Öykü

Otobanda Kaybolanlar

“Uyan! Hey! Hadi uyansana!” diyen bir kadın vardı başucumda. Ağzımın yarısı toprakla dolmuştu. Kupkuru bir tat ağzımda ve bazı kum taneleri boğazıma dizilmişti.

Ağzım açık olmasına rağmen nefes alamıyordum. Burnumun sağ tarafının yarısına kadar da girmişti kum taneleri. Nefes almak, hiçbir eylemi olmayan bedenimin en zor yaptığı uğraşa dönüşmüştü adeta. Kalp atışlarım önce hızlanmış, ardından yavaşlamıştı. İlk başlarda yarı baygın halde de olsam bir heyecan basmıştı içimi, “Evet!” Bunu iyi şekilde hatırlayabiliyorum. Hatırlayabildiklerimin en iyisi bu hatta…

Ardından bırakmak istedim… Kendiliğinden akıp gitmesini ve tatlı uykumdan uyanmak istemedim. Ağzımda, burnumda kum tanecikleriyle, güzel, huzurlu bir uyku… Neden olmasın? O anda bundan iyisini mi bulacaktım sanki? Rahatsız hissettirse de tepeme dikilmiş güneşe de aldırış etmeyecektim tabii ki. Sanki Dünya’yla flört ediyormuş gibiydi o da. İyice yanına sokulmuş, ondan pek de masum sayılmayacak bir öpücük dilenecek hali vardı. Dünya ise, mağrur haliyle denizlerinden buharlar yüksele yüksele onun o sıcak aşkına boyun eğmeyecek gibiydi. Güneş’in bu yersiz hisleri yüzünden Dünya’yı ele geçirmiş milyarlarca kanser hücresinden bir tanesi, bu yoğun sıcaklığı hissetmek zahmetini çekmek üzere toprağın üzerine sere serpe uzanmıştı istemsizce.

“Hey! Uyan! Hadi, uyan!” ses daha telaşlıydı. Sırtımda otuz sekiz numara bir bot hissi… Sağa sola sallanıp duruyordum.

“Hay aksi! Uyanmayacak mısın sen?” diğer gözüm aralandı. Dirseklerimin ve dizlerimin üzerinde durdum. Ağzımdaki ıslak kumların yere düşüşünü gördüm hayal meyal yarım açılmış sol gözümle. Sağ gözümü iyice yumdum, kum dolu bir adet göz…

“Su! Su var mı? Bir yudum da olsa…” kısılan sesimle yavru bir kedi gibi inledim.

Bana doğru eğildi ve kahverengi, yeşil matarasını uzattı. Mataranın metali elimi yaktı önce; ancak acıya aldırmadan kupkuru, tozlu dudaklarıma götürdüm matarayı.

“İç bakalım!” dedi. Sesinde bir tür memnuniyetsizlik vardı. “Teşekkürler! Çok teşekkür ederim!” dedim suyun ilk yudumundan sonra. Suyun bir kısmıyla yüzümü yıkadım. Matarayı ona bakmadan uzattım ve yattığım yere bu sefer bağdaş kurup oturdum.

“Ne yapıyorsun otoban kenarında böyle? Niçin böyle uzanıyorsun boylu boyunca?” dedi bu sefer. Tekrar bayılmak istiyordum olduğum yere.

“Açıkça söylemek gerekirse bilmiyorum.” dedim. Bu sefer ona bakmaya çalıştım; ancak güneş gözlüklerinden yansıyan güneş ışınları gözümün içine girdiği için rahatsız oldum. Sol üst dudağımı burnuma doğru çektim ve gözümü kıstım.

“Nasıl? Gerçekten bilmiyor musun? Yani koskoca şu otobanın kenarında, yanında şu yabancı adamla uzanmış uyuyorsunuz(!) ve niçin burada uyukladığınızın farkında değilsiniz, öyle mi?”

Açıkçası yanımda yabancı bir adamın yatıp yatmadığının bile farkında değildim.

“Adam mı?” dedim. “Ne adamı? Nerede adam, hani?”

Kafasıyla sağıma doğru işaret etti. “Şu mavi gömlekli işte! Halinden gayet memnun gibi uyukluyor orada. Bence arkadaşını uyandırmalısın.”

Adamın mavi gömleği tozdan kahverengiye kaçmıştı. Kafasında kırmızı-beyaz, boğasıyla meşhur olan bir basket takımın şapkası vardı. Dizini karnına doğru çekmiş, diğer ayağı boylu boyunca uzanmıştı. Sol kolu ensesindeydi ve rahatsız edilmek istemiyormuş gibi bir hali vardı.

“Şunu söylemem gerekir ki ben bu adamı tanımıyorum. Açıkçası yolun kenarında ne işimizin olduğunu da bilmiyorum. Etrafımızda bizden başkasının olmadığı da çok açık… Şu ana kadar buradan senden başkası da geçmedi. Bu arada yardımcı olduğun için tekrar teşekkür ederim.” dedim kararsızlık ve akıl karışıklığımla dolu titreyen sesimle. Durmadan teşekkür etmek isteğim acınası bir şekilde durdurulamaz haldeydi. Üstümdeki tozu silkeledim.

“Planın nedir bundan sonrası için? Belli ki bir şeylere karışmış gibisiniz siz ikiniz. Buradan gelip giden de yok. Yürüyerek bu mesafeyi aşamazsınız.” dedi kısık sesle. Tanımadığım bu kadının ses tonu, o anda alto bir jazz şarkıcısının sesindeki huzur gibi kulaklarımdaydı.

Yüz metre ileride makiler rüzgârla beraber kıpırdanıyordu. Küçük bir hortum yerdeki tozu havaya kaldırmış kendi halinde geziniyordu. Asfaltın üzerindeki sıcaklık, hareler halinde gökyüzüne yükseliyordu. Ayak tabanlarım güneşin kavurduğu toprağa basmakta kararsızdı. Başımda tarif edilemeyen bir ağrı vardı, gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Ensemi kaşıdım:

“Bugün benim günüm değil. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Buradan nereye gideceğimi de bilemiyorum. Burada böylece beklesem neyi beklemem gerektiğini ve sonrasında ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. Hangi yöne gitmeliyim? Aslında daha temel bir soru sorarsam kendime: yönler nelerdi? Bu yönler beni nereye götürecek, bunları da bilmiyorum. Şanssız bir gün anlayacağın… Bazı zamanlar böyle günler oluyor; ne yaparsan yap, o gün senin günün olmayabiliyor, değil mi? Çok özür dilerim! Böyle yol kenarında, güneşin altında lafa tutuyorum seni. Gerçekten hatırlamadığım için bütün bunlar.”

Dişlerini göstererek gülümsedi. Bir meltem siyah, uzun saçlarına esip yüzünü kapattı. Saçlarını avuçlarında topladı. Bir düğümle topuz haline getirdi. Bir elini beline koydu ve başını hafifçe öne eğdi:

“Oyun oynamayı seven birisin belli ki, ama neyse! Eğer gerçekten yerde yatan bu adamı tanımıyorsan ya da bu adamı tanıyorsan, hazır o uyuyorken ondan kurtulmak şansına sahipsin demektir ve eğer istersen motora atlayabilirsin; daha fazla beklemeyeceğim çünkü.”

“Gerçekten bu olabilir mi? Yani seninle gelebilir miyim?” telaşlanmıştım, başımdaki ağrıyı geçici bir süre unutmuştum.

“Hey! Fazlasıyla heveslisin…” bu tavrını beğenmemiştim. “Niçin böylesine gelmek istiyorsun bakalım?” dedi dalga geçercesine yüzündeki o alaycı gülümsemesiyle. Sağıma, soluma baktım yavaş bir şekilde.

“Sence burada böylece kalmayı hangi yarım akıllı isteyebilir ki?” dedim aynı alaycı gülümseme şimdi benim suratımdaydı.

“Yarım akıllı ha(!) Öyleyse atla, buradan gidiyoruz.” dedi yaklaşık on dakikadır sürdürdüğü kararlılıkla.

Siyah, güçlü bir chopperdı motoru. Çalışır haldeydi. Motora baktığımda aklımın derinliklerinde beliren bir adam vardı. Oldukça genç; kumral, uzun saçları vardı. Tamamen buna benzemese de onun da siyah bir motoru vardı. Sinemanın önüne çekerdi motorunu. Motor çalışmaya başladığı zaman motorun sesi çevredeki gürültüyü bastırır ve motor kendi gürültüsüyle çevreyi yalancı bir sessizliğe bürürdü. Bazıları bu gence küfür etse de motorun üzerindeki yeni yetme kendisine hayran olunduğunu zannedip insanlara caka satardı. Genç adam, motora gaz verdiğinde ses daha da kuvvetlenip sokakta avazı çıktığı kadar bağıran bir su aygırının sokağın sonuna süratle ilerlediğini düşünürdüm. Su aygırı ilerledikçe sesi de git gide uzaklaşırdı. Sokaktakilerin bu iri hayvanın üstündeki gencin ardından ettikleri birkaç saniyelik küfrün Dünya’nın olağan döngüsünde, zaman ve mekân tanımadan atmosfere karışarak birkaç leyleği güldürdüğü kanısındaydım.

Sinemanın önünde beklediğim bir andı hatırladığım: Ses uzaklaşıyor, yeni sesler aynı şiddetle gücünü alırken kimse kimseye küfür etmiyordu tabii ki.

Motorun arkasına atladım.

“Belimi tut!” dedi. İlk önce utandım. Birkaç saniyelik duraklamadan sonra “Hadisene belimi tut, bundan çekinecek hafızaya sahip olmadığını söylüyorsun ya, o halde hadi!” dedi sesindeki olağan alaycı tonuyla. Fakat yine de kendimi güzel vücutlu kadınların peşindeki ahmaklar gibi hissetmekten alıkoyamadım. Sesi bu kez daha kararlıydı. Bir refleksle belini tuttum ve gazladık.

Rüzgâr, yüzüme vuruyor başımı geriye doğru itiyordu. Saçlarım alnımdan yükselerek geriye doğru süzülüyor ve saçlarımdan ayrışan tozlar arkamızda ince bir iz bırakıyordu. Yoldaki kesik şeritler, biz hızlandıkça tek bir çizgi gibi gözüküyordu. Güneş, üstümüzde bizimle beraber yolda seyreyliyor, bir grup takipçi kuş üstümüzden alçak uçuşlar yapıyordu. Açıkçası kuşların türünün ne olduğunu hatırlayamıyordum; ancak siyah renkte ve baktığımda zorlukla uçtuğunu düşündüğüm kuşlardı bunlar.

“Senin bir ismin var mı?” dedim kulağına doğru eğilerek. Duymadı. “DUYMUYORUM!” diye bağırdı kafasını yana doğru çevirerek. “Bağırarak söyle!” Motorun gürültüsü yine o genci anımsatmıştı yerli yersiz. “SENİİİİN İSMİN NEDİR?” dedim avazım çıktığı kadar bağırarak. Sesim rüzgâra takılıp geride bıraktığımız şeritlerde kalıyor gibiydi sanki.

Sağa yanaştı. Motordan indi, eliyle omzumu iterek: “Bak yabancı, yol kuralları koymamızın vaktinin geldiğini düşünüyorum. Hafızanın yerinde olmadığı palavrasını bana attıktan sonra benim ismimin ne olduğunu öğrenmenin sana bir yarar getireceğini de hiç düşünmüyorum. Bu yolculuğun sonunda, birbirimizi bir daha görmeyeceğimizi de sana açıkça söylemeliyim. Bu yüzden, bu süre zarfında birbirimizin isimlerini öğrenmek şeklindeki yakınlık kurma çabalarının bir anlamı bulunmuyor. Yerdeydin, seni gördüm, durdum ve seni uyandırdım. Ardından suyunu içtin, seni davet ettim ve sen de büyük bir hevesle benimle geldin. Soru sormak yok. Kim olduğumun bir önemi yok. Kim olduğunun bir önemi yok.”

Haklıydı. Otobanda seyreyleyen yalnızca bir araç vardı, o da bizim aracımızdan başkası değildi. Yola çıktığımız küçük zaman diliminde üzerimizden geçen türünü bilmediğim birkaç kuş dışında hiçbir şeye rastlamadık. Önümüzde uzayan ovaya baktığımda yalnızlığın derinliğini içimde hissetmiştim. Ancak bu ölümcül yalnızlığın ardından benimle konuşan bu güzellik abidesi kadının kim olduğunu merak etmemde ne gibi bir sakınca olabilirdi? Nerede olduğumuzun bilincinde değildim. Nereye gittiğimizi, nerede duracağımızı ya da nereye kadar devam edeceğimizin bilincinde değildim. Yüzünde tüm kararlılığıyla yola çıkmış olan ve tamamen siyah giyinmiş bu kadının beline sarıldığım yol boyunca, teninin sıcaklığını güneşin sıcaklığından hissedemiyordum. Her şeye yine bir engel, değil mi? Hissedeceğin o tek anda karşına çıkacak başka bir etkenin, hislerine ket vurması sonucu, yüzüne gülümseyen bir yabancıya tutkuyla, umutla bakma telaşı, kocaman bir utanma hissiyatı ve içine gömülmüş, utanmış bir adet insan müsveddesi bir başka bedenin arkasına sığınmış otobanda saatte yüz yirmi kilometreyle ilerliyordu işte. İçinde kıpırdanmaya başlayan solucanlar, karnından kalbine hücum ettikten ve boğazına kadar tırmandıktan sonra ağzından çıkıp onun ağzına hücum etmesi güdüsü, tam anlamıyla mide bulandırıcı bir hadiseden başka ne olabilirdi?

“Suratıma öyle bakma yabancı! Hepimiz birbirimize yabancıyız her nasılsa. Bu otobanda yalnız olabiliriz; ama emin ol ki başka bir yerde bir başkası daha var, mesela arkamızda bıraktığımız şu kırmızı şapkalı adam. Kim olduğunu bile bilmediğin hani. Orada öylece bırakmıştın. Şimdi belki o da bizim gittiğimizin aksi istikametine doğru gidiyordur. Belki yürüyordur. Belki de bir yolcu otobüsüne denk gelmiştir. Gideceği yeri hatırlıyordur belki de.”

“Bir yolcu otobüsünde olmadığına kalıbımı basabilirim.” dedim kibirliydi halim.

“Neden?” diye sordu; ama nedenin ne olduğunu da bildiğini düşünüyordum. Yine de cevap verdim:

“Yol aldığımız andan beri yanımızdan hiçbir araç geçmedi. Ben onun ters istikamete gittiğini düşünmüyorum, tabii eğer yürümeye cesaret etmediyse o başka. Ancak arkamızdan bir araç geliyor idiyse bize doğru yaklaşıyor olabilir ya da…”

“Ya da ne?”

“Ya da hâlâ aynı yerde uyuklamaya devam ediyor olabilir.”

“Evet, bu da olabilir.”

“Gayet halinden memnundu arkadaşın. Senin ağzın yüzün toz toprakken onun bir eli ensesinde sanki uçsuz bucaksız ovada güneşin keyfini çıkarıyordu.”

“Onu tanımıyorum dedim ya. Zaman kaybettiğimizi söylemiştin; fakat burada tanımadığım bir adamı bana sorarak zaman kaybediyorsun. Hem nereye yetişeceksin ki? Niçin zaman kaybediyorsun?” dedim ve bir anda soru sormamam gerektiği aklıma geldi. Karşımda kaşlarını çattı ve siyah, iri gözlerini gözlerime dikti ve kafasını yavaş bir şekilde sağa-sola salladı. Gözlüklerini alnına koydu. Gözlerindeki rimeller akmıştı. Ağlamış gibiydi; ama hayır, belli ki gözlerindeki yaşlar rüzgârdandı.

“Atla, tekrar yola!” dedi.

“Peki, kaptan!” dedim.

Dağların yamaçlarından geçtik. Güneş sağımızda kalmıştı ve denizin üzerinde binlerce pırıltı bırakmıştı. Dalgalar çizgi halinde hareketliydi, bulutlar durmadan yer değiştiriyordu. Bazısı elma şekeri yiyen bir kız çocuğuna, bir diğeri bir kuzuya, bir başkası da peri bacalarına benziyordu.

Peri bacaları… Üstünde rengârenk balonların uçuştuğu, balonlar uçuşurken çocukluğumda onlara erişsin diye yaptığım şeytan uçurtmalarım gözlerimin önüne geldi bir an. Motorun arkasından geliyordu oyuncağım. Babamla ilk yaptığımız büyük gövdeli, kırmızı uçurtmam peşimden özgürce göklere yükseliyordu. Güneş’e doğru, ipin sonuna kadar, o rüzgârla hareket ettikçe püsküllü kuyruğu dalgalanırdı. Bazen güneşin önüne geçip ufak bir gölge bırakırdı üstümüze. Mavi, kırmızı ve sarı, yeşil ve pembe balonların peşinden onlara erişmek mutluluğuyla bizimle beraber yol boyunca yükseliyordu kâğıttan kanatlarıyla. Kavga etmek için değil, bir başka çocuğun uçurtmasını avlamak, onu düşürmek, bozguna uğratmak için değil. Sadece ve sadece özgürce yükselmek geçmişime… Babama, anneme, aileme… Geçmişimde unuttuğum dostlarıma… Güldüğüm zamanlarım, anılarım, motosikletli kızın beline güvenle sarıldığım anın, yüzümdeki toprağın, yanımda yatan yabancının, arkamda bıraktıklarım ve peri bacalarının üstünden uçan geçmişimle, dokunulmazlığım rüzgâr olmuş, gözüme ilişmiş ve gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp güneşin kavurduğu asfaltta düşüp kayboluyordu. Derin bir acı motosikletli kızın güneş gözlüklerinin ardında rimellerini akıtmıştı. Belki bize doğru akıyordu, belki bizden sonrasına doğru… Soru sormak yasaktı.

Dağlar, geçitler, viyadükler geçtik. Önümüzde yaşama dair hiçbir şey görmedik. Arkamızda sadece ince çizgiler bıraktık. Yol alabildiğine uzun, yol alabildiğine sonsuzdu. Yollar, ne gökyüzünde gördüğümüz elma şekeri yiyen kıza, ne bir kuzuya, ne peri bacalarına varıyordu, varacaktı…

Biz; o yol boyunca saatler, günler, aylar, yıllar boyunca yol aldık. Ne ben ona ismini bir daha sordum ne de o bana bir şey anlattı. Ona tutundum. Ona güvendim. Rüzgâr, yine gözlerimizdeydi, onun rimellerini akıttı, benim geçmişimi gözlerimden… Güneş, bu yıllar boyunca hiç batmadı. Biz otobanda motorun tekerlekleri üzerinde bazen diğer şeride geçiyorduk, sıkılınca diğer şeride… Gittik… Durmadık… Durmadık… Duramadık… Ta ki son ana kadar…

“Hadi bakalım yabancı, zamanı geldi artık!” dedi hep o kararlı haliyle. Boğazım düğümlendi. Sesim çıkmadı. Bir şey diyemedim, diyemezdim. Kalbimde bir tür acı hissettim. Nefes almakta zorlandım. Nefesim kesiliyor gibiydi. Gözlerim yaşlarla doldu. Başımı önüme eğdim ve gözlerimi gizledim. Kızgın toprağa gözyaşlarım düşmeye başladı.

“Gitme zamanı geldi yabancı! Artık ayrılma vakti.” dedi. Alnındaki gözlükleri gözlerine indirdi.

“Gidiyor musun, beni böylece bırakıp?” dedim güçlükle, hıçkırmaya başladım.

“Gidiyorum! Ancak seni sana bırakıyorum.” dedi, yüzüne baktım uzun uzun adını bilmediğim, senelerdir birlikte yol aldığım bu sevdiğim yabancının.

“Bana mı?” dedim şaşkınlıkla.

“Evet, sana!” ve işaret etti eliyle. “Seni arkadaşına getirdim.”

Yerde yatan adama baktım. Kırmızı şapkalı, mavi gömlekli, huzurla uzanmış olduğu yerde. Aracı takla atmış ve kazanın yaklaşık yirmi metre ilerisinde yatan adamı seyrettim. Kendimi seyrettim başucumda. Kendimi ve geçmişimi… Etrafta hızla ilerleyen arabaları gördüm. Yavaşlayan trafiğin içinde bir çocuğun gözlerimin içine baktığını gördüm. Sonra gökyüzüne baktım. Kırmızı uçurtmamı gördüm, püskülü gökyüzünde bilinmeyene doğru salınıyordu. Ona doğru yükseldim. Uçurtmama doğru. Sonra ben uçurtma oldum ve sonsuzluğa uzanan otobanı seyrettim gökyüzünden hüzünle. Gözyaşım, yeryüzüne düşmeden buhar olup uçtu gitti. Motosikletli kız ise bir başkasına gidiyordu üstünde siyah t-shirtüyle.

Cüneyt Özkurt

Bestekar ve öykü yazarı... Bir de basıma hazır bir romanı var. Bütün bunların haricinde uzun yıllar rock gruplarında gitar çaldı ve şarkı söyledi. Bazen şehrin tenha sokaklarında fotoğraf makinesiyle dolanıyor. Boşlukları sayfalarla dolduruyor, yazıyor, çiziyor, bolca anlatmaya gayret ediyor. Dostoyevski çocukluk kahramanı, çok eserini okudu ve büyüdü, dengini aradı... Sanırım hala arıyor. Başarabilmiş mi kendisine sormak gerekiyor. Eli kolu dolu, kendini kitaplara bırakmış. "Kurtuluşu bu şekilde arıyorum." demişti kendisiyle son buluşmamızda.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Ölümün böylesine derin anlatılması çok hoşuma gitti. Ölüm anında insanın ne yaşadığı daima muammadır ve bunu deneyimleyen de zaten geri dönüp hiç anlatamamıştır. Ölümden dönüp anlatanlara ise bugüne kadar pek inanamadım çünkü sonuçta ölmediler. :smiley: Senin anlatın ise bir ölüm anı deneyimi olmaktan ziyade içinde barındırdıklarıyla bir insanın kendi hayatına dönüp bakması. Mesela kahramanımız yerde yatan diğer adamı orada bıraktı ve güzel kızın motoruna atladı gitti? Bu insanın kendinden kaçışı mı yoksa başka bir insanı ölüme terkedecek kadar kötü olabilecek olması mı? Eğer orada yatanın kendisi olduğunu bilse gider miydi? Yine kahramanın dağlar, yollar aşarak çocukluğunda gördüğü, uçurtmalarını üzerinde savurduğu peri bacalarını farketmesi ve kurtarıcısının ona seni sana getirdim, demesi. Bu noktada kişi ölürken en masum anına dönmüş ve aynı zamanda yerde bir adamı yalnız bırakmasıyla da ne kadar kötü olabileceğini okuyucuya göstermiş. Masumiyet, kötülük, bencillik ve insanın kendini kurtarmak için bazen tanımadığı- tanıyamadığı kendini bile geride bırakma ihtiyacı, kendini bilmemezlikten gelişi çok güzel ve vurucu anlatılmış. Her öykün bir diğerini geçiyor Cüneyt. Metaforlarla dolu, açık açık değil de üstü kapalı anlatıp okuru düşünmeye sevkeden öyküleri çok severim. Sen de bu tip öyküleri özellikle harika yazıyorsun. Hep yaz. Öykü için teşekkür ederim. Daim olsun kalemin. Yazının bereketi artsın artsın dağ olsun!

  2. Mervecim, çok teşekkür ediyorum. Bu ay da okuyup hassaslıkla değerlendirdin. Burada paylaşımda bulunmak çok güzel. Romanlarla, öykülerle ve masallarla kalmak dileğiyle. :slight_smile:

  3. Avatar for pcd pcd says:

    Merhaba,

    Burada gözünü aralayan kişinin kendisi mi, yoksa yabancı zorla göz kapağını mı kaldırıyor? Eğer birincisiyse, göz aralamak kişinin kendi iradesiyle yapılan bir eylem olduğu için edilgen değil de etken bir cümle daha uygun olurdu. Yani kısacası “Diğer gözümü araladım.” kulağa daha doğru geliyor.

    Bence art arda birkaç cümle söyleyen karakterler için “…dedi” ifadesi ilk cümleden sonra konmalı, ardından tırnak açıp kalan cümleleri yazılmalı. Böylesi okur olarak gözüme daha güzel geliyor.

    Öykü birinci tekille anlatılmış, ama bence tanrısal anlatıcıyla da yazılabilirdi. Benim şöyle bir kriterim var: Bir öykü tanrısalla anlatılabiliyorsa, öyle anlatılmalı; yani birinci tekili tercih etmek için ortada bir sebep olmalı. Ben bu öyküde anlatıcı karşıma geçmiş ve bana bir şeyler söylüyormuş gibi bir hisse kapılmadım. Kullandığınız cümlelerin hepsi, baş karakterin anıları ve düşünceleri dahil, dışarıdaki bir gözlemci aracılığıyla da yazılabilirdi. Bu yüzden, bunun tamamen kişisel bir tercih olduğunun bilincinde olarak ve buna saygı duyarak, bu tarz bir öyküyü bir de tanrısalla yazmanızı önereceğim size.

    Öykünün biraz şiirsel bir dili ve sembolik bir anlatımı vardı. Bu benim pek alışık olduğum ya da sevdiğim bir tarz değil, o yüzden tarafsız bir yorum yapmam zor, ama yine de başarılı olduğunuzu söyleyebilirim.

    Elinize sağlık.

  4. Öncelikle okuduğunuz ve değerlendirmek istediğiniz için teşekkür ederim. Tümü için makul birer cevabım var, ancak açıklamaktan ziyade bunları sizin de bulabileceğinizi düşünmekteyim.

    Teşekkür ederim.

  5. Avatar for pcd pcd says:

    Bunun anlamı sanırım şu: Beni değerlendirmek istemişsiniz, ama bunu yapmaya yetkin değilsiniz.

    Bunun da anlamı şu: Her şey çok açık, ama siz ya anlamamışsınız, ya da anlamak istemiyorsunuz.

    Polemiğe girmeden tek bir şey söylemek istiyorum: Burada herkes herkesi övebilir, yağlayıp ballayabilir (kimseyi hedef göstermiyor, genel konuşuyorum) ama bunun kimseye faydası yok. Eleştirilmeyi öğrenmediğimiz sürece iyi bir yazar olmak mümkün değil. Yalnızca kendi çevremizin çok beğendiği yazılar yazan biri olarak kalırız. Ama bu şekilde kalmak isteyene de saygı duyarım elbette.

    Yazı hayatınızda başarılar diliyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

7 cevap daha var.

Yorum Yapanlar