Öykü

Ala Meşe ve Sonsuzluk Meyvesinin Hikmeti

Bütün gece seninleydim. Günlük yaşamımdaki stres, kaygılarım ve tüm diğer sorunlar yerlerini sonsuza dek sürecekmiş gibi bir huzura bırakıyor yanındayken. Dünyadaki tüm kötülükleri unutturuyorsun bana. Sadece başımı okşasan hiç konuşmasan bile. Ellerinde kaynağı kutsal bir enerji var sanki. Sonunun geleceğini bilsem de yanında geçirdiğim her dakika çok değerli. Bizi ayıran o ses kafamda her yankılandığında biraz daha siliniyorsun gözlerimin önünden. Tamamen karanlığa gömüldüğün anda gözlerimi bambaşka bir dünyaya açıyorum. Yokluğun her metrekaresinde hissediliyor evimin. Yıllar geçmesine rağmen hâlâ kabullenemiyorum gidişini. Yine gel olur mu? Anne…

Rüyalarımın içinde boğulmak üzereyken bana soğuk kancalarını takıp gerçekliğin ortasına bırakan çalar saatten çıkarıyorum tüm öfkemi. Duvarın dibine saçılan parçaları temizleyecek zamanım yok. İsteksiz adımlarım beni mutfağa yönlendiriyor. Ruhumun alışmamakta ısrarcı olduğu düzenim bedenimin kontrolünü çoktan ele geçirmiş anlaşılan. Dolabın kapağını açıp uzun uzun baktıktan sonra neden açtığımı bile hatırlamadan kapatıyorum. Kahvaltıyı iptal ediyor, kendime bir fincan kahve hazırlamaya -Dün geceden kalan bayat kahvemi fincana doldurmaya- karar veriyorum. Dikkatimi odamdan gelen telefon sesi dağıtıyor. Asistanım Müjde ısrarla arıyor.

“Efendim, hastanız Zehra Hanım…”

Konuşmayı bir bıçak gibi kesen sessizlik onlarca kelimeyle açıklanabilecek durumu tek başına yansıtmaya yeterli oldu. İçimdeki çığlıklardan kopan küçük bir fısıltı dudaklarımın arasından dökülüverdi.

“Başaramadım…”

Titreyen parmaklarımın arasındaki kahve fincanını tezgâhın üzerindeki bulaşıkların arasında bulabildiğim küçük bir boşluğa tıkıştırdım ve aceleyle üzerimi değiştirmek için odama döndüm.

Havayı yoğun bir sis kaplamış. Yolumun sonunu göremeden iniyorum Galata’nın dar sokaklarından aşağı. Zamana karşı dimdik ayakta kalmayı başarmış olan kule bile sisin kendini sarmasına izin vermiş. Nihayet sokağın başına ulaşıyor ve köşede beklemekte olan, boyası yer yer dökülmüş taksiye atlıyorum.

İçim içimi kemiriyor. Nerede yanlış yaptım diye düşünmeden edemiyorum. Duygularım sağlıklı düşünmemin önüne aşılması güç bir set çekiyor. Düşüncelerim arasında çırpınırken taksicinin telefon konuşmasına kulak misafiri oluyorum.

“Canım benim, ne demek abartma? Yarın için izin alacağım duraktan. Kontrol ettirelim mutlaka. Sana bir şey olursa ben nasıl yaşarım?”

Sahiden annemde babamla derdini paylaştığında böyle bir cevap alsa ne olurdu? Onu yavaş yavaş eriten hastalığı bir nebze olsun yavaşlamaz mıydı? Düşünmesi bile yetmez miydi?

Bitmek bilmeyen bir yolculuktan sonra, sonunda hastaneye ulaştım. Taksiye verdiğim paranın üstünü beklemeden aceleyle indim ve hastanenin koyu gri, kasvetli kapısından geçerek lobiye ulaştım. Kalabalığın içinden mahcup bir halde geçtim ve odama yöneldim.

Koridordaki koltukta bir kadın dizlerine yatırdığı çocuğun saçlarını okşayarak elindeki kitaptan masallar okuyordu. Odamın kapısının önünde adeta bir heykel gibi dikilmiş, gözlerimi bu manzaradan alamıyordum. Çocukluğuma dair hatırladığım en güzel anılarım birer birer gözümün önünden geçmeye başladı. Çocuğun içindeki huzuru hissetmek bir nebze de olsa kederimi hafifletti.

Hatıralarımda çıktığım yolculuğun ilk durağı içinde şiddetin bir an bile eksik olmadığı evim oluyor. Sıvası eskimiş evimizdeki rutubet kokusunu yalnızca, babamın annemin elinden dayak zoruyla aldığı paralarla eve getirdiği rakının kokusu bastırıyordu. Ağlayarak araya girmeye çalıştığım her sefer annem beni mutfağa çeker ve kulağıma fısıldardı:

“Sana anlattığım masalları hatırlıyorsun değil mi? Baban o masallardaki kötü dev olmayı seçmiş. Ama ne olursa olsun kötü devler perilere zarar veremez. Canlarını yakamaz. Hem ben kutsal yemişten yedim unuttun mu? Sonsuza kadar senin annen olabilmek için. Seninle Ala Meşe’nin gölgesinde uzanıp bulutları seyredebilmek için.”

Annemin kutsal yemişi aradığı zamanlar hayatımın en kötü günleriydi. Annem benden uzaktaydı bilinmeyen diyarların peşindeydi. Haftalarca eve dönmedi. Bu sırada günlerimi hayaller kurarak geçirdim. Onun yanında olduğumu hayal ediyordum. Beni almak için geri döneceğini…

Günler sonra evimize geri döndüğünde heyecandan yerimde duramıyordum. Annemi kapıdan içeri iki arkadaşının koluna girmiş halde geçerken buldum. Halsiz görünüyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu ve dudakları kurumuştu. Yatağına yerleştiğinde yanına oturmamı işaret etti. Şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerimden ne derece korktuğumu anlamış olacak ki beni rahatlatmak amacıyla kulağıma sihirli sözlerini fısıldadı.

“Onu buldum…”

Birkaç gün boyunca odasından hiç çıkmadı. Meyve ona güç vermek yerine onu yavaş yavaş eritiyordu.

Bir gece gördüğüm bir kâbusun etkisiyle yatağımdan sıçradım ve korku içinde annemin odasına doğru yürüdüm. Kapı aralıktı ve ışık açıktı. Onu yatağın ucunda doğrulmuş, çıplak bedenine pansuman yaparken gördüm. Elindeki pamuğu komodinin üzerine bıraktığı an korkudan attığım çığlık bütün sessizliği bozmuştu. Göğüslerinin yerindeki kocaman iki yarayla acı içinde kıvranıyordu.

Dinlediğim çoğu masalda geçen bu kutsal yemiş çocukluk yıllarımda sarıldığım bir umut kırıntısıydı benim için. Bilinmeyen diyarlarda Ala Meşe eski bir ağaçta yalnız bir meyve olarak yetişiyordu. Bu meyveyi yiyen kişinin tüm dertleri deva buluyordu. Eğer tohumunu doğru zamanda doğru yere ekebilirse ağaç on beş yıl sonra tekrar yeşeriyor ve bir meyve daha sunuyordu insanlara. Her nasılsa bu meyve annemi ölümün pençesinden kurtaramamıştı. İşte o gün masallara inanmaktan vazgeçtim.

Hipnoz edici manzaradan uzaklaşmak için irkilerek dikkatimi topladım ve kendimi odama attım.

Zehra duvarlarına matem çökmüş hastanenin içinde hayata dair umutları ve inancı tükenmeyen tek kişiydi. Günlük kontrollerinde fırsat buldukça beni oyalamak için türlü türlü hikâyeler anlatır dururdu. Beyninin ona oynadığı bütün oyunları tüm ikna ediciliğiyle insanlara aktarmaya çalışırdı. Kimi zaman devlerin dünyayı salladığını hisseder, kimi zaman da peri kızlarının kulağına fısıldadıkları sözleri sayıklardı.

Onu son gördüğümde gözlerimin içine samimi bir gülümseme bıraktı ve “İnanmaktan asla vazgeçme! Annen de bunu isterdi. Onun mirası hep seninle olacak…” dedi. Duyduğum son sözlerinin bilinçsizce çıktığını biliyordum dudaklarından. Umursamadım…

Sabaha karşı hayata gözlerini yummuştu. Geçirdiği zorlu ameliyattan sonra yaşamasına bir mucize gözüyle bakıyordum. Ancak onun durumu gün geçtikçe iyiye gidiyordu. Mucizelere olan inancım yeniden cılız da olsa parıldamaya başlamıştı. Bu sabah kendime bir kez daha mucizelerin gerçek olmadığını kabullendirmiş oldum. Gerçeklik eninde sonunda sahnedeki yerini alıyordu.

Müjde elinde dosyalarla kapıdan içeri girdi. Cebinden çıkardığı küçük bir kutuyu masama bıraktı ve “Bunu size vermek istemiş. Sizden başkasının açmayacağına yeminler ettirmiş. Biliyorsunuz son zamanlarında pek sağlıklı düşünemiyordu; o yüzden içinden ne çıkacağı konusunda emin değilim doktor.”

Sedef işlemeli ahşap kutuyu parmaklarım arasında çevirmeye başladım. Zehra son anına kadar yanından ayırmadığı bu kutunun içinde ne olduğunu hiçbir zaman söylememişti. Nihayet odada yalnız kaldım ve aklımı kurcalayan bu gizemi çözmeyi daha fazla ertelemeden kutuyu içinde narin bir hazine varmış gibi özenle açtım. Sonsuzluğu içine hapsetmiş bilinmeyen bir hazine…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. filtus says:

    Yine hüzünlü ve başarılı bir yazı :wink: Tebrik Ederim…

  2. Selam @Kursat_Akbulut

    İtiraf etmeliyim ki öyküne başlarken, eyvah bu kesin bir aşk masalı dedim (aşk masallarına karşı olduğumdan değil ama işte o kadar çok var ki), sonra anneye evrildi ve ardından da anne-masal ikilisiyle birlikte hüzne boğdu bizi.

    Anlatımın çok içten, öykün çok sade, yaşanmışlık kokuyor. Duygu aktarımını da çok beğendim. Temiz ve güzel bir öykü olmuş eline sağlık. Umarım o kutudan umut çıkmıştır :slight_smile:

    Görüşürüz

  3. Dilek73 says:

    Merhaba Kürşat bu sabah okudum öykünü. Sabah sabah gözümden yaş getirdin. Aşk olsun kardeşim. Duygusaldı, hüzünlüydü ama içinde yine de umut yeşertiyordu. Ne güzeldi. Kalemine sağlık. Ben nacizâne Zehra’yı biraz daha mı tanısaydık? diye düşündüm. Çünkü merak ettim. Zehra sadece bir hasta mı dertleştiği, yoksa annesinin geçmişinden biri mi?
    Araf’ta görüşmek üzere, sevgiler
    Dilek

  4. Dipsiz says:

    Sevgili @Kursat_Akbulut

    Hikayenin başındaki “izi ayıran o ses kafamda her yankılandığında biraz daha siliniyorsun gözlerimin önünden” ifadesi o paragraf içinde ortada duruyor. Annesi ile kahramanı nasıl bir sesin ayırdığı anlaşılmıyorken sonraki paragraftaki çalar saatin sesi kastediliyorsa, iki paragrafın içinde biraz düzenleme yapılması mantık silsilesini güçlendirebileceğini düşünüyorum.

    ilk paragraf bir olumlama yani rüyada olmanın mutluluk verdiği hissini aktarıyor okuyucuya buna rağmen İkinci paragraf “Rüyalarımın içinde boğulmak üzereyken” diyor. Bu cümle ise olumsuz anlamı olduğundan ilk paragrafla çelişmemek adına yazar okuyucuya nasıl bir duygu geçirmek istediğini bir kez daha kontrol edebilir.

    “Kahvaltıyı iptal ediyor”. Kelimelerin seçimi ve kullanımı hikayenin belli bölümlerini parlatacakken sönük kalmasına sebep olabilir. Bu yüzden belki iptal etmek yerine “vazgeçmek” daha uygun gibi geliyor. İptal etmek yazım dünyasında 3.tarafın etkisi sebebiyle yapılan bir reaktif hareket sonucudur. Bilgisayara verdiğin komutla “bir şeyi” iptal edersin çünkü. Ancak, çok daha öznel bir dünyada geçen duygusal bir yazımda daha subjektif fiillerin kullanımı daha uygun olabileceği kanaatindeyim.

    Taksici ile konuşmasına şahit olduktan sonraki iki paragraf "Bitmek bilmeyen …kederimi hafifletti."arasındaki gramer yapısı hikayenin genelinden farklı durduğu için okuyucunun gözüne çarpıyor. Belki o kısmı da yukarıdaki versiyona uygun olacabilecek şekilde tekrar yazmak, hikayenin üst ve alt kısmını duygusal yoğunluk olarak biraz daha bağlayabilir. Yani hikaye dolaylı ve edilgen başlamışken, doğrudan ve 1.tekile dönen yerlerin verdiği direkt etki hikayenin hüzünlü havasının okuyucuya geçişini engelleyen bir durum yarattığı yerlerin üzerinde ufak düzeltmelerle hikayenin duygusallık faktörü yazının tamamında biraz daha homojenize olabilir.

    Dostoyevski draması, kişiselleştirilmiş hezayanlar ve duygusal iniş çıkışlarının düzenlemesinin ise başarılı olduğunu düşünüyorum.

    Elinize ve düş gücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Aremas says:

    Virgül fetişisti ilan edeceksiniz beni ama bence bu yazının birazcık virgüle ihtiyacı var. :)) Gerekli yerlerde koymadığımızda cümlelerin bazıları çok başına buyruk oluyor.

    @Dipsiz gibi ben de “iptal etmek” fiiline takıldım. Her yazının bir enerjisi ve ruhu olduğunu düşünüyorum. Seçtiğimiz kelimeler, metnin bir bütünlük arz etmesi açısından önemli.

    Şimdiki zaman kipindeki anlatımınız, yaratmaya çalıştığınız melankolik hava ile örtüşen bir seçim. Şiirsellik katmış olmanız da bu anlatımı kuvvetlendiren diğer bir unsur. Devrik cümleler kullanırken, her an kontrolü kaybetme tehlikesi var. Yazınız buna pek maruz kalmamış, altından hakkıyla kalkmışsınız.

    Yine @Dipsiz’in zaman kipinin yazı bütünündeki tutarsızlığı hususunda yaptığı tespitlere katılıyorum. Bir şekilde girişte elde ettiğinizi o havayı koruyabilmeniz için, yokuş aşağı koştuğunuz sırada atın yularını gevşetmemeniz gerekiyor.

    Belki yansıtmak istediğiniz duyguları (k)abartmak adına bazı cümlelerin sırtına fazla miktarda yük bindirmiş olabilirsiniz. Aynı etkiyi yaratmak koşuluyla, kimi cümlelerde sadeleşmeye gitmeniz, okurken, zihnimizin daha iyi organize olmasını sağlayabilir.

    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

16 cevap daha var.

Yorum Yapanlar