Öykü

Akşamın En Dikenli Hâli

Saat üç oluyor, beş oluyor. Akrep ve yelkovan birbiri ardınca koşuyor. Takvim yaprakları kendini sahici yaprak sanıyor. Her gün biri bırakıyor tutunduğu dalı. Güneş doğuyor ve birkaç saat sonra yine aynı karanlıkla buluşuyorum. “Bence dünyayı yanlış kullandık.’’ diyorum. “Önce bir kullanma kılavuzunu okusaydık. Baksanıza, bozulmaya başladı! Nasıl olur da zamanı somutlaştırdığımız her şey tıkır tıkır çalışırken zaman salonun bir köşesine dikilmiş bekler? Nasıl olur da rafların tozunu alırken gözlerimizdeki tozları unuttuk? Dünya bu kadar kirlenmiş olamaz ya, biz kirli bakıyoruz!”

Sıyrılıyorum kafamın içinden. Bu mecazımı gerçekleştirebilsem ah… Fırlatıp atabilsem uzaklara tüm bu hastalıklı düşünceleri… Götürsem dünyanın öbür ucuna, bıraksam da dönüş yolunu söylemesem hiç. Ya da dostça ayrılsak… Yolda görünce selam vermekten öteye gitmese samimiyetimiz.

Çay kavanozuna gidiyor elim. Usulca geri çekiyorum. Sabahtan beri üçüncü demliği bitirmişim, farkında bile değilim. Tezgâh da almış başını gidiyor. Eğer bir tezgâh olsaydım alıp başımı gitmem bu kadar kolay olur muydu? Eğer öyleyse bu hayata tezgâh olarak gelmek vardı. Varoluşsal sancılarımı açık çekmeceye bırakıyorum ve hafif bir kalça darbesiyle kapatıyorum. Salona geçip üçlü koltuğa yayılıyorum. Gözüm köşelerde zamanı arıyor. Dünyayı kurtarma derdinde değilim elbette. Tekdüzelikten kurtulabilmek istiyorum. Zamanın gerçek akışını akşamüstü serinliğinde, balkonun demirlerine tutunup nefesimi içime çekerken hissetmek istiyorum. Saçlarımın ucundan ayak tırnaklarıma kadar hissetmek… Hatta ona yavaşlaması için yalvarmayı bile istiyorum. Kapı çalıyor. “Ulan zaman! Ne ara dışarı çıktın? Tamam! Ne zamandır kapımı çalan yok ama bir kapımı çaldın diye bu görevi hallettiğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Baştan anlaşalım.” diyorum ama içimden.

İsmail’i görüyorum. Şaşırtıcı değil. Aksine geç bile kaldı. Günler öncesinden bekliyordum onu. En nihayetinde geldi tabii. Salonda, karşıma bir sandalye çekmiş oturuyor. İçeriye girerken elindeki sigarayı fark etmemiştim. Bir nefes alıyor ve dişlerinin arasından geri bırakıyor.

– Daha ne kadar bekleyeceksin Yakup? Adamlara uyduracak bahanem kalmadı, senin de kaçacak yerin. Seni bir bulsalar yaşatmazlar oğlum.

– Yaşamak veya yaşatmak bizim elimizde olan şeyler değil. Belki de bu sebepten ölüm beni koruyor.

– Ölüm mü seni koruyor? Delirmişsin oğlum sen. Bu dört duvar arasında kala kala sıyırmışsın.

– Bak İsmail, aylardır bu dairedeyim ve avuç kadar şehirde beni bulamadılar. Onlar nereden baksan şehrin yarısı, bense tek başınayım. Hem zaten bana ne bu tarafta ne de öteki tarafta yer var. Yukarıdaki beni dünya arafıyla sınıyor. Bu sınavı geçene kadar şu kapıdan tek sen geçersin, ölüm bile bekler.

– Dünya arafı mı? Keşke ne saçmaladığını anlayabilsem… Farklı bir dil de konuşmuyoruz hâlbuki.

– Neyse, boş ver. Sen de git artık. Belki bu dünyada sınavımı tamamlamışımdır. Ölümü bekletmek olmaz. Kapıda kalmasın.

– Ölüm gelse kapıda mı bekler? Bu kadar önemli bir adam değilsin. İyice sinirlerimi hoplattın. Sen demesen de gidecektim zaten.

Kapıya doğru ilerleyip çekip çıkıyor. Haklı, önemli bir adam değilim ama insan ölümü bu kadar yakınındayken hissetmez mi? Bekledi işte. Yıllarca içimde bugünü bekledi. İçimde yahu, içimde bekledi! Etime, kemiğime sindi. Doğrulup çekmeceye doğru yürüyorum ve silahı alıyorum. Silahın susturucusu da takılı, tamamdır. Evet, ölümüm kendi elimden olacak. Benim sınavımdaki araf, ölümü beklemekle ölümü zorla getirmek arasındaydı. Hangisi doğru cevap bilmiyorum ama sürem azalıyor. Birini seçmek zorundayım. Kapıda bekleyen de ölüm değil zamandı. Tükeniyordu ve beni bu sıradanlıktan kurtarıyordu. Helal olsun ona ki böylesine yok olmaya yaklaşmışken bana olan sorumluluğunu yerine getirdi. Oturuyorum koltuğa. Çeneme alttan silahın namlusunu dayıyorum. Son bir kez veda eder gibi boşluğa gülümsüyorum. Bir veda busesidir ki hiç eksilmedi dudağımdan. Tetiği çekiyorum. Merminin beynimden geçerken ki hissini bir kez daha tatmak isterdim ama bu zevk bir kere yaşanır ve ben hakkımı şimdi kullanıyorum. Karanlığa yavaşça teslim oluyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. SJack says:

    Merhaba

    Ölümün tatlı gelişi ile yaşamanın tatsızlığı arasındaki o ince çizgiyi sade ve güzel bir şekilde anlatmışsınız. Öykünüzü kısa tutmanız iyi bir karar bence. Bu konuyu fazla uzatmak okuru yorabilirdi.

    Kaleminize sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim, yazarken kısa tutmak hakkında sizinle aynı fikirdeydim. :slight_smile:

  3. KARAKOC says:

    İnsanın hayata karşı duyduğu bıkkınlıklara ve zevk alamama durumuna alışıp-kimi zaman bundan keyif alabilir hale gelmesine karşın- öleceğini bile bile son bir defa da olsa ‘zevk’ alma güdüsünün ne kadar da çelişkili bir biçimde açığa çıkabildiğini göstermişsiniz. Öykünüz aracılığıyla insanın oluşturduğu öz bilinç ile biyolojik güdülerinin çatışmalarını ve etkileşimlerini okuyabiliyoruz. Bu anlamda değerli bir çalışma, elinize sağlık.

  4. Amacıma ulaşabildiğimi duymak beni çok sevindirdi inanın, çok teşekkür ederim değerli yorumunuz için. :slight_smile:

  5. gamze11 says:

    Çok hoşuma giden bir üslubunuz vardı. Öykünün tadı damağımda kaldı tıpkı olması gerektiği gibi. Süslü cümlelerin gizleyemediği olay ve olayın gizeminin verdiği sahicilik çok hoştu. Kaleminize sağlık.:hibiscus:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar