Öykü

Ahtapot V.2 Dosyası No: 18403

Ölümsüzlüğü mü keşfetmiştik, yoksa ahtapot türünün sonunu mu getirmiştik? Bu soruyu cevaplayamıyoruz. Belirsizlik, teknik kapasitemizin yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Yeni kıtanın en donanımlı araştırma merkezlerinden birinin yöneticisiyim ve silahlanma yarışından kurtarılmış şişkin bir ödeneğimiz var. Bunun sebebi araştırdığımız sorunun cevabını herkesin merak etmesi. Ben ve ekibimse araştırmamıza ayrılan bu kadar kaynağa ve teknik imkana rağmen, neden bu soruya cevap veremeyeceğimizi açıklamakla mükellefiz. Pek rahat bir konumda olmadığımı tahmin edersiniz.

İnsanlara açıklamam gereken şu: Ahtapotların son yıllardaki ”olağanüstü” davranışlarını ne anlayabilir, ne kontrol edebilir, ne de onlarla savaşımızı kazanabiliriz. Her halükârda istediğimizi alamayacağız. Bizim peşinde olduğumuz ”insan zihni” ve ”ölümsüzlük” ise, bunlar biz peşinden koştukça geri çekiliyor. İstediğimiz onları öldürmekse bunu başarabiliriz, ama Frankestein’ın yaratıcısı gibi hüzün içerisinde yapacağız bunu.

Bu yazıyı, derdimi anlatabileceğim kimse olmadığı için yazıyorum. Yatırımcılarımız, şirketimizin ortağı olan bakanlık ve onun başındaki kıta başkanının bana kızgın olmasını anlayabiliyorum. Birisinin kurulan hayalin naifliğini ortaya koyması gerekiyordu ve o kişi benim. Sıkıntı ise bu hayale milyarlarca dolar harcanmış olması. Karımın kızgınlığı ise daha anlaşılır. O ikinci ahtapot kaçışında bizzat babasını kaybetmişti. Üstelik kaybettiğinin babası mı, babasının zihninin bir gölgesi mi, yoksa nesli tükenmekte olan bir hayvan mı olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Ofisimde oturmuş, şehri izliyorum. Ofisim, şehrinin koruyucu kubbesinin sınırındaki askeri araştırma merkezinde, 900. katta. Ahtapot savaşları başlamadan önce, kimsenin ilgisini celbetmeyen bir zihin araştırma laboratuvarında çalışıyordum. Laboratuvar şehrin aşağı katlarındaydı, orada gökyüzünü görmek ancak havalandırma bacalarından mümkün olurdu. O günlerda manzaram dev su tankları içerisindeki ahtapot yavrularıydı. Sigaramı yakıp, ifadesiz gözlerini ve ağır hareketlerini izlerdim. Şimdiyse sigaramdan son nefesimi çekerken, hem paslı ve yorgun şehri, hem de onun koruma kalkanının ötesindeki korkunç fırtınayı izleyebilirim.

İnsanların neden işi gücü bırakıp ahtapotların peşine düştüğünü merak edebilirsiniz. Oysa 2000’lerin başında ahtapotlar lezzetli yemek çeşitleri ile takdir edilirmiş. Geçtiğimiz üç yüz yılda yaşananlarsa onları insanlığın geleceği için çok kritik bir noktaya getirdi. Bir süredir ahtapot yemek ise çok ciddi etik tartışmalar doğuruyor. (Tabi bulabilirseniz.) Bu sebeple bugünlerde, geçmişte ahtapot kullanılarak yapılan lezzetli kızartma ve salataların tarifleri bile sansüre uğruyor.

Her şey zihni araştırmalarında yaşanan bir devrimle başlamıştı. Kovacs-Upi (2115) zihin modeli, zihnin kavranmasında yeni ufuklar açtı. Bu ufukların bir türün insanoğluna savaş açmasına, binlerce insanın ölmesine ve benim eşimle boşanmama yol açacağını ise ne bu teoriyi ortaya koyanlar, ne de o günlerde yeni doğmuş büyük dedem öngöremezdi.

Bu yeni araştırma, Searl’un (1932-2028) zihin modeline yaslanan, Kovacs-Upi (2115) teorisiydi. Bu teori ile, sinir ağları ve manyetik etkileşim arasındaki zamansal – performatif ve yaratıcı karşılıklılığa dayanan bir zihinsel performans yaklaşımı geliştirilmişti. Searl’ün teorisine göre yeni olansa, manyetik alan ve görelilik teorisi ile ilgili son gelişmelerin bu zihin kuramına uygulanmış olmasıydi

Teorinin arkasındaki fikri kısaca şöyle açıklayabilirim: Searl 21. yüzyılın başında, zihin ile nöron ağı arasındaki ilişkiyi, bilgisayardaki yazılım ile donanım arasındaki ilişkiden daha karmaşık bir karşılıklılık içerisinde anlamaya çalışmıştı. Kovacs ve Upi ise, bu araştırmayı geliştirerek zihin ile maddenin birbirini nasıl etkilediğini anlamamızı mümkün kıldı.

Kovacs-Upi zihin modelinin geliştirilmesinden sonra, ölümsüzlük en önemli hayallerimizden birisi olduğundan, zihni bu modelle ne kadar anlayabildiğimiz sorusunu es geçerek, zihnin herhangi bir nesneye aktarılmasına odaklanmıştık. Yine de ölüm korkusunun, içinde olduğum bilimsel hayal kırıklığı tarihine yol açmasına kızmak ne kadar akıl karı, emin değilim. Ne de olsa insanlar hikâye anlatmaya bile, ölümü yenmek, seslerinin zamanda bir yankısını yaratmak için başlamışlardı.

Kovacs-Upi modeli insan zihninin iyi ve canlı bir modelini bize sunsa ve onun aktarılması için bize bazı önerilerde bulunsa bile, bu aktarımı kaldırabilecek uygun araçları bize sağlamaktan uzaktı. Bugünlerde bile bu modelin gereksinimlerini sağlayacak karmaşıklıkta bir makine üretemedik, hayal kırıklıkları tarihimizin başlangıcında ise bu hayal bile edilemezdi. Yine de insanın durmaya niyeti yoktu.

Bu karmaşıklıkta bir cihaz üretemediğimizden, bazı araştırmacılar hayvanlardan ya da onların bazı organlarından faydalanmayı denemişlerdi. Yapay organ üretiminin başladığı bir çağda, canlı doku sistemlerini kullanmak hatta protezlerle geliştirmek ve onları ihtiyaca uygun hale getirmek mümkündü. Yaklaşık 50 yıl boyunca biyologlar ve bio-medikal-veterinerler Frankesteincılık oynadılar laboratuvarlarında. Ama cevap başka bir yerde bulunacaktı.

Dikkatinizi yitirmeyin, hikâyemizin kahramanı olan kayıp ahtapotlar sahneye çıkmak üzere! İlginç şekilde, yapay organ üretme teknolojisi bu hikâyenin parçası olmadı. Ahtapotların insan zihninin aktarılması için en uygun canlı olarak seçilmesi ise çok zeki oldukları için değildi. Ahtapot omurgasızlar içerisindeki en zeki canlı olsa da, bir köpekten daha zeki değildir. Sinir sisteminin karmaşıklığı ise, bu canlının sekiz kolunu senkronize şekilde çalıştırma ihtiyacından doğmuş olmalı.

Ahtapotun nöron sayısı köpekten fazla olmasa da, tüm vücuduna yayılmış nispeten kompleks sinir sistemi, bu canlıyı zihin aktarımı için uygun bir sinir ağı haline getirdi. Fakat bu ağın yaygınlığı değil, birbiri ve zihin ile bağlantı dinamikliği Kovacs-Upi zihin modelinin uygulaması için kolaylık sağlamıştı. Sonuç, ahtapotlara ölüm döşeğindeki insanların zihinlerinin aktarılmasıydı.

İlk denemeler başarısız olsa da Kovacs-Upi zihin modelinin geliştirilmesinden yüz elli yıl sonra ilk zihin aktarımı gerçekleştirildi. O günün en önemli sorusu ise, bu aktarımın başarısının nasıl ölçüleceğiydi. Ne de olsa ahtapotun ne ses telleri ne kalem tutma becerisi, ne de mors alfabesi ile iletişim kurulabilecek kadar hızlı göz kapakları vardı.

Ama durum bundan çok daha karmaşıktı. Çünkü ahtapotun sinir sistemi, insanınki gibi hiyerarşik değildi. Bir ahtapot, hem beyniyle hem de kollarıyla düşünebilir. Bilimadamları ilk zihin aktarımını bir ahtapota yapmışlardı, çünkü teknolojimiz buna yetiyordu ve insan zihninin karmaşıklığına karşılık, ahtapotun zihin-beden ilişkisinin karmaşıklığı bir kolaylaştırıcı olmuştu. Ve bu çalışmayan bir sistem değildi, sinir görüntüleme ile insan zihnini ahtapotun sinir sisteminde var edebildiğimizi görüyorduk. Ama komik olan, aktarım yapılan insan – ahtapotların hiçbir zeka pırıltısı göstermemesiydi.

Ahtapotlardan umudu kessek de, aktarım yapılmış ahtapotların bu zihinleri koruyacak birer taşıyıcı olarak korunmasına karar vermiştik. Belki de teknoloji daha da geliştiğinde, bu zihinleri başka nesnelere ya da makinalara aktarabilirdik. Tam da bu yüzden, devletin ve şirketlerin sponsorluğuyla, ömürleri uzatılmış ahtapotlardan oluşmuş devasa bankalar kurulmuştu.

Ama sessizlik uzun sürmeyecekti. Dünyanın farklı köşelerindeki ahtapot bankalarından, eş zamanlı ve organize kaçışlar yaşandı. Sorunumuz bankanın güvenlik önlemlerinin herhangi bir kaçışa göre kurgulanmamış olmasıydı. Ne de olsa aktarım yapılan ahtapotlar ne çok zeki ne de çok hareketliydiler. Kaçış yaşanmadan önce bir komedyen, ”Bu ahtapotlara insan olmanın hüznü çöküyor, o yüzden bu kadar ağır hareket ediyorlar.” demişti.

Ahtapotların kaçışı, olayların sadece başlangıcıydı. Gözlemlediğimiz olağanüstü durgunlukları, bu kolları ile düşünen canlıların planlama aşamasında olduklarına mı işaret ediyordu? Kaçıştan sonra onları bir süre izledik, ama çoğu kısa zamanda izini kaybettirdi. Bu kadar çok omurgasız nereye kaybolabilirdi? Oysa yüz binlerce ahtapotun kaçışını gözle bile takip edebilmeliydik. Ama ahtapotlar kendilerini unutturmayacaklardı, çok kısa zaman sonra güvenlik tehdidi olarak geri döndüler.

O günlerde çevre kirliliğinin doğurduğu fırtınalarla baş etmek için, şehirleri saran dev kubbeler inşa edilmişti. İnsanlık yapay atmosferler içerisinde yaşıyordu (tabii yaşamı değerli olanlar). Ahtapotların ortaya çıktığı yer ise, dünyanın çeşitli şehirlerinin koruyucu kalkanlarına bağlı atık tahliye borularıydı. (Kalkanlar plazma ve su buharı temelli bir sistemle çalışıyordu.) Binlerce ahtapotun saldırısına dayanamayan yüksek teknolojili sistemler, biyolojik tehdide göre korunmadıklarından kısa zaman içerisinde infilak etti. Toplam sekiz şehrin yapay kubbeleri uzun süre çöktüğünden, bu şehirlerde yaşayan yaklaşık otuz milyon insan öldü.

Neden bize saldırıyorlardı? İstedikleri neydi? Nasıl olup da sonsuz yaşamı kazanmaya çalışırken, kendi düşmanımızı yaratmıştık?

Sebebini bilmesek de savaş başlamıştı. Eğer hayvanlarla savaşsaydık buna katliam diyebilirdik, fakat karşımızdakiler zihin – aktarılmış, yarı ahtapot sürüleriydi. Belki de kendi türümüzle savaşıyorduk. Ahtapotların öldürülmesi etik tartışmalara yol açsa ve sivil toplum bazı eylem ve protestolar başlatsa da savaş durumunda olduğumuzdan hareket planımızı değiştirmedik. (Ben o günlerde nöroloji profesörlüğünden askeri danışmanlığa terfi etmiştim.)

Ama kolay bir temizlik olmayacaktı bu. Başlarda ahtapotlar geri çekiliyor gibiydi, fakat geri çekilmeleri dağınık ve irrasyoneldi. Bu dağınık yüzüş devam ettikçe, ahtapotların bir örüntü halinde okyanuslarımıza yayıldıkları ortaya çıktı. Bunların bir araya gelişleri tamamlandığında, şimşeklerle kalkanlarımızı döven ve yapay şekilde güçlendirilmiş fırtınalar, devletlerin askeri ekipmanlarını işlemez hale getirdi. Nasıl olduğunu çözemesek de ahtapotlar dünyanın dev yıldırımlarının gücünü kullanabilmişlerdi.

Sormadığımız soru ise şuydu: Bu örüntü sadece manyetik alan yaratmak için miydi yoksa bize bu örüntü ile anlatmak istedikleri bir şey mi vardı? Kimse detaylı şekilde incelemedi oluşturdukları dizilimi.

Bu büyük kayıplarla, ahtapotların sadece kendi sinir sistemi düzeyinde değil, türsel düzeyde de yatay şekilde örgütlenebildiklerini görmüş olduk. Zihin aktarımı gerçekten başarılı olmuştu, ama bu zihinler birleşerek daha büyük bir zihni mi oluşturmuşlardı? Bu soruları artık hakemli dergilerde değil, askeri yetkililer eşliğinde, yüksek binalarda soruyorduk.

Savaşın umutsuz yanı şuydu: Biz bazı ahtapotları öldürebilsek de onları ne ortadan kaldırabiliyor ne de yenebiliyorduk. Çünkü ahtapotlar bizim gibi bireysel zihinde yaşamıyorlardı, öldürdüğümüz her ahtapot, sıcak bir nesneye dokununca elini çeken bir insan yavrusu gibi, yerini başka bir omurgasıza bırakıyordu.

Savaş boyunca, sadece ahtapotlarla değil, ahtapotlara zihin aktarımı yapılmış kimselerin yakınlarıyla da çatışma halindeydik. Neredeyse hükumet ve askeri araştırma merkezlerinin önünde eylemler yapılıyordu. Bu binaların birisine bombalı saldırı bile düzenlendi. Ama bu etik problemleri tartışacak durumda değildik, çünkü türümüzün devamlılığı tehdit altındaydı.

Üçüncü saldırı nükleer santrallerimize düzenlendi. Soğutma suyu tanklarında yaşanan patlamalar ve yangınlar yüzünden, on iki santralde sızıntı yaşanmış, bu sızıntılar yüzünden birçok canlı kontamine olmuş, birçok şehirde elektrik kesintisi yaşanmıştı. Askeri kanat çoktan hidrojen bombalarını hazırlamaya başlamıştı.

Bu aşamada ahtapotlar tekrar ortadan kayboldular. Elimizde onları öldürmek için özelleştirdiğimiz, ahtapot savaşları esnasında geliştirilmiş silahlar bile vardı. Savaş otuz yıldır sürüyordu. Ama düşmanımızı hiçbir yerde bulamıyorduk.

Son saldırılarını ise hala korku ile bekliyoruz. Savaşın en çok zayiat verdiğimiz ve ölümsüzlük yerine güvenlik peşine düştüğümüz son safhasında, ahtapotlar son danslarına başladılar. Bu dansın koreografisinde, dünyanın her yerindeki ahtapotlar görünürlüklerini yeniden kazanmış ve derin okyanusa doğru yavaşça yüzmeye başlamışlardı.

O gün sadece izledik. Dansları büyüleyiciydi. Ateş açılan bazı cepheler oldu, ama ahtapotlar bu saldırılara karşılık vermediler. Bir şeylerden vazgeçmiş gibiydiler, ya da bir şeye karar vermişlerdi. Bu onların son saldırısı mıydı? Geri mi çekiliyorlardı, yoksa daha büyük bir tehdit mi yaratacaklardı?

Sanki tüm ahtapotlar dünyanın çekirdeğine doğru yol alıyordu. Sayılarının büyüklüğünü tam olarak o gün fark edecektik. Dünyada bu kadar çok ahtapot yaşıyor muydu? Dünyanın çekirdeğinde, derin okyanusun karanlığında ne yapacaklardı? Ölümü mü seçmişlerdi, yoksa görünmezliği mi?

Ahtapotlar o günden sonra geri gelmediler, ne de korktuğumuz saldırıları bize ulaştı. (En azından bildiğimiz kadarıyla.) O günden sonra hiç ahtapot salatası yapılmadı, hiçbir insan ahtapot görmedi ve hikâyelerimizden yavaş yavaş silindiler. İnsan zihnini ve sonsuzluğu ele geçirmeye çalışmış ve doğanın bir parçasının dünyayı terk etmesine yol açmıştık.