Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Alnor

ALFA

Surların dibinde geziniyordu, gözlerindeydi ay ışığının uğultusu. Bacakları yorulmuştu, uzun süredir yürüyordu, kolay değildi şehri bacaklarıyla arşınlamak. Zihninde okuduğu kitaplardan sayfalar canlanıyordu, savaşlar, şehrin gördüğü badireler, hiçbirine kayıtsız kalmadan karanlığın gölgesinde hatırlıyordu. Krallara layıktı, gözleriyle duvarlarını ördüğü, aklıyla uğruna savaşlara girdiği bu şehir, içerisinde yüzlerce insanı, onlarca sarayı barındırıyordu, bir de kendisini.

Omuzlarına ağır bir yük bindirilmişti, onlarca emir yağdırıyordu her gün sağa sola gece olduğunda ise taşıdığı yük bu sefer de göz kepenklerine ağır geliyordu, uyku uğramıyordu huzuru aradığı ülkesine. Kaygılar uğruyordu, korkular şekle bürünüp kısa zamanlı uykuların heybelerinde delikler açıyordu. Kâbuslar ziyaret ediyordu aklını, bir de misafir gibi ağırlıyordu onları, unutmadan zihninin terazilerine koyuyordu. Saklıyordu, gerçeklikten sakladığı yüzlerce şey gibi rüya âleminin güçlerini çünkü korkuları kadar büyüyebilirdi ya da korkuları kadar küçülebilirdi. Bir şehrin kralıydı o, babasının hükümdarlığını da görmüştü ancak kendisi daha çetin badireler arasındaydı.

Angabad, iyi bir kral olarak görüyordu kendisini ancak tek başınaydı. Şehir devletlerinin sonunun yaklaştığı bir devirde hissediyordu kendisini, doğu’dan gelen med akınları yüzünden başları dertteydi. Medler her gün bir köyünü yakıyordu krallığın, köylüler de apar topar şehre sığınıyorlardı. Sığınmacıların sayısı artıyordu, medler geçtikleri yerlerde tarla, hayvan hatta ağaç bile bırakmıyorlardı. Kıtlık yakında baş gösterecekti ancak kıtlıktan yana bir sıkıntısı yoktu, savaş kıtlıktan daha önce çalacaktı kapılarını öyle hissediyordu. Hislerinin etkisiyle de her gece surları dolaşıyordu. Artık vakit geç olmuştu, şehrin büyük kapısının önünden, altınlı yola girdi. Yol altından sütunlarla kaplı olduğu için altınlı yol denmişti.

Kırk dakika sonra, sarayının bahçesine ulaşmıştı. Uyku hâlâ uğramamıştı gözlerine, şehir ile ilgili düşünmeye devam ediyordu. Muhafızları selamlayarak, üst kata doğru hareketlendi. Üst katta vakit geçirdiği bir kütüphanesi vardı. Şehrin kuruluşu ile ilgili kitapları tarayacaktı, gözünü kestirdiği bir kitabın gökkuşağında aklını uyutacaktı.

Merdivenleri hızlıca çıktı, kütüphanenin kapısını açtı. Gözleri gerçekliğin bunalımından çıkmak istiyordu ancak aklı buna izin vermeyecekti. Raflara yaklaştı, şehir efsaneleri adlı bir kitabı çekip çıkardı. Kitabı daha önce okumamıştı, ancak birinin okuduğu belliydi. Kitabın bir sayfası özensiz katlanmıştı, masasına oturarak kitaba göz gezdirmeye başladı. Birkaç saat sonra, kıvrılan sayfadaydı. Sesli okumaya başladı, sayfa şehri ile ilgili efsaneleri anlatıyordu.

Şehirler, taşlarla örülürler. Putta şehri de inşa edilmeye başlandığında Ak Dağ’dan taşlar getirildi. Eski bir inanışa göre, şehir taşların alındığı dağ kadar yaşabilirdi. Dağın ömrü ne kadar uzun olursa şehrin ömrü de o kadar uzun olurdu.”

Raflara tekrar yaklaştı, Ak Dağ’ı anlatan bir kitap aradı. Sonunda aradığını buldu, dağın kaç yaşında olduğunu merak ediyordu taşlar alındığında. Kitabın sayfalarını kurcalamaya başladı, merakı kaderini getirecekti belki de ona.

Ak Dağ tahminlere göre tam 5000 yaşındadır.”

Kitabın yazıldığı tarih yirmi yıl kadar eskiydi, yirmi yıl daha ekledi. Şehrin ne zaman kurulduğunu hatırlaya çalıştı, daha sonra hatırladı. Şehir 2510 yıldır ayaktaydı, içini bir korku kapladı. Şehir yapıldığı kaya parçaları ile aynı yaştaydı. Kaygıların eşliğinde masanın üstünde uyuya kaldı.

Uyandığında şehrin çanları büyük bir gürültüyle kulaklarını rahatsız ediyordu. Ne olduğunu anlayamadan, kapıdaki muhafızlar kütüphaneye girdiler. Uyku sersemi ne dediklerini anlamaya çalışıyordu.

Medler kralım, şehri kuşatmaya başladılar.

Hemen ayaklandı, muhafızlardan atını hazırlamalarını istedi. Odasına doğru yöneldi, savaş günü gelip çatmıştı. Zırhını ve miğferini giydi, kılıcını kınından çıkardı. Atına bindiğinde altınlı yoldan, eskinin onurlu kralları gibi savaşa doğru yürüyecekti.

Surlara doğru atını hızla sürdü, savaş çığlıkları eşliğinde rahatsız olan halk saraya doğru akın ediyordu. Putta şehri dağların sırtına kurulmuş bir şehirdi. Medlere karşı insanlar dağlara doğru koşuyorlardı.

Angabad bu manzara eşliğinde surların dibine kadar sokuldu, askerleri sırayla dizilmişlerdi. Surların üstünde, merdivenleri hızlıca çıktı. Gözbebekleri büyüyene kadar, yüce bir zaferin hayali altındaydı. Surlara çıktığında ise, gerçekliğin perdeleri hayallerini silkelemeye başladı.

Önündeki yüz binlere karşı yanında sadece binler vardı. Uzun süre bile direnemeyecekti, Med’ler çok güçlü bir orduyla kapısına dayanmıştı. Kuşatma kuleleri, koçbaşları, merdivenler surlara doğru yaklaşıyorlardı.

Koçbaşlarından biri kapıya ulaştı, kapı kırılırsa dayanmaları güçleşecekti. Angabad okçu atışlarını oraya doğru yönlendirdi, medler siper alıyorlardı ancak teker teker düşüyorlardı. Surları koruyabilirlerse dayanma ihtimalleri artacaktı, ancak kuşatma kulelerinin sayısı çok fazlaydı.

5 saat sonra

Surlardaki medlerin sayısı iyice artmıştı, okçuları bir bir kırılıyorlardı Angabad’ın. Kapı artık dayanmayı sürdüremiyordu, birazdan kırılacaktı. Angabad kapının önüne yığınak yapmaları için askerlerine emir verdi. Muazzam bir cehennemin ortasında, düşünme yetisini kaybetmemişti.

Kapı bir süre sonra kırıldı, surlarda da durum kötüydü. Medler hızlı bir şekilde, ilerliyorlardı. Kapıda büyük çarpışma oldu, Angabad en önde yer aldı. Kılıcını defalarca savundu, acımasızca dövüşüyordu medler ama Angabad’da kolay lokma değildi, karşısına çıkan herkesi deviriyordu.

Angabad

-Halkı dağdaki gizli geçitten çıkarın ve altınlı yola barikat kurun.

Medlerin ilerlemesi yavaşlamıştı, puttalılar kahramanca dövüşüyorlardı ancak geri çekilmek zorunda da kalıyorlardı, sayıları medlere göre çok azdı. Okçular geride mızraklılar önde adım adım çekilerek, şehirdeki her noktayı savunuyorlardı. Zaman medlerden yanaydı, sayı da öyle.

Surların hâkimiyeti tamamen medlerin eline geçmişti, Angabad altın yoldaki barikata çekilmeleri emrini verdi. Hızlıca hareket ediyordu en önde savaştığı için çekilirken medler hemen arkasındaydı.

Aniden bir acı hissetti, yere kapaklandı. Duyduğu son ses

“Kralımız düştü, taarruz onu oradan almadan ölmek yok.”

2. BÖLÜM

HARABELER

Sırtında bir ağrı hissediyordu sanki bütün vücudu sırtının üzerine durmuştu, yüzünde de birkaç sızı, gözlerini açmak üzereydi kendisine geliyordu. Gözlerini açmaktan korkuyordu, kâbusları onlarla en iç içe olduğu an gerçekleşmişti, artık gördüğü ve göreceği kâbuslardan korkmuyordu.

Angabad

-Neredeyim?

Alnor

-Dağların arasında bir mağaradayız

Angabad

-Peki şehir

Alnor

-Düştü efendim,

Krallığı olmayan bir kraldı o, aklına babası geliyordu. Babasının sözleri, birinin üzerinde durdu, ardından babasının hayaliyle zihninde konuşmaya başladı.

Ses

-Şehirler bir adamı kral yapmaz, bir kral her zaman kraldır. Şehirleri yaratan da odur, yok edende.

Angabad

-Tacını, itibarını kaybetmiş bir kral, nasıl bir şehri yaratabilir.

Ses

-Kendisini ve halkını kazanarak, yazdığım şiiri hatırlıyor musun?

Angabad okumaya başladı, ses tekrarladı.

“Tacını kaybetse de

Şehrini kaybetse de,

Halkı ona inanıyorsa eğer

Bu en büyük kâbustur, düşmanları için

Düşen bir kral,

Düşen kral, düşen bir atı hatırlatır

Kralına tutunanlar, onun umutlarını yaşatır.”

Angabad, zorla doğrularak ayağa kalktı. Halkını önce görevini yaparak güvenli bir yere götürmeliydi, ardından kararını verecek. İçinde bulunduğu durumla yüzleşerek, geleceğe adım atacaktı.

Zihni geçmişi kurcalıyordu bu arada, okuduğu kitabın etkisi altındaydı hâlâ, demek ki efsaneler gerçekti. Şehrinin ömrü, taşlarının alındığı dağ kadar sürmüştü, 2510 yıl. Efsane öğreticiydi, ona dikkat ederek yaşamayı sürdürecekti.

Halkı ovaların ve su yataklarının olduğu bir yere götürdüler. Angabad’ın ordusundan sadece yüzler kalmıştı. Yerleşmek için insanlara yardım ediyorlardı, yiyecek bulmak için ava çıkıyorlardı. Gittikleri ova bereketliydi, yiyecek ve su sorunu yaşamıyorlardı. Günler böylece geçiyordu, Angabad kafasındaki düşünceleri daha netleştiriyordu. Bir yolculuğa çıkacaktı, ardından bir gelecek yaratacaktı.

Günlerden bir gün, yanına yirmi adam alarak, şehrini görmeye gitmek istedi. Askerleri önce ona karşı çıktı ama ardından emri yerine getirdiler. Sadık adamları barındırmıştı yanında, bunun övüncünü şimdi taşıyordu yüreğinde.

Dağları ve ovaları aştılar, ak dağ’ın eteklerine yanaştılar. Medler ortalıkta yoktu, şehre yaklaştılar. Şehir yakılmıştı, yağmalanmıştı sanki gökten göktaşları düşmüştü uygarlığın başına altın yol, sarayı her şey yıkılmıştı. Medler gözdağı olsun diye gittikleri her yeri harabeye çeviriyorlardı. Putta şehri de bundan nasibini almıştı.

Angabad sarayına doğru atını sürdü, askerleri de arkasından. Sarayın harabelerine ulaştığında kütüphanenin nereye doğru yıkıldığını bulmaya çalıştı, birkaç saatin ardından kütüphanenin yerini buldular. Krallarının emrine uyarak, molozları ve taşları kaldırmaya başladılar. Angabad bir kitap arıyordu, bunlar başına gelmeden önce uyku konağına uğramadığı sırada okuduğu, Şehir Efsaneleri adlı kitaptı bu.

Aramaları neredeyse birkaç saat sürdü, Angabad aradığı kitabı bulamamıştı ama bulduğu onlarca kitabı da enkazdan kurtarmıştı. Askerler geldikleri yöne doğru kralların peşinde at sürmeye başlamışlardı.

1 YIL SONRA

Putta halkı, yaşadıkları ovaya iyice alışmışlardı. Angabad ise kitaplarını kurcalamaya devam ediyordu, krallığının devamı için bir alamet arıyordu. Alameti bulmuştu aslında ama inanmıyordu, inanmak yola çıkmak için ilk gerekendi.

Günlerden bir gün Alnor’a biraz yürümek istediğini söyledi, Alnor en güvendiği adamdı. Sarayda babasının emrinde büyütülmüştü, çocukluktan beri hep bir aradaydılar. Şahin bakışlı geniş alınlı, uzun saçlı bir adamdı. Kralla aynı ebatlarda vücuda sahipti.

Yürüyüşün başlangıcında Angabad hiç konuşmadı, ardından konuyu açmaya başladı. Önce Ak Dağ efsanesinden, şehrin yaşından ve efsanenin nasıl gerçek olduğunu anlattı. Alnor oldubitti, efsanelere inanan bir adamdı, hiç tepki vermeden dinledi.

Angabad

-Yeni bir şehir inşa edeceğiz bu ovada, bu ovanın arkası dağ; ancak biz bütün taşları o dağdan almayacağız.

Alnor

-Daha yaşlı bir dağdan mı alacağız, Ak Dağ gibi.

Angabad

-Hayır,

Cebinden bir kitap çıkardı, kitabın yazarı ya da ne zaman yazıldığı belli değildi, okumaya başladı.

Dağlar yeraltından fırlamışlardır, onların en büyüğü yer altındaki dünyada yani Agartha’dadır. Dağların derinlerinde Agartha’ya giden bir yol vardır, gören gözler göremez, bilen dudaklar yanılır. Agartha’nın göbeğinde Kafdağları vardır, himalayalar bile onlardan fırlamışlardır. Kafdağları gökyüzüne kadar uzanır, bulutlar kaplar etraflarını, sonsuzluğun başından beri oradadır Kafdağı. Agartha kralının saltanatı bile bu dağlardan gelir, kudretiyle herkesi korkutur.”

Angabad

-Kafdağından alacağız şehrimizin ilk taşlarını ve sonsuza kadar ayakta kalacak.

Alnor

-İyi de kimsenin bilmediği bir yerden, bir şey almaktan söz ediyorsun. Bu imkânsız

Angabad

-Ak Dağ’ın içinde Agartha’ya bir giriş olduğunu düşünüyorum, seninle birlikte gidip bu girişi arayacağız. Ardından elli adamla birlikte Agartha’ya gideceğiz,

Alnor

-Agartha’ya gitsek, kayalardan taşları oysak bile nasıl buraya taşıyacağız.

Angabad

-Atlarla,

Alnor

-Bir imkânsıza yelken açıyorsun ama kralımsın, ne dersen yapmak zorundayım.

Günler sonra Alnorla birlikte Ak Dağ’a gittiler. Dağ korkutucuydu, kudreti hepsinden eski oluşu. Tek tek mağaraları aramaya başladılar, birbirlerinden ayrılmaya korkuyorlardı. Mağaralardan birinde, bir kurtla karşı karşıya geldiler. Angabad’ın çevikliği sayesinde kurdu öldürerek, kurtulmaya başardılar. Kurt karşılarına çıkan en iyi şeydi.

Mağaralardan birinde tuhaf bir yaratık karşıladı onları, iri köpeğe benzeyen bir insan. Angabad kılıcını düşürdü, alnor da koşuşmaya başladı. Şans eseri bu yaratıktan da kurtuldular.

Arayışları uzun sürüyordu, hem de korkutucuydu. Bir dağ da kendilerinden başka düşmanlarla da karşı karşıya kalıyorlardı. Kâbuslardan en büyüğü bu dağ da yalnız kalmaktı, bu yüzden birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.

Dağın bir yakasında nereden geldiği bilinmeyen bir su buldular, daha sonra suyun bir mağara ağzından aktığını fark ettiler. Mağaranın içine girdiler, adımları birbirini izliyordu. Ne kadar derine indiklerini ölçmediler bile, girdikleri yer bir ova kadar geniş olabilirdi. Suyu izlemeye devam ettiler, üstleri başları ıslanmıştı. Angabad Agartha’ya yaklaştıklarını hissediyordu, yürüdüler, hem de hiç durmadan.

Ayaklarının yorgunluğundan saatlerdir yürüdüğünü fark edebiliyordu ama inanıyordu aradığına ulaşacaktı az kalmıştı. Birkaç saatlik yürüyüşün devamında, Angabad ilerle bir ışık kütlesi görmeye başladı. Bir oyuktan dışarı doğru sızıyordu. Yaklaştı, yaklaşmaya çalıştı ama ışık o kadar uzaktaydı ki takati kalmamıştı yürüyecek.

Bacaklarını zorladı, binlerce adımın ardından ışık kümesinin çıktığı yer gözlerine yakındı. Alnora kılıcını uzatmasını istedi, Alnor’un kılıcını aldı. Oyuğu genişletmeye başladı, vurmaya devam etti kayalara, kayalar tek tek düşüyordu. Oyuğun içindeki ışık oldukça genişlemişti ardından ışığa doğru adımını attı, suyun da etkisiyle oyun birkaç dakika sonra bir insanın geçebileceği kadar genişlemişti.

Angabad önce ne olduğunu anlamadı, güneş gözlerini yakıyordu çünkü saatlerdir karanlıktaydı. Gözleri birkaç dakika sonra etrafındakiler yavaş yavaş seçebiliyordu, ilk gördüğü şey ise uzaklarda gökyüzüne uzanan bir dağdı. dünyanın merkezine yolculuğunda aradığı dağı bulmuştu. Gökyüzüne uzanan bir dağdı bu, Kafdağı gözlerinin görebildiği şey olmalıydı çünkü bu dağdan kudretlisini görmeye hiçbir göz yetmezdi.

 

Alnor’la birlikte içinde bulundukları gizeme doğru ilerlemeye başladılar, kılıçları kınlarında olsa bile yürekleri tetikteydi. Uzun süre yürüdüler, daha önce hiç görmedikleri canlılarla karşılaştılar. İrkilme ile ilerlemeye devam ettiler, sonunda dağa yakın bir yere ulaştılar. Bir ağacın altında dinlenmeye karar verdiler, ağacın altına uzanmışlardı ki, uzaktan gelen bir kaval sesi ile kulaklara inen uykunun örtüsü söküldü. Gözlerini sesin geldiği yöne doğru diktiler, koyun sürüleri eşliğinde bir çoban ağaca doğru ilerliyordu.

Çobanın arkasında masallar diyarından çıkmış ama daha korkunç görünen canlılar vardı, kanatları vardı bu canlıların bir çember şeklinde sürünün etrafında uçuyorlardı. Çoban kavalı daha yüksek sesle çaldıkça, sürüden uzaklaşıyorlardı.

Periler, ağaca doğru yaklaşmaya başladı. Yüzleri sarkmış bir insan yüzünü andırıyordu, gözleri buz mavisiydi. Alnor o kadar çok korkmuştu, üstüne gelen bir periye doğru kılıcını çekti. Peri bu ne cüret der gibi bakıyordu gözlerinin içine, Alnor korkuyordu bu bakışlardan ancak kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Peri onu iyice korkutmak için yanına sokuldu, Alnor titreyen elleri yüzünden kılıcını kaldıramadı, peri sanki onu büyülemişti.

Angabad, Alnor’un titreyen ellerini görünce, korkunun kıyılarına erişmeyen zihniyle harekete geçti. Kılıcını kınından çıkardı, tek bir darbe ile periyi ikiye böldü. Diğer periler korkunç bir çığlık atmaya ve iki yabancıya doğru akın akın saldırmaya başladılar. Alnor kendine gelmişti, kılıç darbeleri o kadar hızlı iniyordu ki, üstüne bulaşan sıvının ne olduğunu bile fark etmiyordu. Kaç darbe indirirlerse indirsinler periler yığınla üzerlerine hücum ediyorlardı.

Angabad kılıcına hâkim olamadı, omzuna inen bir darbeden sonra kılıcı yere düştü. Alnor ise kılıcını hedef gözetmeden savuruyordu. Angabad maceranın sonuna geldiklerini düşünüyordu, geldikleri bu yabancı diyarda yaban olmuşlardı. Yabanlar yem olurlardı, ev sahiplerine, kaderlerinin önüne geçebilecek tek şey bir yardımdı. Çobanın kavalı susmuştu.

Yanlarına doğru yaklaşan hızlı bir gölge keşif etmişlerdi, kaval tekrar ötmeye başlamıştı. Perilerin darbelerini hissetmiyorlardı artık vücutlarına, karşılarında onlara benzeyen bir varlık vardı. Bir insanın yardımıyla kurtulmuşlardı perilerden.

 

Uyandıklarında bir ateşin etrafındaydılar, kurtarıcıları ise uyanık duruyordu başlarında. Angabad büyük bir güvenle doğruldu. Kurtarıcısının gözlerinin içine baktı, konuşmaya başladı.

Angabad

-Sırlar âlemine erişmekten kurtardın bizi

Bekleyen gözlerin, yaşından kurtardın bizi

Gaipten aldın, insana çıkardın

Dile benden ne dilersen

Çoban

-Bir dileğim yoktur yabancı,

Angabad

-Kimsin sen, ne arıyorsun buralarda

Çoban

-Ben Kafdağında bir garip çobanım, bir kavalım var bir de koyunlarım. Fani bir hayatı, böyle doldurup göçüyorum. Asıl siz kimsiniz, buralardan değilsiniz.

Angabad

-Biz bilinenden geliyoruz, bilinmeyene bir hedefe ulaşmak için

Çoban

-Peki, nereye bu yolculuk, neden, onca kan döktünüz; perileri öldürmenin bedeli ağırdır.

Angabad

-Kafdağına bu yolculuk, nedir perileri öldürmenin bedeli ödenecek gibi mi?

Çoban

-Periler kan davası güderler, attığınız her adımda sizinle birlikte olacaklar. Sizi öldürene kadar da durmayacaklar, Kafdağına artık ulaşamazsınız.

Angabad

-Kavalını kullanabilirsek ulaşabilir?

Çoban

-Kavalımı veremem size sağlıcakla kalın

Çoban yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı, Angabad’ın bir şeyler yapması gerekiyordu.

 

Angabad

-Kavalın ve rehberliğin karşılığında, ne istersen yapacağıma ya da yapmayı deneyeceğime ant içiyorum.

Çoban

-Kafdağlarında bir çoban varmış, onun bir yâri varmış. Kafdağının kralı yârinin babasını kandırarak onu çobanın elinden almış. Çoban hâlâ gezer Kafdağında, sular, hayvanlar, dereler birlikte ağıt yakarlar onun aşkına. Bir koyunları vardır, bir kavalı Zümrüdüanka kuşunu buluncaya kadar, gönlü yoktur yerinde. Yârine kavuşana kadar, kalbi yoktur göğsünde, sen böyle bir adamdan kavalını istiyorsun, karşılığında ne vereceksin?

Angabad

-Yârini vereceğim, kralın elinden kurtaracağım onu, bizimle geleceksiniz sonsuza kadar Kafdağından uzakta ama birbirinizden asla ayrılmayarak kuracağım şehirde yaşayacaksınız. Şehrimi yıktılar benim, halkım perişan halde, Kafdağından koparacağım kayalara ihtiyacım var. Bedeli her neyse, ödeyeceğim halkım için çünkü yüce krallar, yüce bedeller ödemek için tanrı tarafından yaratılırlar.

Çoban

-Umudun sesini duyuyorum sanki ancak yürekten gelmiyor, umudun sesi geliyor ya yüreğe de erişir. Size eşlik edeceğim kavalımla sizi koruyacağım, Kafdağından ne istersen al ancak dağın tepesinde oturan kralın elinden sevdiğimi kurtar. Bir ömür kölen olayım.

Angabad

-Üç gece sonraki şafakta şu karşılaştığımız ağacın altında ol, hayatım pahasına sevdiğini getireceğim.

 

Alnor bu konuşma geçtikten saatler sonra uyandı, uyanır uyanmaz yola çıkmaları gerektiğini işaret etti. Geri dönmeleri gerekliydi, yeterli adamı ve gereçleri toplamak için. Çoban kavalı ile yola kadar eşlik etti onlara, dağın içinde açtıkları oyuktan ait oldukları yere geri döndüler. Ak Dağ’dan dışarı çıkmaları biraz sürdü. Mağaranın girişine geldiklerinde, yolu yeniden bulabilmeleri için Angabad kılıcını bir kayaya sapladı.

Saatler sonra, halkını yerleştirdiği ovadaydılar. Muhafızları iyice kaygılanmıştı, büyük bir heyecanla krallarını bekliyorlardı. Kralları düşünceli bir edayla at sürdü, ovaya insanları iyice hâkim olmuştu. Krallarının geldiğini gören askerler, kaygılı düşüncelerini bir kenara bıraktılar. Kralın gelişiyle hazırlıklar başladı.

Hazırlıklar iki gün, iki gece sürdü. Üçüncü güne girdiklerinde elli adamı ile Angabad yola koyulmuştu. Eski şehrinin harabelerini gördüğünde içi kararmadı aksine bir umuda doğru sürüyordu atını. Öyle bir umuttu ki bu, imkânsıza inanıp onun yolundan gitmesini sağlamıştı.

Saatler sonra, Ak dağ’a yaklaşmışlardı. Angabad adamlarının bir çember şeklinde etrafında sıralanmalarını istedi, adamları çember şeklini aldılar. Konuşmaya başladı, yol arkadaşlarının da sırlara vakıf olmalarının gerektiğini düşünüyordu. Konuşmaya başladı;

Angabad

-Ey ülkemin onurlu neferleri, hepiniz yeminler ettiniz. Yaralar aldınız, canlar verdiniz halkınız için. Şimdi ben sizden en büyük fedakârlığı isteyeceğim, öteki dünyaya gideceğiz, buranın neresi olduğunu dönersek anlatacağım. Kafdağına erişeceğiz, Kafdağının eteğinden topladığımız taşları atlarımızın, at arabalarımızın üstüne yerleştireceğiz. Şehrimizi bu taşlarla inşa etmeye başlayacağız ki kudreti daim olsun, hiçbir güç onu sonsuza kadar yıkamasın.

-Bu yolda benimle yürüyemeye, benimle ölmeye hazır olanlar beni takip etsinler. Gitmek isteyeni tutmayacağım,

Askerler

-Yolun yolumuzdur kralım diyerek naralar attılar.

Atıyla Angabad en önde ilerlemeye başladı, kılıcını sapladığı kayadan aldı. Alnor ve askerleri de onu takip ettiler. Mağaranın girişinde meşaleler hazırladılar ve yolculuğa başladılar.

Üç gün üç gece geçmişti, üç gece sonraki şafakta çobanla buluşacaklardı, az kalmıştı, adımlar ve saatler.

4. BÖLÜM

KAFDAĞI

Dağdaki oyuğu iyice genişlettiler, saatlerini aldı genişletmek artık at arabaları ve atlar da geçebiliyordu oyuktan Askerlerin merak duyguları henüz çağırmamıştı korkuları kovuğuna, oyuğu geçtikten sonra çobanla buluşacakları ağaca doğru at sürmeye başladılar. Gizemli perdeler büyülerin üstünden kalkmıştı, büyüler gözle görülebilir olmuştu. Kafalarında yüzleştikleri fikirler, adımlarında gerçeklik bulmuştu. Sade bir düşünceden farklı bir deliliğe doğru yürüyordu adımlar, gözü kara insanların tercih edeceği şekilde örülmüştü planlar. Kimilerinin gözleri kapalıydı, kimilerinin ki açık; gözleri açık olanlardakilerden büyüktü gözleri kapalılardaki kararlılık.

Çobana verdiği sözü nasıl tutacaktı Angabad, hiçbir özelliğini bilmediği bir düşman kazanacaktı ve düşmanın elinden en çok sevdiği objeyi alacaktı. Şehri için her şeyi yapardı, verdiği sözleri de tutardı çünkü Angabad onurlu bir adamdı.

Ağaca ulaşmışlardı, gövdesinde oturan çoban onları görünce tebessüm ederek ayağa kalktı. Periler Angabad’ın kokusunu almışlardı. Yaklaşmaya başladılar, daha önce bu varlıklarla karşılaşmamış olan askerler korkuyla oldukları yerde kalakaldılar. Çoban kavalını üflemeye başladı, askerleri sesin çemberine aldı.

Kafdağına doğru yürümeye başladılar, yürüdükçe farklı canlılarla tanışıyorlardı. Cüceler, devler, cinler hayal âleminde ne kadar canlı varsa hepsi gözlerinin önüne çıkıyordu. Devlerden biri karşılaştığı yabancılara karşı kükredi, çoban devlerin dilini de biliyordu. Devin yanına giderek onu sakinleştirdi, adamlar kılıçlarına davranmıştı ancak kan dökmeye gerek kalmamıştı. Yürümeye devam ettiler, dağın eteklerine ulaştılar.

Uzun pelerinli bir varlık durdu dağın eteklerinde, hemen önlerinde. Çoban araya girdi,

Çoban

-Büyücüden izin almadan, dağdan hiçbir şey alınmaz.

Angabad büyücüye doğru yaklaştı, perdelerin gerisinde kalmıştı yüzü. Yüzü görünmüyordu, korkutucuydu aslında bakışları, bakışları sanki zihinleri deliyordu.

Büyücü

-İki bilmecem var, bilirsen dağın yolu sana açılır, bilemezsen ölümün pahasına zamanda kaybolursun kabul mü?

Angabad

-Kabul

Büyücü

-İlk Bilmece

-Dünya tersine dönerse, ne yerinde sayar

Angabad

-Zaman, zaman yerinde sayar,

Büyücü

-Doğru bildin, şimdi ikinci bilmece

Bir ay batarsa, yerini ne alır.

Angabad eski sembollere hâkimdi, ay hayatı simgeliyordu ona göre. Ay batarsa ölüm gelirdi yerine ancak sorunun cevabı ölüm değildi. Sorunun cevabı zamana gizlenmişti, bir ölümün yerini ne alabilirdi.

Angabad

-Yaşam

Büyücü

-Doğru bildin, Dağ yolu size açılmıştır. Yolunuz açık olsun,

Kafdağının kapısından içeri girdiler, askerlerine ve Alnor’a taşları toplamalarını emretti. Yalnız başına o ise farklı bir yolculuğa çıkacaktı, kaderin içinde örülen bir kader gibiydi bu yolculuk. Bir çakışmaydı, hedefine erişebilmesi için yapması gerekendi.

Dağ güçlüklere gebeydi, çobanı yanına alabilse belki yolculuğu daha kolay olacaktı ancak ona bıraktığı yerde ihtiyaçları vardı. Görev aslında tamamlanmıştı, sıra bedel ödemekteydi. Ayakları yukarı çıktıkça ağırlaşıyordu, mesafeleri biraz aşıyor biraz dinleniyordu.

 

Güneşi görmeyeli saatler olmuştu, günün bitip bitmediğini bile bilmiyordu. Atı bile telef olmuştu, ama o yürümeye devam ediyordu. Bir insan bir attan daha dayanıklı çıkmıştı, nalları yoktu ya da aşırı güçlü kasları ancak sözünü tutmaya yetecek bir inancı vardı. Dağın tepesini görebiliyordu, bir kaleyi andıran yapı vardı dağın tepesinde kocaman da bir kapısı, bir insan için aşırı büyük bir kapıydı bu. Çoban yüzleşmesi gereken şeyle ilgili yeterince bilgi vermemişti, korkuyu tüylerinde hissedebiliyordu.

Kapıyı yavaşça aşıyordu, ardında hem çok küçük evler, hem de çok büyük evler vardı. Evlerin yanında çevresinde, kendinden küçük insanlar vardı. Cüceler dedi, yürümeye devam etti. Kocaman bir sarayın önüne geldiğinde buranın kralın sarayı olduğunu anladı. Onlarca muhafız vardı, önce sarayın etrafını gözledi. Gördüğü görüntüler yüreğini daha çok sarsmaya başladı. Kralın korumaları cücelerden ve devlerden oluşuyordu.

Aldığı yol nedeniyle çok yorulmuştu, görünmemek için bir kayanın arkasına dayandı. Uyku bedenini sarıyordu, bacakları kopma noktasına gelmişti. Sözünü tutabilmesi imkânsız görünüyordu.

Kafdağının Etekleri

“Alnor elli adamla birlikte, kayalardan taşları koparmıştı. At arabalarına yüklemişti ancak kralları hâlâ geri dönmemişti endişeleniyordu. Sadık bir asker, kralını attığı her adımda izlemeliydi geride kalması kaygı dolu bulutları yüreğine çekiyordu.

Alnor

-30 adam ve çoban, geçide ilerlesinler. Kalan yirmi adam ve ben kralımızın peşinden gideceğiz. Geri dönersek şehrin ismini beraber koyarız, geri dönemezsek. Şehrin adına kralımın adını koyun,

-Hadi yola koyulun, Putta’nın erleri.

 

Angabad uyanmıştı. Eskiye göre daha iyi hissediyordu, birazcık acıkmıştı sadece babasının sesini duymak istedi. Büyülü diyarlar, dile gelseler de yüce kralının sesini duysaydı. Babasını duyabilmesi için büyülere ihtiyacı yoktu. Gözlerini kapattı, odaklanmaya başladı.

Angabad

-Çıkmaz bir sokaktayım, yollar karanlık, zihnim puslu

Ses

-Çıkmaz sokaklarda, neye ihtiyaç vardır evlat

Angabad

-Bilmiyorum, anlamıyorum.

Ses

-Tabi ki geri dönüp, kaçtıklarınla yüzleşmeye

 

Angabad gözlerini açtı. Kılıcını kavradı, hızla sarayın kapısına doğru hareketlendi. Kapıda ondan fazla muhafız vardı. Mücadele sırasında kolundan yaralandı, savaşmaya devam etti, birkaç dakika içinde muhafızları yere serdi ancak akın akın üstüne doğru gelen onlarca muhafız vardı. Koşmaya başladı, kapıları açıktı, o koşuyordu arkasında da Kafdağının kralının muhafızları. İlerlemeyi sürdüyordu karşısında iki tane merdiven vardı, birinin basamakları kendisinin boyu kadardı, diğeri ise bir insan için yapılmıştı. Merdivenlerin ikisi de sarayın tepesine doğru çıkıyorlardı. O kadar hızlı ilerliyordu ki, sarayı gözleriyle net göremiyordu.

Uzun sütünler arasından geçiyordu, saf altından kaplanmıştı bu sütünler üstlerinde gök kubbeyi andıran bir çatı bulunuyordu. Sarayın her köşesinden ona doğru koşan muhafızlar vardı, merdivenlere yaklaştı. Birkaç asker ona doğru hamle yaptılar, iki kılıç darbesinin ardından merdivenler kana bulanmıştı. Askerlerden biri göğsünden yaralanmıştı, diğeri ise omzundan. Mücadele ederek tırmanmaya devam ediyordu Angabad. Kaç kişiyi öldürdüğünü sayamıyordu, kralın muhafızları her taraftan üzerine akın ediyordu. Dakikaların ardından, sarayın tepesine ulaşmıştı.

İçinde çobanın sevgilisini düşündüğü bir kapı vardı, kapıya yaklaşmaya başladı. O yaklaşırken de kapı ardına kadar açıldı, kendisinin on katı büyüklüğünde bir yaratık ona doğru geliyordu. Koca dev Angabad’ı, yakalamak için uzandı, Angabad kendi etrafında dönerek devin eline bir çizik attı. Sanki devin canı hiç acımamıştı, Angabad’a doğru tekrar hareketlendi. Angabad koşarak devden kaçmaya başladı, bir köşeye sindi. Üzerindeki ağırlıkları teker teker çıkardı, ardından kapıya doğru hareketlendi.

Dev sevinçli bir edayla kapının önünde onu karşıladı, her savaşın bir sonu vardı. Sona erişeceklerini düşünüyordu. Dev yine Angabad’a doğru bir hamle yaptı, Angabad çeviklikle devin bacaklarının arasından geçti. İki bacağına da birer kesik attı, kesiklerden ikisi de Aşil tendonunaydı, dev dizleri üzerinde yere kapaklandı. Angabad kapıyı açtı, odalardan birine girdi.

Kocaman bir yatak üzerinde ağlayan bir gölge vardı, ağlayışının tonu bir kediyi andırıyordu. Gölgeye doğru hareketlendi. Gölge kederli başına ona doğru yürüyen ayak seslerine çevirdi.

Gölge

-Kimsin sen?

Angabad

-Sevdiğin, seni seven çobana tutulması gereken bir söz verdim. Seni buradan kurtaracağım benimle gel.

Gölge ona doğru yaklaştı, adımlarını izlemeye başladılar. Üç dört bu sırada odaya girdiler, Angabad dördünü de uzun bir mücadeleden sonra yere serdi.

Angabad

-Başka yol var mı?

Gölge

-Yok.

Merdivenlerden ve ana giriş kapısından başka bir yol yoktu, umudu tükenmişti. Tükenen umuduyla birlikte ömrünü dolduracaktı. Merdivenlere yöneldiler, gelenler vardı. Kaç dakika kaldığını hatırlamıyordu inişte, en alt basamağa inene kadar onlarca muhafızı öldürmüştü. En altı basamağa indiklerinde ise göğsüne bir kılıç darbesi isabet etti, dizlerinin üstünde yere çömeldi. Gölge de aynı şekilde dizlerinin üstüne çökmüştü,

Angabad

-Neyi bekliyorlar?

Gölge

-Krallarının gelmesini

Dışarıdan bazı sesler geliyordu, Kralın geldiğini ve maceranın artık biteceğini düşünüyordu. İnce ılık bir esinti vardı Kafdağının kralının sarayında, aslında bu kendisine huzur veriyordu. Ama yaralıydı, kan kaybediyordu.

Dışarıdan gelen sesler iyice yaklaşmıştı, odaklandı

Angabad

-Bu ses bir kaval,

Ardından atlarla içeri adamlar girdi, krallığının askerleriydi bunlar. Çoban da kavalına dağdaki hayvanları katmıştı. Aslanlar, kaplanlar hep beraber Kaf sarayının içinde Angabad’ı ve gölgeyi kurtarmak için savaşıyorlardı.

Savaş sürerken, kocaman bir gölge sarayın üzerine yansıdı. Kapıya yaklaştıkça büyümüyordu, muhafızların birçoğunu halletmişlerdi. Angabad’ın gözleri kapının girişindeyken, irileşmeye başladılar, kocaman bir devdi bu gelen.

Dev

-Ben Yüceler Yücesi Kafdağı’nın Kralıyım, bu ne cüret, devler saldırın.

Arkasında onlarca dev vardı kralın, gelen yardım da yeterli değildi onları alt etmeye. Dev adamlardan birini tuttu, direk ağzına attı. Angabad’ın bacakları titremeye başlamıştı, çobanın sesini duyana kadar da dizleri öyle kaldı.

Çoban

-Merdivenlere yukarı çıkın.

Geri çekilirken adamları tek tek düşüyordu, adımları hızlıca attılar. Sarayın tepesine doğru yaklaştılar, sayıları azalmıştı.

Alnor

-Tek yolumuz merdiveni tutmak. Puttalılar, kralınız için kendinizi feda etmeye hazırlanın. Kanımızın son damlasına kadar merdivenlerin çıkışını tutacağız.

Angabad

-Hayır, sizden vazgeçemem

Alnor

-Adamlarından vazgeçmez yüce bir kral,

Adamları kralları için hayatlarından vazgeçerler.

Gölge

-Bu taraftan

 

Artık üç kişi kalmışlardı, gölge, Angabad ve çoban. Odaların sonunda yeni başlayan uzun kocaman merdivenler vardı. Gölgenin işaretiyle onları tırmanmaya başladılar, ne kadar çıkacaklarını tahmin bile edemezlerdi. Onlar yukarı tırmanana kadar, gün ağarmıştı akşama dönmüştü. Zirveye ulaştıklarında, bulutlar arasına yapılmış bir taş konaktaymış gibi hissettiler kendilerini. Bulutlardan hiçbir yer görünmüyordu.

Angabad

-Yolun sonuna geldik.

Gölge

-Buradan çıkış yok

Angabad

-Geldiklerinde hep beraber atlayalım, ölümümüz kendi elimizden olsun. Bir devin midesine girmektense paramparça olmak daha iyidir.

Ayak seslerini işitmeye başladılar, yukarıya doğru yaklaşıyordu bu sesler. Seslerin ardı kesilmedi, sesler büyüdü yaklaştılar. Yüreklerini korku çoktan sarmaya başlamıştı, korkunun eseri oldular ardından bedenleri. Dev Kral önlerindeydi, Kafdağının tepesindeydi. Kral onlara doğru gelmeye başladı, geriye adım attılar arkalarına bakarak, en uca geldiklerinde durdular.

Kral iyice yaklaşmıştı ki Angabad, korkularına teslim olmaktan vazgeçmeyi düşündü. Nasıl olsa ölecekti, ölümü onuru kucaklamalıydı. Korkunun dizlerindeki sarmaşıklarını kırdı, zihnindeki karanlığı böldü. Yaralıydı ama kendisini daha iyi hissediyordu, kılıcını çekti. Krala doğru yöneldi, kılıcını nereye değdirebilirse düşmanına vereceği zarar, ruhunun sırtındaki intikam heybelerinin yükünü düşürecekti. Devle mücadeleye başladılar, dakikalar sonra devin ayaklarından gelen bir darbe ile uca doğru savruldu. Çobanın yardımıyla, tırmandı tekrar Kafdağının tepesine, dev bir hamle daha yaptı. Angabad devin ellerinden kılıcını savurarak kurtuldu, bu sırada kulağına farklı bir tonlama erişti. Çoban kavalını bu sefer daha farklı şekilde çalıyordu, tam deve hamle yapacaktı ki kolundan bir güç onu çekti. Onu çeken güç, diğer koluyla da gölgeyi çekti. Kafdağının tepesinden onları tutarak aşağıya atladı.

SON

Aşağıya doğru düşerlerken güneş gibi parlayan bir ışıltı yaklaştı, kocaman ayaklarıyla tuttu onları. Angabad iyice süzdü bu cismi, öldüğünde yeniden doğabilen bir yaratıktı bu, zümrüt gibi parıldayan tüylere sahipti. Nereye gittiklerini merak etmiyordu artık, ölmüş olabilirdi ama güvenilir ellerdeydi.

Zümrüdüanka kuşu onları, çobanla ilk karşılaştığı ağacın yakınlarına bıraktı. Angabad yorgunluktan ve kan kaybından bayılmıştı. Çoban onu günlerce tedavi etti, birkaç gün sonra gözlerini açtı.

Çoban

-Eve dönme vaktin geldi.

Angabad

-Dev peşinizden hiç ayrılmayacak, benimle gelin, ülkemde sonsuza kadar saadetle yaşayın, dedi.

Çoban başıyla onayladı, beraber dağın içindeki oyuğa doğru yöneldiler. Ak Dağ’daki mağaranın içinden dışarı çıktılar, yürüyerek ovaya ulaşmaları altı gün sürdü. Ovaya geldiklerinde, büyük bir coşku kapladı her tarafı, kaybettikleri neferler bile unutulmuştu ama Angabad onları asla unutmayacaktı.

Otuz adam ve at arabalarıyla Kafdağından getirdikleri taşlar ovaya onlardan önce gelmişlerdi.

Angabad

-Şehrimizin adı, Alnor olacak, bu ovada kurulacak.Sonsuza kadar yaşayacak..

 

Yıllar boyunca şehirlerini inşa ettiler, sonsuza kadar mutlu ve onurlu yaşadılar. Kafdağının oralara da bir daha gitmediler, gerekeni almışlardı, gerekenden fazla beden ödeyerek.