduk.

Bir saat sonra fotoğrafçılar, kahvaltıdan sonra çekime devam etmek üzere kalkıp kasabanın sokaklarına dağıldılar.

Arkalarından bahçeye çıkıp ateşin başına çöktüm. Etrafta benden başka kimse kalmamış, çay bahçesi sessizleşmişti.

Ateşin harlaması geçmiş, usul usul yanıyordu. Damarları kıpkırmızı kütüklerden biri çatırdayarak dağıldı.

Eleni binadan çıkıp, ateşin yanına geldi. Başındaki eşarbı düzeltmiş, buklelerini eşarbın içine gizlemişti. Gözleri çalkantısız, duru bir nehir gibi sakindi. Belki de ben abartmıştım; bana kırgın değildi. Elindeki maşayla iyice ufalanmış odun parçalarını düzeltti.

“Gitmediniz mi fotoğraf çekmeye?”

İçim sevinçle hopladı.

“Öğleden sonra devam edeceğim. Işık biraz eğilsin.”

“Köz tam kıvamını bulmuş. Size kahve yapayım mı?”

“Zahmet olmasın!”

“Ne zahmeti! Nasıl olsun?”

“Az şekerli rica ediyorum. Beraber içelim işiniz yoksa.”

Yapmacıksız baktı, başını salladı gülümseyerek. Tabureleri duvar dibine yerleştirip içeri girdi.

 

Biraz sonra elinde bir tepsiyle göründü tekrar. Ateşin başına küçük bir tabure daha çekti. Tepsiyi üzerine koydu. Cezveyi alıp ateşin kenarlarındaki sıcak közün üstüne yerleştirdi.

Kahveyi hazırlarken beni dinliyordu.

Annemle babam yedi yıl mektuplaşmışlardı. Babamın anneme yazdığı mektuplarda kendi adını gizlemek zorunda olduğu için kullandığı kod adını, doğduktan sonra bana vermişlerdi. Memleket konusunda kafam çok karışıktı. Okulda nereli olduğumu sorduklarında ne diyeceğimi bilemezdim. Annem Akdeniz’in en batı ucunda doğmuştu, babam en doğusunda. Ben ise doğduğum şehirde hiç yaşamamıştım. Hayatım boyunca hiçbir yerde beş yıldan fazla kalmamıştım.

Cezveden nefis bir koku yayılıyor, yavaş yavaş yoğunlaşan kahvenin köpüğü kabarıp taşmaya hazırlanıyordu. Köpük ağzına kadar gelince cezveyi ateşten alıp fincanları doldurdu, üstü köpükle kaplı fincanı uzattı. Teşekkür edip aldım. Bir yudum çektim içime.

Elini şalvarına sürttü bir iki kere hızlı hızlı.

Bu kasabada doğmuş, bu kasabada büyümüştü.

Ama…

Hikâyeler amasız olur mu?

İki yakanın hikâyesini dinleyerek gelmişti bugüne.

Yunanistan ve adalardan Anadolu’ya göçenlerle, Anadolu’dan Yunanistan’a göçenlerin hikâyeleri yumak olup birbirlerine dolanmıştı aklında.

Hangisini önce anlatmasını istediğimi sordu.

Duraladım.

Şaşırmadı; hangisini öne alacağını o da hiç bilememişti.

Yunanistan’dan Anadolu’ya göçüp, en nihayetinde Kapadokya’daki bu kasabaya yerleşen ailenin hikâyesiyle başlayacaktı anlatmaya. Elbette öyle yapacak diye geçirdim içimden. Herkes en iyi kendi hikâyesini bilir.

Bin dokuz yüz yirmili yılların başı. Habibe Hanım, kocası Ahmet, kocasının babası Mustafa ve kayınvalidesi Asiye ile birlikte Kavala’nın küçük bir köyünde yaşıyorlarmış. Kızları Nesibe daha yedi aylık bir bebekmiş. O kadar güzel bir bebek ki, görenler parmaklarını ısırırmış. Gülerken yanakları gonca güller gibi pespembe açılırmış.

Köy, yemyeşilmiş. Gürül gürül akan bir dere geçermiş içinden. Meyve yüklü ağaçlarla kaplı bahçelerle çevriliymiş. Tarlaları bereketliymiş. Evlerini her bahar sakız gibi kireçlerle badana yaparlarmış.

Savaş sona ermiş; ama herkes tedirginmiş. Tekinsiz bir haber dolaşıyormuş kulaktan kulağa. Civar köylerden haberler geliyormuş. Gece baskınlarında yüzlerce hayvan katledilmiş, samanlıklar ateşe verilmiş. Köylüler, biriktirdikleri altınları, ziynet eşyasını keselere koyup, atlas yorganlarını, kanaviçe işlenmiş yumuşacık yastıklarını, oyalı yemeniler basılı çeyiz sandıklarını, sıcak yataklarını, kireç badanalı bal dök yala tertemiz evlerini, meyve dolu ağaçları, yemyeşil çayırları kimsesiz bırakıp kaçmışlar.

Habibe’nin yüreği büyürken dili bağlanıyor, her geçen gün suskunlaşıyormuş. Bebeğini kucağına alıp öpüp kokluyor, onun gülücükleriyle endişeli kalbini yatıştırmaya çabalıyormuş.

Bir akşam yer sofrasında oturmuş yemeklerini yerlerken, ailenin erkekleri bir sözleşmeden bahsetmişler. İki taraflı anlaşmış devletler. Artık istesek de kalamayız burada demiş Habibe’nin kayınbabası. Bir an önce satabileceklerimizi satıp, Anadolu’ya geçmek zorundayız.

Lokmaları ağızlarında büyümüş kadınların. Kaşıkları ellerinden düşmüş. Yarım kalmış tabaklarda yemekler. Apar topar sofrayı kaldırıp, bulaşıkları toparlayıp sedirlerine halsiz çökmüşler.

Nesibe bebek o akşam çok keyifliymiş. Kıkır kıkır gülüyor, annesine bakıp kahkahalar atıyormuş.

Odadakilere de bulaşmış neşesi. Herkesin yüzüne yayılmış sahte bir sevinç.

“A kuzum!” demiş Asiye. “Ne de güzel gülermiş!”

Hiç susmuyormuş ama Nesibe bebek. Kahkahaları şiddetleniyormuş gittikçe. Ne oluyor demeye kalmadan kahkahalar atarken birden katılmış, nefesi kesilip boğulmuş.

Eve doluşan yaşlı kadınlardan biri; “Nazar değmiş bre!” demiş. “Çatlamış fukara.”

Evden ertesi gün, Nesibe bebeğin el kadar tabutu çıkmış eşyalardan önce. Habibe’nin sütle dolu göğüsleri sızım sızım sızlamışlar. İki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan toplanmış camiye. Nesibe bebeği toprağa verdikten sonra, eşyalarını atların sırtına yükleyip yayan yapıldak yollara dökülmüşler.

Anadolu’ya geçtikten sonra bir süre Keşan’da kalmışlar. Daha sonra Mudanya’ya, oradan Kayseri’ye göç etmişler. Kapadokya’ya gelip yerleşmeleri neredeyse bir yılı bulmuş.

 

Gözleri yorulmuş, bakışları donuklaşmıştı.

“Getirdikleri eşyaları bir yerden ötekine savruldukları bir yıl boyunca açamamış Asiye Hanım. En nihayetinde buraya gelip yerleşecekleri belli olduktan sonra bile atı ay kadar elletmemiş hiçbirine. “Geri döneceğiz nasıl olsa” deyip durmuş. Ara sıra köyündeki meyve ağaçlarından, yeşil otlaklardan söz edermiş. Bazı sabahlar kahvaltıda; “Hayırdır inşallah dün gece dere kenarına inmiştim, gürül gürül akıyordu” diye anlatırmış. Gözleri açık teslim etmiş canını.”

 

İkimiz de başlarımızı eğmiş, aramızdaki ateşe bakıyorduk. Gri bir toz yığınına dönmek üzere olan közün içinden bir iki odun parçası görünüyordu.

“Odun getireyim de ateşi canlandırayım” dedi. “Üşüdünüz.”

“Olur.”

“Mutfağa da bir bakayım. Öğle yaklaşıyor, birazdan gelir sizinkiler yemek için.”

Ayağa kalktı, ben de toparlandım.

Kahve fincanlarını ve cezveyi tepsiye koyup içeri geçti.

Boğazım düğümlenmişti. İçim karmakarışıktı. Eleni’nin anlattığı hikâye kadar, anlatış biçimi de etkilemişti beni.

Habibe Hanım, annesinin annesi, yani anneannesi olmalıydı. Nesibe bebek, Kavala’nın bir köyünde, minik bir mezarda kaldığına göreduruyor muydu ki o mezarlık Eleni’nin annesi daha sonra burada, Kapadokya’da doğmuş olmalıydı.

Ben dinlediklerimin etkisiyle kendimden geçmiş bir halde onu beklerken karşıma geçip oturmuştu bile.

Geldiğini fark edince toparlandım.

Kucağındaki odunları ateşin üstüne yerleştirdi.

“Annenizden söz etmediniz. Habibe hanım, buraya göçtükten sonra mı doğurmuş onu?”

“Annem burada doğmuş; evet!” dedi.

Hayatımda hiç böyle nehir gibi gözler görmemiştim.

“Şimdi aynı hikâyeyi tersinden anlatayım” dedi. “Tersinden demek ne kadar doğru ise. Aynada solun sağ, sağın sol gibi görünür ya, bu hikâye de öyle.

Dora ile Mihalis Dora ona hep Mihi dermiş Kapadokya’da Avanos’ta yaşıyorlarmış. Bir de birkaç aylık küçük bir kızları varmış. Tam bilemiyorlar o zamanlar kaç aylık olduğunu. Adı Eleni’ymiş.

Eleni’nin adını o bebekten geliyordu demek diye geçirdim içimden.

Dora ve Mihalis’in halleri vakitleri yerindeymiş. Kasabanın ilerisinde, oldukça verimli bir bağları, yazları geçirdikleri bir bağ evleri varmış. Yaptıkları şaraplar, bağın havasından mıdır, suyundan mı, yoksa toprağından mıdır; bu yörenin en lezzetli şarapları olarak nam salmışlar. Her Pazar kiliseye, kahverengi renkli iki atın çektiği pırıl pırıl ışıldayan yaylı arabalarıyla giderlermiş.

Dora’nın annesi ve babası Konstantina ve Ariadni’nin evleri annesi ona Nuli dermiş kasabaya yakın bir köydeymiş. Mihalis ve Dora her Pazar kiliseden sonra, öğle yemeğini anne babalarıyla birlikte yerlermiş.

O günlerde Anadolu’da da ateşler içinde yanmaya, “İçimizde mikroplar var” diyerek sayıklamaya başlamış bazıları. Bu topraklarda yabancı istemiyorlarmış artık. “Burası bizim de evimiz ama!” diye atılan çığlıkları pek duyan yokmuş. Komşu köylerde yaşayanlardan bazıları, “Düşman yurdumuzu işgal ettiğinde biz ağıt yakarken onlar evlerinde bayram etti” diyerek herkesi bir kefeye koyup yapılanları haklı görüyor, evlerinden atılmalarına ses çıkarmıyorlarmış.

Yunanistan’a göç edeceklerini duyduğu gün, Dora’nın sütü kesilmiş. Eleni’yi emzirememiş bir daha. Meyveleri ezip püre yaparak doyurmaya çalışıyormuş. Üzüntüden birkaç ay içinde avurtları çökmüş, bir deri bir kemik kalmış.

Mihalis ve Ariadni, altın ve mücevherleri, küçük torbalara koyup, sadece ikisinin bildiği bir yere gömmüşler.

Eşyalarını atlı arabalarına yükleyip, iki katlı, canım taş evlerini kapatıp Kayseri’ye doğru yola koyulmuşlar. Oradan trene binip, önce İzmir’e gidecek, oradaki akrabalarıyla birlikte vapurla karşı kıyıya geçeceklermiş.

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra Eleni çığlık çığlığa bağırmaya, ağlamaya başlamış. Mihalis, arabayı yol kenarında bir yerde durdurmuş. Dora, yanlarında kalan yiyecekleri suyla ezip, Eleni’ye mama yapmaya çalışırken Eleni’nin ateşler içinde yandığını fark etmiş. Çocuğun yüzüne el değmiyormuş.

“Ya bebeğim İzmir’e bile varamadan ölürse” diyerek titriyormuş Dora. Annesi bebeğin başında sessiz sessiz dualar etmiş.

Dora, Mihalis’e arabayı sürüp bir an önce Kayseri’ye gitmeleri için yalvarmış. Trende bir doktorla karşılaşabileceklerini umuyormuş.

Mihalis, “Ah Dora, ah agapi mou, doktorla karşılaştık diyelim, ilacı nereden bulacağız” demiş.

 

Habibe ile Dora’nın yolları tam o sırada kesişmiş.

Kavala’daki köylerinden çıktıktan sonra, Trakya ve Anadolu’da oradan oraya savrulan Habibe ve ailesi, en nihayetinde onlara verilen araziye yerleşmek üzere, Avanos’a doğru geliyorlarmış o sırada. Eşyaları bir at arabasına yüklenmiş, kendileri yaya olarak.

Mihalis’in yolun karşısından gelenleri gördüğü anda, onlar da Eleni’nin ağlayışını duymuşlar. Habibe, toprak altında bıraktığı Nesibe’sini, sütünün aka aka memelerinin kurumasını göğsünün ortasına saplanan bir bıçak gibi hatırlamış yeniden.

Evlerinden koparılan birbirlerine mübadil iki aile, yolun iki tarafında durmuşlar.

Düne kadar aynı babanın evlatlarıyken birbirlerine düşman ettirilen iki aile, aynada kendilerine bakar gibi durup bakışmışlar karşılıklı.

Erkekler başlarını hafifçe eğerek selamlaşmış. Habibe hızlı hızlı yürüyerek neredeyse koşarak arabaya yaklaşmış. Dora’ya selam vermiş. Türkçe ve Rumca’yı karıştırarak konuşmuşlar.

Bebeğe bakınca içi burkulmuş Habibe’nin. Dora’nın yüreğinden geçenleri diline dökmüş.

“Yola dayanamaz bu bebek kardeşim” demiş Dora’ya. “Ah, Rabbim yardımcınız olsun!”

Erkekler, ayak üstü dertleşmişler. Kadınlar ağlaşarak kucaklaşmış. Helalleşip ayrılmışlar.

Mihalis, atlı arabasını Kayseri’ye doğru sürmüş, Ahmet eşya yüklü arabanın atını Avanos’a doğru döndürmüş.

Bir dakika bile geçmemiş ki, Dora’nın çığlıklarını duymuşlar. Geriye dönüp bakmışlar.

Dora avazı çıktığı kadar bağırarak Habibe’yi çağırıyormuş.

Habibe nereye bastığını bilemeden arabanın yanına varmış.

Dora, arabadan uzanıp kucağındaki Eleni’yi Habibe’nin kollarına bırakıvermiş.

“Ölürse, Avanos’a gömün onu. Memleketimin koynunu anası bilsin. Yaşarsa, çok iyi bakasın ona Habibimu, bir gün mutlaka gelip alacağim onu senden!”

Habibe, bebeği sımsıkı tutmuş.

“Aklın arkada kalmasın kardeşcezim. Yaşayacak inşallah! Merak etme! Sen gelip alana kadar emanetine gözüm gibi bakacağım!”

Herkesi bir sevinç kaplamış, köylerine geri döneceklerine akılları yatıvermiş. Mihalis ile Ahmet evlerinin tapularını anahtarlarıyla birlikte takas edip birbirlerine teslim etmişler.

 

Sustu. Ateşe baktı. Ben onun yüzüne baktım. Eşarbı sıyrılmış, omuzlarına doğru düşmüştü. Elindeki maşayla tutuşan odunları karıştırdı. Alevler yükselirken buğday saçları kırmızı bir ışığa boyandı. Yanakları pembeleşmişti.

“Eleni benim annemdi” dedi. “Kendi ismini vermiş bana. Bırakacak başka bir şeyim yoktu derdi hep. Habibe Hanım ölünceye kadar Dora’yı beklemiş emanetini geri vermek için, Ahmet de Mihalis’i. Dini bütün Müslüman Habibe Hanım ve Ahmet Efendi, Eleni’yi bir Rum, bir Hristiyan gibi büyütmüşler.”

Ayağa kalktı.

“Haydi artık girelim içeri. Karnınız acıkmıştır sizin. Yemek de hazır zaten!”

 

Ya eşim, bildin mi şimdi emanetin ne demek olduğunu. Yalnızca bir kelime değildir o.

Bazı kelimeler kavurucu sıcaklarda birdenbire çıkıp gelen rüzgârlar gibidir, ferahlatırlar. Bazıları ayazda bırakıp dondururlar insanı. Bazıları demir gibi ağırdır, kaldıramazsın.

Emanet böyle yaman bir kelimedir işte; ne demek olduğunu buğday saçlı bir çocuğu gözünden sakınıp saklarken anlarsın. Anlarsan peri bacalarına da buğday saçlı çocuklar gibi bakarsın.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Emanetler ve Peri Bacaları” için 6 Yorum Var

  1. :clap::clap::clap:

    Tebrik ederim. Çok güzel iki hikâye dinledim. Bizzat kendimi o ateşin başında hissettim. Hüzünlü, duygu yüklü, gerçek. Muhtemelen bu sayının en iyi öyküsü.

    Yalnız bazı yerlerde gereksiz ünlem kullanmışsınız gibi geldi. Bence azaltabilirsiniz, ünlemi görünce cümlenin tonlaması değişiyor ama söylenenle uyuşmuyor gibi hissettim. Ufak bir pürüz. Kaleminize sağlık. Görüşmek dileğiyle.

  2. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için çok teşekkür ederim.
    Değerlendirmenizi dikkate alacağım.
    Sevgiler.

  3. Dilin kullanımı duru, sakin hatta bilgece. Gösteriş yapmayan, çok yoğunlaştırılmasa da -ki çok yoğun duygu gösterimleri bir parça okunmaz oluyor diye düşünüyorum- duygulu bir öykü.

    Eğer bir anıdan aktarım veya türetme ise başarılı, eğer tamamen kurguysa daha başarılı diye düşünüyorum.

    Elinize sağlık.

  4. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Yorumunuz ve içten sözleriniz için teşekkür ederim.
    Öykünün duygusunu paylaştığımız için çok sevinçliyim.
    Öykünün bir anıdan aktarım mı ya da tamamen kurgu mu olduğu konusunu soru olarak yöneltmediğiniz için memnun oldum. Bu nedenle ayrıca minnettarım.
    Bir öykünün-gerçek hayatla ilişkisini çok önemseyerek ve fakat bununla birlikte-gerçekliğinin kendi kurgusu içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.
    Umarım düşüncemi aktarabilmişimdir.
    Sevgiler.

  5. Merhaba @Lightsky
    Öykünüzü, anlatım dilinizi ve hissettirmeyi başarabildiklerinizi çok beğendim. Okuyucuya duygu geçirebilmek pek kolay değildir👏
    Yolunuz açık olsun🙌